Medyascope.tv

Sheri Berman: “Popülizm faşizm değildir, ama habercisi olabilir”

Popülizm faşizm değildir, ama habercisi olabilir

Sheri Berman – Foreign Affairs – Çeviri: İlker Kocael

Sağ hareketler Avrupa ve Kuzey Amerika’da kurulu düzeni her geçen gün biraz daha zorladıkça, birçok yorumcu bu hareketler ile 1920 ve 1930’larda yükselen faşizm arasında bazı benzerliklere işaret etti. Fransız mahkemesi geçtiğimiz yıl, muhaliflerinin Fransa’nın Ulusal Cephe Partisi lideri Marine le Pen’e “faşist” diye hitap etme hakkı bulunduğuna hükmetti; ki bu hakkın sıkça kullanıldığını ifade etmek gerek. Geçtiğimiz Mayıs ayında, Avusturya’nın Özgürlük Partisi lideri Norbert Hofer’ın başkanlık seçimlerini kazanmasına ramak kalınca, The Guardian “Nasıl oluyor da bu kadar fazla sayıda Avusturyalı, maskeli faşizmle flört edebiliyor?” diye sormuştu. Aynı ay içinde yayımlanan makalesinde Cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump’ın yükselişi ile ilgili muhafazakâr köşe yazarı Robert Kagan uyarıyordu: “İşte faşizm Amerika’ya böyle geliyor.” “Faşist” kelimesini on yıllardır siyasetçilerin ağzından yerli yersiz duyarken, ana akım gözlemcilerin önemli siyasetçi ve partileri tasvir etmede bu kelimeyi kullandıklarını ilk defa görüyoruz.

Faşizm daha çok iki savaş arası Avrupa ile ilişkilendirilir; bu dönemde bu ismi taşıyan hareketler İtalya ve Almanya’da iktidarı ele geçirmiş ve diğer birçok Avrupa ülkesine de zararları dokunmuştur. Faşistler ülkeden ülkeye değişseler de, demokrasi ve liberalizme karşı duydukları kinde ve kapitalizme yaklaşımlarındaki şüphede benzeşiyorlardı. Ayrıca –çoğu zaman dini ya da ırksal anlamda tarif edilen- ulusun tüm gerçek vatandaşlar için en önemli kimlik kaynağı olduğu konusunda da hemfikirlerdi. Dolayısıyla liberal demokrasiyi, güçlü bir liderin rehberliği altında birleşmiş ve arınmış bir ulusun yetiştirilmesine yönelik oluşturulacak yeni bir siyasi düzen ile değiştirecek bir devrimin sözünü verdiler.

Bugünün sağ popülistleri iki savaş arası dönemi faşistleri ile bazı benzerlikler taşısa da, iki grup arasındaki farklılıkların daha belirgin olduğunu söyleyebiliriz. Daha da önemlisi bugünkü karşılaştırmalar, tehlikeli politikacı ve partilerin –iki savaş arası faşizminin yaptığı gibi- demokrasiyi temelden tehdit edebilecek kapasitede devrimci türden hareketlere nasıl evrildiğini açıklamaktan aciz. Bu süreci anlamak için yalnızca aşırı sağ partilerin programlarına ve söylemlerine, politikacılarının kişiliklerine ya da destekçilerinin eğilimlerine bakmak yeteli değil. Bunun yerine daha geniş siyasi bağlamı ele almalıyız. Faşistleri aşırı uçtan Avrupa’da iktidara taşıyan; demokratik elitlerin ve kurumların iki savaş arasında toplumların karşı karşıya kadıkları krizlerle baş etmede yaşadıkları başarısızlıklardı. Önemli sorunlara rağmen, bugün Batı hiçbir yerde 1930’larda yaşadığı türden bir çöküş ile karşı karşıya değil. Dolayısıyla Le Pen, Trump ve diğer sağ popülistleri “faşist” diye adlandırmak meseleyi olduğundan daha da anlaşılmaz kılıyor.

Faşizmin doğuşu

Bugünkü birçok sağ hareket gibi faşizm de yoğun bir küreselleşme döneminde ortaya çıktı. On dokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başlarında kapitalizm Batı toplumlarını önemli ölçüde yeniden şekillendirdi; geleneksel toplulukları, meslekleri ve kültürel normları yıktı. Bu aynı zamanda çok yoğun bir göç dönemiydi. Yeni tarım teknolojileri ve ucuz tarım ürünlerinin piyasaya girişi ile perişan olan köylüler kırsal bölgelerden şehirlere akın etti, ayrıca yoksul ülkelerin vatandaşları da daha iyi bir yaşamın peşinden zengin ülkelere koştu.

Şimdi olduğu gibi bu değişimler birçok insanı korkuttu ve kızdırdı; mevcut sorunları çözebileceğini iddia eden yeni politikacılara uygun bir zemin hazırladı. Bu politikacıların başında vatandaşlarını yabancıların ve piyasaların tehlikeli etkilerinden koruma vaadi sunan sağ milliyetçiler geliyordu. Arjantin’den Avusturya’ya, Fransa’dan Finlandiya’ya neredeyse tüm Batı ülkelerinde faşist hareketler atılım yaptı. Bazı ülkelerde yıkıcı güç biçimini alırken bazılarında politika oluşturma sürecini etkiledi, ama 1914’ten önce mevcut siyasi düzenlere radikal bir biçimde meydan okur bir halleri yoktu. Diğer bir deyişle kendi başına siyasetleri ve söylemleri onları gerçekten tehlikeli ya da devrimci yapmadı. Bunu yapan Birinci Dünya Savaşı oldu.

Çatışma milyonlarca Avrupalıyı öldürdü, sakatladı, travmatize etti; kıtanın büyük bir bölümünü fiziksel ve ekonomik olarak harap etti. Britanya Dışişleri Bakanı Edward Grey savaşın hemen başında “Tüm Avrupa’da ışıklar sönüyor ve yeniden yandığını görmeye de ömrümüz yetmeyecek” diyordu. Gerçekten de savaş bittiğinde tüm bir yaşama biçimi ortadan kaybolmuştu.

1918 yılı savaşın sonunu getirdi, ama acının değil. Avrupa’nın kıta imparatorlukları –Avusturya-Macaristan, Alman, Osmanlı ve Rus- çatışma sırasında ya da sonrasında çöktü; onların yerine demokrasi deneyimi olmayan birçok yeni devlet kuruldu ve bu ülkeler birlikte yaşamaya pek de niyetli olmayan karışık toplumlara sahipti. Aynı zamanda Almanya ve İspanya gibi Avrupa’nın eski birçok devletinde eski rejimler çöktü, demokratik geçişlerin yolu açıldı. Ancak yeni devletler gibi bu devletlerin çoğu da halk yönetimi tecrübesinden –ve onun işlemesini sağlayacak alışkanlıklar, normlar ve kurumlardan- yoksundu

Daha da kötüsü, savaşın sonu barış ve yeniden yapılanma yerine bitmeyen toplumsal ve ekonomik sorun dalgalarını beraberinde getirdi. Yeni demokrasiler milyonlarca askeri topluma yeniden kazandırma ve savaş ile beli bükülen ekonomileri yeniden ayağa kaldırma mücadelesi verdiler. Avusturya ve Almanya kaybedilen savaş ve ceza gibi barışın ortaya çıkardığı aşağılanma durumuna bir cevap verme durumundaydı; iki ülkede de yüksek enflasyon sorunu yaşıyordu. Demokratik hükûmetler sokakların ve topraklarının bir bölümünün kontrolünü kaybettikçe kıta çapında hukuksuzluk ve şiddet almış başını yürümüştü. İtalya neredeyse iki yıl boyunca fabrika işgalleri, köylülerin toprak gaspı, sol ve sağ milisler arasında yaşanan silahlı mücadelelerden muzdaripti. Almanya’da, Weimar Cumhuriyeti şiddetli sol ve sağ ayaklanmalarla karşı karşıya kaldı, hükûmet şehir ve bölgelerde kontrolü yeniden sağlamak için askeri birliklerden faydalandı.

Bu türden problemlere karşın, faşistler başlangıçta nispeten etkisiz bir güç olarak kaldılar. İtalya’da savaş sonrası ilk seçimlerde neredeyse hiç oy alamadılar. Almanya’da 1923’te Birahane Darbesi fiyaskoyla sonuçlanınca Hitler ve birçok arkadaşı hapsi boyladılar. Fakat sorunlar zaman geçtikçe ortadan kaybolmadı. Avrupa ekonomileri kendi ayakları üzerinde durmakta zorluk çekiyordu ve sokak arbedeleri, cinayetler ve diğer toplumsal kargaşa biçimleri birçok Avrupa şehrine bela olmaya devam etti. 1920’lerin sonlarında, kısacası, birçok Avrupalının demokrasiye olan inancı ağır bir şekilde sarsılmıştı.

Krizdeki demokrasiler

Hemen sonrasında Büyük Buhran çıkageldi. Bu olayın getirdiği en büyük felaket –bu konudaki onca sıkıntıya rağmen- ekonomik sıkıntılar değil, demokratik kurumların buna yanıt vermedeki başarısızlığıydı. Farkı anlamak için Almanya ve ABD’nin akıbetlerini karşılaştırın. İki ülke de Buhran’dan yüksek işsizlik oranları, iflas oranları ve üretimdeki düşüş dikkate alındığında birinci derecede etkilendi. Ne var ki Almanya’da Weimar Cuhuriyeti Nazi saldırısına maruz kalırken ABD’de demokrasi hayatta kalabildi –Louisiana’da politika yapan Huey Long ve radyo vaizi peder Charles Coughlin gibi bazı sözde faşist liderlerin ortaya çıkışına rağmen.

Sorunun yanıtını iki hükûmetin ekonomik krize yaklaşımlarındaki farklılıkta bulabiliriz. Alman liderler toplumun sıkıntılarına çare olabilecek hiçbir şey yapmadılar, hatta genel olarak ekonomik gerilemeyi derinleştiren ve özel olarak da işsizlik oranını korkunç miktarda yukarı çeken bir kemer sıkma politikası izlediler. İşin ilginci, ana muhalefet partisi olan Sosyal Demokratlar bile insanları cezbedebilecek alternatif bir program oluşturmaktan çok uzak bir şekilde bir köşede pinekliyordu. Bu sırada ABD’de demokratik kurumlar ve normlar daha uzun zamandır mevcut olduğu için daha sağlamdı. Ancak faşizm tehlikesinin savuşturulmasında Başkan Franklin Roosevelt’in modern refah devletinin temellerini ortaya koyan, hükûmetin vatandaşlarına yardım edebileceği, hatta edeceği konusundaki ısrarı da önemliydi.

Avrupa’da maalesef birçok hükûmet bu şekilde aktif bir tutum takınma kabiliyeti ya da iradesi gösteremediği gibi ana akım partilerin birçoğu da uygun alternatif plan sunmaktan acizdi. 1930’ların başında liberal partiler kıtanın büyük bölümünde itibarını kaybetmişti; onların piyasaya olan inancı, kapitalizmin olumsuz yanlarını törpüleme konusundaki isteksizlikleri ve milliyetçiliğe karşı hasmane tutumları, seçmenleri bu partilerin iki savaş arası gerçekliğinden tamamen koptuğu kanısına götürdü. İskandinavyadakiler hariç, sosyalist partilerin birçoğu da afallamış durumdaydı, vatandaşlara yaşam koşullarının yalnızca kapitalizmin tamamen çökmesi ile iyileşebileceğini söylüyorlardı –bu zaman zarfında da onlara yardım etmeleri pek mümkün değildi.  (Sosyalistler aynı zamanda ulusal kimlik ve geleneksel normların ayaklar altına alınması meseleleri ile ilgili yükselen kaygılara ya kayıtsızlıkla ya da hasmane bir tavırla karşılık veriyorlardı –toplumsal çalkantı döneminde takınılabilecek siyasi açıdan pek akıllıca durmayan tavırlardan biri.)  Komünistler en azından statüko yerine ilgi uyandıran bir alternatif öneriyorlardı, ancak onların da cazibesi yalnızca işçi sınıfı odaklı yaklaşımları ve milliyetçiliğe karşı hasmane tutumları dolayısıyla sınırlıydı.

Sonuç olarak birçok Avrupa ülkesinde demokrasiye olan inancın düşüşünden ve Buhran’dan faydalanan faşistler oldu. Faşistler hem mevcut düzeni güçlü bir biçimde eleştirdiler hem de onun yerine sağlam bir alternatif önerdiler. Demokrasinin verimsiz, ihtiyaçlara yanıt vermeyen ve güçsüz olduğunu söyleyip onu yepyeni bir sistemle değiştirecekleri vaadini öne sürdüler. Yeni sistem yeni iş olanakları yaratarak, refah devletini genişleterek (yalnızca “gerçek” vatandaşlar için elbette), (çoğunlukla Yahudi) sözde sömürücü kapitalistleri saf dışı bırakarak ve kaynakları bunun yerine ulusal çıkara hizmet eden ticari kuruluşlara aktararak devletin vatandaşlarını kapitalizmin yıkıcı etkilerinden korumasını sağlayacaktı. Faşistler uluslarını güçsüz düşüren bölünme ve çatışmalara son vermeyi vaat ettiler –tabii çoğunlukla ulusa ait olmadığını düşündüklerini defederek. Ayrıca uzun zamandır kontrol edemedikleri güçler tarafından hırpalandığını hisseden toplumlarına gurur duygusu ve amaç sağlayacaklarına söz verdiler. Alınan bu pozisyonlar, Almanya, İtalya ve diğer ülkelerde faşistlerin sınıf bölünmelerini aşan bir biçimde çok farklı toplumsal grupları kendine çekmesini sağladı. Faşist partilere destek daha çok erkekler, alt-orta sınıf ve eski askerlerden gelse de, iki savaş arası Avrupasında tüm partilerin tek tek sahip olduğundan çok daha geniş bir taban oluşturmayı başarabildiler.

Tüm bu avantajlara rağmen, faşistler iktidarı kendi başlarına alma gücünden yoksundular; geleneksel muhafazakârların da suç ortaklığına ihtiyaçları vardı. Geleneksel elitin iktidarını halk iktidarı aleyhine koruyan bu muhafazakârların kendi geniş kitleleri yoktu ve uzun vadeli amaçlarını gerçekleştirmek için faşistlerin popülaritesini kullanabileceklerini düşündüler. Dolayısıyla kapalı kapılar ardında Mussolini ve Hitler’in iktidarı alması için çalıştılar; sonrasında onları yönlendirebileceklerini ya da onlardan kurtulabileceklerini sandılar. Bilmedikleri bir şey vardı: faşistler de aynı oyunu oynuyordu. 1933’te şansölye olarak atanmasından kısa bir süre sonra Hitler bir zamanlar ittifak kurduğu ve haklı olarak uzun vadeli devrim projesine bir engel olarak değerlendirdiği muhafazakâr müttefiklerinden kurtuldu. 1922’de başbakan olarak atanan Mussolini’nin yerini sağlamlaştırması biraz daha uzun sürdü –ama o da en nihayetinde kendisini Il Duce yapması yolunda ona yardım eden geleneksel muhafazakârların birçoğunu bir kenara itti (ya da öldürdü).

Bugün için dersler

Tüm bunlar bize Le Pen, Trump ve bugünün diğer aşırı sağ politikacıları hakkında hangi dersi veriyor olabilir? Bu politikacıların iki savaş arası faşistleri ile şüphesiz bazı benzerlikleri var. Selefleri gibi bugünün aşırı sağ politikacıları mevcut demokratik liderleri verimsiz olmakla, ihtiyaçlara yanıt vermemekle ve güçsüz olmakla itham ediyorlar. Uluslarına onları besleme, düşmanlardan koruma ve kontrol edemedikleri güçler tarafından hırpalandığını hisseden toplumlarına bir amaç sağlayacaklarına söz veriyorlar. Çoğu zaman dini ya da ırksal yaklaşıma dayanarak tanımladıkları “halk” adına hareket etmeyi vaat ediyorlar.

Ancak farklılıklar benzerliklerden bir adım daha önde. En göze çarpanı, bugünün aşırıları demokrasiyi yıkmak değil onu iyileştirmek istediklerini söylüyorlar. Demokrasinin mevcut işleyiş şeklini eleştiriyorlar fakat bunun yerine bir alternatif önermiyorlar, yalnızca hükûmeti daha da güçlendirmek, verimliliğini artırmak ve ihtiyaçlara daha duyarlı hale getirmek gibi belli belirsiz vaatlerde bulunuyorlar.

Dolayısıyla günümüz aşırı sağcılarını faşist yerine popülist diye nitelendirmek daha doğru olacaktır, çünkü yozlaşmış, bayağı ve fildişi kulelerinde yaşayan elitlere karşı sokaktaki adamın sesi olduklarını iddia ediyorlar. Diğer bir deyişle, kesinlikle liberalizmin karşısındalar ama demokrasi karşıtı değiller. Bu yabana atılır bir ayrım değil. Bugünün popülistleri iktidara gelirse –iktidara gelen sağ milliyetçiler bile olsa- demokrasinin süregiden mevcudiyeti toplumların sandık yoluyla seçilenleri uzaklaştırmasını sağlayabilecek. Aslında bu demokrasinin en önemli gücü olabilir: ülkelere hatalarından dönme fırsatı vermesi.

Ancak bugünün sağ aşırıları ve dünün faşistleri arasındaki en önemli ayrım daha geniş bağlamla ilgili. Güncel problemler ne kadar büyük olursa olsun ve vatandaşlar kendilerini ne kadar kızgın hissederlerse hissetsinler, Batı’nın iki savaş arası dönemi çalkantısına benzer bir durumda olduğunu söylemek mümkün değil. Troçki bir zamanlar “özelleştirmeler kendi başına başkaldırılara sebep olmaya yeterli değildir; yoksa kitlelerin sürekli isyan durumunda olması gerekirdi” diyordu, aynısı faşizmin ortaya çıkışı için de geçerli. ABD’de ve Batı Avrupa’da, en azından, demokrasi ve demokrasi normları kökleşmiş durumda ve mevcut hükûmetler hiçbir yerde 1920 ya da 1930’lardaki selefleri gibi beceriksiz görünmüyor. Dahası, demokratik usuller ve kurumlar, refah devletleri, siyasi partiler ve kuvvetli sivil toplum vatandaşlara endişelerini ifade etme, siyasi kararları etkileme ve ihtiyaçlarını karşılama konularında sayısız yol sunmaya devam ediyor.

Bu sebepler dolayısıyla, ABD’deki ve Batı Avrupa’daki aşırı sağcılar bugün iki savaş arası seleflerinin sahip olduğundan çok daha kısıtlı seçenek ve fırsatlara sahip. (Diğer taraftan, demokratik norm ve kurumların nispeten genç ve zayıf olduğu Doğu ve Güney Avrupa’da ortaya çıkan hareketlerin  –Yunanistan’da Altın Şafak, Macaristan’da Jobbik– geleneksel faşizm ile benzerlikleri çok daha fazla.) Akademisyen Theda Skocpol’un da vurguladığı gibi, devrimci hareketler kriz yaratmazlar; krizden faydalanırlar. Diğer bir deyişle, demokrasiye yönelik gerçek devrimci tehdit, demokrasiler karşı karşıya kaldıkları zorluklarla başa çıkamayarak suiistimal edilmeye hazır krizleri kendileri ürettiğinde ortaya çıkar.

Tabii işler her an değişebilir, ABD’de ve Batı Avrupa’da faşist hareketler yok diye rehavete kapılmamak gerek. İki savaş arası dönemden şunu öğreniyoruz ki Batı’nın kaygılanması gereken şey sağ popülistlerin kendisi değil demokrasiyi itibarsızlaştıran sorunlar. Le Pen’lerin ve Trump’ların gerçek bir tehlike haline gelmeden tarihe gömülmesi için izlenecek en iyi yol; tüm vatandaşların ihtiyaçlarına duyarlı  demokratik kurumlara, partilere ve siyasetçilere sahip olmak. Örneğin ABD’de yükselen eşitsizlik, durağan ücretler, değerden düşen topluluklar, Kongre’deki tıkanıklık ve seçim kampanyalarına giden büyük meblağlar; Trump’a desteğin artmasında Trump’ın sözde karizması ya da destekçilerinin varsayılan otoriter eğilimlerinden daha büyük bir rol oynadı. Bu sorunları çözmek şüphesiz ki yeni bir Trump’ın yükselmesinin önüne geçmede etkili olacaktır.

Yine tarih gösteriyor ki muhafazakârlar sağ popülistlerle kucaklaşmadan önce bir kez daha düşünmeli. Aşırı sağ oyları çekmek için seçim hileleri, Başkan Barack Obama’nın vatanseverliği ve tabiiyeti ile ilgili temelsiz iddialarda bulunan ana akım Cumhuriyetçiler çok tehlikeli bir oyun oynuyorlar, çünkü bu türden bir retorik vatandaşların politikacı ve kurumlarına yönelik korku ve güvensizlik duygularını körükleyebilir, nihayetinde demokrasiye olan güveni sarsabilir. Tıpkı iki savaş arası dönemde olduğu gibi, bu muhafazakârların da muhafazakârların kendi politikaları, tabanları ve kurumlarına sadakatle bağlı olmayan siyasetçilerin cazibelerini artırma ihtimali yüksek.

Sağ popülizm –aslında her türden popülizm- sorunlu demokrasinin semptomudur; faşizm ve diğer devrimci hareketler krizde olan bir demokrasinin sonuçlarıdır. Eğer hükûmetler ABD ve Batı Avrupa’nın karşı karşıya olduğu toplumsal ve ekonomik sorunlarla daha yakından ilgilenmezlerse, eğer ana akım siyasetçi ve partiler tüm vatandaşlara ulaşma konusunda daha iyi bir iş çıkarmazlarsa ve muhafazakârlar aşırı hareketlerin yükselişlerine gözlerini yumup korku pompalamaya devam ederlerse, işte o zaman Batı kendini aniden popülizmden faşizme doğru yol alırken bulabilir.

Bunlar da ilginizi çekebilir: