Medyascope.tv

58. Medyascope.tv Açık Oturumu: Alper Taş & Mehmet Kaya

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

İyi akşamlar Medyascope.tv’nin 58. Açık Oturumu ile karşınızdayız. Yine memleket meselelerini konuşmaya, değerlendirmeye çalışacağız. Stüdyoda Özgürlük ve Dayanışma Partisi Başkanlar Kurulu üyesi Alper Taş ile beraberiz. Hoşgeldiniz. Skype’ta da Mehmet Kaya var, yayınlarımızdan tanıyorsunuz. Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkez Başkanı Mehmet Kaya, siz de hoş geldiniz.
Alper Bey, izin verirseniz Mehmet Bey’le başlamak istiyorum. Diyarbakır’daki sıcak gelişmeleri kendisinden alalım. Biliyorsunuz Salı günü HDP’li Diyarbakır Eş Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbe Komisyonu’na açıklamalarda bulunup Diyarbakır’a döndükten sonra gözaltına alındı; beraberinde diğer Eşbaşkan Fırat Anlı da gözaltına alındı. Diyarbakır Belediyesi’nde arama yapıldı sabaha kadar. Başkanlar halen gözaltında. Oradan başlayalım, Mehmet Bey’le başlayalım istiyorum. Mehmet Bey ne oldu da birdenbire Diyarbakır’da böyle bir gelişme yaşandı? Gerçekten birdenbire mi yaşandı? Beklenen bir şey miydi? Halkın değerlendirmesi, tepkisi ne oldu?

Mehmet Kaya: Aslında çok da sürpriz değil, doğrusunu söylemek gerekirse. Bu geçen ay içerisinde de Diyarbakır merkez Sur ilçesi ve Silvan ilçesindeki belediye başkanları ile ilgili kayyum ataması yapıldı biliyorsunuz. Ve bu süreçte Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nde de böyle bir operasyonun yapılacağı ile ilgili Ak Parti çevrelerindeki söylemler bence toplumda da bu işin daha da derinleşeceği ile ilgili bu anlamda Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin hedef olduğu ile ilgili bir beklentisi var. Bu anlamda çok da sürpriz olmadı; ama dönüp baktığınız zaman, insanlar bu süreci özellikle seçilmişlere yönelik olarak algılıyor; bu tür yaptırımlara yönelik de bir rahatsızlık var. Ki hemen aynı gün, mesela bu konularda bölgedeki iş çevresi, STK’lar toplanıp olayla ilgili bu gözaltının bir şekilde sonlanması ve sağduyu mesajları verdiler. Bugün de gözaltına alındığı gün de Belediye’nin önünde gerçekten büyük bir polis ve asker yığınağı oldu. Bugün de aynı şekilde Belediye’nin önünde gene polis asker yığılması oldu. Ve Selahattin Bey de yeni bir açıklama yaptı; herhalde medyaya da düştü. O anlamda insanlar çözüm sürecinde gelinen bu nokta ile ilgili de gerçekten rahatsızlar, bu işin tamamen seçilmişlere yansıması. Seçilmişleri, aslında bu medyada çıkan suçlamalarda belediyenin çok da odağında olmadığı ile ilgili genel bir kanı var. Yani yerel yöneticiler toplum tarafından sevilen insanlar. Bu özellikle hendek siyaseti süresinde de toplumu sağduyuya çağıran, özellikle Fırat Kalkanı’nda çok yoğun çalışmaları oldu bu sürecin sağlıklı sonlandırılması ile ilgili. Şimdi, hem de bu çalışmaları yapan bir başkanın bu olaylardan suçlanarak gözaltına alınması. İster istemez toplumda bir rahatsızlık doğurdu.

Siyasi iktidar her fırsat bulduğunda HDP’yi aslında PKK olmakla suçluyor. Daha ılımlıları, siyasi iktidarın daha ılımlı sözcüleri HDP’ye seslenip PKK’nın çizgisinden gitmeyin diyor, siyaset yapın derken, birdenbire bakıyoruz siyaset yapmak isteyenlerin başına da “aslında onlar PKK’lıdır” deyip bunlar geliyor. Örneğin bugün Cumhurbaşkanı, adını anmamakla birlikte bir toplantısında kalkıp şöyle bir cümle kurabildi: “Terör örgütünün yanlılarını da, kendisini de, içeride de, dışarıda da gözünün yaşına bakmadan içeri alacağız, gerekeni yapacağız.” Seçilmiş belediye başkanlarının gözaltına alınmasının ardından siyasi iktidarın en tepesinden Cumhurbaşkanı’nın ağzından yapılan bu açıklama nasıl yankı bulur bu Diyarbakır’da, nasıl yankı bulur Kürtler’de?

Kaya: Bölge bu süreçleri çok yaşadı. Bundan daha derin süreçleri de gördü. Buna yönelik çok açıklamaya tanıklık etti. Ama sonuçta bu ortaya çıktı ki eğer gerçekten Kürt sorunu çözülmek isteniyorsa bunun yöntemi bu değil. Yani siz hangi güvenlik politikasını öne çıkarırsanız çıkarın, hangi adımı atarsanız atın, bu sorun bu şekilde çözülmez. Bu sorunun temel çözülme argümanı siyaseti güçlendirip bir şekilde örgütü gerekirse siyasete katarak, siyasi kolunu güçlendirerek bu sorunu çözeceksiniz. Şimdi bugün Diyarbakır’dan, bölgeden kimi çağırırsanız, kiminle bu konuyu görüşürseniz görüşün, bu tür operasyonların, yani siyaseti, seçilmişi hedef alan operasyonların sonuçta daha büyük çatışmaları beraberinde getireceği, daha büyük travmaları beraberinde getireceği ve sorunu çözmekten ziyade karmaşıklaştırdığı ile ilgili net olarak ifade kullanacaktır. Yani çok şeyler denendi. Denenmeyen tek şey siyaseti, siyasi alanı güçlendirmek, siyaseti örgüte karşı güçlendirerek çözümü bu noktadan sağlamaktı. Şimdi dönüp baktığımız zaman, 7 Haziran’dan sonra maalesef bunun tam tersi bir uygulamayı, denenmiş bir uygulamayı yeniden hayata geçirdiğini görüyoruz hükümetin. Toplumun zaten en büyük tepkisi budur. Bu sürecin bu şekilde sonlanmayacağı, tam tersi zaten yıllar boyu mağdur olan, özellikle Kürt vatandaşların bu yaklaşımla daha fazla mağdur olacağı… Yani ne kaldı güvenlikle ilgili denenmeyen? Bakın 90’lı yıllarda faili meçhulden tutun da bütün köyler boşaldı, 1 milyona yakın insan mülteci statüsünde kaldı. Hep ne dedi? Bugün PKK’nin bu noktaya gelmesinin en önemli sebeplerinden biri 90’lı yıllardaki köy boşaltmalarının, yanlış yöntemlerin getirdiği sonuçtu. Peki, şu anda bölgede 500 bine yakın yerinden edilmiş insan var. Peki, bunlar nasıl yaşıyorlar? Çocukları nerede? Biliyor muyuz? Peki, bunun yarattığı sonucu ne zaman göreceğiz? Bir ileri zamanda yine aynı şeyi tekrarlayacağız. Yani Kürt sorununun çözümünde günlük politikalardan uzaklaşmak lazım. Görünen politikada sanki bugün büyükşehirlerde belediye başkanlarının gözaltına alınması…

Mehmet Bey’in sesini kaybettik. Yayın dondu. Alper Taş’la devam edelim ÖDP Başkanlar Kurulu’nun bir açıklaması var, okudum onu. Gülten Kışanak ve Fırat Anlı derhal serbest bırakılsın diye bir açıklama. Orada şu iddiayı öne sürüyorsunuz Erdoğan Başkanlık için ülkeyi ateşe atıyor. Buradan girelim, gerçekten böyle midir?

Taş: Evet, bizim gözlemimiz o. Bu yeni bir olay değil. Yani Gültan Kışanak ve Fırat Anlı –ki biz de Diyarbakır’a gittiğimizde görüştüğümüz iki eşbaşkan, gerçekten halk tarafından seviliyor ve gerçekten sorunun barışçıl, demokratik çözümünü isteyen– orada sürecin daha da keskinleşmemesi, gerilimin artmaması için elinden gelen çabayı gösteren halkın sevdiği iki belediye başkanı. Halkın büyük oylarıyla da seçilmişler. En son ziyaretine gittiğimizde zaten hükümetin müfettişleri gelmiş çok detaylı araştırmalar yaptılar, hesap-kitap yaptılar bir şey bulamamışlardı. Yani yeni bir olay değil Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne dönük hükümetin baskıları. Şimdi gelinen evrede gözaltına alındılar; umarız yanılırız, tutuklanmasınlar, ama süreç oraya doğru gidecek gibi gözüküyor. Yani bu sürpriz bir şey de değil; özellikle Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olmasından sonra özellikle sivil HDP’li siyasetçilere, belediye başkanlarına dönük saldırının artacağının işaretini görmüştük. Buna işaretti Efkan Ala’nın değişimi. Çünkü Efkan Ala çözüm sürecinin aktörüydü, daha sert bir aktöre ihtiyaç vardı. Süleyman Soylu bunun için biçilmiş bir kaftandı. Ve peyderpey kayyumlarla, şu an belediye başkanlarının gözaltına alınması muhtemel –istemiyoruz tabii böyle bir şey gerçekleşsin diye– milletvekillerinin bazılarının tutuklanmasına kadar bir evreye girmiş durumdayız. Şimdi bu 7 Haziran’la başlayan bir süreç. Yani 7 Haziran sonrası işte AKP, Erdoğan barışla kazanamadığı başkanlığı savaşla kazanacağına inandı, düşündü. Ve aslında süreç bu noktada da AKP’nin ve Erdoğan’ın lehine gelişti, doğrusunu söylemek gerekirse. Yani barışın değil de savaş siyasetinin kendini dirilteceğini, kendini toplayacağını… AKP zaten 1 Kasım’ı böyle kazandı. Yani 7 Haziran’da kaybettiği iktidarı savaş siyasetiyle 1 Kasım’da kazandı. Burada da ortakları değiştirdi. Yani koalisyon değiştirdi. Daha önce kurduğu koalisyonu bozdu. Kürt hareketi de bu koalisyonun kısmen bir parçasıydı, yani çözüm sürecinde onunla da bir dirsek temasını beraberinde getiriyordu. 180 derece ters bir dönüş yaptı birden, hiçbir gerekçe yokken; aslında iş öyle bir noktaya gelmişti ki sonuçta bir izleme heyeti İmralı’ya gittiğinde bambaşka bir süreç başlayacaktı Kürt meselesinde. Tablo öyleydi, yani her şeyin planlandığı bir yerde masayı kabul etmemesiyle başlayan bir süreç ve koalisyon ortağı olarak yanına Devlet Bahçeli’yi alarak, orduyu da alarak, ulusalcı kesimleri alarak yeni bir sürecin içerisine soktu Türkiye’yi. İçeride ve dışarıda savaş siyaseti AKP’nin egemen siyaseti haline geldi. Tabii hem içeride hem dışarıda savaş siyasetinin en önemli amacı başkanlığı kazanmak, yargıyı yasama-yürütmeyi bütünüyle kendisine bağlayan bir sivil diktatörlük inşa etmek. Yani 15 Temmuz darbe girişimi de bu konuda bir meşruiyet sağladı; daha doğrusu bunu bir lütuf olarak gördüler; böyle tanımladılar zaten. 15 Temmuz’da “Millet başkanını da rejimini de seçti” diyerekten fiili olarak kurduğu süreci –zaten fiili süreç yaşanıyordu Türkiye’de, fiili başkanlık süreci– aslında bu fiili başkanlık rejimi olarak gelişiyordu. 15 Temmuz askeri darbe girişimi bastırıldıktan sonra bu süreç daha da derinleştirildi; sivil darbe süreci daha da derinleştirildi. Şimdi sivil darbe sürecinin en yeni örneği, seçilmiş belediye başkanlarının gözaltına alınmasıdır. Şimdi madem irade seçilmişlerin, dokunulmaz, kutsaldır, irade kayıtsız-şartsız milletindir laflarını AKP çok kullanıyor; ama kendilerine geldi mi demokratlar, Müslümanlar, başkalarına geldi mi böyle bir iradeyi tanımıyorlar, tam tersi eziyorlar. Doğal olarak şu an seçilmiş iki tane belediye başkanının AKP hükümeti tarafından gözaltına alınması, daha önce seçilmiş belediye başkanları yerine kayyum atanması kabul edilecek bir şey değil. Yani silahlı güçlerle seçilmiş hükümeti devirmek darbecilik, tamam doğru; ama halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanları yerine kayyum atamaktır darbecilik, yani darbenin sadece silahlı gücü olmuyor, darbenin esas özü anti-demokratik olmasıdır. Bu anti-demokratik süreç bugün Kürt hareketi üzerine gelişiyor. Darbe oldu meclis yok ortada. Yani meclissiz ve anayasasız bir ülke yönetiliyor, fiili bir rejim var. Bu fiili rejimle artık yürüme şansları kalmadı; çünkü suçlar çok birikiyor, bunların Anayasa güvencesine kavuşturulması gerekiyor. Zaten 7 Haziran’dan sonra Bahçeli-Erdoğan koalisyonu vardı, bu örtük bir koalisyondu, fiili bir koalisyondu. Fiili başkanlık zaten bu fiili koalisyonla yürütülüyor. Doğal olarak Bahçeli de şu noktaya geldi: “Sonuç itibariyle bu gerilimleri daha da artırıyor, fiili olanları yasal hale getirelim. Anayasa güvencesi altına alalım. Ve memleketin derdi tasası ortadan kalksın”. Ama eminiz ki, adımız gibi biliyoruz ki Türkiye başkanlık rejimi yönetilmeye başlandığı an, istikrarsızlık öğeleri daha da derinleşecek. Türkiye büyük bir kaosun içerisine girecek. Ve içeride de dışarıda da özellikle savaş siyaseti daha da derinleşecek. Türkiye hem içeride hem dışarıda elinde barışçıl yöntemlerle bölgede önemli bir aktör olmak, yani önemli bir misyon edinme olanağına sahipken, Türkiye bunu elinin tersiyle itti. Hem de Kürt sorununu demokratik çözüm olanakları varken, bunu elinin tersiyle itti ve sonuçta ülkeyi bir başkanlık rejimine taşıma doğrultusunda Türkiye kanlı bir sürecin içerisine girmiş oldu.

Peki, bir şey soracağım 15 Temmuz darbe girişiminde, Recep Tayyip Erdoğan’ı ve Adalet ve Kalkınma Partisi’ni seçen irade onu korumak için sokağa çıktı. Şimdi HDP’li belediye başkanlarını seçen irade sokağa çıkmaya kalkışırsa ne olacak?

Taş: Kalkışırken olan oluyor zaten, bastırılıyor. Yani AKP’ye rahat olan HDP’lilere rahat değil. Tabii bu bir çifte standart. Şimdi az önce siz söylediniz, halkı kin ve nefrete teşvik etmek nedeniyle Selahattin Demirtaş hakkında soruşturma açıldı. El insaf! Yani halkı kin ve nefrete kim teşvik ediyor? Sen seçilmiş belediye başkanlarını, halkın %85 oyla seçtiği belediye başkanlarını hukuksuz bir biçimde temeli olmayan suçlamalarla gözaltına alırsan, kayyum atarsan, bu halkı kin ve nefrete sürükleme değil mi yani? Bu başlı başına bir suç. Bugün AKP rejimi suç işliyor; doğrusunu söylemek gerekirse halkı isyana teşvik ediyor, açıkçası bu. İnsanların artık hak arama yolları kapatılmış vaziyette; bakın, Cerattepe mahkemesine gittik, bakın karar alıyor mahkeme, karar idarenin aleyhine oluyor, mahkemeyi değiştirip kendi lehine karar alacak mahkeme atıyorlar. Ne deniyor buna? Bize ne söylüyorlar? Bize verdikleri mesaj ne? Siz hukuk içerisinde mücadele yürütemezsiniz. Bizi başka bir zemine çekmeye çalışıyorlar, toplumu başka bir zemine çekiyorlar. “Başka bir zeminde yürüsünler, biz de…” –milisler kuruyorlar, silahlanma çağrıları yapıyorlar, polis ordu bütünüyle yanlarında– “biz de bunları bastıralım, bunları bütünüyle ezelim, seslerini soluklarını bütünüyle bastıralım” siyaseti izliyorlar. Ve öyle bir ülke tablosu yaratmışlardır ki, yani sonuç itibariyle AKP’ye muhalefet vatana ihanetle özdeşleşiyor. Erdoğan’ın başkanlığına itiraz ettiğinizde vatana ihanetle eşdeğer hale geliyorsunuz. Çünkü yedi düvel birleşmiş Erdoğan’ı düşürmeye çalışıyorlar. Erdoğan İslam âleminin, Türk milletinin son kalesi. Bu kale düşerse Türk milleti, İslam âlemi zorlukların içerisine girer. Hep bunları işliyorlar, bütün yayınlarında bunları işliyorlar. Bu memleket Recep Tayyip Erdoğan’dan önce de hayatını sürdürüyordu; Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra da sürdürecek. Tam tersine Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin kendine uygun anayasa yapma, yani kendi ihtiyacına binaen anayasa yapma süreçleri Türkiye’yi kaosa sürükledi, istikrarsızlığa sürükledi. O yüzden başkanlık sistemi istikrar kaynağı değil, bir istikrarsızlık kaynağı olarak ortaya çıkıyor; halkın ihtiyacından çok Erdoğan’ın ihtiyacı olarak gündeme getirilmiş, dayatılmış zaten. Son olarak şunu söyleyeyim bu bölümde; zaten bunun mesajı verildi: 7 Haziran’da çıkan tabloyu, AKP’liler topluma dediler ki: “400 vekil vermezseniz, başkanlık rejimi oturmazsa bu memlekette huzur kalmaz”. E doğru yani, biz 7 Haziran’dan beri huzur içerisinde değiliz, yani kan gövdeyi almış götürüyor. İşte “Doğu’ya dönelim, İslam coğrafyasına sırtımızı döndük, yüzümüzü İslam coğrafyasına dönelim”. Döndük İslam coğrafyasına, yüzümüz kandan geçilmiyor, yani elimiz kolumuz kana bulanmış vaziyette. Yani bu gidişe bir dur diyeceğiz, dememiz gerekiyor tabii.

Bu gidişe nasıl dur denilebileceğini siyaseten bir sonrasında soracağım size. Fakat Mehmet Bey’e şimdi sormak istiyorum. Üç Açık Oturum önceydi sanıyorum, Mehmet Bey Selahattin Demirtaş başkanlığında bir heyet Barzani’yle ve Kuzey Irak’taki diğer siyasi partilerin temsilcileriyle görüşmeye gitmişti, sizinle burada değerlendirmiştik. O zaman şöyle bir değerlendirmede bulunmuştunuz: Kürt sorunun çözümü için HDP yeni bir adım atıyor; bunu sadece Türkiye’de değil Türkiye dışında sorunun bileşenlerine, ilgililerine anlatacak demiştiniz. Dediğinizde bir ölçüde gerçekleşti bugüne kadar; oraya gittiler, ardından Brüksel’e gittiler. Şimdi ne olabilir? Gültan Kışanak’ın ve Fırat Anlı’nın gözaltına alınması, olası bir milletvekili gözaltısı, hepsinin, gözaltına alınanların tutuklanması ile ilgili bundan sonra ne olabilir? Ne beklenebilir?

Kaya: Evet, hatta o gün Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden sonra Avrupa olacak demişti, ki akabinde biliyorsunuz Avrupa Parlamentosu’nu da ziyaret etti ve özellikle o son dönemlerdeki kayyum atamaları ve bölgede yaşanan son gelişmeleri bir adım sonrası kamuoyuna taşıma anlamında bir çıkış da arıyordu. Çünkü 7 Haziran sonrası başlayan bu çatışmalı süreçte toplumun genelinde HDP’nin istenilen tavrı sergilemediği ile ilgili bir suçlama türünde bir şey de gelişmişti. Yani aslında Türkiye genelinde %13’ü aşan oy alacaksınız, bölgede %70-80’lere varan siyasi bir desteğiniz olacak, ama yine de bölgede şehirlerde çatışma alanlarına taşınmasına daha güçlü ses çıkarmanız gerekir anlamında bir beklentisi vardı toplumun ve bunu tam olarak yapamadı. Bu çerçevede birazda o süreçte siyaseten bir çıkış yakalamak için bugün aslında Selahattin Bey’in basın açıklamasında söylediği noktaların altını çizdiğiniz zaman, bundan sonraki atılacak adımları görebiliyorsunuz. Yani artık uluslararası kamuoyuna bunu bir şekilde mal ettiler, dolaştılar ve sorunu tamamen Türkiye ile ilgili tüm taraflara aktarıldı, güneyde aynı çalışma yapıldı. Şimdi biraz da bu yaşanan son gelişmeleri toplumla paylaşmak, yani bölgedeki insanlarla paylaşmak zamanıdır. Tamam, muhakkak bu son dönemlerde HDP’nin çağrılarına toplumun istenilen oranda destek vermediğini biz de görüyoruz, ama bunun temel sebeplerinden biri de 7 Haziran sonrası yaşanan gelişmelerle ilgili gerçekten toplum bir açıklama, bir izahat bekliyor. Yani niçin böyle bir siyasi oyla gelmiş olan politika bir anda şiddet sarmalına evrildi. Yani bunu PKK yapmasa bile, yani “Bu çatışmalı sürecin devam etmemesi için niçin HDP siyaseti bu konuda gerekli çabayı göstermedi?” sorusunun toplumla paylaşılarak bir şekilde bunun anlatılması gerekiyor, ki Selahattin Demirtaş da, “Bizim artık kapı kapı dolaşıp kendimizi anlatmamız gerekiyor” gibi bir ifade kulandı. Ve bundan sonra HDP bölgede birebir sivil toplum kuruluşlarıyla, vatandaşla bu süreci gelinen süreci ve bundan sonraki süreci daha detaylı konuşarak yol alacak diye düşünüyorum.

Peki, bu konuda ekleyecek bir şeyiniz yoksa ikinizin de, bir başka konuya geçmek isterim. Var mı?

Taş: Yo hayır, sadece şunu söylemek gerekiyor. Bu sorun bu haliyle çözülmez, bu defalarca denendi. Mehmet Bey de ifade etti, sorun yine gelecek, siyasal bir çözüme dayanacak. Şimdi AKP askeri alanda PKK ile savaşmanın ötesinde meseleyi sivil toplumla, siyasetle savaşa dönüştürdü. Bu çok tehlikeli bir şey; yani Bush’un önleyici savaş stratejisi çerçevesinde savaşı giderek benden olmayan diğerindendir noktasına, “ya bendensin ya da ötekindensin” noktasında, ara tonlara gri tonlara, bu konuda daha bağımsız seslere bütünüyle siyaset alanını kapatıyor. HDP’nin bağımsız bir aktör olarak önünü kesmeye çalışıyor. Doğal olarak bütün bu aktörler tasfiye edildikten sonra ortada silahtan başka bir şey kalmayacak zaten. Bütünüyle bir çözümsüzlük süreci daha da derinleşecek. O yüzden seçilmiş yerel yönetimlerin bu süreçte varlığı, HDP’nin bu süreçte varlığı, Kürt sorunun siyasal çözümü açısından önemlidir, yani her şeye rağmen bu zemin korunmalıdır. O yüzden buradan bu çağrımız bir kere daha ifade ediyoruz. Bu yol yol değildir, defalarca denenmiştir, o yüzden derhal Fırat Anlı ve Gülten Kışanak serbest bırakılmalıdır.

Pekâlâ, Mehmet Bey Musul’da neler oluyor, gelişmeler nedir? Basına yansıyan tarafları var elbette, izleyicilerimiz de onları biliyorlar, okuyorlar, görüyorlar. Size sormak isterim, sizin bir bilginiz var mı, değerlendirmeniz nedir?

Kaya: Tabii bu özellikle son dönemlerde fırlayan, özellikle Rojava’da başlayan süreç biraz da belki de orada Rakka ile ilgili operasyonun bir süreliğine ertelenmesi –ki hep bunu ifade ettik, sizin programlarda da söyledik– bu Amerika için seçim öncesi Musul ve Rakka olmazsa olmaz, oradaki IŞİD unsurlarının temizlenmesi bir şekilde bir zorunluluktur. Tabii Rakka ile ilgili süreçte daha riskliydi çünkü orada biliyorsunuz özellikle Rusya’nın ve Suriye ordusunun Rakka ile ilgili bazı çekinceleri ortaya çıkmaya başladı. Ardından gelişen Musul sürecinde bugün bizim okuduğumuz ve aldığımız görüşler orada özellikle Peşmerge’nin çok önemli bir aktör olarak kullanıldığı ve kara harekâtının ağırlığının Peşmerge üzerinden yürütüldüğü. Ama tabii burada Sincan’daki PKK’nin, PKK gerillalarının da bu sürece katıldığını da özellikle orada yaşayan bizim gazeteci dostlarımızla görüştüğümüz insanlar bunun da o sürece katıldığını ifade ediyorlar. Evet, Türkiye’de Musul süreci biraz iç politikaya yönelik, toplumda farklı algıların oluşturulmasını istenecek şekilde konuşuluyor, ama bizim oradan aldığımız bilgiler tam da bu çerçevede değil. Sonuçta gerek o Musul’la ilgili hazırlanan ordu gerekse Peşmerge güçleri, Musul’la ilgili süreci devam ettiriyorlar; tabii çok kolay bir süreç de değil, çünkü bu biraz da davul zurnayla Musul’a girileceği ile ilgili son iki yıldır yoğun açıklamalar yapılıyordu. IŞİD o bölgede savaşan çok önemli bir aktör, onu böyle 3-5 bin kişilik bir çete gibi tarif etmek ne kadar doğru. Dönüp baktığınız zaman orada güçlü bir tabanı, güçlü bir yapılanması da var. Onun için bu operasyonun çok da kısa zamanda biteceğini zannetmiyorum. En son Kerkük’le ilgili yapılan süreçte işte Peşmerge’nin Kerkük’e girmesi sonrası IŞİD’in bir anda ortaya çıkması ve bir yerde orada PKK’nin unsurlarının katılması da bir zorunluluktur. Aslında bir çağrıyla oraya gidildi, yani bir destek anlamında oraya gidildi. Evet süreç ilerliyor, ama çok da rahat olmayacak, biraz zaman alacak.

Peki, Alper Bey Amerika Birleşik Devletleri’nin tutumuna bakılırsa Musul’da da Suriye’de de mutlaka Kürtlerle çalışmak istiyor. Türkiye’de özellikle Suriye’de PYD/YPG içinde örgütlenen ve savaşan Kürtlere karşı bölgedeki Amerikan güçlerinin komutanına soru sorulmuş, “Pentagon’da düzenlenen bir basın toplantısında Suriye’deki Rakka operasyonunda kimle çalışacaksınız?” diye. O da hiç eğip bükmeden söylemiş zaten, “YPG ile çalışacağız”. Bir soru sorulmuş kendisine gazeteciler tarafından, “Türkiye istemiyor YPG’yi PYD’yi orada istemiyor” diye. Valla Türklerle de operasyonda olmak istediklerini açıkladılar, ama nasıl olacağını bilmiyoruz. Cumhurbaşkanı bugün bir vesile ile konuşurken Obama ile görüştüğünü, hatta uzun uzadıya görüştüğünü, Rakka’da beraber operasyon yapmak istediğini söyledi. Israrla El-Bab’a ardından Rakka’ya gideceğiz dedi. Zannediyorum, bana göre Amerika’da Suriye Irak Kuzeyindeki bir bölgede Kürtlerle çalışıp, IŞİD’i ortadan kaldırdıktan sonra da oraları Kürtlere bırakmayı düşünüyorlar gibi duruyor. Fakat beri taraftan da bizim Cumhurbaşkanımız ısrarla her iki bölgede de hem sahada hem masada olmak istiyor. Sizin baktığınız çerçeveden bu nasıl görünüyor?

Taş: Ya şimdi tabii ABD politikası belli; emperyalizm politikası aslında ne yardan ne serden politikası. Bu konuda bayağı pragmatistler, olabildiğince fazla serde, gücü kendi politik çerçevelerini, çıkarlarına dönük siyaseti sahaya sürebildiklerinde kendilerini başarılı olarak görüyorlar. Ve şu an IŞİD’e karşı yürüttükleri operasyonlarda hem Kürtlerden hem Türklerden bayağı bir güç almak, destek almak istiyorlar. O yüzden “Kürtler mi Türkler mi?” diye bir seçim içerisinde olmaktansa, her ikisini de bu sürecin parçası yapmak konusunda değişik hamleler yapıyorlar. “Tavşana kaç, tazıya tut” hikâyesi. Böyle atraksiyonlar içerisine giriyorlar, ama şu an görebildiğimiz kadarıyla bunu başarmış vaziyetteler. Zaman zaman çelişkiler çıksa bile araya giriyorlar, tampon oluyorlar; iki gücü de kendi politikalarının bir parçası kılıyorlar. Biz sosyalistiz, yani ne Kürtlerin ne Türklerin ABD politikalarına bağlı olarak bölgede kazanacakları bir şey yok, onu açıkça söyleyelim. Aslında bölge yeniden düzenleniyor; bir Üçüncü Paylaşım Savaşı yaşanıyor. Papa, “Üçüncü Dünya Savaşı yaşanıyor”, dedi, doğrudur. Yani Papa’nın dediği Birinci ve İkinci Dünya Savaşı gibi bu savaş çeşitli ülke ordularının cephede karşılıklı savaşı olmanın ötesinde çok değişik aktörler tarafından yönetiliyor. Birinci Dünya Savaşı sonucunda nasıl İngiltere ve Fransa bölgeyi dizayn etti, düzenledi. İkinci Dünya Savaşı’nda ABD ve Rusya bir yeni dünya dizaynı ortaya çıkardı. Şimdi bu savaşların üzerine de yine ABD ve Rusya bölgeyi düzenleyecek, yani aslında Suriye’de eninde sonunda olacak olan belli. Suriye eski Suriye olmayacak; bu konuda sanırım Rusya’yla da anlaşmış vaziyetteler, buradaki sorunları gidermeye çalışıyorlar. Suriye esnek bir federasyon olacak, yani eskisi gibi üniter yapıda olmayacak; daha esnek, Kürtlerin de otonom olarak yer alacağı, ama birleşik bağımsız, tırnak içerisinde bağımsız tabii, çünkü bir bölgesi ABD nüfuz alanında olacak, bir bölgesi Rusya’nın nüfuz alanında olacak. Ona ne kadar bağımsız deriz ayrı bir tartışma konusu, ama birleşik, laik, federatif, Kürtlerin de daha önceki süreçlerden farklı bir temsiliyetle, kendi kültürleri ile, kimlikleri ile yaşayabilecekleri bir Suriye hedefleniyor aslında. Fakat burada şöyle bir soru hepimizin önünde duran bir sorudur. Yani emperyalistlerin de önünde duran sorudur, bölge güçlerinin de önünde duran sorudur, Türkiye’nin de önünde duran sorudur, bizim de yani sosyalistlerin de önünde duran sorudur. Soru şudur: “21. yüzyılda Kürtlerin statüsü ne olacak?” Bu soru aslında bölgedeki meselenin, Suriye’deki, Irak’taki meselenin ana sorusudur. Esasen burada en temel nokta, en temel mesele Kürtlerin statüsü. Türkiye bütün varıyla yoğuyla, bütün araçlarıyla bir statü elde etmemeleri için uğraşıyor. Bu Türkiye için bayağı bir yük, yani onu söylemek gerekiyor. Bütün siyasetimizi “Aman Kürtler hiçbir yerde bir statü elde etmesin, bizim aleyhimize olur bu statü” diye bütün varımızı, bütün politikamızı Kürtlerin bir statü elde etmemesi için çaba göstererek harcıyorsunuz bütün enerjinizi. Bir de Şii yayılmacılığını kesmek, aslında bunun tam tersi Sünni yayılmacılığı oluyor. Aslında Türkiye etnik ve mezhepsel bir siyasetle dış politikasını şekillendiriyor. Şimdi Kürtler bölgede ulus-devlet süreçleri noktasında Filistinlilerle beraber ulus olup da devlet kuramamış yani Birinci Dünya Savaşı sonrası devlet kuramamış iki halktan biri. Şimdi bunların bugün 21 yüzyılda yine aynı biçimiyle statüsüz bir hayata devam etmeleri Kürtler açısından mümkün değil. Çünkü Kürtler de bir millî uyanış içerisindeler, kimliksel uyanış içerisindeler.

Çok affedersiniz Mehmet Bey, yayındayız biz sizi duyuyoruz, siz bizi duyamıyorsanız da sorun değil. Birazdan biz size bir soru sorarak devam edeceğiz.

Taş: Yani Kürtlerin bu aynı biçimde 19. yüzyılda 20. yüzyılda yaşadıkları gibi yaşamalarını beklemek mümkün değil; çünkü bir kimliksel uyanış, bir ulusal uyanış içerisine girmişler. Hem bölgede girmişler hem Türkiye’de girmişler. Doğal olarak bu nasıl çözümlenecek? Buradaki, Irak’taki Suriye’deki meselenin en önemli noktalarından biri Kürtlerin statü taleplerinin nasıl karşılanacağı meselesidir. Bütün emperyalist güçlerin, bütün bölge güçlerinin şu an tartıştığı noktalardan biri de budur. Bu sorun çözülürse Irak’ta ve Suriye’deki meseleler çözülecek gibi gözüküyor. Irak’ta ve Suriye’deki harita yeniden oturacak gibi görünüyor.

Peki, siz bir siyasi partinin sözcüsünüz, aslında genel başkanısınız. Statü statü deyip duruyoruz. Bu statünün ne olması gerekir?

Taş: Şimdi bunu zaten Kürtler söylüyor; bu statü aslında bugünkü mevcut burjuva sistemi darmadağın eden bir statü talebi değil, bir sosyalist olarak söylüyorum. Burjuva demokratik sınırlar içerisinde bir statü talebinden söz ediyorlar. Diyorlar ki: “Biz ulusal devlet kurmak istemiyoruz, ulus-devlet geride kaldı; yaşadığımız ülkelerin sınırları içerisinde daha fazla otonom haklarla, kimliksel kültürel haklarla, özerklikle” bunu ifade ediyorlar. Bu ayrılma talebi değil, ama eskisinden farklı bir biçimde daha kendi kimlik kültür taleplerinin karşılanarak yaşayabilecekleri bir iklim. Yani ulus-devletin var olan yapısını yıkmayı, ortadan kaldırmayı değil de, esnetmeyi amaçlıyorlar, yani özerk bir biçimde yaşayalım. Aslında bu karşılanamayacak bir talep değil. Şöyle bir ele aldığınızda bugün de dünya gerçekleri içerisinde çözülmeyecek bir mesele olarak gözükmüyor, çözülebilir. Türkiye’de özerklik, bunu tartışamadık konuşamadık bile; özerklik bölünme olarak tartışılıyor, ama aslında öyle değil, Avrupa’da da öyle özerk devletler var, ama üniter devlet. Yani bu tartışmaları yapamadığımız için –şimdi zaten bunları konuşmak mümkün değil, özerklik diyoruz, yarın bakarsınız bize de vay özerklik dedin – yani Kürtler nasıl yaşamak istiyorlar biraz onlarla konuşmak, tartışmak lazım, özerklik ülkeyi böler mi? Yani sürekli Kürtlerle tartışma halinde yaşayarak gideceğimiz yol yok ki. Yani özerk bir yaşamın koşullarını bir tartışalım bakalım, neymiş bunlar? Özerklikten ne anlıyoruz? Kürtler nasıl bir özerklik sunuyorlar? Bunları tartışalım. Aslında bunlar çözülmeyecek meseleler değil. Yani Kürtler de “Varolan burjuva emperyalist kampı bölgede dağıtalım” demiyorlar, onun içerisinde kendilerine bir yer edinmek istiyorlar. Bu bizim açımızdan sorunun sosyalist çözümü değil. Şu an zaten sorunun sosyalist çözümünü konuşmuyoruz, tartışmıyoruz. Ama en azından bugünkü bölge gerçekliğinde, dünya gerçekliğinde ulusal meselenin –ki bir burjuva demokratik meselesidir ulusal mesele– en azından çözümü vardır bu çözüm geliştirilebilir.

Biraz önce söylediniz. 7 Haziran’dan önce çözüm süreci ilerlerken AKP’nin, Tayyip Erdoğan’ın kurduğu koalisyon vardı, Kürtler de o koalisyonun bir parçasıydı; ama sonra o koalisyon dağıldı, şimdi MHP ile bir koalisyon içinde ve savaşı tırmandırarak başkanlık hedefine ulaşmaya çalışıyor. Doğru değil mi? Öyle söylediniz.

Taş: Ama tabii Bahçeli ile kurdukları koalisyon değil, ikisi aynı tarzda değil. Hem çatışan hem uzlaşan ilişki tarzları var.

Elbette politik ideoloji tarzları birbirinden farklı HDP ile MHP’nin, ama o tarihteki bu koalisyon hem çözüm süreci başarıyla sona erseydi ve sonuç alınsaydı başkanlığa daha o zaman gider miydi Türkiye?

Taş: Zaten sorunun tıkandığı noktalardan biri şu barış koşullarında Kürtlere başkanlığı kabul ettirmeye çalıştı; yani iki meseleden koptu zaten gördüğümüz kadarıyla: bir, başkanlığı Kürtlerin kabul etmemesi, iki, Rojava meselesinde daha bağımsız bir pozisyon almaları. Zaten Öcalan’ın görüşme notlarında da bu son derece net bir şekilde gözüküyor. Gerçi Kürt hareketinin değişik kesimlerinden “Başkanlık meselesi tartışılabilir, biz buna önyargılı değiliz” dense bile, HDP’nin 7 Haziran seçimlerinde yürüttüğü “Seni başkan yaptırmayacağız” kampanyası doğal olarak AKP’yi çıldırttı. Sonuç itibariyle 7 Haziran’da HDP zaten o sloganla başarılı oldu. O slogan etrafında aslında AKP’ye karşı birikmiş olan öfkeyi, tepkiyi seçim zamanında sandıklara HDP çekmiş oldu ve HDP o laf üzerine, o lafın yarattığı dalga üzerine seçimlerde yüksek bir başarı yakaladı. Ama burada konuşmamız gereken noktalardan biri şu: 7 Haziran’da yakalanan bu zemini Kürt hareketi değerlendiremedi, HDP değerlendiremedi. PKK, AKP’nin savaş stratejisine savaşla yanıt verdi. Belli ki onlar da böyle bir sürece hazırlıklı değildi. Yani hem devlet hem PKK bu süreçte yığınak yapmışlar, yani bir savaşa yığınak yapmışlar. Aslında burada HDP siyasette büyük bir etkisizliğin içerisine girdi; aslında HDP PKK’ye rağmen barış diyebilseydi, bunu gür bir sesle ifade edebilseydi veya Kürt siyasi hareketi AKP’nin savaş stratejisine karşı savaşla yanıt vermeyip, kitlesel barışın militan sivil siyasal mücadele yol ve yöntemlerini geliştirebilseydi, Türkiye bambaşka bir yerde olabilirdi bunu söyleyebilirim. Bu düzeyde bir hayatın içerisinde olmazdı; çünkü PKK’nin savaş stratejisi AKP’nin yürüteceği siyasette elini çok güçlendirdi, büyük bir zemin oluşturdu. Kürt hareketi yarattıkları bu meşruiyeti şu an yitirdi. HDP de yitirdi. HDP siyaseten tabir-i caizse etkisiz kaldı. Çünkü HDP barışın partisi, PKK savaşın partisi. Barışın partisi ise HDP, savaşan PKK’ye karşı da “Hayır, savaş çözüm değil, bunu yürütemezsiniz, buradan bir şey çıkmaz. İşte 7 Haziran’da büyük bir meşruiyet yarattık hem uluslararası düzeyde hem ülkede” diyebilirdi. Öyle yani, Kürt meselesine Türkiye toplumunun ilgisi doğdu. Yani insanlar önemli oranda Kürtlerin de kimlik haklarıyla beraber yaşayabileceği bir Türkiye’ye alışmaya başladılar. Ama 7 Haziran’dan sonra başlayan bu şiddet, silahlı mücadele süreci, bütünüyle birikmiş olan bu meşruiyetin de yitirilmesine yol açtı, süreç buraya kadar geldi. Daralan bir siyaset alanı HDP’yi de olabildiğince daralttı. Yani özetle HDP de bunu iyi değerlendiremedi. HDP her şeye rağmen barış barış barış, bunu laf arasında Selahattin Demirtaş söylemiş olabilir, ama bu güçlü bir şekilde HDP’nin politik bir ana yönelimi, ana sloganı olmadı. Biz kardeşiz. Hem devlete hem PKK’ye biz burada barışı savunacağız ve bu noktada silahlı eylemlerin karşısında duracağız, kitleleri sokağa seferber ediyoruz çizgisini sunabilseydi bugün HDP başka bir yerde olurdu, Türkiye de başka bir yerde olurdu diye düşünüyorum.

Mehmet Bey başkanlığı konuştuğumuzu ne kadar duydunuz bilemiyorum, ama aynı yerden biraz devam etmek isterim. Yani 7 Haziran’a kadar barış, çözüm süreci devam ederken Tayyip Erdoğan başkan olma arzusunu saklamıyordu. İşte hepimizin bildiği, ”Seni başkan yaptırmayacağız” deyiverdi Selahattin Demirtaş ve sonraki süreç, önce 7 Haziran’da beklenmedik bir HDP başarısı, hatta MHP başarısı, AKP gerilemesi, sonra savaşın tırmanması, çatışmanın tırmanması. Bu sefer bir sonraki seçimde beklenmedik bir kayıp. Şimdi bugün şöyle bir manzara var bunun ardından; bu çatışmalı sürecin ardından çatışma giderek tırmandırılıyor Türkiye hem güneydoğusunda Kürt siyasetçilerin, aktivistlerin üzerinde bir baskı uyguluyor. Hem Suriye’nin kuzeyinde çarpışan Kürtlere bunlar da PKK’lıdır diyerek bir baskı uyguluyor. Kuzey Irak’ta da şimdi yeni yeni Sincar’ın ikinci bir Kandil olmasına izin vermeyeceğiz demeye başladılar. Belli ki oraya da bir baskı uygulanacak. Ama sonuçta bu baskıyla karşılaşılan bölgede hep Türkiye kökenli Kürtler ya da Türkiye kökenli Kürt siyasi hareketi oluyor. Bu baskı orada ne kadar hissediliyor? Böyle hissediliyor mu? Bu baskı nasıl bir sonuç verecek?

Kaya: Alper Hoca’nın özellikle son konuşmalarını dinledim, gerçekten doğru tespitler. Kürt siyaseti, hatta Türkiye siyaseti diyebiliriz, Kürt sorununub çözümünde 7 Haziran’da çok iyi bir ortam yakalamıştı. Burada özellikle HDP’nin Türkiye’nin batısından da Kürtlerin, muhafazakâr Kürtlerin de önemli bir kısımından aldığı oyla Kürt sorununun barışçıl çözümünde gerçekten Türkiye için büyük bir şanstı. Ve bu şansı da hem Türkler hem Kürtler HDP’ye verdiler. Bu çok önemliydi. İşte maalesef şu an hem Türkler hem bölgedeki Kürtler HDP’ye en çok kırgın oldukları nokta da tam da burada. Ne olursa olsun, çatışmayı kim başlatırsa başlatsın — ki siyasi başarı elde edebilen bir siyasi partinin zaten çatışmayı başlatması, böyle bir şeye müsaade etmesi de akıl dışı bir olay. Ama kim başlatırsa başlatsın, özellikle çatışmanın önünde fiziken, sadece söylemle değil daha ileri gidecek şekilde bir barış savunması olması gerektiği ile ilgili beklenti vardı. Bu gerçekleşmediği için insanlar biraz da bu süreçte kendilerini aldatılmış hissettiler. Yani HDP bu kadar güçlü bir barış sesi çıkarmadı. Sonucu nereye giderse gitsin PKK’ye karşı gerçekten durabilmeliydi, ki mesela şunu görmek gerekir: Bu operasyonlar başlamadan önce Türkiye PYD’ye yönelik provokatör birkaç girişimde bulundu. Ama dönüp baktığımız zaman PYD Türkiye’ye yönelik bu çerçevede hiçbir girişimde bulunmadı. Yani bu provakatif girişimlere karşı çatışma ortamı yaratacak pozisyona getirmedi. Önemli bir akıldı. Ama bu aklı niye Türkiye’de göstermedi diye böyle bir kırgınlık var tabii; burada şimdi nereye evrildi bu olay. Maalesef bir yandan Ak Parti çatışmalı bir süreçle birlikte Türkiye’de insanlardaki parçalanma endişesinden dolayı çatışmadan beslenir bir pozisyona geldi ve bunu da hızla büyütüyor. Ama işin gerçekten tehlikeli boyutu şu ki, biz o bölgede yaşayan sivil unsurlarız ki, biz her zaman çatışmayı şiddetle reddettik ve daima barışçıl siyasi çözümü savunan insanlar bile endişe içerisindeyiz. Yani bu süreç öyle bir noktaya gidecek ki bu sadece PKK’yi hedefe koyan süreçten çıkıp Kürtleri hedefe koyan bir sürece doğru evriliyor. Bugün son yaşanan olaylara baktığınızda 13-14 bine yakın öğretmen Türkiye genelinde yapılan bir eyleme kendileri de katıldıkları için –çünkü sendika tarafından kararlaştırılan bir eylem– sadece bölgedeki öğretmenler açığa alındı. Ve hâlâ başlatılmadı. Onun dışında sivil yöneticilerin, seçilmişlerin içeri alınması, yerlerine kayyum atanması… aslında bu biraz da bölgedeki halkın iradesine yönelik bir hamle olarak değerlendiriliyor. Biz bunun adım adım büyüyeceğinden endişe duyuyoruz; bunun da gerekçesi yine gidip 7 Haziran seçimleri sonucuna bağlanıyor. Çünkü ilk defa Türkiye’de Kürt siyaseti dışındaki partiler bölgede en düşük oy oranına 7 Haziran’da ulaştılar. Bakın 90’lı yıllarda bile Anavatan Partisi, Refah Partisi bile %40’ları aşan bir oy oranına sahiptiler. Kürt siyaseti bile %50 gibi bir oy alıyordu. Ama 7 Haziran’da muhafazakârıyla, solcusuyla, liberaliyle bölgedeki insanlar HDP’nin başarısının PKK’nin şiddetini sonlandırmasındaki tek araç olduklarına inandığı için bu desteği verdiler. Ve bu desteği yerine getirmesini ve devam etmesini istediler. Tabii bu boyut HDP’ye yönelik bir kırgınlık. Bunu hep sizin programda ifade etmiştim. Toplum bu çerçevede HDP’ye kırgın, ne için bunları yapmadılar kırgınlığı var; ama bunu da görmek lazım, bu olayla yani o yaşanan hendek sonrası insanların maruz kaldığı mağduriyete karşı halen bir adım atılmamış olması, 500 bine yakın insanın göçebe durumunda kalması. Bölgedeki siyasetçilere seçilmişlere yönelik, öğretmenlere yönelik atılan bu adımlar, Kürtlerin Türkiye’den kopuşunu daha da derinleştirir bir noktada. Yani tam kelimesini ifade etmek istemiyorum, ama sanki Kürtler bu ülkenin düşmanıymış gibi bir dil var o ortamda. Sadece hükümet değil, bu hükümete yakın yazarların köşe yazısında da mesela çok net görüyoruz. İşte FETÖ’cülerin işadamlarına, hâkimlerine, savcılarına bir operasyon yapıldı; ama Kürtlerin ne için sivil halklarına, işadamlarına operasyon yapılmıyor diye her gün gazetede yazılar görüyorum. Kimdir bu PKK’nin sivil aktörleri, iş adamları? Bu ülkede tamamen bir Kürt karşıtlığı cephesi oluşturulmaya çalışılıyor. Hükümet de maalesef bu endişeleri ortadan kaldırmak yerine, maalesef gün be gün politikalarıyla bunun bu şekilde gelişeceği ile ilgili insanların daha da fazla kaygılarının artmasına sebep oluyor.

Peki, son bir soru soracağım, merak ettiğim kişisel bir şey, ondan sonra size teşekkür edeceğim. Soru şu, “Bölgedeki AKP’li siyasetçiler, gerek yerel AKP’li siyasetçiler gerek AKP milletvekilleri, bu sözünü ettiğiniz tehlikeli noktaya geliş konusunda başbakanlarını, genel başkanlarını, doğal liderlerini uyarmıyorlar mı?

Kaya: Valla kendilerinin de ifadesi bu yönde. Görünen tablo da bu. Belki çözüm sürecinin sonuyla birlikte maalesef liderlerin etrafında Kürt hassasiyeti olan ve Kürt siyaseti konusunda çalışmış, bu sorunun çözümünün barışçıl ve siyaseten çözülmesi gerektiğini söyleyen aktörlerin hepsinin uzaklaştırıldığını biz de görüyoruz onlar da görüyorlar. Son dönemde Sayın Cumhurbaşkanı’nın bölgeden davet ettiği kitleye baktığınız zaman da, daha önce işte bölgenin önemli sivil toplum aktörlerini davet edip sorunun nasıl çözüleceği ile ilgili çaba sarf eden, bununla görüntü vermeyi her zaman önemli gören bir siyasi Cumhurbaşkanı, Başbakan, bugün tamamen bölgedeki tamamen feodal, toplumda karşılığı olmayan feodal insanlar veya sonradan oluşmuş hiçbir toplumsal karşılığı olmayan bazı sivil toplum aktörlerini davet ederek, sorunun tamamen güvenlik, biraz da ekonomi ekseninde çözüleceği ile ilgili mesajlar veriyorlar. Bu insanlar da maalesef bu konuda çok ses çıkaramıyorlar. Bölge siyasetçileri de bu tür çevrelerde oluştuğu için onlar da yanlı şekilde davranıyorlar. Onun için o ilişki koptu. Yani gerçek anlamda toplumsal karşılığı olan sivil toplum kuruluşları ile hükümet arasındaki bağ da neredeyse koptu. Son bir iki yıldır hiç görüşme olmuyor desek yeridir.

Peki, Mehmet Bey, çok teşekkür ederim katıldığınız için katkılarınız için. Alper Bey biz devam edelim biraz da. Şunu sormak istiyorum, yıllardır sosyalist siyaset yapıyorsunuz. Tekrar ediyorum bir siyasi partinin başkanlar kurulu üyesiniz, genel başkanısınız. Size birisi şöyle bir soru sorsa, yaşadığınız, siyaset yaptığınız ülke kaç parçadan oluşuyor, kaç siyasal parçadan oluşuyor dese nasıl bir cevap veririsiniz? Şunun için sormak istiyorum, karşınızda, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak karşınızda, baskın bir siyasi parti, onun baskın bir siyasi karakteri var; işte 14 yıldır iktidarını sürdürüyor, yanı sıra Meclis siyasi hareketinin temsilcisi olan, olduğunu söyleyen bir Halkların Demokratik Partisi var. Başka siyasi hareketler Meclis’e giremiyor; fakat işte Gezi Hareketi gibi bir şey de yaşadık; oradan süren bir damar da var. Kaç parçayız biz?

Taş: Şimdi az önce saydınız zaten, dört siyasi parti mecliste esasen; Türkiye’nin siyasal dağılımı da bu partiler arasında bölüşülüyor. Fakat yani burada eksik olan, sosyalist hareket yok. Memleketin problemlerinden biri, güçlü bir sosyalist hareketin olmaması. Bu dengeler bu noktada daha sıkıntılı sorunlara yol açıyor. Bu AKP’nin faşizan uygulamaları karşısında Cumhuriyet Halk Partisi gibi bir partiyi de daha sola taşıyabilecek Kürt hareketini daha çok kimlik eksenli mücadelesini daha sınıfsal bir boyuta taşıyabilecek yani her ikisini, yani tabanları solda olan, önemli bir kesimi solda olan bu kesimleri daha sınıf eksenli emek eksenli bir mücadelede, elbette kimlik taleplerini de çözebilecek bir perspektifle, anlayışla ortamı okuyabilecek, güçlü, bağımsız, 80 öncesi olduğu gibi bir sosyalist hareket yok. Biz de bunun parçasıyız, ama bizim etkimiz Türkiye’de şu andaki siyasi haritayı değiştirecek, etkileyecek bir düzlemde maalesef değil. Bunu bizim çözmemiz gerekiyor; bugün CHP, HDP, MHP, AKP etrafında dizilmiş bu siyasal yapının dengeleri üstünde çok çözüm olabilme şansı ortadan kalkmış vaziyette. Bu siyasal yapıyı parçalayacak, değiştirecek, buraya yeni bir hamle yapıp burayı alabora edecek karıştıracak yeni bir dinamizme ihtiyacımız var; bu da sosyalist bir çizgiyle olur, olması gerekiyor. Şimdi toplum kimlik ve mezhep ve benzeri noktalarda ayrışmış vaziyette; yani 80 öncesi gibi sağ-sol üzerinden ayrılmış, sınıfsal talepler üzerinden ayrılmış bir siyaset denklemi yok Türkiye’de, tamamıyla kimlik mezhep. AKP Sünni İslam’ın temsilcisi olarak kendini geliştiriyor, aslında bunun politikasını da yapıyor, tanımlıyor aslında kendisini dışarıda ve içeride; Sünni İslamcılık AKP’nin ana ideolojisi haline gelmiş. MHP işte yine bu damara oynuyor AKP ile, zaten bu konuda milliyetçiliği daha baskın ama bu milliyetçiliği şu an AKP de fazlasıyla kendinde içselleştirmiş vaziyette. Doğal olarak bu damara oynayan AKP MHP var. Yani kendisini böyle tarif ediyor. Daha çok Alevi yurttaşlarımızın temsilini bulduğu bir CHP var, ama tam kendini tanımlayamamış. Sosyal demokrat manada tam yerini siyaseten tarif edememiş, karışık, biraz ideolojik hattı itibariyle karışık bir CHP var. Bir de kendini, yani ne kadar “Hayır biz kimlik siyaseti değil Türkiye siyaseti yapıyoruz, soluz” dese de, elbette sol öğeleri barındırsa da, HDP esasen bir kimlik hareketi; Kürt halkının taleplerinin taşıyıcısı olan bir HDP var. Burada emek-sınıf hattını ortaya koyan gelişkin bir sosyalist hareket yok, burada problemimiz var.

Problem nasıl çözülebilir?

Taş: İşte bu problemi çözme doğrultusunda Haziran Hareketi diye bir bağımsız odak oluşturmaya çalıştık. Bu solun değişik kesimleri ile rekabet içerisinde olmayan, daha geliştirici inisiyatifler almaya çalışan, hem sosyal demokrasinin oluşturduğu tabanı daha pozitif yerden etkileyen, hem Kürt hareketine oy veren tabanı daha pozitif bir çizgiye çekebilen. Memlekette her şey var, bir sınıf mücadelesi yok. Bu sınıf mücadelesi hatlarını ortaya koyan, ama sınıf mücadelesi açısından da en önemli mesele olan bugün laikliği önemli bir mücadele halkası olarak gören, çünkü laiklik mücadelesinde adım atmadan sınıfın sorunlarını da çözebilmeniz mümkün değil. Çünkü sınıf bütün başına gelen belayı sömürü ilişkilerinden dolayı başına gelen belalar olarak görmüyor, yani Allahın takdiri, kaderi olarak görüyor. Bu İslamcı ideolojinin yarattığı bir iklimin sonucu. Bunu kırmak için insanın kendi kaderinin kendi elinde olduğunu belirten bir laiklik mücadelesi, bir aydınlanma, bir ideolojik mücadele, bir kültürel mücadele de yürütmemiz gerekiyor. O yüzden Haziran Hareketi şu an önemli bir çıkış yaptı: “Laikliği kazanacağız” sloganı etrafında –ki bu önemli bir slogandır, bu bir kopuştur aslında. Çünkü “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganı artık Türkiye’de olanı biteni anlatan bir slogan olmakta çoktan çıktı. Şimdi laikliği kazanmamız lazım artık. Laiklik biliyorsunuz Avrupa’da burjuva devriminin bir yapısı olarak ortaya çıktı, ama bizde yukarıdan aşağı geliştirildiği için kökleşemedi, oturamadı. Özellikle Gezi İsyanı ile beraber 2013 Haziranı’ndan bu yana artık Türkiye halkı şöyle bakıyor: Biz laikliği kazanmalıyız, kendi mücadelemizle kazanmalıyız; orduya, yargıya, bürokrasiye teslim edeceğimiz, havale edeceğimiz bir laiklik mücadelesi yok. O yüzden sınıf mücadelesini laiklik meselesi etrafında kazanacağız, aşağıdan yukarıya bir emekçi aydınlanmasıyla laikliği kazanacağız noktasında bir mücadeleyi yaygınlaştırmayı amaçlıyoruz. Bunu hem HDP tabanı açısından önemli hem Cumhuriyet Halk Partisi tabanı açısından önemli, bu tabanlarla laikliği kazanacağız şiarı etrafına ortak bir mücadele geliştirebiliriz. Şimdi diyorlar ki bize: “Laikliği yeni mi keşfettiniz?” Mesele laikliği keşfetme meselesi değil; Türkiye’yi 15 Temmuz’a getiren bütün gelişmeler aslında laiklik meselesi ile ilgili; bölgede ortaya çıkan bütün Suriye ve Irak’ın kaynaması laiklik meselesi ile ilgili. İsterseniz bu meseleyi başka bir programda konuşalım. Laiklik meselesini uzun boylu konuşuruz. Bu aslında bütün toplumsal ilerici halk güçlerini ortak kesen bir mücadele halkası olarak gözüküyor; bu halka etrafına AKP’nin temsil ettiği siyasal İslam ideoloji ile çok köklü bir hesaplaşma ideolojik, kültürel, politik çok köklü bir hesaplaşma içerisine girmemiz gerekiyor, böyle bir hesaplaşmaya da girdiğimizi düşünüyorum.

Alper Taş, çok teşekkür ederim. Açık Oturum sona erdi, süremiz doldu, ama kapatmadan önce, bir görevi, bir sorumluluğu yerine getirmek isterim. Türkiye Gazeteciler Sendikası ve Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin Eski Başkanlarından gazeteci ağabeyimiz Nail Güreli vefat etti. Şahsıma ve Medyascope.tv adına ailesine ve basın camiasına başsağlığı diliyorum. Cenazesi yarın öğlen İstanbul’da Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verilecek. Meslek yaşantısı gazetecilere örnek, anısı basın özgürlüğü mücadelesi verenlere yoldaş olsun. İyi akşamlar efendim.

Bunlar da ilginizi çekebilir: