Medyascope.tv

Gazeteci Orhan Bursalı ile Cumhuriyet Gazetesi’ne yapılan operasyonunun dünü, bugünü ve yarını

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba hoşgeldiniz. Bugünkü yayında konuğumuz Cumhuriyet gazetesi yazarı Orhan Bursalı. Orhan Bey hoşgeldiniz. Dün Cumhuriyet gazetesinden Ayşe Yıldırım’la konuşmuştuk, Cumhuriyet gazetesine dün sabah saatlerinde yapılan ve gözaltı süreci devam eden operasyonu. Bugün de Orhan Bursalı’yla konuşacağız. Orhan Bey öncelikle son durum nedir acaba? Cumhuriyet gazetesiyle, gözaltı kararlarıyla ilgili.

Dün gözaltılar uygulandı zaten. Gözaltı kararı verilen 3 gazete yöneticisi yurtdışında oldukları için onlara bu uygulanmadı. Ama galiba gözaltı kararı onlar için de geçerli. Arkadaşların ifadeleri alınıyor şu aşamada. Fakat bir haber almamız mümkün değil. Çünkü hemen gözaltı, daha doğrusu alıp götürüldükten sonra arkadaşlar, hemen arkasından da 5 gün avukatlarıyla görüşmeme kararı verildi.

Bu son Kanun Hükmünde Kararname ile birlikte…

Fakat o da tartışmalı. Bugün gazetemizde bir haber vardı. Aslında bu 1 gün olması gerekir. 5 gün Kanun Hükmünde Kararname’ye de aykırı falan dediler. Eğer bu şekilde sonuçlanırsa, itiraz kanun lehine ve arkadaşlar lehine sonuçlanırsa bugün-yarın belki farklı bir durum ortaya çıkar ve avukatlarıyla görüşürler. Biz de olan biten hakkında bilgi sahibi oluruz. Şu aşamada total bir karanlık var.

Peki şimdi savcılık açıklama yaptı. FETÖ ve PKK diye kısaltalım biz, Paralel Devlet Yapılanması ve KCK da deniyor aynı zamanda. “Örgüt üyesi olmadan örgüte yardım etme” değil mi?

Yayın yoluyla onlara yardım etmek gibi bir iddia var orada, saçma sapan bir şey. Başlarına FETÖ taşı düştü, onun sorumlusu olarak da Cumhuriyet’i görüyorlar. Cumhuriyet ile FETÖ örgütünü ilişkilendirmek herkesin başarabileceği bir şey değil. Ancak bu iktidarın yapabileceği bir şey diye görüyorum. Bundan bir sonuç çıkar mı? Çıkmaz. Bu bir bahane tabii, şüphesiz bir bahane. Öteden beri Cumhuriyet’in yayınlarından rahatsız olan bir iktidar var. Bunun dışında, tabii ki BirGün gazetesi de var, bunu da saymak lazım ama, Cumhuriyet’in hem adı hem geçmişi, hem de toplumdaki imajı nedeniyle, Cumhuriyet’in hem bu iktidarın yapmak istediklerini doğru bir şekilde yorumlaması, manşetlerde duyurması, hem de muhalefet görevini yerine getirmesi karşısında rahatsızlar. En büyük rahatsızlığı buradan duyuyorlar. Çünkü Cumhuriyet’e baktığımızda, medyada yer almayan, çok küçük yer alan bir sürü olumsuz, iktidar için olumsuz görünen haberi büyüten, sayfalarına taşıyan bir gazete. Bu bakımdan haber verme, bilgilendirme görevini yerine getiriyor. En büyük rahatsızlık da bu. Bu iktidarın –yani Cumhurbaşkanı da başta olmak üzere– en büyük rahatsızlığı medyanın özgür kalmasıdır. Bu yeni bir şey değil, 2005’ten beri gözlemlediğimiz, 2006’dan beri gözlemlediğimiz bir olaydır. Adım adım Türkiye’de özgür medya bırakmamak için hinoğluhin bir politika izlediler. Her şeyi kullandılar burada, hâlâ da kullanıyorlar.

Esasında büyük ölçüde başardılar. Ama sıfır, yani hiç istemiyorlar sanki.

Ee tabii, hiç istemiyorlar. Gördükçe tüyleri diken diken oluyor. Cumhuriyet’in manşetlerine baktığınız zaman “Bu ne yahu benim ülkemde, benim idaremde böyle bir gazete çıkabilir mi? Her şeyi beceriyorum da bunu beceremiyorum” diye illet oluyor iktidar diye düşünüyorum. Yani bunu o kapsamda değerlendirmek iyi olur.

Dediğiniz gibi bu esasında bir süredir olan bir şey. Bir iki yıldır çok yoğun bir şekilde hükümetin Cumhuriyet gazetesine…

Cumhuriyet’le uğraşıyorlar. fakat daha geri gidin. Bu basınla, basın özgürlüğüyle ilgili bir olay tabii ki Cumhuriyet’in varlığı. Cumhuriyet ta 2000’den, bu iktidar geldikten beri uyarıcı yayınlar yapan bir gazete. Hatta “Ortada fol yok yumurta yok, kardeşim niye bunu yapıyorsun? Niye bu iktidarı eleştiriyorsun? Yaptıkları bak demokrasi yolunda ilerliyorlar, askeri vesayet…” falan filan. Bütün bunlara rağmen Cumhuriyet 2007 yılında “tehlikenin farkında mısınız?” diye, 2007 seçimlerinden önce, Türkiye’yi ortadan sıçratan bir kampanyanın da imzacısıdır, sahibidir Cumhuriyet gazetesi. O andan beri Cumhuriyet’in başına bir şeyler örülmeye çalışılıyor.

Ergenekon, Balyoz sürecinde…

Ergenekon hikâyesi falan.

Peki neden şimdi? Bu dönemin özel bir sebebi var mı sizce zamanlama açısından?

Şimdi özel bir sebebi var mı diye sordunuz. Özel sebebi aslında başkanlık şeyine gitmemiz bana sorarsanız. Şöyle, 2015’teki 7 Haziran seçimlerinden sonraki süreç çok farklı seyretti. Hele 1 Kasım’dan itibaren hiç umulmadık, iktidarın bile ummadığı bir raya oturdu Türkiye. Ve o zamandan bu yana artık başkanlık, bugün bütün temel politikaların odaklandığı nokta başkanlık sistemi, Anayasa’yı değiştirmek, tek adam, tek şef, Almanların değişiyle “Führer” yaratmak. Bu önlerinde artık böyle bir otobanda yürür gibi bir halde olduklarını gördüler. Yani 250 km hız yap, 500 km hız yap, bas gaza gitsin. Böyle bir ortam yarattılar aslında. Bir de 15 Temmuz FETÖ darbe girişiminin bastırılması ve Türkiye çapında buna destek verilmesinin de yollarını iyice açtığını düşünüyoruz. 15 Temmuz’daki AKP’nin “aman Türkiye, hep beraberiz, ittifak…” vs. falan böyle “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” şeklindeki söylemleri, Yenikapı şeyinde… Ondan sonra kısa bir sürede bir baktılar ki “ohoo bunlara ihtiyacımız yok, basar gideriz bu otobanda”.

18 Ağustos’ta açılmış sanırım zaten soruşturma.

Öyle bir iddia var. Numan Kurtulmuş’a dün gazeteci arkadaşlarımız “Nedir bu?” diye sorsalardı.

Sanırım bir vakıf çekişmesi de olmuştu, vakıf üzerinden…

Onu bahane olarak kullanıyorlar. Onun başka hiçbir anlamı yok.

Zaten onunla insan tutuklanır mı?

O araya sıkıştırılmış. Yani sana ne? Ticari bir şey, sana ne? Oradaki iki vakıf yönetiminin hukuki olup olmadığı konusunda, bu iktidarı ilgilendiren bir şey değil. Vakıflar kurumunu ilgilendiren, ayrıca da mahkemeleri ilgilendiren… Sana ne bundan? Zaten esasına baktığımız zaman bu konu IŞİD haberiyle patladı.

MİT TIR’ları.

MİT TIR’ları. Ve böyle Cumhurbaşkanı’nın tehditlerini hatırlayın. “Bunun hesabını verecekler”, “peşini bırakmam” vesaire falan. Gelinen nokta da herhalde uygun zaman. Sabreden bir insan Cumhurbaşkanı. Ani tepkileri sözel verir, ama onun arkasındaki eylemi daha sonra getirir. Ve birdenbire görürsünüz ki bu ona bağlı, o şekilde hareket ediyor. Bunu ta o zamandan bu yana böyle takip edilen bir gazete durumunda. Fırsatını bulup hemen tepesini çekmek hatta ortadan kaldırmak için bir operasyon olarak bunu görmek lazım.

Tam bu noktada bundan sonra ne bekliyorsunuz? Yani kayyum…

Bu biraz tepkiye de bağlı bir şey. Tepkiye derken, Avrupa’nın tepkisini hiç iplemeyen bir iktidar var. Umurlarında da değil gibi görünüyorlar. Fakat ben çok da öyle düşünmemek istiyorum aslında. Tepkiler önemli. Cumhuriyet’e bu yapılan operasyon bugüne kadar görülmemiş. Bir şey söyleyeceğim ama sizin de başınızı derde sokmamak için susuyorum. Böyle bir operasyon, bütün yönetici kadrolarını al, genel yayın müdürünü al, diğerlerini, vakıfta eski müessese müdürü istifa etmiş gitmiş, bütün o insanları topla. Sanıyorum bir şey arıyorlar orada. Bu muhasebe müdürünü de aldılar biliyorsunuz. Orada Cumhuriyet’in parasal giriş çıkışlarında, muhasebe hesaplarında FETÖ’nün, PKK’nın izlerini arıyor olsalar gerek diye düşünüyorum. Orada Cumhuriyet’in hesaplarında öyle bir şeyin görünmesinin ben mümkün olmadığını düşünüyorum yani. Öyle bir şey arıyorlar. İkincisi: Bu tepkiler karşısında kafalarında bir kayyum ve bitirme projesi varsa o engellenebilir ve oradan geri adım atabilirler. Arkadaşlarımız da mahkeme aşamasında 5 gün sonunda en azından önemli bir kısmı serbest bırakılabilir diye düşünüyorum. Ama proje yok etme projesi. Neyi yok edeceksin? Yani Cumhuriyet’i yok etmek mümkün değil, o var. Bugün Cumhuriyet’i aldın, kendi yandaşına peşkeş çektin diyelim, verdin vs. falan. Orada sıfırlayacaksın. Cumhuriyet çok sıfırlandı. Kulvarından çıkartıldığı zaman Cumhuriyet okuru derhal terk etti.

Sonuçta elle tutulabilir bir şey değil oradaki.

Değil ama herkes o tecrübeyi yaşamak istiyor nedense. Herkes “ben bir bakayım bunun canına okuyayım” diye yaklaşıyor. Ama en sonunda bakıyor ki bunlar tekrar canlı, ortada, geziyorlar, yayınlarını yapıyorlar falan. Cumhuriyet böyle bir gazete. Eğersin ondan sonra tekrar ayağa kalkar. Böyle bir durum. Cumhuriyet Türkiye demek o anlamda da. Cumhuriyet Türkiye’yle yaşıt.

Siz o dönemde de gazetedeydiniz. Uzunca bir zamandır gazetedesiniz, Cumhuriyet’tesiniz zaten. Bu Ergenekon, Balyoz, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı rahmetli Türkan Saylan’ın gözaltına alınma süreçlerinde böyle bir tedirginlik yaşamış mıydınız gazete olarak? İlhan Selçuk da o zaman…

Hayır. Net olarak söylüyorum hiçbir tedirginlik yaşamadık. O dönem hatta Ergenekon ve Balyoz operasyonlarının uyduruk şeyler olduğunu ilk gören ve bu konuda sürekli olarak yıllarca yayın yapan, yazı yazan insanım sürekli olarak. Dolayısıyla öyle bir endişem falan olmadı, Cumhuriyet’e el koyacakları veya işlemez, çalışamaz hale getirecekleri konusunda bir endişem olmadı. Fakat olay İlhan Selçuk’un başına geldi. Olan oldu. İlhan Selçuk’u bütün o durumun stresinden erkenden kaybettik. Orada bir cinayet işlendi, FETÖ cinayeti. FETÖ ve arkasında iktidarın da desteğiyle işlenen bir cinayetti. Bunu söylemek lazım. Öyle bir durum olmadı. Yönetim iş başındaydı. Genel yayın, müdürlükler, vakıf yerinde duruyordu. Ama şimdi çok farklı. Şimdiki durum sanki o zaman cemaate, FETÖ’ye şöyle bir gönderme, “siz o zaman başaramadınız, o öyle yapılmaz böyle yapılır” der gibi böyle bir operasyona kalkıştılar. Ama ben başarılı olacaklarını düşünmüyorum. Evet bir olasılık var. Cumhuriyet’i kayyuma devretmek ilk akla gelen şeylerden bir tanesi. Fakat artık elde ne kaldıysa, demokratik güçler bu konuda direnmelerini sürdürürlerse bunu beceremeyebilirler diye düşünüyorum.

Siz Cumhuriyet gazetesindeydiniz, orada nasıl bir ortam var? Biraz önce söylediniz, “İlhan Selçuk sonuçta Fethullah Gülen’in, Cemaat’in cinayetidir esasında” dediniz. Sonuçta eski yayın yönetmeninin ölümünden sorumlu tutulan bir insana destek olmak sebebiyle bugün kapatılmak veya kayyum tehdidiyle karşı karşıya. Zaten birçok yazarı içeride. Bu nasıl bir duygu yaratıyor Cumhuriyet gazetesi içerisinde?

Tabii, baktığınızda tepki ve öfke var. Bir onu söyleyeyim. Endişe var tabii. Orada çalışıyor insanlar. Kayyum gelirse maaşları kalacak, işsiz kalacaklar vs. Böyle bir ortam var. Arkadaşların bir kısmında bu duygunun olmadığını söylemek hayata karşı gelmek olur. Böyle bir şey var. Ama bunun ötesinde, bu kaygı biraz geri planda, böyle bir endişe. Daha çok ön planda olan öfke, haksızlığa karşı direnme, adaletsizliğe karşı isyan, bu duygular. Yani biz toplumun bugün paylaştığı isyan duygularını aynen Cumhuriyet çalışanları da paylaşıyor ve bunu yaşıyorlar diyebilirim.

Siz biraz önce tepkiden bahsettiniz. Siyasi partilerin tepkilerini kısaca konuşursak, Selahattin Demirtaş ve Kılıçdaroğlu dün Ankara bürosunu ziyaret etti, desteklerini açıkladılar. MHP lideri Devlet Bahçeli bugünkü grup toplantısında yine enteresan bir cümle sarf etti. Dedi ki “Adı Cumhuriyet olup da cumhuriyet değerlerine zarar verenlerin medya özgürlüğüne sığınmaları inandırıcı değildir.”

Susma hakkımı mı kullanayım yoksa konuşayım mı bu konuda? Burada yarı susma hakkımı kullanarak konuşayım bari. Şimdi bu Devlet Bahçeli başka bir zaman olsa böyle konuşmazdı, bunu da demezdi. İlk başta zaten MHP’den dün yapılan açıklama bunu yansıtmıyor. Çelişen bir ifade. Burada Devlet Bahçeli’nin tek başına kaldığı konusunda, bir parti içinde istenmediği, tek başına kaldığı konusunda derin bir düşüncem var benim. Bana öyle gözüküyor. Bunun yanı sıra Devlet Bahçeli’nin kaderini bütünüyle –partiyi de peşinden sürüklemek istiyor– kaderini Recep Tayyip Erdoğan’la bütünleştirdiğini görüyorum. Parti içinde de buna karşı bir isyan var. Zaten daha önce yaptığı, başkanlık sistemine verdiği desteğe parti içindeki muhalif gruplar, beş kişi de karşı çıkmıştı. Dolayısıyla bir yalnız kurt MHP içinde, öyle görünüyor. Yakın birtakım arkadaşları, diğerleri değil yakınında olanların bile yarın ona sırt çevireceği ciddi bir olay ortaya çıktı. Sırt çevireceklerini düşünüyorum, onun da işaretleri var aslında. Semih Yalçın “Başkanlık seçimine Meclis’te evet diyeceğiz, sonra referandumda hayır diyeceğiz” diyor. Hemen arkasından “Böyle bir şey olmaz, dersek bunu da diyeceğiz, bunu da diyeceğiz, ikisine de evet diyeceğiz” diyor. Bu parti içinde Devlet Bahçeli’nin artık epey tükendiğinin göstergelerinden bir tanesi. Benim gördüğüm, bir anayasal sistemin değişmesinde, başkanlık sisteminde Devlet Bahçeli’ye de başkanlık yardımcılığı gibi bir kapı açılmış olabilir. Bunu başka türlü izah edemiyorum. Partinin varlığını tamamen tüketen, bitiren bir yola girdi bu politika. Dolayısıyla MHP’nin var olmasını isteyen ciddi bir güç var. Onlar bu işe nasıl sahip çıkacaklar bilmiyorum. Ama MHP’yi eritiyor, bütünleştiriyor. Bu süreç aslında 7 Haziran seçimlerinde başladı. Kesinlikle AKP’ye ve Recep Tayyip Erdoğan’a karşı alternatif bir hükümet kurma olasılıklarını reddetmesiyle gelişen bir süreç. Demek ki hemen hemen bir buçuk yılı aşkın bir süredir aynı çizgide.

Tuğrul Türkeş’in de oraya gitmesi belki…

Tuğrul Türkeş’e acaba şimdi bakıyor mu? Baktığı zaman acaba kendisi mi gönderdi “hadi git” falan diye. O zamanki koşullarda öyle değildi ama…Tuğrul Türkeş ona da yol açtı. Bence birtakım gizli pazarlıklar, siyasiler arasında gizli pazarlıklar olduğunu düşünüyorum. Partisini tamamen ilk seçimlerde Meclis’e giremeyecek bir duruma getiren bir lider var karşımızda. Dolayısıyla ikbal bence başkanlık şeyinde, başkanın yardımcılarından biri olması olarak görüyorum. Veyahut da bir devlet görevi, adı da öyle zaten, bir devlet görevi mi var acaba diye insan düşünüyor.

Siz bundan sonraki sürecin nasıl devam edeceğini düşünüyorsunuz? Sadece Cumhuriyet özelinde değil, daha genel konjonktürde. Başkanlık sistemi gelecek mi referandumla veya erken seçim olmazsa?

Şimdi bunlar karışık şeyler tabii. Şu olursa bu olmaz, bu olmaz şeklinde giden birbirine bağlı süreçler içindeyiz. Bir halkanın içinde yaşıyoruz. Başkanlık sistemini Meclis’e getirecekleri artık kesin. Onun ilk işaretleri var zaten, nasıl olacağı konusunda haberler de dışarı sızmaya başladı. Burada eğer Meclis’e gelir ve Bahçeli kendi partisinden en az 17 kişi bulabilirse, desteklerse bu referanduma gidebilecek bir nitelik kazanacaktır. Referandumda, bütün kozlar orada paylaşılacak. Referandum büyük bir siyasi arena ve büyük bir arbede. Arbede derken siyasi arbede anlamında söylüyorum bunu. Bir çekişmeye sahne olacak. Oradan koparırlar mı bilmiyorum. O süreçte MHP’nin ya varoluşu ya da yok oluşu söz konusu. Yüzde 50’yi bulabilecekler mi, sanki aldığı oylara bakılırsa bulacaklar gibi. Bugüne kadar AKP seçmeninin önemli bir kesimi de referanduma daha doğrusu başkanlık sistemine karşıydı. Toplam Türkiye’de başkanlık sistemine onay verenlerin oranı hemen hemen bütün anketlerde ortak bir payda olarak yüzde 40’ın altında görünüyordu. Yüzde 20’lerden 30 bandına sıçramıştı. 30’larda dolaşıyordu. 40’a kadar yükseldiği oldu. Bu 15 Temmuz’dan sonra bu yüzde 50 bandını aştı mı bilmiyorum. Burada seçmen çok net olarak Cumhurbaşkanı’na verdiği destekle başkanlık sistemine verdiği desteği birbirinden ayırmış durumdaydı. Şimdi onları eşitledi mi? Eşitleyecek mi? Çok önemli bir süreç olacak Türkiye için.

Ben merak ediyorum, sizce eşitlemek için son bir haftada Diyarbakır belediye eş başkanları gözaltına alındı, tutuklandı. Ondan sonra rektör seçimleri ortadan kaldırıldı. Akademisyenler üniversiteden uzaklaştırıldı. Bunlar sizce siyasi strateji açısından doğru mu? Yani iktidarın veya Recep Tayyip Erdoğan’ın izlediği politika? Daha yumuşak gitse onun için daha iyi olmaz mı başkanlık sisteminde?

Şimdi ben onun kafasıyla düşünemem. İktidar kafasıyla düşünmem mümkün değil. “Ben olsam ne yapardım” gibi bir soru da abesle iştigal olur. Haklı gibi görünüyor bu soru aslında baktığımız zaman. Fakat şöyle bir şey var, acaba öyle mi? Daha ne kadar sert görünürse o kadar çok taraftar mı toplayacak kendisine? Bunu test etmek lazım. Bizim düşünce ve topluma bakışımızla, sistemimizle onun bakışı farklı. Acaba anket yaptırdı da böyle “yürü yahu reis” mi çıktı, bunu mu uyguluyor? Bir şey söylemek mümkün değil. Çünkü daha önceki deneylerde de yüzde 49,5 oy alacağını öngörmemiştik aslında. Her ne kadar 7 Haziran seçimlerinde yüzde 40’lara doğru yol aldığı ortaya çıktıysa bile sonraki gelişmeler birdenbire öngörülemez bir tablo yarattı. Bunu söylemek zor. Belki kendine güveniyor bu konuda. Rektörleri topluyor falan. Başkanlık sistemini uzun süredir uyguluyor. Özellikle bu son attığı adımlarda net bir şekilde ortaya koydu. Olur mu? Demek ki yani… Bunu nereden aldı? Darbe girişimini atlatmasından aldığı büyük bir güç var. O kendisinde çok ciddi bir kanaat uyandırmış da olabilir diye düşünüyorum.

Son soru Orhan Bey. 15 Temmuz dediniz. O akşam veya o gün, o hafta, ondan sonraki hafta Türkiye’nin yönünün ne olacağını düşünmüş müydünüz? Ve doğru tahmin yaptınız mı kendi içinizde?

Oradaki, saat on, on buçukta bu dedik FETÖ darbesi. Evdeydik biz, bir-iki arkadaş da vardı. Durumu analiz ettik, bu dedik FETÖ. On buçuk on bire doğru bizde kesinleşen bir şey oldu. Bu çünkü ben 2012 20 Mart’ında, onlara yeniden bir gidip baktım, bu Fethullah Gülen örgütünün daha önce yargıyı nasıl kullandığı, yargıyı aynı zamanda Recep Tayyip Erdoğan’a da karşı kullandığı, istihbaratı, bütün polisi, her şeyi istediği gibi kullandı, özgürce kullandı. Bize, muhalefete karşı veya doğrudan hükümete karşı kullandı. Dershane çatışması vs., ondan sonra 17-25 Aralık’ta müthiş bir Recep Tayyip Erdoğan’ı aşağı indirme operasyonuydu orada. Gerçek olgulardan yola çıkan bir operasyon. Ama hedefi siyasiydi, gayet netti. O zaman dedik ki biz de, “orduda da var bunlar uzun zamandır, olmazsa orduyu da kullanacaklardır” diye. Benim net yazım var. Böyle bir şey bekliyor muydum? Böyle bir olasılığı, böyle bir güç eline geçirdiyse, polisi, istihbaratı, yargıyı, hepsini kullanıyorsa askeri niye kullanmasın? Bir mantıki sonuç olarak, en son çare olarak askeri de hükümete karşı kullanabileceğini çıkarsamak mümkün. Biz onu o zaman yapmıştık. Şimdi buradaki benim tahlilim o zaman, şöyle baktım olaya: Burada böyle bir darbe oluyor evet. Böyle bir darbede asker diyebileceğimiz hiyerarşi olsun, Atatürkçü olsun, Kemalist ordunun kanadı olsun vs. falan, bunların böyle bir şeye katılması mümkün değil. Hiyerarşi olmadığı da belli bir süre sonra ortaya çıktı. Bugüne kadar asker bütün darbelerinde hiyerarşik davranmıştır, başarılı darbelerde. 27 Mayıs’ta bile bir hiyerarşi kurmuştur oradaki subaylar. Başlarına şeylerini alarak. Dolayısıyla bir de ikinci bir nokta, dış desteği mutlaka vardır. O askerler darbe yaparken veyahut buna girişimde bulunurken “acaba dünyada biz destek bulabilir miyiz” diye hep hesap etmişlerdir, o desteği bulmuşlardır ve öyle yapmışlardır. Bugünkü şeyde, bugünkü Kemalist kesim diyelim, öyle bir şey kaldıysa, bilmiyorum öyle bir şey kaldı mı? Bence kalmadı. O kesimin darbe yapma olasılığı sıfır diye düşünüyorum. Çünkü Cumhurbaşkanı o olasılığı ellerinden aldı. Biri PKK’ya karşı operasyon, askerin çok hassas, kanlı intikam, böyle bir durum içinde yani onlar. PKK’yla 40 yıldır süren bir savaşın içinde. Ulusal bütünlük, üniter birlik asker için en önemli şey. Amerika başına çuval geçirmiş. Herhangi bir desteği o anlamda tamamen atmış. Ve askerlerin de böyle bir PKK’ya karşı ve FETÖ’ye karşı savaşan bir hükümete darbe yapıp ne elde edeceğini de sormak lazım.

Ben şeyi sormak istemiştim. 15 Temmuz sonrası Türkiye’nin başkanlığa gidişinin hızlanabileceğini tahmin ettiniz mi, o gece yani?

O konuda bir şey söyleyemezdik tabii. Çünkü zayıf bir hükümet gördüğün zaman. Ben onu tahmin etmedim, bunu hızlandıracak…

Bahçeli’nin de çıkışı hızlandırdı tabii.

Tabii o var. Fakat şu kesin. Recep Tayyip Erdoğan’ın ve yandaşlarının hiçbir zaman başkanlık gerçekleştirmekten, Anayasal bir sisteme dönüştürmekten vazgeçmeyecekleri elde bir veri olarak hep var. Geçmişe baktığınız zaman bunu bazen yatırdı, sonra canlandırdı. Bu yeni değil, 7 yıldır tartıştığımız bir konu. Geldi, olanağı bulamadı geri çekildi. Olanak çıktığı zaman, koşullar kendisine elverişli olduğu zaman yeniden canlandırdı. Şimdi ise 15 Temmuz’dan sonra en uygun koşullar olduğunu düşünüyor. Bu kadar uygun koşullar ortaya çıkacağını ben de düşünmemiştim doğrusu.

Çok teşekkürler Orhan Bey. Cumhuriyet gazetesi yazarı Orhan Bursalı’yla Cumhuriyet gazetesine yapılan operasyonu konuştuk. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz.