Medyascope.tv

Dexter Filkins: Türkiye’nin 30 yıllık darbesi

Çeviren: Levent Dalkılıç

Yayına hazırlayan: Zeynep Ekmekçi

Sürgündeki bir din adamı Erdoğan’ın hükümetini devirmeye mi çalıştı?

15 Temmuz gecesi saat 21.00’de Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ülkenin başkenti Ankara’daki ofisinin kapısının çalındığını duydu. Gelen, üst düzey komutanlardan Tümgeneral Mehmet Dişli’ydi ve bir askerî darbenin başladığını rapor etmek için oradaydı. Dişli, “Herkesi alacağız” dedi ve sözlerine devam etti: “Taburlar ve tugaylar yolda. Birazdan göreceksiniz.”

Akar donakalmıştı. “Ne saçmalıyorsun sen?” diye sordu.

Ülkenin diğer şehirlerinde, darbeye dahil olan subaylar birliklerine yüksek rütbeli generallerin göz altına alınması, anayolların kapatılması ve İstanbul Atatürk Havalimanı gibi önemli kurumların kontrol altına alınması emrini vermişti. İki düzine F-16 savaş uçağı da yola çıkmıştı. Darbeye karışan bazı askerlerin ifadelerine göre, darbeciler Akar’dan kendilerine katılmasını istemişti. Akar teklifi reddedince, elleri kelepçelenip bir helikopterle diğer generallerin de tutulduğu bir hava üssüne götürülmüştü. O esnada, darbeyi düzenleyen subaylardan biri Akar’a silah doğrultarak onu vurmakla tehdit etmişti.

Geceyarısından sonra, ülkenin kuruluş ideallerinden birine göndermede bulunarak kendilerini “Yurtta Sulh Konseyi” olarak isimlendiren darbeciler, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’ndan bir haber spikerini hazırladıkları bildiriyi okumaya zorladılar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ismen yer almadığı bildiride, Cumhurbaşkanı’nın hükümetinin ülkenin kurumlarını çökerttiği, yolsuzluk ve rüşvete bulaştığı, terörü desteklediği ve insan haklarını görmezden geldiği söyleniyordu: “Kuvvetler ayrılığına dayalı, laik ve demokratik hukuk düzeni fiilen ortadan kaldırılmıştır.”

Kısa bir süre için darbeci subayların eli daha güçlüymüş gibi gözüküyordu. Kaymakamlar, cemaat önderleri ve polis güçleri, ya teslim olmuş ya da darbeye katılmışlardı. Darbeden sonra ortaya çıkan bir dizi Whatsapp mesajında, Binbaşı Murat Çelebioğlu Whatsapp grubundaki diğer subaylara “İstanbul Emniyet Müdür yardımcıları arandı. Bilgilendirildi. Büyük bir bölümü itaat ediyor” diye yazmıştı.

Dexter Filkins

Dexter Filkins

Albay Uzan Şahin bu mesajı “Polis arkadaşlarıma iletiniz: Gözlerinden öpüyorum” diye cevaplamıştı.

Ancak darbe planı gelişigüzel yapılmış gibi gözüküyordu. Erdoğan’ı tatil yaptığı Marmaris’teki tatil beldesinden almakla görevlendirilmiş bir helikopter timi, koruma görevlileriyle otelde silahlı çatışmaya girmelerine rağmen Cumhurbaşkanı’nı yakalamayı başaramamıştı. Darbeciler sadece bir televizyon kanalının kontrolünü ele geçirebildi ve cep telefonu ağlarına dokunmadılar. Erdoğan, CNN Türk’te yayınlanan görüntülü konuşmasında Türk halkını “sokaklara çıkmaya” çağırdı. Çok sayıda kişi de kendilerinden isteneni yerine getirdi. Güçlü bir halk direnişiyle karşılaşan askeri birliklerin, büyük gruplar halindeki göstericileri vurmakla teslim olmak arasında seçim yapması gerekiyordu. Sabah olduğunda, kalkışma bastırılmıştı.

(Zeynep Ekmekçi’nin bu makalenin yazarı Dexter Filkins ile yapmış olduğu söyleşiyi okumak ve/veya izlemek için tıklayınız.)

Erdoğan, ulusun olağanüstü bir süreçten geçtiğini ilan etti ve kalkışmayı izleyen haftalarda, halka darbenin neye mal olduğunu hatırlatmak için bir dizi miting gerçekleştirdi. Darbecilerin bazıları, göstericileri ve kendilerine karşı çıkan arkadaşlarını acımasızca vurmuştu. Darbeci bir binbaşı direnişle karşılaşınca arkadaşlarına “Ezin, yakın, acımak yok” diye mesaj atmıştı. 260’dan fazla kişi hayatını kaybetti ve binlercesi de yaralandı. F-16’lar meclis binasını bombaladılar; binanın ön cephesinde delikler açıldı ve koridorlar beton yığınıyla doldu.

Erdoğan’a göre darbe, vatandaşların rahatsızlıklarının meşru bir göstergesi değildi. Hatta, darbe Türkiye’den yönetilmiyordu; darbecilere “Ne yapacakları Pensilvanya’dan söylenmişti.” Türk halkına göre, Erdoğan’ın üstü kapalı mesajı gayet açıktı: Erdoğan, darbenin elebaşının 20 yıldan bu yana Allentown ve Scranton arasındaki Poconos’ta sürgünde yaşayan yetmiş sekiz yaşındaki din adamı Fethullah Gülen olduğunu ima ediyordu.

16_d

Asık yüzlü, saçları dökülmüş, çatal sesli bir misyoner olan Gülen, ülkenin askeri yöneticileri tarafından tutuklanma korkusuyla 1999’da Türkiye’den kaçmıştı. Ancak, uzaktan bakınca, milyonların ruhani rehberliğini yapan, dünya çapında faaliyet gösteren bir özel okullar ağını kontrol eden ve fakir öğrencilere burs veren biri gibi gözüküyordu. Gülen’in vaazları ve yazıları İslam’ın modern bilim ile uzlaştırılmasını vurguluyor ve hayır işlerini teşvik ediyor; hareketi Hizmet olarak adlandırılıyordu. Batı’daki birçok kişiye göre Hizmet Hareketi, İslam dini içinde umut vaat eden bir akımı temsil ediyordu. Gülen, Papa II. John Paul ve önde gelen Yahudi örgütlerinin liderleriyle görüşmüş ve kendisinin “hoşgörü ve dinler-arası diyalog fikirlerini” selamlayan Bill Clinton tarafından onurlandırılmıştı.

Dışarıdan bakan birçok gözlemciye göre, Erdoğan’ın suçlamaları havaalanlarında satılan macera kitaplarından fırlamış gibi geliyordu kulağa ; modern bir devlete sızan ve dünyanın diğer ucundaki bir tepede yaşayan yaşlı liderinden emir bekleyen gizli bir örgütten bahsediyordu. Ancak, Erdoğan’a göre bu, siyasi hakikatin ta kendisiydi. Bir zamanlar kendisinin çok önemli bir müttefiki olan Gülen, hükümeti devirmeye kararlı bir gölge-devletin liderine dönüşmüştü. İlerleyen haftalarda, kendisine bağlı güçler, Erdoğan’ın Gülen’e bağlı olduğunu iddia ettiği on binlerce kişiyi gözaltına aldılar. Erdoğan, ABD hükümetine karşı verdiği öfkeli beyanlarda, Gülen’in Türkiye’deki mahkemelerde yargılanması için iadesini talep etti.

Gülen, Pensilvanya kırsalında inzivaya çekildiği günden bu yana bir münzevi hayatı yaşıyor, Türkiye’ye sayısız ses ve video kaydı akıtsa da halk önüne çıkmayı kabul etmiyordu. 2014’te kendisiyle ilk kez röportaj yapmayı talep ettiğimde pek de umutlu değildim. Hareketin “Ortak Değerler Birliği” adlı Manhattan bürosunda, derneğin yöneticisi Alp Aslandoğan bana birçok kez röportajın gerçekleşmesinin zor gözüktüğünü ve Gülen’in “sağlık durumu[nun] çok hassas” olduğunu belirtmişti. Gülen konuşmayı kabul etse bile birkaç sorudan sonra devam edemeyecek kadar yorulması muhtemeldi.

darbe-girisimi-fotograflari-11

Bir yıl boyunca geri çevrildikten sonra, bir sonraki Temmuz ayında hiç beklenmedik bir anda Gülen’in kaldığı yere çağrıldım. Arabamla New York’tan önce kuzey Pensilvanya’nın tarlalarından geçerek batıya, ardından da güneye doğru giden virajlı bir yoldan nüfusu yaklaşık 20 bin olan Saylorsburg kasabasına gittim. Birkaç mil ötede, Mt. Eaton Hıristiyan Kilisesi’ni geçtikten sonra Gülen’in yaklaşık 25 dönümlük ormanlık ve çimenlik araziyi kaplayan, Altın Nesil İbadet ve İnziva Merkezi isimli konutunu buldum.

Arabamdan inerken kendimi bir Anadolu kasabasına gelmiş gibi hissettim: İki ana bina, yüksek pencereleri ve yana yatık çatılarıyla Osmanlı tarzında inşa edilmişti. Kadınlar, Türkiye orta sınıfında popüler olan ve son modaya uygun başörtüleri takıyorlar ve herkes Türkçe konuşuyordu. Aslandoğan beni karşıladı ve taht benzeri koltuklardan oluşan kanapelerle döşenmiş gösterişli bir konferans odasına aldı.

Birkaç dakika sonra Gülen içeri girdi. Target ya da Marshall mağazalarında bulunabilecek türden siyah bir takım elbise giymişti. Başı öne eğikti ve bir ayağını sürüyerek çekingen bir şekilde hareket ediyordu. Küresel bir organizasyonun liderinden ziyade, öğleden sonra uykusundan yeni uyanmış bir huzurevi sakinini andırıyordu. Büyük ve solgun renkli bir kafası, yayvan bir burnu ve büyük gözaltı torbalarıyla dolu gözleri vardı. Yüzünde özen gösterildiği anlaşılan tek yer bir tutam gri bıyığıydı. Gülen kayıtsız bir baş hareketiyle beni selamladı; Amerika’da kaldığı 17 yıla rağmen neredeyse hiç İngilizce bilmiyordu. Beni, iki küçük oda, zeminde bir döşek, bir seccade, bir masa, kitaplıklar ve bir de yürüyüş bandından ibaret olan yaşadığı yeri göstermek için bir koridora yönlendirdi.

page_new-york-times-15-temmuz-darbe-girisimi-her-turlu-muhalifi-bastirmak-icin-kullaniliyor_204778839

Havadan sudan hiç konuşmadık ve Gülen hiç gülmüyordu. Ona Erdoğan’la ilişkisini sorduğumda bana çevirmen vasıtasıyla Erdoğan’ın hiç kimseyle isteyerek gücünü paylaşmadığını söyledi. Gülen, “Öyle görünüyor ki Erdoğan her zaman tek adam olma isteğine sahipti” dedi. Gülen’e göre Erdoğan ve takipçileri birbirlerine benziyorlardı, “Siyasi kariyerlerinin başında daha demokratik bir parti ve liderlik maskesi takmışlardı ve imanlı insanlar olarak görünüyorlardı. Bu nedenle niyet okuyuculuğu yapmak istemedik. Söylediklerine inandık” diye belirtti.

Gülen, yapmasıyla ünlü olduğu bir şeyi yapıyor ve yuvarlak laflar ediyordu. Bir Türk istihbarat yetkilisi, “Onu anlayamazsın” diye uyarmıştı beni. Hareketinin siyasete ilgi duyup duymadığını sorduğumda, Gülen, bana çok sayıda takipçisinin olduğunu ve bunların bazılarının önemli yerlere gelebileceklerini, ancak böyle olanların sayısının sanıldığı kadar çok olmadığını söyledi ve “Hiçbir vatandaş ya da toplumsal grup siyasetten tamamen izole edilemez, çünkü politik kararlar ve eylemler onların yaşamlarını da etkiler” dedi. Ardından, “Demokratik toplumlarda sivil toplum örgütlerinin böyle bir rol üstlenmesi normaldir ve serbesttir – ve bu Hizmet’i siyasi bir hareket yapmaz” diye ekledi. Biraz daha konuştuk, ancak yardımcılarının da tahmin ettiği gibi Gülen yorulmuş gözüküyordu. Yaklaşık 45 dakika sonra, Aslandoğan mülakatın bittiğini işaret etti.

Gülen’in fikirlerinin daha iyi bir temsilini Türkiye’de, İstanbul’daki bir otelin kafeteryasında 2011 yılında tanıştığım Mustafa Aksoy isimli bir işadamında bulmuştum. (Darbeden ve ardından gelen baskılardan sonra Aksoy, Türkiye’deki ailesini korumak amacıyla kendisinden müstear bir isimle bahsetmemi istedi). Diğer birçok Gülen takipçisi gibi o da tıraşlıydı, Batılı tarzda takım elbise giyiyor ve neredeyse agresifçe sayılabilecek bir güleryüzlülük sergiliyordu. Aksoy, çok başarılı biriydi ; bir inşaat firması, bir otel hizmetleri şirketi ve bir ev aletleri fabrikası vardı ve buralarda yaklaşık 600 kişi çalıştırıyordu. Üç yıldan bu yana Avrupa’da yaşıyordu. Aksoy’un, akıcı bir İngilizcesi vardı ve İskandinavyalı bir kadınla evliydi; işi dolayısıyla dünyanın dört bir tarafına gitmişti.

6

Aksoy, Gülen hareketiyle 1993’te, Orta Asya’nın Türkî diller konuşulan ülkelerinden biri olan Türkmenistan’a yaptıkları seyahatte bir grup işadamına eşlik ederken tanıştığını söyledi. Oradayken, Gülen’in takipçileri tarafından kurulmuş bir ortaokula düzenlenen geziye katılmıştı. Eski bir Türk Cumhurbaşkanı’nın adını alan okul, Aksoy’un milliyetçi gururunu kabartmıştı; mezuniyet töreninde gönderde Türk bayrağı dalgalanıyordu ve Türk ve Türkmen devlet başkanlarının el sıkıştığı dev bir fotoğraf asılıydı. Aksoy, bu okulla ilgili “Ülkedeki en iyi okuldu. Tüm anne-babalar çocuklarını o okula göndermeye çalışıyorlar” dedi.

Aksoy, okullar vasıtasıyla Gülen hareketine dahil olmuştu, Afrika, Orta ve Güneydoğu Asya’da seyahat ederken bu okullara bağışlar yapmıştı. Aksoy bana, “Benim için bir hobi gibi olmuştu ; ne zaman bir yere gitsem, hemen gider Gülen okulunu ziyaret ederdim” dedi. Okullar adeta Türkiye’nin çıkarlarının diğer ülkelerdeki mevzileri olarak görev yapıyordu. Aksoy, “Kaliforniya’da ağırlıklı olarak İspanyolca konuşanların yaşadığı bir bölgede bile her şeyin Türkçe olduğu okullar görüyorum. Tanzanya’ya gittiğimde orada Türk elçiliği yoktu, ama iki Gülen okulu vardı. Şimdi ise hem elçilik hem de birçok şirket var” diye anlattı.

7

Aksoy, okulların gevşek bir ağ oluşturduğunu söyledi: “Hepsi birbiriyle irtibat halinde, hepsi standartlara uyuyor. Sürekli bir bilgi akışı var.” Ancak, Gülen gibi Aksoy da hareketin gizli bir gündeminin olmadığı konusunda ısrar etti. Aksoy,

Gülenciler hakkındaki şikâyetlerin, kendisinin artık bitmiş bir dönem olarak gördüğü Türkiye’nin eski laik düzenine özlem duyan insanlardan geldiğini ifade etti: “Gücünü kaybeden insanlar gerçek değişimleri göremezler. Türkiye’de her şey çok hızlı değişiyor ve bu nedenle birisini suçlamaya ihtiyaçları var.”

Kurulduğu günden bu yana, Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlet olarak dizayn edilmişti. Ülke, Atatürk adıyla bilinen ve din ve devlet işlerinin kesinlikle ayrı tutulması gerektiğine inanan ateşli bir milliyetçi olan Mustafa Kemal tarafından 1923’te kuruldu. Atatürk, iktidarı elde ettiğinde 1300 yıldan bu yana varlığını sürdüren Hilafeti ortadan kaldırdı ve ülkenin din adamlarını, çizgiyi aşmadıklarından emin olmak amacıyla maaşlı devlet memurlarına dönüştürdü.

Sonuç olarak, 20. yüzyılın büyük bir bölümü boyunca Türkiye’nin dindar çoğunluğu küçük, laik bir elit tarafından yönetildi. Belki de ülkenin en güçlü kurumu olan Türk Silahlı Kuvvetleri kendisini Atatürk’ün laik devletinin bekçisi olarak gördü. 1970 ve 80’lerde İslamcı partiler birçok kez başarı kazansalar da kapatıldılar ve yasaklandılar. Dinsel coşkunun sergilenmesi sakıncalı hatta tehlikeli olarak görüldü.

2001’de Adalet ve Kalkınma Partisi, Tayyip Erdoğan liderliğindeki bir grup tarafından kuruldu. İstanbul’un enerjik eski belediye başkanı Erdoğan, kısa süre önce hapisten çıkmıştı. Erdoğan, “Camiler kışlamız… müminler askerimiz” dizelerini içeren bir konuşma yaptıktan sonra ülkenin askeri liderleri tarafından hapsedilmişti. Bir sonraki yıl, başbakanlığa adaylığını ilan etti. Seçim kampanyası konuşmalarında kendisini bir İslamcı ve dindar Türklerin sesi olarak ilan etti, ancak bununla birlikte İslam’ı siyasetin dışında tutacağına da söz verdi.

Genel seçimlerde AKP iktidara geldi ve Erdoğan, Türkiye’yi yeniden inşa etmeye başladı. Yargı sistemini revizyondan geçirdi, ekonomiyi liberalleştirdi ve uzun zamandan bu yana baskı gören Alevi ve Kürtler gibi azınlıklarla ilişkileri iyileştirdi. Ülkenin gayrı safi milli hasılası iki kat arttı. Batı’da Erdoğan İslam dünyasıyla Batı arasında bir köprü; zengin, demokratik ve istikrarlı bir Müslüman ülkenin lideri olarak görülüyordu.

Aynı yıllarda, Gülen de Türkiye’nin laik nizamıyla uzlaşıyordu. Kıyı şehri İzmir’de bir vaiz olan Gülen devlet tarafından istihdam ediliyor olmasına rağmen kendi ruhani yolunu çizmişti; İslam’ın akıl ve bilimsel sorgulama ile uyumlu olduğunu

vurgulayan din adamı Said Nursi’den ilham almıştı. Birçok İslamcı, Batı-karşıtı, antikapitalist ve antisemitik görüşleri benimserken, Gülen’in vaazları ticareti, bilimi ve Müslüman dünyasında neredeyse hiç duyulmamış bir şekilde İsrail ile uzlaşmayı teşvik ediyordu.

1971’deki darbeden sonra, yeni rejim, Gülen’i laik düzeni yıkmaya çalışmak suçlamasıyla tutukladı ve Gülen yedi ay hapis yattı. Daha sonra Gülen, laik nizam nezdinde, ülkenin liderleriyle sıkça görüşen ve onlara desteğini kamuoyu önünde dile getiren örnek bir İslamcı oldu. Gülen, Türkiye’deki bir televizyonda “Defalarca, doğru bir şekilde uygulandığında, cumhuriyet düzeninin ve laikliğin Allah’ın nimetleri olduğunu söyledim” demişti. Bu tür beyanlar İslamcı liderlerin öfkesini Gülen’in üzerine çekti, ancak aynı zamanda da ona laik iktidardan belli ölçüde bir koruma sağladı.

f

Batılılar için Gülen’in cazibesi kafa karıştırıcı olabilir. Gülen, Kuran’dan alıntılarla zorlanmış bir Türkçe konuşur ve teolojisi aşk, barış, sevgi, hoşgörü ve dinler-arası diyalogla alakalı kamyon arkası yazılardan bir demete benziyor olabilir. Eski takipçilerinden birisi şöyle anlatıyor: “[Gülen’in] karizması duygularından geliyor. Ağlar, çabuk ve beklenmedik bir şekilde tepki verir, tüm duygularını gösterir. Batılılar için bunu anlamanın zor olması anlaşılır; ama bunlar Müslümanlar için büyülü olabilir.”

Gülen bazen bir tür söz hokkabazlığı yaparak, başkalarının Peygamber ile yaptığı konuşmalara ilişkin anlatılardan alıntı yapar ve dinleyenlere ilahi temasa geçenin kendisi olduğu izlenimini verir. Bir vaazında Gülen şöyle demişti: “Daha sonra zihnimi toparladım ve kendi kendime ‘Ya Muhammed, bizim halimiz ne olacak?’ dedim. Aniden görüntüsüyle Peygamber zuhur ederek beni şereflendirdi. Bu bir rüya değildi.”

Erdoğan başbakanlık koltuğuna oturduğunda, Gülen’in Türkiye’de yaklaşık üç milyon takipçisinin olduğunu tahmin ediliyordu. Bunlar çoğunlukla, laik elitlere meydan okuyan ve ülke bürokrasisinde mevzi kazanan, girişimci ve ılımlı dindarların oluşturduğu yükselen bir sınıfa dahil Türklerdi. Gülen, ticareti teşvik eden vaazlar verirken, takipçileri genç insanları üniversite, askeri okul ve devlet memurluğu giriş sınavlarına hazırlayan bir dershaneler ağı kurdular. Dershaneler kazançlı yatırımlardı ve başarılı Gülen takipçileri bu programlara para bağışladılar. Gülenciler adım adım değeri milyarlarca dolar olduğu söylenen, içinde gazeteler, televizyon kanalları, işletmeler ve meslek örgütlerinin de bulunduğu bir imparatorluk kurdu. Gülen okulları yayıldılar; şu anda en az 120’si ABD’de olmak üzere tüm dünyada 160 ülkede 2000 Gülen okulu bulunmakta.

Erdoğan iktidarının ilk yıllarında hem Erdoğan hem de Gülen, İslam’a kamusal alanda yer açmak konusunda ortak bir çıkara sahipti; ancak ender olarak işbirliği yaptılar. Daha sonra, 2007 baharında, Erdoğan ve ordu dramatik bir şekilde karşı karşıya geldi. Erdoğan, İslamcı bir yoldaşını cumhurbaşkanlığına aday göstermeye teşebbüs ettikten sonra, Genelkurmay Başkanı, kurumun sitesinden bir bildiri yayınladı: “Unutulmamalıdır ki Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmada bir taraftır ve laikliğin sadık bekçisidir, (…) İnançlarını sergileyecek ve gerekli olduğu her durumda açık ve net bir şekilde eyleme geçecektir.”

Erdoğan geri adım atmak yerine orduyu suçladı, seçim çağrısı yaptı ve kesin bir zafer kazandı. Buna rağmen, laik nizam tarafından desteklenen generallerin tekrar karşısına çıkacağından korkuyordu. Erdoğan’ın danışmanlarından olan İbrahim Kalın bana, “Gülenciler bir fırsat gördüler. Biz yeniydik. Partimiz iktidara geldiğinde sahip olduğu tek şey halkın desteğiydi. Partimizin devlet kurumlarına, ne yargı ne de güvenlik güçlerine hiçbir erişimi yoktu” dedi. Bürokrasideki takipçileriyle birlikte Gülen müthiş bir ortaktı. O ve Erdoğan artık daha yakın çalışmaya başladılar.

Sonraki yıllarda Erdoğan çok başarılı oldu, ancak Gülen’le ortaklığı için ödediği bedelle ilgili söylentiler de yayıldı. 2011 sonlarında, laik gelenekten gelen bir hâkim olan Orhan Gazi Ertekin’i ziyaret etmek üzere Ankara’nın dışındaki mahallelerden birine gittim. Ofisinin duvarında bir Atatürk portresi asılıydı ve teypte Nina Simone çalıyordu. Ertekin bana, yakın zamanda tüm ülkede görev yapacak hâkim ve savcıları atayan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun seçimleri için bir toplantıya katıldığını söyledi.

Ertekin, “Kafamda bazı adaylarla gitmiştim ve anlaşmalar ve koalisyonlar yapmaya hazırlıklıydım” dedi. Ancak toplantı esnasında hepsi Gülenci olan bir grup hâkimin diğerlerini dışarıda bırakmak için plan yaptıklarını düşünmeye başlamıştı. Ertekin, “Başlangıçta, ne olup bittiğine dair pek bir fikrim yoktu. Gizli bir dil kullanıyorlardı” dedi. Oylamadan sonra Ertekin, birçok yeni HSYK üyesinin Gülenci olduğunu görmüştü, “Gülenciler kimi seçeceklerine karar vermişlerdi ve diğer gruplarla işbirliği yapmalarına gerek yoktu” diye belirtti.

Ertekin bana Gülen’in yargıyı kontrol ettiğini söyledi: “Erdoğan, yargıda istediğini ancak Gülen ile anlaşarak yapabilir. Gülenciler her önemli siyasi ve ekonomik davanın sonucunu belirliyor.” Ertekin’in endişeleri giderek artıyordu ancak konuşmanın tehlikeli olduğunu düşünüyordu, içinde bulunduğu durumu bana “Gülencilerin serbest ve açıkça eleştirilebilecekleri hiçbir kamusal alan yok” diye anlattı.

Ertekin’in iddialarını ne kadar ciddiye alacağımdan emin değildim. Türkiye’deki laik gelenek zayıflıyordu ve bu düşüşü açıklamak için bir komplo teorisine başvurması olası gözüküyordu. Ancak Türkiye’de seyahat ettikçe buna benzer birçok hikâye, okullar ya da Gülencilerin polis gücü içine sızması hakkında sorular soran ve bunun üzerine tutuklanan ve hapse gönderilen insanlar hakkında anlatılanları duydum. Baş başa konuştuğumuzda insanlar, gücü gittikçe artan, devletin içine saklanmış gizemli bir örgütten bahsediyorlardı.

1973’te, Orta Anadolu’daki Kırıkkale’de lise birinci sınıf öğrencisi olan Ahmet Keleş, Gülen’le bir vaaz kaseti aracılığıyla tanışmıştı. Keleş Gülen’e hayran kalmıştı; Peygamber hakkında öyle tutkulu konuşuyordu ki dinledikçe ağlıyordu. Keleş, fakir bir aileden geliyordu, babası çatal-bıçak satan küçük bir mağaza işletiyordu, ve hayatında ilk kez inancı canlanmıştı. Keleş bana “Gülen insanların kendilerine ‘Bir Müslüman olarak görevin nedir?’ diye sormalarını sağlıyordu” diye anlattı.

O yaz Keleş, kendisini ücretsiz yaz kampına katılması için davet eden Gülen’le görüşmek için İzmir’e gitti. Gülen ile görüştü ve ertesi iki yaz da bu kampa katıldı. Liseden mezun olduktan sonra Gülen ondan dinle ilgili tartışmalara evsahipliği yapma işlevi de olan öğrenci yurtları, “ışık evleri”nin birinin müdürü olmasını istedi.

Gülencilerin neredeyse tamamı liderlerinin ekümenik fikirlerini samimi bir şekilde uygular. Ancak, Keleş, içine girdikçe hareketin gizli bir hedefinin de olduğunu anlamıştı. Keleş, bu hedefi bana “İslam’ı korumanın tek yolu takipçilerimizle devlete

sızmak ve tüm devlet kurumlarını ele geçirmektir” diye tanımladı ve sözlerine şöyle devam etti: “Bunu yapmanın yasal yolu seçimlerdir, parlamentodur; ancak bu şekilde yapamazsınız, çünkü ordu müdahale eder. Dolayısıyla bunu yapmanın tek yolu yasadışı olan yoldur, devlete sızmak ve kurumları içinden değiştirmek.”

Keleş bana, o andan itibaren tüm enerjisini bir yandan olumlu bir imaj sergilerken bir yandan da Gülen’in sırrını korumaya adadığını söyledi: “Bu, örgütün ikili yapısıdır ve örgütün genetik kodunda vardır.” Keleş, örgüt içinde yükselmiş ve daha önemli görevleri daha büyük bir gururla icra etmeye başlamıştı, bunu bana “Bir düşünün –ben fakir bir işçinin oğluyum ve bu güçlü örgütün bir parçasıyım. Kendimi çok önemli bir insanmış gibi hissediyordum” diye anlattı.

Daha sonra hareketten ayrılan Keleş, Gülen’in kendisini mütevazı ve fedakâr bir din adamı gibi sunarken, kapalı kapılar ardında tamamen farklı; kibirli, megaloman ve mutlak itaat bekleyen biri olduğunu söyledi. Örgüt hiyerarşik bir yapıya sahipti, yedi seviyesi bulunuyordu ve en tepede Gülen’in kendisi vardı. Keleş üçüncü seviyeye erişmişti ki bu, kıdemli liderler meclisiydi. İkinci seviyedekiler örtülü operasyonları yürütüyordu, ancak Keleş kendisinin bunlar hakkında bilgisinin olmadığını belirtti (Gülen’in Manhattan ofisindeki yönetici Aslandoğan’a göre bu hatalı bir tanımlama).

Liderler meclisi toplantılarında, Gülen, planlarını ilahi bir emir olarak tanımlıyordu. Keleş, “Bize ‘geçen gece Peygamber ile görüştüm ve bana şunları yapmamı söyledi’ derdi” diye anlatıyor ve ekliyor, “Herkes ona inanırdı.” Aslında Gülen’in takipçileri onun öğretilerini tamamen yeni bir din olarak görüyorlardı, Keleş, “İslam ile başladı ancak kendi dinini yarattı. Gülen’in Mesih olduğunu düşünüyorduk” dedi.

Başka eski Gülenciler de bana benzer şeyler anlattılar. 17 yıl boyunca hareketin içinde kalan ve 2003’te ayrılan Said Alpsoy şöyle dedi: “Görünüşte, sanki parayla ya da kadınla ya da güçle ilgilenmediği, sadece Allah’a yakın olmak istediği intibaını veriyor. Amaç güç elde etmek; devlete sızmak ve onu içeriden değiştirmek. Ama onlar güçten hiç bahsetmeyeceklerdir. İnkâr edeceklerdir.”

90’ların sonunda verdiği bir vaazda, Gülen, takipçilerine devlete sızmalarını ve ortaya çıkmak için doğru ânı beklemelerini öğütlüyor ve şöyle diyordu: “Sanki kanun adamıymışsınız gibi bir imaj yaratın. Bu sizin daha hayati, daha önemli yerlere yükselmenizi sağlar.” Gülen aynı zamanda, sabır ve esneklik öneriyor,

“Türkiye’nin tüm anayasal kurumlarında güç ve otoriteyi ele geçirinceye kadar, atılan her adım erkendir” diyor ve çalışmalarının “İslami geleceğin garantisi olduğunun” sözünü veriyordu.

Keleş bana hareketin öncelikle sızmayı hedeflediği kurumların polis ve yargı olduğunu söyledi. Okullar ve dershaneler bu planın merkezindeydi. Okullarda, Gülen takipçileri anlatılanlardan etkilenmelerinin kolay olduğu yaşlarda harekete dahil ediliyor; dershanelerde ülkenin bürokratik makamları için yapılan giriş sınavlarına hazırlanıyorlardı. Birçok durumda, devlet kurumları içindeki “ağabeyler” soruları ve cevaplarını Gülenci adaylara veriyorlardı. Bu kişiler kurumlara girdiklerinde Gülenci yoldaşları onları terfi ettirip kariyerlerini ilerletiyorlardı.

Emniyet’in sızılan bölümlerinde, her Gülenci memurun bir kod adı vardı ve her birim kurum dışından bir “imam” tarafından kontrol ediliyordu, öyle ki bu kişiler Gülenci memurlar tarafından kendi amirlerinden daha üst bir otorite olarak görülüyorlardı. Keleş’in anlattıklarına göre, kendisi 90’ların başında hareketin Orta Anadolu “imamı” olmuştu ve 15 şehri kontrol ediyordu. O dönemde, Keleş’in hesabına göre bölgedeki polislerin yüzde 40’ı ve hâkim ve savcıların ise yaklaşık yüzde 20’si Gülenciydi. Keleş, “Polislerin işe alınmasını ve Polis Akademisi sınavlarını kontrol ediyorduk ve Gülenci olmayan kimsenin girmesine izin vermiyorduk” diye anlattı.

Batı’da ılımlılığıyla yaptığı üne karşın, Gülen birçok kez Amerika’yı “merhametsiz düşmanımız” olarak suçluyor ve “eğer yüz tane kadını daha itaatkâr yapacaksa” kadınları dövmenin kabul edilebilir olduğunu iddia ediyordu. 1995’te basılan Fasıldan Fasıla adlı kitabı, “Yahudi kavmini” Komünizm gibi dünyayı felakete sürükleyen fikirleri geliştirmekle suçladığı ateşli bir konuşma içerir. Gülen, bu kitabında şöyle yazmıştı: “Bu zeki kavim, insanlık tarihi boyunca, sanat ve düşünce adına birçok şey ortaya koydu. Ancak bunlar her zaman zehirli bir bal şeklinde sunuldu. Yahudiler kıyamete kadar varlıklarını koruyacaklar. Ve kıyametten hemen önce, onların insanlığın gelişiminde oynadıkları yay rolü sona erecek ve kendi sonlarını kendi elleriyle hazırlayacaklar.”

Keleş ilk başlarda, o dünyaya hükmetmekten bahsederken bile, Gülen’i nadiren sorguladığını söyledi: “Babamın tek amacı oğlunun işçi olmasıydı. Burada ise

dünyayı yönetme planı olan bir adam vardı.” Keleş, bugün ne kadar safdil olduğuna şaşırıyor, bunu kısmen Gülen’in karizmasına bağlıyor, “Delilikle dâhilik arasındaki fark çok incedir –ondaki de aynı şeydi. Bilgisi, dini görüşleri ve örgütsel becerisi– o bir dâhi. O zamanlar hepimiz çıldırmıştık” diye anlatıyordu.

Keleş ve Alpsoy’un anlattıkların göre, hareketin içindeki insanlar kendilerini fantastik ritüeller esnasında kaybediyorlarmış. Bu ritüellerden birisinde, bir odada toplanmış bir grup erkek, arkadaşlarından birini tutar, o genelde karşı çıksa da el ve ayaklarını bağlar, ayakkabılarını ve çoraplarını çıkarırlarmış. Alpsoy şöyle anlatıyor: “Onu yere yatırıp ayaklarını öperler. Buna yüzlerce kez şahit oldum.”

İslam dünyasında, ayaklar ve ayakkabılar pisliğin simgesidir; birçok yerde, bacak bacak üstüne atmak ve ayağının altını göstermek hoş bir davranış olarak algılanmaz. Ayak öpme âyini de, diyor Alpsoy, saf sevgiyi göstermenin bir yoluydu: ”Bir insanın ayağını öpersen o zaman onu gerçekten seviyor olmalısındır.” Alpsoy kimsenin ayağını öpmediğini, ancak kendisinin ayağının üç ya da dört kez öpüldüğünü söyledi.

Keleş, bu âyinin bazen başka şekillerde yapıldığını hatırlıyor: “Birine sevgilerini göstermek için insanlar onun ayakkabısını suyla doldurur ve içerdi” (Aslandoğan bu tür âyinler hakkında bilgisi olmadığını söyledi). Alpsoy, bir keresinde birinin Gülen’in giydiğini söylediği bir ayakkabıyla geldiğini anlattı: “İnsanlar o kadar heyecanlanmışlardı ki ayakkabının derisini çıkarıp saatlerce kaynattılar. Sonra deriyi parçalara ayırıp yediler.” Gülen’in takipçileri sık sık tabağında bıraktığı yemek artıklarını yemek için birbirleriyle kavga ediyorlarmış. Bir Türk istihbarat yetkilisi bana bir Gülenci’nin Pensilvanya’daki konutta yaşayan kocasından bir paket aldığını, kutunun içinde Gülen’in yemeğinden arta kalan bir ekmek parçası olduğunu söyledi. Keleş, “Gülen’in tüm bunlardan haberi vardı, ama sadece gülüyordu” dedi.

Keleş’in hareketten ayrılması yıllar sürmüş. Dönüm noktası Gülen’in Türkiye’nin ilk İslamcı başbakanı olan Necmettin Erbakan’a kamuoyu önünde saldırdığı 1997 yılında gelmiş. Gülen medyadaki takipçilerinden Erbakan’ı eleştirmelerini istemiş ve ordudan gelen baskı nedeniyle Erbakan 1997’de istifa etmiş. Keleş, “Erbakan ve Gülen aynı şeyi –İslam devletini– istediklerini söylüyordu, ama Gülen ona düşmanlık ediyordu. Onun için güç dinden daha önemliydi” diye belirtti.

Bundan bir süre sonra Keleş, Gülen’e güç peşinde koşarken İslam’dan nasıl uzaklaştığını anlatan bir mektup yazmış. Bunun üzerine Gülen onu hareketten atmış. Keleş, ancak hareketten ayrıldıktan sonra dünyadan ne kadar kopuk olduğunu anladığını şu şekilde ifade etti: “Gerçek dünyaya uyanmıştım.”

Amerikalı bir diplomat olan Stuart Smith’in 2005’te yazdığı bir mesaja göre, Türk Emniyet Teşkilatı’ndan üç üst düzey görevli İstanbul’daki Amerikan Büyükelçiliği’ni ziyaret ederek Gülen için bir iyilik istemişti. Poconos’ta sürgünde yaşayan Gülen üç yıl önce kalıcı oturma izni için başvurmuş ve özel değerlendirmeyi hak eden “sıra-dışı kişilik” olduğunu iddia etmişti. ABD bu başvuruyu, Gülen’in özellikle kaydadeğer bir kişi olmadığı ve âlimlik vasıflarını abarttığı gerekçesiyle reddetmişti. Elçiliğe gelen polisler kararın temyizi için ısrar ediyordu.

Smith şüpheciydi. Yazdığı mesajda, ki bu mesaj WikiLeaks tarafından yayımlandı, “Gülen’in ateşli bir İslamcı vaiz olarak keskin radikal geçmişini” ve “onun ve hareketinin farklı bileşenlerinin okullar, medya organları ve ticari işletmelerden oluşan küresel ağında kurmakta ısrarcı olduğu kült-benzeri itaat ve uyum [geleneğini]” vurgulamıştı. Smith’e göre, birileri yasal sorgulamaya maruz kalıyorsa, bunlar Gülen’i eleştirenler oluyordu: “Gülencilerin ulusal polis teşkilatına ve birçok medya organına sızmaları ve Gülen’i eleştiren herkesi yakalama konusundaki sicilleri göz önünde bulundurulduğunda, Gülen’in niyetleri hakkında şüpheci olanlar, görüşlerini dile getirmekten korkuyorlar.”

ABD’li yetkililerin buna benzer resmi değerlendirmelerine karşın, Gülen, büyük ölçüde etki sahibi arkadaşlarının kendisini destekleyen mektuplar yazmaları sayesinde yaptığı başvurudan olumlu sonuç aldı. Bu kişiler arasında CIA Destek Birimi eski yöneticisi George Fidas; eski ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz, ve belki de en önemlisi eski kıdemli CIA yetkilisi Graham Fuller vardı.

Fuller’ın Türkiye’de bir saha ajanı olarak görev yaptığı Soğuk Savaş yıllarında CIA, genişlemesini engellemek için Sovyetler Birliği’nin güneyinde, İran ve Türkiye gibi ülkelerde, “yeşil kuşak” olarak bilinen bir hat yardımıyla İslam’ın yayılmasının desteklenmesini savunmuştu. Şu anda Kanada’da yaşayan Fuller bana Gülen’le CIA’den emekli olduktan sonra siyasal İslam üzerine bir kitap yazarken tanıştığını ve Gülen ve CIA arasındaki herhangi bir ilişkiden habersiz olduğunu söyledi. FBI’ya referans mektubu yazmıştı çünkü Gülen’in “aşırı ilerici” İslami vizyonunu takdir ediyor ve onun Türkiye’ye iade edilmesi çabalarına direnmesine yardım etmek istiyordu. Fuller, “Şimdi olsa yine yazardım o mektubu” dedi.

Ancak, bu bağlantı Türkiye’de Gülen’in ilk yıllarında CIA tarafından desteklendiğine dair teorilerin güçlenmesine neden oluyor. Bazı önde gelen Türkler bu yardımın en azından, dağılan Sovyetler Birliği’nin çoğunluğu Müslüman olan devletlerinin bağımsızlıklarını ilan ettiği ve Gülen’in ağının buralarda yayılmaya başladığı 90’lara kadar devam ettiğini ileri sürüyorlar. 2010’da, eski bir üst düzey istihbarat yetkilisi olan Osman Nuri Gündeş, hatıralarında, Özbekistan ve Kazakistan’daki Gülen okullarının İngilizce öğretmeni gibi davranan 130 kadar CIA ajanını barındırdığını yazdı. Türk askeri istihbaratının eski yöneticilerinden İsmail Pekin bana CIA’in Afrika’daki Gülen okullarında çalışanlarla da benzer ilişkiler kurduğunu şu sözlerle ifade etti: “Bunlar CIA çalışanları olmayabilirler, ancak istihbarat toplama ve mobilizasyon işlerine dahil oldular.” Pekin, Gülen ile ilgili kaygılarını Amerikalı yetkililere ilettiğini ancak sürekli olarak geri çevrildiğini söylüyor: “Bu konuyu NATO toplantılarında her zaman dile getirdik. Gülen konusu her seferinde ‘Türkiye’nin kendi iç sorunu’ diye nitelenerek görmezden gelindi.”

Ülke içindeyse ordu, Gülencileri ciddi bir tehdit olarak görüyordu. İstanbul’daki Orta Asya-Kafkas Enstitüsü’nde çalışan Gareth Jenkins, 1990’lar boyunca ordunun yüzlerce subayı Gülen ile bağlantılı oldukları şüphesiyle ihraç ettiğini söyledi. Wikileaks tarafından ifşa edilen bir mesajda, bir Amerikalı diplomat, laik subayların bir test geliştirdiklerini, bu testte arkadaşlarını ve eşlerini havuz partilerine çağırdıklarını ve mayo giymeyi reddeden kadınların dinsel nedenlerden ötürü böyle davrandıkları sonucuna vardıklarını anlatıyordu. Bu diplomata göre, Gülencilerin eşleri bu taktiği fark etmiş ve karşı bir önlem alarak ev sahiplerinin mayolarından daha açık olan bikiniler giymeye başlamışlar. Askeri müfettişler subayların evlerini aramaya başladıklarında Gülenciler, buzdolaplarına içki şişeleri koyuyor ve çöp kutusuna da boş içki şişeleri atıyorlarmış.

Gülen’in takipçileri ordudaki sayılarının artması gerektiğini fark ettiler. Emin Şirin adlı eski bir AKP milletvekili 1999 sonbaharında Saylorsburg’daki konutu ziyaret ettiğini ve Gülen’in kendisine “altın bir neslin” Türkiye’nin kurumlarına sızdığını

söylediğini anlattı. Ordunun başına daha hoşgörülü bir general atanırsa, demiş Gülen, “Bu beni rahat ettirir.” Gülen arzu edilir bir aday olarak Hilmi Özkök’ün adını vermiş. Şirin bu olayı, “Duyduğum şeyin saçmalık olduğunu düşündüm” diye anlattı. Ancak 2002’de Özkök, Genelkurmay Başkanlığı’na atandı ve Gülencilerin ordu içindeki teyakkuz hali sona erdi. Jenkins’e göre, Gülenciler üst rütbeleri doldurmaya başladılar ve “Bu, subaylar arasında büyük bir rahatsızlık yarattı.”

Erdoğan 2007’de yeni bir döneme başladığında, Türkiye’de siyasal İslam’a karşı artan tepkiler onu ve Gülen’i daha yakın hale getirdi. Gülen ülkeyi yedi bölgeye ayırmıştı, her bölgenin bir imamı vardı ve bunlar Gülen’e danışmak için düzenli olarak Pensilvanya’ya gidiyorlardı. Erdoğan da üst düzey temsilcilerini, Jenkins’in deyimiyle “her ay değil ama bir şey için desteğe ihtiyaç olduğunda” Gülen’in konutuna gönderiyordu. Bazıları Gülen’i ülkenin en güçlü ikinci adamı olarak nitelendiriyordu.

Güçlenen ittifak, Erdoğan’a laik elit ve ordu içindeki düşmanlarıyla yüzleşmesinde yardımcı oldu. 2007’de polis, hükümetin, İslamcı arzuları kontrol altında tutmak için gizli bir örgüt kurmakla suçladığı yüzlerce kişinin tutuklamalarına başladı. Türkler bu ağı “derin devlet” olarak adlandırıyor ve bu yapının ordu, medya, akademi ve yargı ile bağlantılarının olduğu söyleniyordu.

Türkler uzun zamandan beri “derin devlet”in boyutu ve yapısı hakkında tartışmaktaydı ; ancak pek azı böylesi bir yapının varlığından şüphe ediyordu. Akademisyenler ve yetkililere göre, derin devlet, polis, asker ve muhbirlerden oluşan bir ağdı ve ülke içi muhalefeti kontrol etmek ve demokratik yollardan seçilmiş hükümetleri dengede tutmak için Soğuk Savaş esnasında kurulmuştu. Bu yapının, aralarında İslamcılar, solcular ve özellikle Kürt siyasetçilerin bulunduğu yüzlerce kişinin infazından sorumlu olduğuna inanılıyor.

Tutuklamalar başladığında polis nihayet derin devlete sızdığını iddia etti. Bu, aşırı milliyetçilerin zaman zaman bahsettiği Orta Asya’daki mitolojik bir yere atfen Ergenekon adını kullanan gizli bir örgüttü. Kısa süre sonra, Türk ordusundaki en üst düzey subayları hedef alan ikinci dalga tutuklamalar başladı. Bu subayların Erdoğan hükümetini devirmek amacıyla Balyoz olarak adlandırılan bir darbe planladığı iddia ediliyordu. Davalar sadece eski ordu ve emniyet mensuplarını değil, yeni İslami düzene muhalefetin merkezini oluşturan akademisyenleri, gazetecileri ve yardım gönüllülerini de içine alacak şekilde genişledi.

Türk ve Batılı yetkililere göre, her iki soruşturma da polis ve yargı içindeki Gülenciler tarafından yürütülüyordu. İkisi de Gülen yandaşlarınca yönetilen, ülkenin en büyük gazetesi Zaman ve Samanyolu TV, soruşturmaları coşkuyla karşıladı ve kanıtları sorgulayan herkesi darbeci ilan etti. 2008-11 yılları arasında Amerika’nın Türkiye Büyükelçisi olan James Jeffrey’in bana dediğine göre “[Davaları] eleştirenler bazen karalama kampanyalarına maruz kalıyor bazen de doğrudan tutuklanıyorlardı.” Erdoğan da davaları aynı coşkuyla destekledi ve askeri vesayetin toplum yaşamından kaldırılması için bu davaların gerekli olduğunu söyledi. 2009’da partisinin grup toplantısında yaptığı bir konuşmada, “Bu davalar neden ve nasıl durdurulmak isteniyor? Buradaki suçlar anayasamızı ve kanunlarımızı ihlal ediyor. Bırakalım da yargı sistemi işini yapsın” dedi.

Diplomatlar ve bağımsız gazeteciler davaları izlemeye başladıkça, hem Ergenekon hem de Balyoz’un düzmece deliller içerdiği ortaya çıktı. İki dava üzerine yaptığım kendi incelemelerimde de su götürmez şekilde sahte olduğu anlaşılan birçok delil buldum. Balyoz’daki kanıtlar genel olarak, geniş çaplı bir askeri darbenin planlarını içeriyor gibi gözüken bir dizi hard-disk ve CD’ye dayandırılıyordu. Ancak, savcılar darbe planının 2003 yılında hazırlandığını iddia ederken, plan Microsoft Office’in 2007’den sonra piyasaya sürdüğü bir versiyonuyla yazılmıştı. Benzer şekilde, planın el konulacak araçların ruhsat ve plaka numaraları, işgal edilecek bir hastane gibi detayları 2003 yılında var olmayan şeylerden bahsediyordu.

Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı bana Gülenci polis, savcı ve hâkimlerin siyasi soruşturmalarda delil ürettiklerini gördüğünü söyledi. Ancak üstlerini uyardığında uyarıları görmezden gelinmişti. Avcı şöyle dedi: “Bakanlarla konuştum ve raporlar yazdım ancak hiçbir cevap alamadım.”

2009’da, Avcı, Gülencilerin polis ve yargı içindeki faaliyetlerini anlatan bir kitabı gizlice yazmaya başladı. Avcı, duruma göre her kalıba girebilen bir yapıdan söz ediyordu. Gülencilerin kullandığı yöntemler terörist ve yasadışı örgütleri andırıyor; muhaliflerini sahte delil üreterek suçluyor ya da telefon dinlemelerinden elde ettikleri bilgilerle şantaj yapıyorlardı. Kendi departmanına sızan Gülencilerin en azından on meslektaşının kariyerini sabote ettiklerini vurgulayan Avcı, “Gülen hareketini farklı kılan şey devletin içinde olmasıydı” dedi. Avcı’nın Haliç’te Yaşayan Simonlar (kitabın başlığı açık seçik gerçeklerin görülmemesine dair üstü kapalı bir metafor içeriyor) adlı kitabı en çok satanlar listesine girdi. Kitap gerçekten inanılır gözüküyordu ; zira kendisi de muhafazakâr bir İslamcı olan Avcı, iki çocuğunu Gülen’in okullarına göndermişti.

Kitap basıldıktan bir ay sonra Avcı, “Devrimci Karargâh” adlı komünist terörist bir örgüte üyelik suçlamasıyla tutuklandı. Avcı ısrarla masum olduğunu dile getirdi, “Ben liberal bile değilim” diyordu, ancak savcılar söz konusu kitabın Ergenekon’dan gelen emir üzerine yazıldığını iddia ediyordu. Avcı 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Ergenekon ve Balyoz davalarında, Türk ordusundaki yüksek rütbeli generaller ve önemli gazeteciler de dahil olmak üzere yaklaşık 600 kişi hüküm giydi. Bu kişilerin yaklaşık 200’ü, Gülenci oldukları düşünülen hâkimlerin baktıkları davalarda uzun hapis cezalarına çarptırıldılar. Davalardan sonra Türkiye’nin laik eliti tamamen gücünü yitirmişti.

Böylece Erdoğan ve Gülen ülkedeki en kuvvetli iki güç odağı olarak kaldı ve çok geçmeden birbirlerine düşman olmaya başladılar. Ergenekon ve Balyoz davalarından cesaret alan yargı, Erdoğan’a yakın isimler hakkında da soruşturmalar başlattı. 2012 yılının ilk aylarında polis, Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı ve Erdoğan’ın sırdaşı olan Hakan Fidan’ı ifadeye çağırdı, ülkenin en üst rütbeli subayı olan İlker Başbuğ’u tutukladı. Gareth Jankins, “İstedikleri herkesi tutuklayabileceklerini zannediyorlardı” dedi. Erdoğan buna, Gülencilere bir darbe indirmek için hesaplanmış gibi duran bir hamleyle karşılık vererek örgütün önemli bir gelir kaynağı olan dershanelerini kapatmaya ve polisin yetkilerini kısıtlamaya başladı. Jenkins’e göre “Erdoğan için bu bir savaş ilanıydı.”

1 Ocak 2013 gecesi Gana’dan kalkarak İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’na inmesi gereken bir kargo uçağı sis nedeniyle İstanbul Atatürk Havalimanı’na yönlendirildi. Uçak indiğinde gümrük görevlileri, üzerinde “mineral örneklem” yazan bir yük kutusunun içinde aslında yaklaşık 1.5 ton civarında külçe altın olduğunu gördüler. Altın, arkadaşları arasında Türkiye’nin en güçlü siyasetçilerinin bulunduğu, hem Türk hem İran vatandaşı olan 29 yaşındaki işadamı Reza Zarrab’a aitti. Altının nihai varış noktası Tahran’dı. Telefonunu dinleyen Türk soruşturmacılar Zarrab’ın, İran rejiminin ekonomik yaptırımları aşmasına yardım eden geniş ölçekli bir planın parçası olarak büyük miktarlarda altını İran’a soktuğunu tespit ettiler. Zarrab’ın da sonradan belirttiği üzere, operasyonun en iyi zamanlarında İran’a günde yaklaşık bir ton altın sevk ediyordu.

Başlangıçta dava pek de Türkiye’yle ilgili değilmiş gibi gözüküyordu. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Birimi Müdürü Nazmi Ardıç bana “Bu küçük soruşturmanın daha büyük bir soruşturmaya yol açacağını beklemiyorduk” dedi. Ancak, soruşturmayı yürütenler daha sonra Zarrab’ın Erdoğan hükümetindeki bazı kişilere rüşvet verdiğine işaret eden telefon kayıtları duyduklarını söylediler. Ardıç, birkaç gün içinde polis ve savcıların Zarrab’ın kabinede yer alan en az dört bakana milyonlarca dolar para ödediğini tespit ettiklerini söyledi. Manhattan’daki ABD Bölge Mahkemesi’nin belgelerine göre Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Zarrab’dan 45 milyon dolardan fazla nakit para, mücevher ve lüks eşyalar kabul etmişti. Polis, Zarrab’ın para aklamada kullandığı Halkbank’ın genel müdürü Süleyman Aslan’ın evine girdiğinde ayakkabı kutularının içinde 4,5 buçuk milyon dolar tutarında nakit para buldu.

Rüşvet iddiaları Türkiye’yi hareketlendirdi. Soruşturmanın merkezindeki Zarrab, tabloid basını için biçilmiş kaftan gibi gözüküyordu. Siyah saçlı toy genç bir tüccar, “Kaçak” ve “Demir attım yalnızlığa” gibi şarkılarla ün kazanmış, ülkenin en büyük pop starlarından biri olan Ebru Gündeş’le evliydi. Zarrab’ın Erdoğan ile de arası iyiydi, toplu açılışlarda onunla birlikte gözüküyordu ve Erdoğan’ın eşi Emine tarafından yönetilen bir yardım organizasyonuna 4,6 milyon dolar bağışlamıştı.gSuçlamalar, Erdoğan’ın taarruz halinde olduğu ve daha da agresifleştiği bir zamanda gelmişti. 2013 baharında polis, İstanbul Gezi Parkı’ndaki barışçıl bir eylemi dağıtmış ve milyonlarca kişinin katıldığı protestoların başlamasına yol açmıştı. Erdoğan polisi göstericilerin üzerine saldı, 11 kişi hayatını kaybetti ve 8000’den fazlası yaralandı. O yıl, yüzden fazla gazeteci Erdoğan’ı eleştirdikleri için işten atıldı.

17 Aralık 2013’te polis Zarrab ile birlikte aralarında 43 hükümet yetkilisinin de bulunduğu 88 kişiyi tutukladı. Erdoğan’ın bakanlarından hiçbirisini tutuklamasalar da bakanlardan üçünün çocuklarını rüşvete aracılık ettikleri gerekçesiyle gözaltına aldılar. Babası ve kendisi arasında geçtiği iddia edilen bir telefon konuşmasının tespit edilmesinin ardından Erdoğan’ın oğlu Bilal de şüpheleri üzerine çekti. Erdoğan ses kaydının montaj olduğunda ısrar etse de, konuşma sosyal medyada yayıldı ve Türkler onun sesini tanıdıklarını iddia ettiler.

Tayyip Erdoğan: Bu yolsuzluk operasyonu nedeniyle 18 kişinin evi aranıyor şu anda…Yani diyorum ki, evde ne varsa çıkar, tamam mı?

Bilal: Babacığım, evde ne olabilir ki? Senin paran var kasada.

Görünüşe göre kısa bir süre sonra tekrar konuşuyorlar.

Tayyip Erdoğan: Büyük ölçüde derken…sıfırladınız mı yoksa?

Bilal: Sıfırlamadık henüz babacığım, şöyle ki, 30 milyon avro gibi bir miktar da var, şey yapamadık, eritemedik henüz.

Batılı yetkililer bana soruşturmayı esasen Erdoğan hükümetini devirmeyi hedefleyen Gülenci bir teşebbüs olarak gördüklerini; ancak kanıtların inandırıcı olduğunu söylediler. Soruşturma ilerledikçe Erdoğan’ın bakanlarından dördü istifa etti. Bakanlardan birisi, Erdoğan Bayraktar, “Başbakan da istifa etmelidir” diyerek Erdoğan’ı istifaya davet etti.

Erdoğan istifa etmek yerine karşılık verdi. Soruşturmayı “bir yargı darbesi” olarak niteledi ve Zarrab davasıyla bağlantılı binlerce polis, savcı ve hâkimi görevden alarak, ülkenin ceza ve yargı sistemini baştan aşağı yeniden dizayn etti. Soruşturmayı yürüten polis şefi Nazmi Ardıç’a davadan el çektirildi ve Ardıç daha sonra hapse atıldı. Sonuç olarak, rüşvet suçlamaları düştü.

Erdoğan konuşmalarında eski müttefikini topa tuttu, Türkiye’yi yönetmeyi amaçlayan “paralel bir devlet”ten söz etti. Erdoğan, Şubat 2014’teki bir mitingde, “Ey büyük âlim, eğer yanlış bir şey yapmadıysan Pensilvanya’da durma. Eğer Türkiye senin anavatanınsa dön ülkene, dön anavatanına. Eğer siyasete girmek istiyorsan gel meydanlara çık ve siyaset yap. Ama bu ülkeyi karıştırma, huzurunu bozma… Paralel devlet büyük ihanet içinde” diyordu.

Rüşvet davası çöktükten sonra Erdoğan, amansızca Gülencilerin peşinden gitti. Gülen ile bağlantısı olduğundan şüphelenilen binlerce kamu görevlisi ihraç edildi ve ilgili yetkililer Gülenci şirketlere baskınlar düzenledi. Hareketin önde gelen liderleri ülkeden kaçmaya başladı.

Aralık 2015’te Türk istihbaratı, iki yüz bin kullanıcılı ev yapımı bir ağ olan ByLock isimli bir şifreli mesajlaşma uygulamasının şifresini çözdü. Türk yetkililere göre program, Erdoğan’ın Gülen’le ilişkili olduğundan şüphelendiklerini devletten atmaya başlamasından hemen sonra yazılmıştı. Şebeke tespit edildiğinde, Litvanya’daki sunucu hemen kapatıldı ve programın kullanıcıları bir başka şifreli mesajlaşma uygulaması olan Eagle’a geçti. Bir Türk hükümet yetkilisi bana “Gülenciler yer altına indiler” dedi.

İstihbarat yetkilileri mesajlaşmaları deşifre edebildiklerini söylüyorlar. İçlerinden birisi bana “Yapılan her konuşma Gülen cemaati hakkındaydı” dedi. ByLock kullanıcılarının adlarını devlet kayıtlarından kontrol eden istihbaratçılar, bunların, ağırlıklı olarak yargı ve polis teşkilatından olmak üzere en az 40 bininin devlet memuru olduğunu tespit ettiler. Darbeden iki ay önce mayıs ayında devlet bu kişileri açığa almaya başladı.byTemmuz’da, istihbarat teşkilatı, ByLock kullanıcıları arasında çoğu üst rütbeli 600 Silahlı Kuvvetler mensubunu belirlediklerini söyleyerek orduyu uyardı. Askeri yetkililer Ağustos ayı başında yapılması planlanan Askeri Şura’da bu kişileri ihraç etmenin planlarını yapmaya başladılar. Erdoğan’ın danışmanlarından İbrahim Kalın “Askeri Şura’da ihraç edilmeden önce harekete geçmeleri gerektiği için darbenin Temmuz’da yapıldığını düşünüyoruz” diye beyan etti.

Başarısız darbenin detayları belirsiz ve çoğunlukla birbiriyle çelişkili, ancak açık olan şu ki darbe teşebbüsü alelacele organize edilmiş. Tutuklanan birçok subay darbenin normalde altı saat sonra, yani gece 3’te başlaması gerektiğini ancak tam da belirli olmayan nedenlerden ötürü öne alındığını ifade ediyorlar. Subaylar yönetime el koymak için mücadele ederken hiçbir lider öne çıkmadı. Bazı yerlerde, darbeci komutanlardan emir alan birlikler, hükümeti devirmeyi amaçlayan bir operasyonda yer aldıklarını dahi bilmiyormuş gibi gözüküyor, bunu anladıklarında ise darbeye katılmayı reddetmişler.

Öyle görünüyor ki darbeciler, operasyonlarının başarısını Erdoğan’ı kaçırma veya öldürmelerine ve General Akar’ı kendilerine katılmaya ikna etmelerine bağlamışlardı. Kalın’a göre “Eğer bunları başarsalardı, darbe başarılı olabilirdi.” Ancak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en kıdemli generallerinin hiçbiri darbeye katılmaya ikna edilemedi ki bu muhtemelen darbecilerin askeri bir liderden yoksun kalmasına neden oldu. Sabah saat 4 sularında, darbeciler hayatlarını kurtarmak için kaçıyorlardı.

Subaylardan birisi arkadaşına yazdığı mesajda “Operasyon iptal mi edildi Murat?” diye soruyordu. “Evet komutanım” diye cevaplıyordu Binbaşı Çelebioğlu. Bir başka subay kaçıp kaçmayacaklarını sorduğunda, binbaşı şöyle yanıt verdi: “Hayatta kalın binbaşım. Seçim sizin.”

Darbeden sonra, darbecilerinmiş gibi gözüken bazı ifadeler basına sızdırıldı. Bu ifadelerin teyit edilmesi imkânsızdı. Suçunu itiraf edenlerden hiçbirisi kamu önünde konuşmadı. Bu kişilerin ifadelerinin büyük bir bölümü makaslanmış gibi gözüküyor. Suçunu itiraf eden subayların resimleri medyada dolaşıyordu; bunların birçoğunda, subayların yüzlerinde dövüldüklerini gösteren yaralar vardı.

Adları gizli kalmak kaydıyla konuşan iki Batılı diplomat bana hükümetin Gülen hareketine yönelik suçlamalarının tamamen ikna edici değilse de ilgi uyandırıcı olduğunu söylediler. Bu diplomatlardan biri, “Kuşkusuz, Gülenciler darbede önemli bir rol oynadılar. Ama darbeciler arasında Erdoğan karşıtı fırsatçı askerler de vardı” dedi. Silahlı Kuvvetler’deki ve Türk sivil toplumundaki birçok kişi Erdoğan’ın artan otoriterliğinden dolayı oldukça öfkeliydi. Marmaris’e Erdoğan’ı yakalamak için gidenler arasında bulunan Tuğgeneral Gökhan Sönmezateş ifadesinde “Ben kesinlikle Gülenci değilim” dedi. Ancak, Sönmezateş, darbecilerden birisi kendisini darbe planına dahil etmek için güvenli bir hattan aradığında, ülkedeki işlerin darbeye katılmayı kabul etmesini sağlayacak kadar kötü olduğunu düşünmüştü.

Bazı eski ABD yetkilileri de Gülencilerin darbede öncü rol oynamalarının olası olduğunu dile getirdiler. Bu yetkililere göre, geçen on senede yapılan operasyonlardan sonra, orduda hiçbir başka grup onlar kadar geniş ya da birbirine bağlı kalmamıştı. Jeffrey’e göre “Gülenciler bunu yapabilecek tek grup” idi. Adı, Yarbay A.K. olarak geçen bir subay, ifadesinde, darbe girişiminden bir hafta önce Gülencilerin liderlerinden biri olduğunu düşündüğü biri tarafından haberdar edildiğini beyan ediyor. Bu kişi Yarbay A.K.’ye hareketin karşılaştığı sorunlardan bahsetmiş, Ağustos şurasında 3000 kadar subayın ordudan atılacağını söylemiş ve “Gülen bu şuranın yapılmasını istemiyor. Son kalemizi de kaybedemeyiz” demişti.

Erdoğan’ın hükümeti ABD’ye Gülen’in Türkiye’deki geçmişini anlatan binlerce sayfalık belgeler verdi. ABD yetkililerine göre, bu belgelerin ya hiçbiri ya da çok az bir kısmı Gülen’in darbeyle nasıl direkt olarak ilişkili olduğuyla alakalı. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ifadesinde, rehin tutulduğu sırada üst rütbeli darbecilerden birinin kendisine “İsterseniz sizi kanaat önderimiz Fethullah Gülen ile görüştürebiliriz” dediğini beyan etti. Akar’ı kariyeri boyunca takip eden Batılı diplomatlardan birisi “Akar’ın göreve geldiği günden bu yana dürüstlüğüyle tanınan bir adam olduğunu” söylüyor.

En ilgi uyandıran beyan, Akar’ı rehin alan subaylardan birisi olan Yarbay Levent Türkkan’dan geldi. Fakir bir çiftçi çocuğu olan Türkkan, çocukluğunda orduya katılmanın hayalini kuruyordu. Ailesinin onu dershaneye gönderecek mali gücü yoktu, böylece Gülenci “abilerin” evlerinde ders çalışmaya başlamıştı. Seçkin bir askerî okulun sınavından bir süre önce abiler ona, şüphe çekmemek için araya birkaç yanlış cevap da katarak, cevapları vermişlerdi. Türkkan o günden itibaren bir Gülenci olarak kalmıştı. Sorgucularına şöyle diyordu: “Fethullah Gülen’in kutsal bir kişi olduğuna inanıyordum.” İtiraflarında Erdoğan’ın askeri yaveri olan Albay Ali Yazıcı da dahil olmak üzere 17 Gülenci meslektaşının adını verdi (Aslandoğan, Türkkan’ın ifadesine itiraz ediyor, ancak spesifik iddialar hakkında konuşamayacağını söylüyor).

2011’de Türkkan, dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in emir subaylığına atandı. Türkkan, “Cemaatin verdiği görevleri yerine getirmeye başladım” diyor. Dört yıl boyunca her gün, Özel’in ofisine küçük bir “dinleme aleti” yerleştirmiş, akşam çıkarken aleti yanında götürmüştü. Türkkan şu şekilde anlatıyor: “Aletin pili bir gün dayanıyordu. Kayıtları haftada bir gün ‘abime’ götürüyor ve ondan boş olanları alıyordum.”

Türkkan, darbeden önceki gece Gülenci olan bir albayın kendisini sigara içmek için dışarı çağırdığını söylüyor. Yalnız kaldıklarında albay planı anlatmış: “Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve diğer generaller teker teker alınacak. Her şey sessizce yapılacak.” Türkkan’ın görevi darbecilerin Akar’ı bulmasına ve “pasivize” etmesine yardımcı olmaktı. Bu olaydan rahatsız olan Türkkan, Gülen hareketi içinde kendisinden sorumlu olan ve yakınlardaki bir benzinliğin arkasında oturan “abisine” gider, ancak abi orada değildir. Başka Gülenciler oradadır ve operasyonu teyit ederler.

Türkkan darbeden bu yana çok acı çekti. İfadesiyle birlikte sızdırılan bir fotoğrafta bir hastane elbisesi giydiği, yüzünün görülür şekilde hırpalandığı, göğüs kafesinin ve ellerinin bandajlandığı görülüyor. İfadesinde pişman olduğunu söylüyor: “Televizyonda parlamentonun bombalandığını ve sivillerin öldürüldüğünü duyduğumda pişman olmaya başladım. Yapılan bir katliama benziyordu. Tüm bunlar Allah için çalıştığını düşündüğüm bir hareket adına yapılmıştı.”

Darbeden üç hafta sonra, Ankara’da bir grup muhtara konuşma yapan Erdoğan, bir zamanlar Gülen ile işbirliği yaptığı için özür diledi ve “Bu örgüte iyi niyetle yardım ettik” dedi. Erdoğan, Gülen’e eğitime olan saygısı ve örgütünün yardım faaliyetleri nedeniyle güvendiğini dile getirdi ve “Bu hain örgütün gerçek yüzünü daha önce göremediğim için üzgünüm” diyerek sözlerine devam etti.

Ancak Erdoğan için intikam almak özür dilemekten her zaman daha kolay olmuştu. Darbeden hemen sonra ilan ettiği olağanüstü hal ona neredeyse bir diktatörün sahip olacağı güçler verdi. Erdoğan bu gücü, Gülencilerle başlayan ancak daha da sağlamlaşmış otoritesine tehdit olabilecek herkesi kapsayacak şekilde genişleyen kapsamlı bir baskı düzeni kurmak için kullandı. Rakamlar afallatıcı: 40 bin kişi gözaltına alındı ve aralarında 21 bin polis memuru, 3 bin hâkim ve savcı, 21 bin öğretmen, 1500 dekan ve 1500 Maliye Bakanlığı çalışanının yer aldığı birçok kişi görevden alındı. 6000 asker gözaltına alındı. Hükümet aynı zamanda Gülen’le ilişkisi olan 1000 okulu kapattı ve 21 bin öğretmeni açığa aldı.

Hedef alınan kişilerin Gülen’in sadık takipçileri mi sadece sempatizanı mı, veyahut hareketle ilgisi olmayan kişiler mi olduklarını kestirmek zor. Toplumda Erdoğan’a yönelik eleştiriler, ya darbe sonrasında gelen güçlü ulusal destek ya da hapsedilme korkusu yüzünden neredeyse tamamen kesildi. Erdoğan 130’dan fazla medya kuruluşunu kapattırdı, en az 43 gazeteciyi gözaltına aldırdı. Ve operasyonlar hâlâ devam ediyor. Erdoğan’ın danışmanı Kalın şöyle söylüyor: “Gülen kültü devâsâ bir suç örgütü. Biliyorsunuz, şu anki hesaplarımıza göre darbeye 11 binden fazla kişi katıldı. Yargıda, özel sektörde, medyada ve diğer yerlerde, Gülen kültüyle herhangi bir bağlantısı olan herkesin peşindeyiz.”

Darbe girişiminin ironisi şu ki Erdoğan eskisinden daha güçlü hale geldi. Birçok yerde, darbeyi durduran halk ayaklanmasına, Erdoğan’ı bir askeri rejim ihtimalinden görece bir nebze daha iyi gören kişiler önderlik etti. Ancak sonuç, Erdoğan ve partisinin ülkeyi istediği müddetçe ve neredeyse mutlak bir otoriteyle yönetecek olması oldu. Konuştuğum diğer bir Batılı diplomat şöyle diyor: “Darbe girişiminden önce bile, hükümet ve Cumhurbaşkanı’nın siyaseti ve ülke yönetimini, hiç bitmeyecek bir tek-parti yönetimini sağlama almayı amaçlayan şekilde ele aldıklarına dair endişelerimiz vardı.”

Erdoğan gücünü konsolide etti, ancak aynı zamanda yükselişini mümkün kılan adamı lanetlemek gibi garip bir duruma da düşürdü kendisini. Gülen ve hareketi hakkında konuşurken neredeyse acı çekiyor gibi gözüküyor. 2014’te yaptığı bir mitingde kalabalığa şöyle sesleniyordu: “17 tane üniversite kurmak istediler, hepsini onayladım.” Ardından da şöyle devam ediyordu: “Bizden okul istedi, arazi istedi, hepsini verdik. Bunlara her türlü desteği verdik.” Erdoğan bu konuşmalarda Gülen’in adını nadiren kullanıyordu, ancak bu sefer onu ve takipçilerini doğrudan hedef almıştı, “Peki, bu ihanet değil de nedir? Ne istediniz de vermedik?” diye umutsuzca soruyordu.

Darbe girişiminden bir gün sonra, Gülen inzivaya çekildiği köşesinden çıktı ve darbeye dahil olduğuyla ilgili iddiaları yalanladığı bir basın toplantısı yapmak için gazetecileri konutuna davet etti. Takipçilerinin kitleler halinde tutuklandıklarını ve tüm bir ulusun sırt çevirdiği biri haline geldiğini gördükçe konuşmasına bir keskinlik sirayet etti. Takipçilerine, darbeyi Erdoğan’ın planladığını ve Türkiye’den başka hiçbir yerde kendisinin darbeden sorumlu olduğuna inanılmadığını söyledi. Birkaç gün sonra kaydedilen bir vaazda şöyle diyordu: “ Varsın bir sürü ahmak bir başarı elde etmiş gibi güledursun, düğün-dernekler kursun, o komik durumlarını bir bayram ilan etsinler. Fakat dünya bu meseleyi alaya alıyor, tarih de böyle yazacak.”

“Sabırlı olun” diyordu Gülen takipçilerine, “Zafer gelecek.”

Gülen yaşlı ve hasta; bu savaşı çok daha uzun sürdürebilmesi pek olası gözükmüyor. Vaazını dinlerken, geçen sene kendisiyle yaptığım mülakatı tekrar hatırladım. O zaman bile, hareketi dağılıyor, takipçileri kaçıyordu. Ona ileride nasıl hatırlanacağını düşündüğünü sormuştum. Daha önce hiçbir siyasi ve dini liderden duymadığım bir şekilde cevap vermişti: “Size garip gelebilir, ancak öldüğümde unutulmak istiyorum. Mezarımın yerinin bilinmemesini isterim. Tek başıma, kimsenin ölümümden haberdar olmadığı ve kimsenin cenaze namazımı kılmadığı bir şekilde ölmek isterim. Umarım kimse beni hatırlamaz.”

Dexter Filkins’in 17 Ekim 2016 tarihli The New Yorker’da çıkan yazısı için tıklayınız

Bunlar da ilginizi çekebilir: