Medyascope.tv

Türkiye’nin gidişi: Ali Bayramoğlu ile söyleşi

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba iyi günler. Ali Bayramoğlu ile beraberiz. Serbest yazar diyelim. Fehmi Koru sürekli “Kendi blogunu yapsın artık Ali Bayramoğlu” diyor… Düşünüyor musun?

Yok. Şu anda öyle bir şey düşünmüyorum. Yazı yazma imkânım hâlâ var. Çeşitli siteler, röportajlar verebiliyorum, fikrimi belirtebiliyorum, başka türlü görüş yazıları isteniyor. Al-Monitor diye bir Amerikan merkezli, zannederim aslında Beyrut kökenli bir site var. Orada haftada bir yazıyorum. Şu anda öyle kendi gazetemi çıkarmak gibi bir derdim yok.

Şimdi Ali, şunu söyleyeceğim: Sen EMASYA (Emniyet-Asayiş Yardımlaşma) protokolleri diye bir şeyle özdeşleşmiştin. Detaylarını uzun uzun anlatma ama, sen o zaman askere verilmiş olan, sivil idare tarafından verilmiş olan birtakım yetkilerin ne kadar demokrasi-dışı olduğunu vs. söyleyip bayağı bir kampanya yürütmüştün, ya da varolan bir kampanyanın…

Yok, yıllarca kampanya yürüttüm. İlk gündeme getiren ben oldum.

Başarılı da oldu değil mi o?

Oldu. Sadece benim, en azından gündeme getirdiğimi, insanların kulağına su kaçırdığımı söyleyebilirim. Ama bunun kaldırılması tabii iktidarın çıkarlarıyla ilgili bir süreçte gerçekleşti.

Peki, şunu soracağım: Bugün geldiğimiz noktada EMASYA protokollerini aratır bir noktada değil mi Türkiye?

Daha beter. EMASYA protokolleri başka bir çerçeveydi. Bugün Türkiye’deki tablo, baktığınız zaman bir darbenin savuşturulduğu değil adeta bir darbenin gerçekleştiği ve darbe sonrası alınan, –neyse o?– insan haklarına, temel demokratik kurallara aykırı önlemlerle tüm siyasî ve toplumsal alanda karşılaşılan bir tabloyla yaşıyoruz. EMASYA sistemin askerîleşmesini ifade ediyordu. Evet, EMASYA’ya bir geri dönüş işaretini biz en son çıkarılan bu Kürt meselesindeki Terörle Mücadele Yasası zannediyorum, son çıkan Terörle Mücadele Paketi çerçevesinde gördük. O neydi? Askerin daha denetimsiz hareket edebilmesi, siyasî saha üzerindeki kararları askerin alması, askerî suç ile normal suç arasında bir ayrım yapılarak askerî suçun bir zırh olarak kullanılması… Bütün bunlar aslında eski vesayet düzenini ve EMASYA düzenini akla getiren unsurlardı. Kaldı ki, Bakanlar Kurulu’nun vereceği yetkiyle bir değil birden çok ilde birden iç güvenlik operasyonu yapıldığı zaman tüm yetkinin oradaki bölge komutanına ya da en üst komutana veriliyor olması; bunlar hep EMASYA protokolünü akla getiren mantık ve uygulamalar. Bunlar daha çok Kürt meselesiyle ilgili karşımıza çıktı, ama bugün itibariyle baktığımız zaman ben tablonun çok daha vahim ve derin olduğunu düşünüyorum.

Seni en çok ne kaygılandırıyor? Şimdi birçok şeyi aynı anda yaşıyoruz ve her sabah kalktığımızda yeni bir haberle uyanıyoruz. İşte HDP’lilerin tutuklanması, Cumhuriyet gazetesi operasyonu, daha önce Ahmet Altan, Mehmet Altan, Şahin Alpay’ın alınması, şirketlere el konması, insanların çıkartılması… Böyle bir bütün içerisinde mi değerlendirmek gerekiyor?

Üç kalemden bahsedebilirim. Birinci kalem: 15 Temmuz askerî darbe girişiminin, ki tehlikeli ve pislik bir girişimdi. Bunu yapan adamların da, Fethullah Hoca Cemaati’nin –artık Cemaat denmesi bile bir eleştiri nedeni oldu; FETÖ deniyor devlet ağzıyla, peki öyle diyelim– FETÖ’nün varlığı ve temizlenmesi çok önemli ve demokrasi için çok hayatî bir şey. Görüyoruz, biliyoruz. Yıllarca da bunu söyleyenlerin arasında yer aldım. Ama 15 Temmuz’u hükümet çok önemli bir vesile olarak kullandı. Bu vesilenin üç ayağı var. Bunlardan bir tanesi, büyük bir muhalefet temizliği diyelim. Bu muhalefet temizliği daha çok liberal kesimle başladı, sol kesimle ve Kürt kesimle devam ediyor. Bu muhalefet temizliği tamamen Olağanüstü Hal’in vermiş olduğu yetkilere dayanarak yapıldığı için temel hak ve özgürlükleri sistematik ve kuralına uygun bir şekilde ihlal ediyor. Adeta Türkiye’de oluşturulmak istenen yeni bir düzenin ruhu gibi karşımıza çıkıyor. Bu beni endişelendiriyor tabii. Çünkü bu kadar büyük ve keyfî bir sistematik tasfiye… 11 bin Kürt öğretmen işten atılıyor, bildiğimiz bütün arkadaşlarımız bir kısmı, bir kısmı değil, entelektüeller, yazarlar, kanaat önderleri, sudan sebeplerle hapse giriyor. İkinci önemli husus: Devlette AK Parti’nin kurmaya çalıştığı hegemonya. Bu hegemonyayı her siyasî parti kurmaya çalışır. AK Parti de kurmaya çalışıyordu ve kuruyordu da nispeten. Fakat yine son çıkan, bazı yapılan düzenlemeler, örneğin üniversitelerle ilgili düzenleme, doğrudan doğruya YÖK’ün Cumhurbaşkanı’nın denetimine girmesi, YÖK üstünden bütün rektör atamalarının Cumhurbaşkanı’na bağlanması, devletten çıkarılan büyük kütlelerin, yüz bine varan kütlenin yerine daha sadakat ve güvenlik soruşturmaları üstünden MHP’li ve AK Parti’ye yakın, yani güvenilir insanların işe alınması, güven ve sadakat merkezli bu hegemonyanın oluşturulması yine normal kurallar çerçevesinde yapıldığı ölçüde, uzun vadeyi kaplayacağı ölçüde insanı endişeye sevk ediyor tabii. Üçüncüsü de Ruşen, müthiş bir keyfîlik. “Terör örgütüne üye olmadan destek vermek” gibi, “bilinçaltı ilişkiler kurmak” gibi artık gülmekle bile başa çıkamayacağımız bir mantığın sistematik bir yargı refleksi haline gelmesi. Ve bu yargı refleksinin sadece Olağanüstü Hal çerçevesinde değil benim gördüğüm kadarıyla, adeta yeni kurulmak istenen bir düzenin unsuru olarak tanımlanıyor olması. Bu üç parça beni çok endişeye sevk ediyor. İki tane, müsaade edersen söyleyeyim, iki tane milat olay: Bir, Cumhuriyet gazetesinin basılmasıdır. Cumhuriyet gazetesinin basılması, hakikaten Cumhuriyet gazetesini severim sevmem, o başka bir tartışma. Ama bu ülkenin basım kurumunun, Cumhuriyet tarihinin çok önemli bir dokusu. Tutuklanan insanlara, gözaltına alınan insanlara ve iddialara bakıldığı zaman çok açık bir şekilde “Sus” komutunun verildiği ve muhalefet yapıldığı takdirde “Başına bu gelir” imajının oluşturulduğu, ancak 12 Eylül’de olabilecek, o tür rejimlerde olabilecek bir görüntü. E tabii bir diğeri de HDP’li milletvekillerine yönelik, 94 yılına geri dönüşü akla getiren, siyasî alanı tamamen daraltan, Kürt meselesinde siyasî fikri ve temsili yok edip yasaklamaya kalkan bir bakış açısı. Şimdi bunlar iki tane şey üretiyorlar. Bir taraftan rejimin her geçen gün daha otoriterleşmesini, ikincisi çok endişe veren bir soruyu: Böyle bir sistem mi inşa ediliyor? Çünkü bir askerî darbe olduğu zaman bunun bir tür geri dönüşünün olduğunu bilirsin. Acı çekersin, sıkıntı çekersin…

Geçişi vardır.

Geçişi vardır. Fakat burada başkanlık sistemi tartışması, MHP-AK Parti yakınlaşması, hatta zaman zaman CHP; iyi ki şimdi biraz daha farklı davranmaya başladı. Bir dönem üç partinin dokunulmazlıklar konusunda olduğu gibi yaklaşması, bunun ortaya çıkardığı yeni blok, bütün bunlar tabii şu soruyu akla getiriyor: Kuvvetler birliği esasına dayalı, itaat eden bir toplum, suskun bir basın, gücün tek elde toplandığı bir siyasî iktidar yapısı gibi tam bir, oryantalist bir dille söyleyeyim, tam bir şark despotizminin inşası endişesi; tabii endişe noktasını geçmiş durumda.

Peki şöyle iki tane temel şey söyledin. Çok olay yaşıyoruz da. Birisi Cumhuriyet gazetesi, birisi HDP. Bunlar neredeyse birer gün arayla oldu, tutuklanmalara falan baktığımız zaman. Şimdi, bu kadar hızlı, bu kadar üst üste… bu özel bir mantıkla mı yapılıyor sence? Yani bu üst üste, peş peşe olması… Normalde şöyle düşünülürdü. Zamanında, mesela Cemaat’in iktidarı paylaştığı dönemde belli bir takvimle gidiyordu ve belli, alıştıra alıştıra, önce şu dava, sonra bu dava falan gibi. Şimdi neredeyse her gün bir büyük tarihi olay…

Tabii içini bilemiyorum. Yani öyle bir enformasyonum yok. Olsa daha kolay fikir yürütebilirim. Ama varsayımlarımı söyleyebilirim. Bunun birazcık el-kol yordamıyla yürütülen bir şey olduğu kanaatindeyim. Cumhuriyet gazetesi işinin ve diğer meselelerin ben doğrudan doğruya Beştepe’nin siyasî iradesiyle ve telaffuzuyla olabileceğini düşünüyorum ve bunların da bu kadar hızlı ve arka arkaya oluyor olması da biraz el-kol yordamı, oradaki sistemin çalışmasıyla ilgilidir diye düşünüyorum. Ama sonuç olarak baktığımız zaman belki bunlar çok arka arkaya oldu ama süreç çok daha uzun, Ruşen. Dokunulmazlıkların kaldırılması 15 Temmuz’dan önce.

Cumhuriyet gazetesi operasyonu da önce.

Aslında o da önce. Ve insanların tutuklanması, işte Altan kardeşler, Nazlı Ilıcak, Şahin Alpay, Necmiye Alpay, Aslı Erdoğan, bütün bu kişiler, bir kısmı FETÖ diyerek muhalefet tasfiyesi, bir kısmı da Kürt meselesiyle tasfiye. Yeni bir hikâye değil. Doz arttı. Nasıl arttı? Kanun Hükmünde Kararname’lerle bütün televizyonlar, dergiler, İMC, bütün bu yapılar kapandı. Arkasından çok önemli başka bir karara imza attı hükümet, otoriterleşme istikametinde. Kayyum mekanizmasını devreye soktu. Çünkü biliyoruz ki İçişleri Bakanlığı’nın suç işleyen belediye başkanlarını görevden alma yetkisi zaten var. Ama onu görevden aldığınız zaman onun yerine onun temsilcisi, vekili, yardımcısı geliyor. Temsili demokrasinin gerekleri devam ediyor. Suç şahıs üstünden bir kenara ayrılıyor. Kayyum atama kararnamesi şahsı değil doğrudan bir siyasi hareketi, orada temsil eden yapıyı hedef alan bir düzenleme. Sonuç olarak Demokratik Bölgeler Partisi’nin 24 tane belediyesine doğrudan doğruya belediye başkanları, kaymakamlar, mal müdürleri kayyum olarak atandı. Burada soruşturma gören şahısla ilgili değil, doğrudan doğruya siyasi partinin oradan kazınmasıyla ilgili hamle söz konusu. Bütün bunlar daha önce başladı. Son 8 aydır, son 9 aydır, aslında Temmuz 2015’ten beri artan oranda bunları yaşıyoruz. Şimdi Cumhuriyet gazetesi ve Can Dündar hadisesi ondan önce Cumhuriyet’le ilgili. Bu son iki olay, özellikle HDP olayı bunun artık taçlanması ve son noktaya erdirilmesidir. Yani bundan sonra artık bir tek, geri kalan milletvekillerinin de susturulması hatta Meclis’ten mümkünse geri çekilmeleri ki zaten kendileri de o tip bir karar veriyorlar.

Peki o kararı nasıl buluyorsun, HDP’nin Meclis çalışmalarına katılmama kararını?

Ben olsam ben de benzer bir karar verirdim. Bu Meclis…, mücadele etmek, alanı açmak, alanı kullanmak her zaman önemlidir. Ama orada önemli olan aynı zamanda bunu yapılabilir, makul, onurlu ve siyasi açıdan anlamlı koşullarda yapabilmek. Bugün o koşullar yok. Meclis’ten çekilmelerini yanlış buluyorum. Meclis’teki varlıkları sürmelidir, ama Meclis’in aktif çalışmalarına katılmamaları ve böyle bir protestoda bulunmalarını son derece makul buluyorum.

Peki burada şöyle bir şey yok mu? Genellikle hamleler devletten geliyor. Ve devlet çok büyük. Birtakım hakları geri alıyor, insanların özgürlüklerini sonlandırıyor vs. Buna karşı da insanlar sürekli protestolar, tepki yetiştirmeler, vs.. Hep bir reaktif bir şeyi var toplumda şikâyet edenlerin. Ve bu da belli bir yerden sonra insanlarda bir umutsuzluğa yol açıyor sanki. “Bir şey elde edemiyoruz, ne kadar bağırırsak bağıralım, dayanışma içerisinde olursak olalım yeni operasyonlar, yeni…” Birçok insanda şeyi gözlüyorum, çaresizlik hissi var. Bu bir kısır döngü gibi bir şey oldu.

Zaten bu endişelerin ana kaynağı bu. Nasıl insanların bir kısmı bu ülkeden gitmek istiyor, geleceklerini burada görmüyorlarsa, bu söylediğin ruh hali de buna benzer duyguların başka bir parçası. Değişimle ilgili bir ışık, bir ihtimal gözükmüyor çünkü. İç dinamikler itibariyle baktığımız zaman, bir alternatif gözükmüyor. Siyasi yük verilecek bir yer gözükmüyor. AK Parti’nin parti bünyesi içerisinde anlamlı bir siyasi hareketlilik ihtimali yok. Sadece söylenme hali var. “Yanlış yapılıyor” diyen mır mır eden pek çok kişi var. Ama Erdoğan’ın oluşturmuş olduğu güç ve o kütleye karşı durma söz konusu değil. Dün yani daha modernist sistemin, Kemalist sistemin dengesi yani bir tarafta askerin, bir tarafta yüksek yargının durduğu, birinin bir adım atarken çok sevimli olmasa da onlara dönüp baktığı denge sistemi tamamen ortadan kalkmış durumda. Bütün bunlar olduğu zaman tabii güçlü olan, çünkü tek güç var, önü son derece açık görünüyor. (14:50) Ancak insanlar Türkiye’de değişimin krizlerle olabileceği inancına sahipler. Nasıl krizler? Büyük bir ekonomik kriz olur, Türkiye baş üstüne düşer. Büyük bir dış kriz olur, Türkiye baş üstüne düşer. Ama bunlar da umutsuzluk meselesini çözen şeyler değil, çünkü bunlar dönüştürücü beklentiler değil. Kriz birini yıpratabilir. Ama kriz bu ülkeye iyi gelmez. Yani şöyle varsayalım. İdam cezası geldi, geri getirdiler. Avrupa’yla ilişkileri kesti. Türkiye’ye gelen sıcak para durdu. Bu Türkiye’de iktidarın yıpranmasına mı yol açar yoksa konsolide olmasına mı yol açar, bu tartışılır. Tekrar bakın “dış güçler, bize yönelik hücumlar” diyen bir konsolidasyon, popülist aşırı otoriter bir konsolidasyon hâlâ mümkün. Dolayısıyla umut ne dış krizlerle, ne iç değişim dinamikleriyle ortada yok. AK Parti, Tayyip Erdoğan çeşitli kademelerden geçerken, bir tanesi 2011-13 arasıdır. İlk ciddi sarsıntılar orada yaşandı. 13’ten sonra bu Fethullah meselesiyle ilgili bir tür otoriter reaksiyonlar vermeye başladı. Bugün ise artık bu otoriter reaksiyonları bir şeye bağlı olarak vermekten çok, kendi hayalindeki bir düzeni inşa etmek için devreye sokuyor kaygısının ötesine geçen bir durumla karşı karşıyayız. Dolayısıyla bu umutsuzluk çok doğal. Ancak sosyolojiyle cevap verebiliriz. İşte Türkiye bunu taşımaz, Türk toplumu, bu deveye bu yük ağır gelir, bu deve çöker… Çökmeler ne kadar zamanda olur, çöktüğü zaman ortaya çıkacak sonuç ne olur, altında kim kalır? Bunlar tabii hep umutsuzluk nedenleri.

Şimdi biraz detaylı, mesela ben hâlâ şeyi çok fazla, anlıyorum ama anlayamıyorum da bir taraftan: Mehmet Altan ve Ahmet Altan aynı anda içeri alındılar, birer gün arayla. Önce Ahmet Altan’ı bıraktılar, hemen ertesi gün onu da aldılar. Daha önce de Ali Bulaç gibi, Şahin Alpay gibi, Ahmet Turan alkan gibi, çok önemli, başka isimler de var tabii ama ilk aklıma gelen bunlar. Yani bu insanlar bu ülkede bir şeyler vermiş, bir şeyler olmuş, seveni var, sevmeyeni var ama önemli değil. Sonuç olarak düşünce hayatımızın en öne çıkan insanlarıydı. Ve bu insanlar sudan gerekçelerle, sadece biliyoruz ki yazdıklarından dolayı, yazıyor olmalarından dolayı, yazmak dışında bir şey yapmadıkları belli. Ve bu ülke bu insanlara sahip çıkmadı Ali.

Ülkeden neyi kastettiğimize bakmak lazım Ruşen. Senin uzmanlık alanlarına giriyoruz. Hangi toplumsal doku sahip çıkmıyor? Mesela “Ali Bulaç’a niye sahip çıkılmıyor” sorusu manalı. Ama “Altan kardeşlere niye sahip çıkılmıyor?” sorusu bu ülkenin başka bir hastalığıyla ilgili. Yani liberal olarak görünene, Batı değerlerini…

Ama zamanında mesela bu çevrelerde de çok itibar gören insanlardı, bir ara yani. Sonradan yolları ayrıldı falan ama…

Fonksiyonel o. Faydalanıldığı dönemler, işe yaradığı dönemler itibariyle. Bu böyledir ama. Bu kadar faydacı bir kültürde yaşadığınız zaman, her zaman dostluklar bile öyle olmuyor mu? Politik merkezli oluyor. Herkes fikrine göre, düşüncesine, ilkesine göre değil, aldığı pozisyona, çıkara göre dostluklar kırıyor, dostluklarını ayrıştırıyor. Bu tabii bir toplumsal kesimin fayda olarak bekledikleriyle ilgili. 28 Şubat’ta muhafazakarlâr konuşamazken Ahmet konuşuyordu, Mehmet konuşuyordu. Tabi o zaman sevilmek başka bir şey. Daha sonra onların bakış açısıyla kendi bakış açın arasındaki mesafe üzerinden siyaset yapmak başka bir şey. ben yıllardır muhafazakâr medyada yazıyorum. Liberalizmin, liberal kelimesinin sola oranla çok daha kuvvetli bir şekilde bu kadar büyük bir şeytan temsili olduğunu yıllar içerisinde yaşayarak gördün. Burada da kimdir bunu en çok temsil eden onların gözünde dersen, işte 10-15 tane adam varsa o 10-15 tane adamın içerisinde Ahmet’le Mehmet de vardır. Dolayısıyla orada böyle bir sınıfsal düşmanlık, bir temel medeniyet düşmanlığı, kültür mesafesi, bunlar hep yaşayan unsurlar. Sol içinde de çok farklı değil, liberallere bakış. Dolayısıyla ben şu dönemdeki en önemli tasfiye kalemlerinden bir tanesinin liberal düşünce olduğu kanaatindeyim. Liberal düşünce deyince liberalizmden de bahsettiğim yok. Bu ülkede öyle bir şey yok. Özgürlükçü yani sağ ya da sol gibi eksenlere çok dikkat etmeden daha özgürlük alanlarını savunan insanların toplandığı bir küme bu. Bunun içinde solcusu da var, sağcısı da var, şu da var, bu da var. Onun için ben Ali Bulaç’a bile liberal eğilimli derim, yani başka bir şeydir o. Bu açıdan çok büyük bir tasfiye var. Düşüncenin tasfiyesi, özgürlükçü önerilerin, fikirlerin tasfiyesi. Toplumda buna büyük bir katılım olduğunu düşünüyorum ben.

Yerine de bir şey konmuyor.

Yerine bir şey konmuyor. Bugün Tayyip Erdoğan seçimlere giderse yüzde kaç alır? Ben 60’tan aşağı alacağını sanmıyorum. Kişisel kanaatim bu. Gördüklerime bakarak, evet hep bir muhalefet var ama o muhalefet belli işte. Hep bir rakamlar arasında dönüp duruyor. Muhalefetin içinde demokrat olan muhalefet çok daha küçük bir kesim ifade ediyor. AK Parti döneminin özellikle son dönemde en büyük sorunu bu kemikleşme. Yani kimlik, siyasi davranış kemikleşmesi ve geçişlerin azalması.

Peki burada şimdi, MHP ile bariz bir yakınlaşma, ittifak var. En son hatta HDP operasyonu olmadan önce Erdoğan-Bahçeli buluşması var. Bir taraftan ulusalcı diye tabir edilen kesimin siyasi iktidarla iyi geçindiği yolunda çok ciddi emâreler vesaireler var. Böyle bir bloklaşma oluyor. Öteki tarafta tereddüt halinde bir CHP ve bir de sürekli köşeye sıkışmış olan bir Kürt hareketi var.

Liberaller var, Kürt hareketi var, Fethullahçılar var.

Burada hâlâ herhalde en önemli şey yine, siyasi iktidara karşı gelebilecek olan en önemli tehdit galiba Kürtler değil mi?

Kesinlikle. Başka bir şey görebiliyor musun? Yani kitlesel olarak ve politik olarak, politik dille kitlesel dil arasındaki ilişkiyi koordinasyonu kurabilecek tek hareket Kürt hareketi.

Orada ama şöyle bir şey oldu biliyorsun. Ben bu öğlen bir yayın yaptım. Diyarbakır’da saldırı, hani o üstlendi bu üstlendi, en son TAK üstlendi, orada kaldı. Şimdi Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece HDP’liler tutuklandı ve Cuma sabahı da o bomba patladı. Şimdi Türkiye Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’dan çok o bombayı konuşuyor. Hatta bombada hayatını kaybedenlerden biri de HDP’nin ilçe başkanı. Bu nasıl olacak? Kandil’in yasal siyaset üzerindeki bu tahakkümü, ipotek altına almasından çıkmanın imkânı var mı?

Çok kolay görünmüyor. Şöyle, söylediğinin içinde o kadar çok boyut var ki. Bir tanesi resmî Kürt hareketiyle, PKK, Kandil ile Kürt kitlelerin ilişkisi. Bu ilişkinin zaman zaman paradokslar içeren birden çok fazla boyutu olduğunu, bu ilişkileri izleyen, inceleyen, araştıran bilir ve görür. Bu hem şiddet, özellikle son dönemlerde şiddet ve bu tür kentsel, ekonomik tahribatlar karşısında bir mesafe koymadır, ama aynı zamanda aidiyet olarak bir tür politik onur olarak, tarihsel kimlik olarak, bir tür de o PKK dediğimiz yapıyla bağlar vardır. O bağlar sistematik ve örgütsel bağlar değildir, ama bir evlat gitmiştir, bir çocuk gitmiştir, bir aile işin içindedir. Dolayısıyla bu paradoks anlık olarak okunduğu zaman, şu âna baktığınız zaman hükümet öyle yapıyor zaten. İşte “Kitleler PKK’ya karşı duruyorlar” diyor. Ama tarihsel olarak baktığınız zaman o kadar basit okunabilecek bir şey olmadığı kanaatindeyim. İnsanlar PKK’ya yaklaşmasalar bile devletten ya da devletin önerdiklerinden en azından uzaklaşıyorlar. Bu bile bir üçüncü öbeğin orada doğmasıyla ilgili bir sonuçtur. PKK, diğer taraftan baktığımız zaman ikinci başka bir katman, tabii Rojava meselesi var. Yani Ortadoğu’daki Kürt varlığıyla, Kürt geleceğiyle ilgili gelişmeler PKK’ya ve örgüte reddedemeyeceği bir yemek çıkardı önüne. Ve Kürt meselesinin merkezi Diyarbakır kadar o bölgeye de taşındı. Şimdi çift merkezli bir Kürt politikası meselesi var. Bu sadece örgüt açısından değil, devlet açısından da böyle. Devlet de bunu bir dış ayaklı unsur olarak tanımlamaya başladı. Dolayısıyla bunun çözülebilmesi artık Çözüm Süreci öncesinde ve sırasında olduğu gibi içerideki siyasi iradeden ibaret değil. Son derece daha karışık, karmaşık, katmanları olan bir yerdeyiz. Onun için bir bombanın, o bombanın yarattığı ölümlerin, onun tahribatının yani o ânın üstünden bir politika ve sosyolojik okumayı –devlet çok yapıyor bunu- çok doğru bulmuyorum. Bu farklı farklı istikametlerde gelişen bir tablo. Kürt alanı genişliyor. Daraltabilirsin siyasi olarak Kürt siyasi hareketinin alanını, bugün yaptığın gibi. Yasaklayabilirsin ama, bu o alanın yani Kürt alanının bölgeden dışarıya ve bölgeden içeriye etkileşimler içerisinde genişleyen bir alan olmasını engellemiyor. Bunun çözümü de devletin, AK Parti’nin uygulamış olduğu ölüm politikaları değil tabi ki.

Ali toparlayalım, başa dönelim belki. Sen bu yaşananları bir tür yeni bir rejim inşası olarak görüyorsun, endişesi taşıyorsun. Peki bu inşa gerçekleşirse ne olacağız?

Yani söyledim başında da, oryantalist dil kullanayım dedim. Bu Şark despotizmine doğru bizi götürür. Ama bu sistem, bu parçalı doku, toplumlaşmamış, çok parçalı topluluklardan oluşan bu emperyal miras olan doku böyle yönetilebilir mi? Bundan emin değilim. Eğer yönetilemezse o zaman kategori düşer. Suriye tipi bir ülke olmaya doğru gider; yani gündelik çatışmalarla, gündelik kumpaslarla, temel ilke ve değerlerden evrensel anlamda uzaklaşıldığı, hukukun yerine kaba kuvvetin devrede olduğu bir istikamete doğru gider. Bu istikamet tabii ordu içerisinde yeni siyasallaşmalar demektir. Yeni grupların oluşması demektir. Yani karanlık ve tanımı zor, dengelerin bozulduğu bir yere doğru Türkiye’yi götürür. Ama Türkiye bu otoriter yapı kurulursa bu otoriter yapıyla yönetilebilir mi? Mevcut koşullarda bunun çok mümkün olmadığını biliyoruz. Türkiye AK Parti döneminde çok parlak bir dönem geçirdi. Neydi o parlak dönem? Reformları yaptığı dönem. Reformlar yapıldı, para geldi. Para gelince daha çok hukukla ilgili düzenlemeler yapıldı. Temel hak ve özgürlükler alanı Kürtlerden İslamcılara hatta Gayrimüslimlere kadar genişletilmeye çalışıldı. Bütün bunların yaşandığı dönemde Türkiye’nin yaşadığı büyümeye bakın, Türkiye’nin yaşadığı tartışmalara bakın, model olma iddiasına bakın, bambaşka bir seviyeydi. Hatta orada çok önemli bir şey vardı Ruşen. Tayyip Erdoğan’ın benim her zaman beğendiğim, benimsediğim, hakkını da hiçbir zaman unutmayacağım, yaptığı bir iş: Sosyolojik bir eşitlenmeyi başardı. Toplumun dışında tuttuğu, bazı toplumsal kesimleri sisteme taşıdı. Ama bu bir noktadan sonra yeni bir sisteme, yeni bir etkileşime yol açmadan ötekilerin gidip bunların yerine gelmesi öyküsüne dönmeye başladığı an –ki bu yaklaşık üç dört yıldır yaşadığımız, ipuçları eskiden beri görünen ama artık tartışmasız kesifleşen bir görüntü– dün ne yaşıyor idiysek, bir grubun diğer grup üstünde hükümranlığının yarattığı krizler ne ise bugün de bir başka grubun diğer grup üstünde egemenliğinin yaratacağı krizler onlar olur. Hatta daha fazla olur. Çünkü artık başka bir dünyadayız. Artık Kürt meselesi bölgeye açılan bir mesele. Artık Kemalizm’in kendi içerisinde en azından modernist bir boyutu vardı, artık burada o boyutun da ortadan kalktığını, daha keyfîliğin ve şahsiliğin egemen olduğunu görürsek, kumpaslara, suikastlere, tuzaklara endeksli bir sistem haline gelirsiniz ki yazık olur.

Evet burada noktayı koyalım. Türkiye’nin gidişini konuştuk Ali Bayramoğlu’yla. Pek parlak şeyler konuşmadık, ama herhalde parlak şeyler yaşamadığımız için. Ali’ye çok teşekkür ediyoruz. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir: