Medyascope.tv

Fehmi Koru’yla AKP-Cemaat ilişkisi

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba iyi günler. Fehmi Koru’yu bir süredir misafir etmemiştik. Kendisi fehmikoru.com yazarı. Fehmi Bey’le konuşulacak çok şey var, ama başlığı özellikle AKP-Cemaat ilişkisi üzerine kurguladık. Burada daha çok Başbakan Binali Yıldırım’ın en son söylediği, “Bizim partimizin milletvekilleri ve bakanları ByLock’ta ve FETÖ’de kesinlikle yok”, açıklamasını biraz irdeleyeceğiz. Ama öncesinde tabii ki en önemlisi, en sıcak, Fehmi Koru’nun da gündeme gelmesinin nedeni olan, Darbe Araştırma Komisyonu’nda yaptığı tanıklık. Değil mi? Öyle diyelim; onunla başlayalım. Fehmi Bey hoşgeldiniz.

Hoşbulduk.

Sizi çağırmalarına şaşırdınız mı?

Aslında şaşırmadım, yani netice itibariyle Cemaat denilen –eskiden Cemaat diye anılan, yakınlarda FETÖ diye anılmakta olan kümeleşme diyorum ben ona– kümeleşmeyi en yakından bilenlerden bir tanesiyim ben ve bildiklerimi de bir tanıklık olarak Nisan ayında bir kitapta topladım. Bu kitap (Ben Böyle Gördüm, Alfa Yay. 2016) alt-başlık olarak ‘Cemaatin Siyasetle Sınavı’ başlığını taşıyor. Kitap gerçekten çıktığı dönemde çok satanlar arasında yer aldı. Bana gelen tepkiler hep olumlu oldu. Böylesini de tanımıyorduk dediler. Ama nedense 15 Temmuz’un sonrasında, sanki herkes için bir sürprizmiş gibi geldi, darbeye kadar varan siyaset ilgisi. Elbette darbeyi öngörmem mümkün değildi, elbette bu denli siyasetin içerisinde yer almak gibi bir niyetleri olduğunu fark etmek mümkün değildi; ama neticede siyaseti ne kadar yakın takip altında tuttuklarını ben kitabımda örneklerle anlatmıştım. Bu bakımdan sürpriz olmadı, ama oraya gittiğimde şöyle bir sürprizle karşılaştım: CHP’li üyeler, kitabı didik didik etmişler, her satırının altını çizerek okumuşlar…

Soru sordular demek ki…

Tabii kitaptan soru sordular, “siz şöyle yazmıştınız ya hani…” diye. Kitabın orta sayfalarını da okumuşlar; ama diğer partilerden, özellikle de AKP’den beklerdim kitabı okuyup, soru yöneltmelerini. Onlar daha çok güncel birtakım sorularla karşıma çıktılar ve kitaptan sanki haberleri yokmuş gibi göründü bana.

Peki ne kadar sürdü sizin tanıklığınız?

Vallahi, enteresan, evet oraya sadece kitap boyutuyla çağırdıklarını düşünmemiştim; en fazla, herhalde dedim, mektup meselesini sorarlar, Cumhurbaşkanı, o dönemin başbakanı, ben de onlara bir mektup getirdim. Getirmeden önce de kendileriyle görüşmüştüm; herhalde o konuyu biraz daha irdelerler ve onunla da yetinirler, başka onunla irtibatlı soruları varsa o soruları da yöneltirler ama herhalde en fazla yarım saat sürer. Nitekim bana önce saat 14.30 diye randevuya çağırdılar, şöyle düşündüm ben: 15’de genel kurul var, 14.30’da beni dinleyecekler, sonra da genel kurula katılacak milletvekilleri. Sonra saat değişti, ama yine benden önce tanık olarak davet edilen kişinin soru-cevap faslı biraz fazla uzun sürdüğü için sarktı. Ben saat 15 civarında geçtim heyetin karşısına. 18.30’da bitti.

Mâşallah!

Üç buçuk saat, son yarım saat içerisinde galiba iki veya üç kez ben: “Artık bir şekilde bunu sonlandırsak,” dedim; çünkü üç bardak su tükettiğim halde, hâlâ ağzım onlara laf yetiştirmekten biraz sıkıntı yaşatmaya başlatmıştı bana. Ama bence de verimli oldu; yani netice itibariyle, bir konuyu öğrenmek isteyen insanlar açısından sorulan sorular, soruyu kim sorarsa sorsun, diğerleri için o sorular, herhalde benim verdiğim cevaplar; onların çalışmalarını etkileyecektir. Aslında bu tanıklıklar konusunda daha fazla bilgi –kim ne söyledi?– bunu öğrenmek isteyenler TBMM’nin web sayfasında aslında her birimizin tanıklıkları var gün gün. Orada video değil; tuhaf bir şekilde videoya almadılar. Normalde orada çekim yapabilirlerdi, ama iki milletvekili periscope üzerinden yapmış; ben farkına varmadım, biri hemen yanımda oturuyormuş. Bu yayınları yaptılar, ama bölük pörçük yayınlar olmuş, bazı yerlerde durmuşlar filan. Fakat metin var; yani netice itibariyle, her gün orada konuşan insanların hem soruları hem de cevapları; TBMM’nin internet sitesinde ulaşılabilir metin halinde.

Şimdi Fehmi Bey, size ne anlattığınızı, sorulara ne cevap verdiğinizi sormadan önce şunu sormama izin verin: Şimdi yaklaşık üç buçuk saat siz konuştunuz, başkaları da bayağı konuştu etti. Burada hummalı bir faaliyet gözüküyor dışarıdan baktığımız zaman; biz dün Aykut Erdoğdu’yu konuk ettik burada…

Ben de dinledim.

Dinlediniz. Onların bir tereddüdü var; sanki buradan çok bir sonuç çıkmayacakmış gibi… Önyargılı mı davranıyor yoksa hakikaten, bu komisyon, bizim malum Türkiye’de şey vardır: “Komisyona havale”. Ne diyorsunuz bu konuda?

Ben biraz bu komisyonlar konusunda deneyimli sayılırım. Özellikle darbelerle ilgili komisyonlarda daha önce de böyle tanıklıklarıma başvurulmuştu. O bakımdan ben komisyon çalışmalarını çok önemsiyorum. Niçin? Şimdi mesela Uğur Mumcu suikastını araştırmayla ilgili komisyon… Ardından Susurluk konusunu araştırmak için kurulmuş olan komisyon, darbeleri araştırmayla ilgili komisyon… Faili meçhulleri araştırma komisyonu… Bunların her birinin yayınladığı, sonradan yayınladığı raporlara baktığınızda –ki hepsi çok hacimlidir– aslında kamuoyunun hâlâ kuşku duyuyorum dediği her şeyin cevabı var orada. Yani her ne kadar komisyonlara havale bizde hazır kalıplar olsa da, sonuç itibariyle yararlı bir iş yapıyorlar. Ben bu komisyonun da o anlamda yararlı bir raporla bu işi kurtaracağını düşünüyorum; ancak, raporlar yayınlanıyor da sonra ne oluyor? Faili meçhul cinayetlerle ilgili dinlenilen o kadar konuk ifade vermiş orada; o ifadeler, isimler de var. Onların üzerine gitme fırsatı bulunabildi mi? Ya da Susurluk… O komisyonun hazırladığı rapor istikametinde bütünüyle açıklığa kavuşmuş sayılıyor mu toplumda? Hayır, ama o komisyon raporunda açıklığa kavuşmuş durumda. Bir tek sorun, bu kadar bilgiyi, bu kadar doneyi bir araya toplayıp ondan sonra onunla ilgili yapılması gereken konusunda Meclis’in biraz tembel davranması, burada da belki o olabilir. Ama netice itibariyle dört partinin bileşkesi sayılabilecek bir heyet bu. Daha ilk günden şöyle bir usul kuralını da belirlemişler: “Biz 15 Temmuz’u araştırıyoruz; darbe girişimini. Bu darbe girişimi tek bir partiye, tek bir kişiye karşı yapılmadı. Bu bütün devlete, millete, TBMM’ne ve ülkeye karşı yapıldı. Dolayısıyla biz de bu anlayış içerisinde sanki dört parti değilmişiz gibi bu konuyu ele alıp irdeleyelim” demişler. Tabii bu Meclis’in kendi, siyasetin kendi kuralları içerisinde pek uygulanamıyor. Hiç değilse benim gördüğüm öyle. Ama bunu çok fazla zedeleyecek bir şeylerden de kaçınıyor milletvekilleri.

Peki, size tabii ki sormuşlardır; “Bu darbeyi kimin yaptığını düşünüyorsunuz?” diye; ya da daha doğrusu “Fetullah Gülen Cemaati’nin yaptığını düşünüyor musunuz?” diye. Ne diyorsunuz? Hâlâ birtakım kuşkularınız var mı?

Şöyle düşünüyorum: Baştan itibaren… orada bana mesela şeyi sordular: “Siz istihbarat konusunda sanki bir kuşkuya sahipsiniz. Halbuki Cumhurbaşkanımız ‘Ben bunu eniştemden duydum’ dedi”. Ben şöyle düşünüyorum: İstihbaratı önce söyleyeyim; Türkiye Cumhuriyeti gibi gelenekleri olan, Osmanlı’dan devraldığı istihbarat geleneğine sahip olan, dünyanın büyük istihbarat örgütleriyle iç içe olan… yani sadece Türkiye istihbaratı kendi içerisinde ülke sınırlarıyla kendisini sınırlı gören bir anlayışa sahip değil ki! Amerikan istihbaratı, Fransız istihbaratı ile ilişki içerisinde. Dolayısıyla böyle bir istihbarat örgütünün, yüzlerce binlerce kişinin hazırlık safhasında yer aldığı bir girişimden haberdar olmamasını benim aklım almaz. Mutlaka bir şekilde bu haber alınmıştır ama o haberin üzerine ne kadar gidildi, orası kuşkulu olabilir. Şimdi Fetullah Gülen Cemaati’nin ya da “FETÖ”nün bu olayda olduğu çok açık. Netice itibariyle baktığınızda rütbeli olan birtakım şahısların o cemaate mensup olabileceği, hiç değilse onların okullarında, himayelerinde yetiştikleri çok açık. Ama Türkiye’de general düzeyinde ne kadar muvazzaf subay varsa onun yarısının Fetullahçı denilecek insanlar olduğu… bu da benim aklıma pek kolay kolay yatan bir şey değil.

Cemaat tarafından ayartılmış mı?

Yani bunda başka bir şeyler var; ayartılmış olabilir, başkaları yapmış onları işin içine sokmuş olabilir, her şey olabilir. O geceyi bir anlayabilsek, neler olup bittiğini anlayabilsek ve sanki bir film gibi karşımıza çıkartılabilse, belki çok daha iyi, “Tamamen bunlar yaptı” diyebiliriz. Ama o kadar çok bilinmeyen var ki o geceyle ilgili…

Peki bu yargı süreci henüz resmen başlamadı. Yani birtakım soruşturmalar sürüyor ama, yargı sürecinden umutlu musunuz? Yargı süreci…

Umutluyum! Şundan dolayı umutluyum: Netice itibariyle Türkiye’de yargı, çok sayıda insanı yargılayacak. Şimdi bu insanlar içerisinde elbette 250’ye yakın şehit verilmesine yol açan bir büyük hain girişimi, en tepe noktadan en uç noktaya kadar yönetmiş olan insanlar var. O uçakları robotlar kullanmadı, insanlar kullandı. Onlardan atılan bombaları da yine onu kullanan insanlar attı; onlar da rütbeli şahıslar. Dolayısıyla Meclis’in üzerine gönderen, Ankara’daki Özel Harekât’ın üzerine gönderip 50 polisin şehit olmasına yol açan veya köprülerde göğüs göğüse mücadele, sanki yabancı güçlerle karşılaşıyormuş gibi insanları öldürmekten çekinmeyen, Erol Olçak ve oğlunu şehit eden… bu güruh, kimse bunlar, bunlar yargılanacak. Onların verecekleri ifadeleri hem kimlerse bu işin içerisinde yer almış; FETÖ ise FETÖ, FETÖ’yle birlikte başkalarıysa o başkalarının kim olduğu, kimler tarafından yönlendirildiği; belki de FETÖ dediğimiz o kümeleşmenin arkasında başkaları, hani Amerika var başka güçler var. O irtibatları da belki ortaya çıkaracak.

Bunu sordular tabii, değil mi, komisyonda? Dış bağlantı konusunda ne tahmin ettiğinizi…

Dedim ki neticede herkes bir şey söylüyor şu anda; Amerika var diyor, İngiltere var diyor. Almanya da olabilir dedim ben, netice itibariyle eğer bir şey kendisini kullandırmaya başlamışsa, böyle bir kümeyi kullanmaya açık hale getirmişse…

Öyle olduğunu düşünüyorsunuz değil mi?

Yani öyle olduğu çok belirgin şu anda. Herhalde sadece Amerika onlar üzerinde durmamıştır, başkaları da durmuştur ve mutlaka bir yol bulurlar onları etkilemek üzere. Ama tabii bir yandan Pennsylvania’dan yabancı gazetecilerle görüşüyor ve bizim bu işte hiçbir dahlimiz yok mesajı veriyor. Bir yandan da her şey “Evet, oradan verilen talimatlarla yapılmıştır”ı gösteriyor. Bana dediler ki: “Peki, gazeteciler?” Ben de dedim ki: “Yanlış anlaşılmasın ama, gazetecilerin görevi böyle bilinmeyenleri aydınlatmaktır aynı zamanda”. Niye dedim, Türkiye’den birileri gidip…

Röportaj yapmıyorlar…

Hep yabancılar gidiyorlar ve oranın arzusuna daha fazla uyacak olan tarzda sorular soruyorlar. Onların yönlendirmesiyle birtakım yayınlar yapılıyor. Pekâlâ Türkiye’den sorgulama amacıyla bir gazeteci gidebilir.

Mesela ben!

Çatır çatır sorular sorabilir ve bugün bilinmeyen pek çok şeyin aydınlatılmasına gazetecilik de yaparak katkıda bulunabilir. Ben bunu orada söyledim.

Keşke öyle bir imkân olsa da…

Ama böyle bir hava yok Türkiye’de; en ufak kuşku bile ifade etseniz — ki kuşku duymayan bir zihnin ben normal bir akıl olduğu kanaatinde olmam. Her şeyden kuşku duyacaksınız.

Peki Fehmi Bey, daraltalım alanı: Gülen’in kendisi. Siz, Cemaat’in, bu yapının, burada kendini kullandırttığı falan… Ama biliyoruz ki bu yapı Gülen’le başlıyor ve bana göre Gülen’le bitiyor. Dolayısıyla, onun bir şeye dahli varsa muhakkak onun bilgisi onayı ve hatta talimatıyla olmuştur öyle değil mi?

Şimdi bu soru çok meşru bir soru. Yine komisyonda mektup vesilesiyle bu konu gündeme geldi, daha doğrusu ben getirdim. Baktığınız zaman, ben Türkiye’den kalkıyorum 17 Aralık 2013’ten üç gün sonra Pennsylvania’ya gidiyorum, ne amaçla geldiğim belli. Nedir bu? Onu sorgulamaya geldim ve sorguluyorum. Bana deniliyor ki “Bu işlerle bizim hiçbir ilgilimiz yok”. Yani 17 Aralık’ta ortalığa dökülen ve onun öncesinde ve sonrasında da tapelerle artık herkesin konuştuğu ilişkiler, “Bizim böyle bir şeylerle ilişkimiz yok” deniliyor bana. Peki nedir mesele, rahatsızlığınızın sebebi? Rahatsızlık olduğu da çok açık. Dershaneler deniliyor, bu konuda bir iyileştirme, hiç değilse kapatılmama yönünde ortaya çıkartılan bir irade olabilir. Başka ne olabilir? Bizim, şahsımla ve topluluğumuzla ilgili saygısızca yayınlar yapılıyor gazetelerde, hükümete yakın gazetelerde. Sosyal medyada akıl almaz küfürler. Ben de dedim ki orada, sizin yakın olduğunuz gazeteler ve size yakın olan trollerin sosyal medyada yaptıkları. “Bu karşılıklı işte” filan denildi. Ben de oradan tamam artık bir savaşa giden ortamın hiç değilse bundan sonra olmayacağı, bir de bunların ifadesi bir mektuba da döküldüğüne göre, bu elde. Bakın, ben bu söylediklerimi sadece bir şahsa aktarmıyorum; aynı zamanda bunu yazılı bir halde de, bir taahhüt olarak sayın Cumhurbaşkanı’na veriyorum. Daha döndüğüm günün hemen ertesi…

25 Aralık.

24’ünde döndüm ben o akşam Cumhurbaşkanı Gül ile görüştüm, mektubu verdim kendisine, okudu, sonra sevindi. Yani daha çok kötü şeyler olabilecek bir ortam, sanki durulacakmış gibi bir his. Bu hemen alınıyordu o mektuptan. Ertesi gün, sayın Başbakan’la, şimdiki Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’la randevum vardı. Ama ben de onunla görüştüğüm zaman 25 Aralık olmuş ve 92 kişinin peşine düşülen bir görüntü ortaya çıkmıştı. Şimdi bu iki şey, yani 17 ile 25 Aralık arasındaki sürede benim görüşmemden aldığım izlenimle, 25 Aralık ortaya çıkan görüntü arasında fark var. Şimdi ben tabii o zaman bir din adamının göz göre göre, bu kadar göze batıracak şekilde yalan söylemesini doğrusu pek içime sindiremeyeceğim için böyle bir şey düşünemedim. Ben ne düşündüm? Dedim ki “Demek bunların içerisinde bir çelik çekirdek var. Bir derin cemaat var”. Cemaat deyince Pennsylvania’daki bir kişiyi görüyoruz, ama belki de onun iradesini bile takmayacak, hatta belki böyle bir mektup yazıldığı ve havanın yumuşadığını öğrenince…

İnadına yapıyor.

Bunu durdurmak, bu süreci farklı yöne doğru evrilmesini sağlayacak bir başka el var diye düşündüm. Ve bunu görüştüğümde Tayyip Erdoğan’a o gün söyledim, 25 Aralık’ta. O da dedi ki: “Peki benim aile fertlerime kadar böyle bir şeyin olması, sizce makul duruyor mu?” Gerçekten gelmiyor. Özellikle bugünden geriye baktığımızda, olayları film şeridi gibi zihnimden geçirdiğimde, galiba ben fazla iyi niyetli yaklaşarak böyle bir teşhiste bulunmuşum. Böyle bir çelik çekirdek belki var hâlâ içlerinde, belki hâlâ derin cemaat var, ama onu durdurabilecek olan irade, o iradeyi ortaya koymadığına göre, sonuçta gönderdiği mektup başka bir amaçlı ya da ikinci müdahalede, yani 25 Aralık’ta yaşananları bütünüyle tasdik ediyor gibi ortaya çıkmış oldu, ondan sonraki olaylar zaten giderek daha fazla işaret etti. Sorun şu tabii: Evet, bunları yapabilir, hükümetin gitmesini isteyebilir, başbakanın Tayyip Erdoğan olmadığı bir siyasi zemin arayışı olabilir. Bunun için bir şeyler de yapabilir, nitekim yaptılar. Ama, bir darbe! Yani, yönetimi bir darbe aracılığıyla değiştirmek… Bu hâlâ benim zihnimi böyle buran bir olay. Neden derseniz, şundan: Başkaları “28 Şubat bunların lehine oldu” gibi tezleri ifade ediyorlar, ama ben öyle bir şey görmüyorum. Tam tersine 28 Şubat’ın bir bölümünü Zaman gazetesinde yaşadım. O yaşadığım bölümde gerçekten çok ürkmüşlerdi. Her şeylerini kaybedecekleri gibi bir ortamdaydılar ve bunun çarelerini bulamamak gibi dertleri vardı. Okullarımız kapatılabilir, bizim dışarıya açıldığımız tam böyle bir dönemde o okullar üzerinde bir tasarruf olabilir. Yani şimdi yapılanın o dönemde yapılabileceğinden korkuyorlardı ve bu korkularla yaşadılar. Sonra ben ayrıldım Zaman gazetesinden; ama izlemeye, gözlemeye devam ettim. O kaset yayınlandığı zaman, her şey bitti dediler, her şey bitti. Şimdi bir 28 Şubat, daha önceye gittiğimiz zaman 12 Eylül, Fetullah Gülen saklanmak zorunda kaldı, ortalıktan yok oldu. 12 Mart’ta ben İzmir’deydim, cezaevine girdiler, askeri mahkemede yargılandılar. Bugün kırmızı bültenle ihbarcılara 4 milyon lira taahhüt edilen isimler arasından listeye baktığımızda en az iki üç tanesinin 1971’deki o mahkemede beraber yargılandığı isimler olduğunu göreceksiniz. Böylesi darbelerden mustarip olmuş olan bir kitlenin, kalkıp kendileri asker içerisinde çoğunluğa sahibiz, poliste etkimiz var diyerek bu gücünü darbe için kullanacağı benim aklımı hâlâ zorluyor. Ama görüntüler de ortada, her ne kadar benim aklım zorlanırsa zorlansın, gerçeğin orası olduğunu gösteriyor.

Fehmi Bey, başlığa dönecek olursak ve bunu komisyon üzerinden sormak istiyorum: AKP ile cemaat ilişkisi meselesi. Mesela komisyon başkanının, eski bir hukukçu kendisi, zamanında savcıydı; zamanında televizyon programlarında nasıl Cemaat’i savunduğunu vs. bol miktarda gösterirdi. Hatta onun komisyon başkanı olması, birçok kişi tarafından da eleştirildi.

Peki ama bu komisyonun başkanıyken mi söz konusu? 2013 diyelim, 17-25 Aralık dönüm noktası –sonunda Başbakan Binali Yıldırım da bizim başlangıç noktamız budur dediği için bence makul bir başlangıç noktası tespit etmiş oldu– o tarihe kadar…

Her şey serbestti.

Serbest bir tarafa, herkes öve öve bitiremedi. Mesela Mehmet Ağar, benden önce ifade verdi. AKP ile bir alakası yok, ama sağcı bir politikacı. 2013’teki Türkçe olimpiyatına katıldığında yaptığı konuşmayı sordular, ben de oradaydım. “Benim oradaki konuşmam bir mizah eseriydi” dedi. Şöyle bir duruyorsunuz tabii, mizah eseri nasıl oluyor ? “Bunun bir mizah olduğu ortada’. Artık herkes gülünce, dedi ki: “Ben politikacıyım, ben her yerde konuşurum. Orada da konuşmak durumdaydım, konuştum”. Şimdi herkes konuşuyordu, kim konuşmadı ki, kim onlara yardım etmedi ki o dönem boyunca? Baktığımız zaman, benim en yakın tanıklığım 1980’li yıllar ve 1990’lı yıllar, o yıllarda siyasette yer alan herkes, önemli makamlarda olan, bunlar çok ülkeye hizmet ediyorlar, gençlerin yetişmesine destek oluyorlar, dışarıda bizim bayrağımızı dalgalandırıyorlar diye, herkes kanat gerdi, herkes onlara yardım ediyordu.

Peki 17-25 Aralık’tan itibaren Tayyip Erdoğan gerçekten AKP’nin içindeki sahici cemaat unsurlarını ayıkladı mı?

Daha önceden ayıkladı. Tabii, Başbakan iken Tayyip Bey’le yine görüşüyordum. Hem geziler sırasında, beni de davet ettiği geziler sırasında, hem de özel birtakım görüşmelerimiz oluyordu o sıralarda. Biliyorum, özellikle 2011 sonrasında yapılan seçimlerde, çok seçici davrandı Tayyip Bey. Çok sayıda Cemaat mensubunun, örgütsel ilişki içerisinde olan kişilerin AKP saflarında bulunması belki fazla rahatsız etmiyordu onu, ama Meclis’e gelmelerini sakıncalı gördü. Listeleri yaparken de gayet titiz davrandığını biliyorum. En son seçim, yani 2013 öncesi, 2011 seçimlerinde bir altın vuruş beklentisi vardı zaten. O kadar çok sayıda milletvekiliyle Meclis’e gelecekti ki Cemaat, gerektiğinde isyan hareketine kadar gidebilecek çıkışlarıyla kendi istedikleri türden bir yolu partiye empoze edecekler diye bir beklenti vardı. Bu zannediyorum Tayyip Erdoğan’a kadar gitti. Ve Başbakan o dönemde partisinden milletvekili olmak isteyenleri bu yönden ayıkladı.

Fetullah Gülen bilmem ne kadar isim önerdi, diye bir rivayet vardı.

Ben o rakamların doğru olacağını düşünmüyorum. Çünkü gerçekten çok sayıda girmedi. Tesadüfen girenler yani bilinen iki kişi var, onun dışında istifa ettiler.

İşbilen galiba.

Tabii, İlhan İşbilen. Evet bir de Muhammet Çetin bilinenlerden biri. Diğerleri yani bir tanesi de zaten Hakan Şükür, o tamamen sporcu kontenjanından alınmıştı. Onlar dışında bir Kayseri’den, galiba Orta Anadolu’dan iki veya üç kişi de onlarla birlikte istifa etti. Dolayısıyla çok sayıda girmemiş durumdalar. Ama yine de kaçak olduğu belli yani ikinin yanında kaçak olduğu da belli. Ben şu anda ne 7 Haziran’da ne 1 Kasım’da o seçim listelerinde, cemaatle örgütsel bağı olan fazla hatta hiç insan olacağını düşünemiyorum.

O zaman Binali Yıldırım’ın söylediğinin…

Doğru olduğu kanaatindeyim. Ama şuna 17-25’i dönüm noktası kabul ederseniz, ondan sonraki seçimlerde, yani o iki seçimde herhalde kimseyi… ama o öyle bir şeydi ki, bundan iki yıl önce bir dost düğününde kocaman bir masada oturuyorduk. O masada iş adamları, değişik bürokratlar, siyasiler var. Ben dedim ki, “Şuraya bir şey koysak,” tam yeni başlamıştı cemaat karşıtı hava, “buraya bir şey koysak dedim, bir makine. (…) Mesela çocuğunu o okullarda okutmamış, onlara hiç maddi yardımda bulunmamış, himmet toplantılarına katılmamış, dershanelerine çocuğunu göndermemiş velileri ayırsalar…”

İçeride kimse kalmaz diyorsunuz.

Dediler ki mutlaka, hepimiz mutlaka bir şekilde bulaşmış durumdayız. O kadar yan yana yürüyorlar ki, bu komisyon toplantısında da söyledim, her ikisi de bibirinden kuşku duyuyordu. Hem Fetullah Gülen’le hareket edenler, AKP ile ilişkilerinde kuşku duydular; hem de AKP onlardan daha fazla.

Peki her ne kadar demin benim aklım almıyor dediniz. Şimdi bir darbe girişimde bulunuyorlar, darbe yapmak ve ülkeyi yönetmeye talip oluyorlar. Ülkenin yönetiminde olan kişinin partisi ülkenin neredeyse yarısının oyunu almış. Kendisi olarak daha fazla parti olarak da. Şimdi bu gerçeküstü bir şey. Yani o partiden birileri olmadan ülkeyi yönetse bile, iktidarı alsa bile ülkeyi karıştırır. Muhakkak birileri vardır, deniyor, küskün vs…

Muhakkak vardır ama yani sözü edilecek kadar insan olduğunu zannetmiyorum. Komisyonda da buna yakın şeyler söyledim ve pek çok söylediğimi AKP’liler kabul ettiler, CHP’liler kabul etmediler; CHP’liler kabul ettiler, AKP’liler kabul etmediler. Galiba bu söylediklerimi CHP’liler hiç kabul etmediler.

Muhakkak var diyorlar.

Mutlaka vardır diyorlar, olmaması mümkün değil. Gizli çalışan bir örgüt, mutlaka içeriye bir şekilde sızmış olabilir ama bir kişidir, iki kişidir. Yani sözü edilmeye değecek varlığın olduğunu zannetmiyorum. Kaldı ki bugünün atmosferi içerisinde mutlaka onlar da bugünün atmosferinin bir değerlendirmesini yapmışlardır. Bu arada Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın son zamanda yaptığı bir konuşmasından birindeki sözünü hatırlatmak isterim: O diyor ki “Çıkın, vaktiyle buna bulaşmışlarınız varsa”, ben onun meclisteki grubuna hitap ederek söylediğini zannediyorum, “İtiraf edin, söyleyin”. Ne yapmışlar, ne yanlışları var. Beklediğini zannediyorum oradan bir şey çıksın diye. Ben şöyle düşünüyorum, böyle birisi varsa ve bu 15 Temmuz’u yaşadıktan sonra bağı nereye olabilir? Bence partisine olur. Orayla bağını koparmış olur. Bence bugün farklı bir yöntem tespit edilmiş olsaydı bu mücadelede… AKP bunlara yöntem tespit etmişti; 100.000’den fazla kişiyle bunun muhattabı oldular. Daha farklı yöntem tespit edilseydi, daha sınırlı tutulmaya çalışılsaydı, ben eminim insanların çok büyük bir kısmı, savcı olsun, hakim olsun, vaktiyle onların okullarında okumuş, onlar kendiliklerinden kopardı. Böyle bir manzarayı gören, 250 kişinin ölümüne yol açmış, Türkiye’deki sistemi alt üst edeceği çok belli olan, Meclis’i bile tahrip edilmeye değen bir yer olarak görmüş, polisi öldürmüş, askeri öldürmüş. Böyle bir şeyi bizim insanımızın bunu hazmedebilmesini ben mümkün görmüyorum…

Siyasi ayağını nerede arayacağız? 15 Temmuz’daki akıl başarılı olsaydı. Kimle yapacaklardı? Birilerini bulacaklardı herhalde?

Bütün darbeler kadrolarla yapılır. Bu darbenin en akıl almaz yönü, Yurtta Sulh Konseyi’nde kim var o bile bilinmiyor. Kim bunlar? Üç generalden bahsediliyor. Üç generalle darbe büyük bir macera aslında.

Ama söyleniyor ya, iktidar bunları biliyor. Ama bunların bilinmesinin kendisine zarar vereceğini düşündüğü için görmezden geliyor.

O zaman asıl kendisine zarar verir. Eğer siz, gerçekten Yurtta Sulh Konseyi’nin kim olduğunu biliyorsanız. Bunları görmezden geliyorsanız. Öte yandan 32 bin kişiyi tutuklatmışsanız. 100 bine yakın insanı işten atmışsanız. Veya açığa almışsanız. Peki bu insanlara yaptığınız bu müşfik davranışları neden öteki insanlardan sakınmış durumdasınız? Bunları konuşur insanlar. Ben doğru olmadığı kanaatindeyim. Yani gerçekten bilinmiyor. Öylesine bir gizli çekirdek tarafından yapılmış ki bu, askere, üniformalı herhalde. Tabii bu arada Adil Öksüz gibi birtakım sivillerin de içinde, müdahil olduğu… Adil Öksüz gibilerin bu olayın içinde olduğunu, birden fazla olduğunu düşünüyorum. Yani netice itibariyle, en başta da söylediğimiz gibi, başkalarının kullanımına açmış eğer bir kümeleşme söz konusuysa, bunun içerisine her türlü ajan türü insan mutlaka sızmıştır. Birilerine servis yapan insan, bugün de zaten birileri diyor ki Adil Öksüz İncirlik Üssü’nde saklandı, oradan da Amerika’ya götürüldü…

Ama sanki havalimanına götürüldüğü fotoğrafını görmedik mi? Çıkarken?

Sonra onun yanındaki insanı biliyorsunuz gözaltına aldılar, sonra da ‘A, o değilmiş’ dediler.

Evet bu tam sizin özel ilgi alanınıza giriyor. Fehmi Bey, burada noktalayalım. Çok keyifli bir sohbet oldu Fehmi Koru’yla darbeyi konuştuk ve Cemaat’i konuştuk. Cemaat’le-AKP ilişkisini konuştuk.

Cemaat demiyoruz artık biliyorsunuz, FETÖ diyoruz.

Ben diyorum. FETÖ diyelim hadi, FETÖ. Evet fehmikoru.com yazarı Fehmi Koru’yla. Duyduğuma göre sadece artık önce kendisinin yazdığı bir web sayfası olmayacak.

Bir web sayfası ayrıca, gazetesi olacak. Orada haberlere de yer vereceğiz. Ama ben yine fehmikoru.com da devam edeceğim.

Onu ne zaman yapıyorsunuz?

Çok yakında.

Evet, böyle. Türkiye’de basın özgürlüğü konusunda yaşadığımız sıkıntıların böyle güzel sonuçları oluyor diyelim. Evet Fehmi Bey’e çok teşekkürler. Sizlere de bizleri izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir: