Medyascope.tv

Nasıl oluyor da Trump gibi ağzına geleni söyleyen biri ABD başkanı seçilebiliyor?

Nasıl oluyor da Trump gibi ağzına geleni söyleyen biri ABD başkanı seçilebiliyor?

Vincent Glad – Libération – Çeviri: Haldun Bayrı

trump

Donald Trump, 9 Kasım 2016’da New York’ta. Foto: Mandel Ngan. AFP

Çünkü haklıydı. Kendi gerçekliğinde.

Donald Trump’ın seçilmesi akla yatmaz görünüyor: Hakikate aykırı bunca laf etmiş bir aday nasıl seçilebildi peki? Amerikan medyası, onu mahvolmuş durumda gösteren kamuoyu yoklamaları ve gözünün yaşına bakmayan fact-checking’lerleÇ.N.1 topa tutmuşlardı. Bununla birlikte, kolaylıkla geldi “hakikat” cephesinin adayı Hillary Clinton’ın hakkından.

Seçimin sonucuyla Amerikan medyası kendi hallerinin seyrine daldı derin derin. Trump’ın zaferinin gelişini görmedikleri gibi, bunu engelleyebilecek hiçbir şey de yapamadılar.

Oylama arifesinde, yalan dolu bu kampanyaya kusursuz yakışır gazetecilik formatı fact-checking’inin kalitesinden ağzı kulaklarına varmıştı Amerikan basınının. «Donald Trump made fact-checking great again» (Donald Trump fact-checking’i tekrar önemli kıldı), diye temin ediyordu o sırada CNN.

Fact-checking’e bel bağlayanlar havalarını aldılar

Durum tespiti bugün daha tatsız. The Washington Post Trump’ın söyledikleri üzerinde giriştiği mayın temizleme çalışmasının umulan etkiyi yaratmadığını kabul ediyor.

“Trump’ın –Beyaz Saray’a aday olan biri için alışılmamış derecede– verdiği istatistikleri sık sık kendinin uydurduğunu, aldatıcı akıl yürütmelere başvurduğunu, hiçbir açıklama yapmadan gömlek değiştirir gibi fikir değiştirdiğini, ya da son derece yanıltıcı iddialar savurduğunu gösterdik. Belki bizim fact-checking’lerimizin bazı seçmenler üzerinde etkisi olmuştur –sandık çıkışı yoklamaları Trump’ın diplomalı seçmenlerini Clinton’a kaptırmış olduğunu gösteriyor– ama ötekiler için bunun o kadar da önemli olmadığı açıkça görülüyor.”

Basitleştirirsek: Fact-checking’ler muhtemelen demokrat seçmenleri Trump’ın yalancı olduğuna biraz daha inandırdı; fakat bel bağlanan etkiyi cumhuriyetçi seçmenlerde yaratmadı.

Fact-checking’ciler işlerinden atılsın mı?

Fact-checking’cilerin sorunu, makalelerinin sadece kendi hakikat dairelerini konu alması. “Donald, siz kendi gerçekliğinizde yaşıyorsunuz” deyivermişti haklı olarak Hillary Clinton, ilk başkanlık tartışması sırasında. Demek ki seçmenleri de onunla aynı gerçeklikte yaşıyorlarmış. Washington Post’un fact-checking’lerinin, onlara düpedüz yalan değilse bile laf salatası gibi geldiği bir gerçeklikte…

Bugün Amerikan basınındaki bütün fact-checking’cileri işten atmanın gerekip gerekmediğini sorsak yeridir. Mesleklerinin temelini vurgulayan Münih Belgesi’ndeki davranış kurallarının 1. maddesini çiğneyerek ağır bir etik kusur işlediler: “Kendisi üzerindeki sonuçları ne olursa olsun hakikate saygı göstermek; zira kamunun hakikati bilme hakkı vardır.”

Hakikatin Foucault tarafından verilen tanımını tekrar ele alırsak, 8 Kasım’dan beri, medyanın yazdığı her şey katiyetle yanlıştır. Yeni Amerikan resmî hakikati, ülkenin başına demokratik biçimde seçilmiş olan ve kendi hakikat rejimini herkese dayatma hakkı olan Donald Trump’ınkidir.

“Her toplumun kendi hakikat rejimi, kendi genel hakikat siyaseti vardır: Yani hakiki kabul ettiği ve öyle işleme koyduğu söylem tipleri; doğru ya da yanlış önermelerin birbirinden ayırt edilmesini sağlayan mekanizmaları ve mercileri; iki taraftakilere de ne şekilde yaptırım uygulanacağı; hakikatin elde edilmesi için değer atfedilen teknikleri ve usulleri; hangi işlevin hakiki olduğunu söyleme görevini üstlenenlerin statüsü vardır.” Michel Foucault, Dits et Ecrits’den parçalar. III. Cilt, 1976-1979.

Trump yüzde 100 haklıydı

Politifact adlı fact-checking sitesine göre, Donald Trump’ın kampanya sırasındaki 300 beyanının yalnızca yüzde 15’i doğru ya da büyük oranda doğru idi. ABD’nin başına geçen yeni hakikat rejiminde ise, Donald Trump yüzde 100 haklıydı. Hakikati dönüştüren o değil, sürekli tekrarlamış olduğu gibi, “namussuz” ve “yalancı” basın.

Üstelik Trump bunu ilan da etti: Yalancı gazetecileri daha kolay mahkûm ettirebilmek maksadıyla basın özgürlüğü kurallarını sertleştirmeyi diliyor. “Basın özgürlüğü, gazetelerin ve diğerlerinin, bütünüyle yanlış olsa bile istedikleri gibi yazıp çizmelerine izin verilmesi değildir!” diye beyan etmişti üçüncü ve son tartışmada. Elbette kendi gerçekliğine göre yanlıştan bahsediyordu.

“The reality-based community”ye karşı Bush

Amerika hakikat rejimindeki bu ani değişiklikten sonra da ayakta kalabilir. Hem zaten, George W. Bush’un 8 yıl başkanlık yapmasından sonra da ayakta kalmıştı. Bush’un siyasî danışmanı Karl Rove, New York Times’tan bir gazeteciyi ABD’de ün yapan bir deyişle, “reality-based community” (“gerçekliğe-dayalı topluluğun”) üyesi olmakla suçlayarak bu alternatif hakikati kusursuz tasvir etmişti. Gazeteci itiraz etmiş, Aydınlanmacılar’ın aklını ve empirizmi savunmuştu. O zaman da Rove’un cevabı kırıcı olmuştu:

“Şimdi biz bir imparatorluğuz ve harekete geçtiğimiz zaman kendi gerçekliğimizi yaratıyoruz. Ve siz bu gerçekliği analiz ettiğiniz sırada, biz bir daha harekete geçerek yeni gerçeklikler yaratıyoruz; onları da analiz edebilirsiniz. Biz tarihin aktörleriyiz… siz ise, ancak bizim yaptıklarımızı analiz edersiniz.”

Trump bizatihi ifade özgürlüğüdür

Donald Trump ise, George W. Bush’tan da fazla, kendi gerçekliğini yaratmıştır. Bu gerçekliğin gücü, Oval Ofis’le ve neo-con’ların kapalı çevresiyle sınırlı olmamasındadır; Amerikan ahalisinin büyük bölümünü, Donald Trump’ın bütün kampanyası boyunca savunduğu o meşhur “küçük beyazlar”ı içermesindedir.

Muhafazakâr adayın dehâsı, o çoğunluğa, (yabancılar ve kadınlar tarafından) kuşatılmış bir azınlığa hitap ediyormuş gibi konuşmuş olmasıdır. Onların içgüdülerini pohpohlayan hakikate-aykırılıkları çoğaltarak, medyadaki fırtınaya ve sözümona “siyaseten doğruluk”a rağmen yolundan şaşmayan Trump, onların gözünde bizzat ifade özgürlüğünün cisimleşmesi olmuştur.
Trump’ın haksız olduğu yazılıp çizildikçe, sözlerinden dönmüyor ve daha da el artırıyordu; böylelikle de seçmenlerin gözünde bu kişilik, serbestleştirici bir kuvvete büründü. Bu yeni hakikat rejiminde geleneksel medyanın yaşama hakkı yoktu. Trump’ın seçilmesini yorumlarken Jean-Pierre Raffarin’in kullandığı deyişi tekrarlarsak: “Aklın cephe hattı” infilâk etmişti.

Sessiz çoğunluk “great again”

Cumhuriyetçi aday sözü tekrar Nicolas Sarkozy’nin “sessiz çoğunluk” diye adlandırdığı kitleye verdi. Sosyal ağlar sözü özgürleştirdiler, ama işitildiği anlamına gelmiyor bu. Kendini duyurma ihtiyacı belki hiçbir zaman bu kadar güçlü olmamıştı. İşin alaycı yanı, Trump’ın daha ziyade beyaz ve erkek seçmenlerinin medyada kınadıklarının, azınlık savunucularının kınadıklarıyla tamamen aynı şey olması: onları görünmezleştirmeleri, düşündüklerini söylemelerine engel olmaları.
Trump ve aşırı sözleri medya tarafından döne döne ele alınınca, görünürlük kazandılar. Medya ve ifade özgürlüğü bu seçimin merkezindeydi: Kimlikçi bir seçim sonucu bu; artık bir azınlık gibi yaşayan ve kimliğini dışavurma ihtiyacı hisseden bir çoğunluğun seçimi. Trump’ın kampanyası siyasîden ziyade kültürel bir kavga oldu. Başdanışmanı Stephen Bannon’ın alt-right (alternatif sağ) galaksisinin star haber sitesi Breitbart.com’un patronu olması bu bakımdan şaşırtıcı değil.

Bir siyasi partiden ziyade bir televizyon

Donald Trump kaybetmiş olsa ne yapardı? Bir siyasî parti kurmaktan ziyade bir televizyon kanalı başlatmaya hazırlandığını düşündürtüyordu her şey! Hiç şaşırtıcı değil: Trump adayların genellikle yaptıkları gibi bir program takip etmedi; seçmenlerinin, içinde nihayet gerçeklerinin olduğu haliyle tanındığı duygusunu tattıkları yeni bir hakikat rejimi sürdü ortaya.
Bu makalenin başlığına dönersek; nasıl oluyor da Trump gibi ağzına geleni söyleyen bir aday ABD Başkanı seçilebiliyor? Çünkü söylediği sadece doğruydu. Kendi gerçekliğinde — muhtemelen en büyük icraatı olarak kalacak bir yaratıcılık eseri.

Hava yağmurlu mu, yoksa güzel mi?

Donald Trump, Hannah Arendt’in siyasî kavgada kendini kaybeden ve “doğruyu söyleyen”in zıddı olarak tasvir ettiği o eylem adamı.

“Yalancı, bir eylem adamıyken;doğruyu söyleyen, ister akılcı hakikati söylesin ister fiilî hakikati, hiçbir zaman eylem adamı değildir. Fiilî doğruyu söyleyen, siyasî rol oynamak, yani ikna edici olmak isterse, niçin kendi hakikatinin grubun çıkarlarına en çok hizmet eden olduğunu açıklamak için aşırı dolambaçlı yollara sapacaktır. Ve nasıl ki fikir sahiplerinde hakikat egemen bir fikir haline geldiğinde filozofun zaferi bir Pyrrhus zaferi olursa, fiilî hakikati söyleyen de siyasî sahaya girip herhangi bir özel çıkarla ve herhangi bir iktidar grubuyla özdeşleştiğinde, hakikatini makul kılabilecek olan tek meziyeti, yani tarafsızlık, dürüstlük ve bağımsızlıkla temin edebileceği kişisel iyi niyetini lekeler. Hakikatle çıkar arasında herhangi bir isabetli tesadüfü keşfetmiş bir profesyonel doğru söyleyiciden daha çok haklı kuşku uyandırabilecek bir siyasî çehre düşünemiyorum. Yalancının ise, aksine, siyaset sahnesine çıkmak için bu şaibeli uyuşmalara ihtiyacı yoktur; her zaman olayın âdetâ göbeğine yerleşmiş olma gibi büyük bir avantajı vardır. Tabiatı itibariyle aktördür; olmayanı söyler, çünkü şeylerin olduklarından farklı olmalarını istiyordur – yani dünyayı değiştirmek istiyordur. Harekete geçme, gerçekliği değiştirme kapasitemizle, bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken bize “güneş pırıl pırıl” dedirten o esrarengiz meleke arasındaki yadsınamaz yakınlıktan sebeplenir. Davranışlarımız bazı felsefelerin arzuladığı kadar derinlemesine koşullandırılmış olsaydı, bu küçük mucizeyi asla gerçekleştirebilecek durumda olmazdık. Başka bir deyişle, yalan söyleme kapasitemiz, insan özgürlüğünün varlığını teyit eden bâriz ve kanıtlanabilir birkaç veriden biridir – ama doğruyu söyleme kapasitemiz ille de bunlardan biri değildir.” Hannah Arendt, Kültür Krizi’nden alıntı (İng. Geçmişle Gelecek Arasında), 1961.

Donald Trump büyük bir inşaatçı. Beyaz Saray’a girmeden önce, kendi gerçekliğini zaten inşa etmiş. Seçmenleri için güneş tekrar pırıl pırıl. “Hayır, doğru değil, yağmur yağıyor” diye yazan gazeteciler ne hazin. Bakalım bir gün yasa bunları mahkûm etme imkânı verecek mi?

FransizKultur

Free-lance çalışan gazeteci Vincent Glad, 90’lı yıllardan, Caramail’den ve Infonie’den geliyor. 20 Minutes, Slate.fr ve Canal+’te çalıştıktan sonra, 2010’lu yıllara huzurla yaklaşıyor ve macro-tweeting’in dönüşüne inanıyor.

Twitter : @vincentglad

Bunlar da ilginizi çekebilir: