Medyascope.tv

Jason Stanley: Yalanın ötesinde; Donald Trump’ın otoriter gerçekliği

Yalanın ötesinde: Donald Trump’ın otoriter gerçekliği

Jason Stanley – New York Times – Çeviren: İlker Kocael

abd_secim

(Damon Winter/The New York Times)

2016 yılı Cumhuriyetçi başkan adayı olarak Donald J. Trump birçok şeyin üstesinden geldi. Yakın Amerikan seçim tarihinde görülmemiş retorik taktiklere başvurdu. Kadın düşmanı olduğunu açıkça gözler önüne serdi. Bariz bir şekilde gerçekliğe aykırı iddiaları tekrar tekrar seslendirdi. Tuhaf yorumlar, tamamen ya da kısmen çark etmeler, düpedüz gerçeklikle ilgisi olmayan ifadeler; tüm bunların amacının ne olabileceği çokça tartışıldı.

Belli bir düzeyde, medyanın söz dağarcığı olup biteni tarif etme konusunda aciz kaldı. Trump defalarca “yalan söylemekle”, daha da fenası “herkesin gözünün içine baka baka yalan söylemekle” itham edildi. Halbuki olayı bu şekilde anlatmak yeterli değil. Aynı şekilde filozof Harry Frankfurt’un açıklaması da eksik; Frankfurt’a göre Trump bir “zırvalama” üstadı ve bu da yalan söylemekten farklı. Çünkü burada konuşmacı yanlış olduğunu bildiği bir bilgiyi aktarmakla kalmıyor, aynı zamanda neyin doğru neyin yanlış olduğu ile ilgili herhangi bir değerlendirmeden muaf. Bu anlatımın teknik anlamdaki doğruluğuna rağmen, bizi yanlış yöne doğru sürükleme olasılığı çok fazla. Başkanlık seçim kampanyaları bize akademimiz ve medyamızın kitle iletişimi meselesiyle arasının nahoş olduğunu gösterdi.

Liberal demokratik toplumlar tanım itibariyle değer sistemlerinin çoğulculuğunu içerir. Bu durum iktidarı ele geçirmek isteyen politikacı için bir sorun teşkil eder, müşteri kazanmak isteyen reklamcı da aynı sorundan mustariptir. Hedef kitle, birbiriyle çatışan değerlere sahip kitleciklerden oluşur. Liberal demokraside kitle iletişimi ile ilgili sorun; birbiriyle çelişen değer sistemlerine sahip gruplardan oluşan hedef kitle için cazibesi en yüksek mesajı oluşturmak ve paylaşmaktır.

Bu soruna karşı ABD başkanlık yarışında sıkça kullanıldığını bildiğimiz bir çözüm yolu var: spesifik bir seçmen grubuna bir değer sisteminin ortaklaşa kabul ettiği bir mesajı iletirken, hedef kitledeki diğer gruplar karşısında bunu gizlemek. 2012 kampanyasında Cumhuriyetçi aday Mitt Romney Başkan Obama’nın refah devleti ödemeleri kapsamında çalışma zorunluluğunu ortadan kaldırdığını defalarca söyledi. Bu ifadenin doğru olmadığı anında ortaya konuldu. The Stone için yazdığım bir yazıda [1], kitle iletişimi sorununa yönelik izlenen bu bilindik stratejiyi açıklamak için Romney’in stratejisini örnek olarak kullandım. Romney’in amacı güneydeki bir grup beyaz seçmene onların ırkçı tutumlarını paylaştığı mesajını vermekti. Ancak iletişim stratejisi yeterince ince düşünülmüştü; ırkçı ideolojiyi benimsemeyen birçok Cumhuriyetçi ve bağımsız seçmene “inandırıcı yadsınabilirlik” [2]  payı bırakıyordu.

Trump  ise kitle iletişimi sorunu ile ilgili tamamen farklı bir yaklaşımı benimsedi.

Totalitarizmin Kaynakları kitabında Hannah Arendt şöyle yazıyor:

Eski çete liderleri gibi, totaliter hareketlerin sözcüleri sıradan parti propagandasının ya da kamuoyunun dokunmaya cesaret edemediği alanlarda çok mahirdi. Gizli kalan, üzerine konuşulmayan her şey müthiş önemli hale gelmişti; kendi içkin önemlerinden tamamen bağımsız olarak. Gerçeğin; toplumun ikiyüzlü bir tavırla geçiştirdiği, ya da yolsuzlukla üzerini örttüğü şeyin ta kendisi olduğuna bu çete gerçekten inanmıştı. Modern kitleler görünene, kendi deneyimledikleri gerçekliğe inanmıyor. (…) Onları ikna eden gerçekler değil, hatta imal edilen gerçekler de değil, onları ikna eden; parçası oldukları farz edilen sistemin tutarlılığı.

Arendt’e göre, otoriter propagandanın “temel eksikliği”, “kitlelerin tamamıyla tutarlı, anlaşılır ve öngörülebilir bir dünya arzusunu, sağduyu ile ciddi bir şekilde çelişmeden gerçekleştirmesinin mümkün olmaması.”

Totaliter propagandanın amacı, anlaşılması çok basit tutarlı bir sistem oluşturmaktır; öyle ki bu sistem hem çeşitli dış-gruplara yönelik bir kin oluştursun, aynı zamanda da bu kinin nedenlerini açıklasın. Burada açık bir şekilde gerçekliği çarpıtma amacını görürüz, bu kısmen liderin gücünün de bir ifadesi olarak ortaya çıkar. Gerçekliğin açıkça çarpıtılması sistemin hem en önemli gücü hem de en önemli zayıflığıdır.

Donald Trump kendi gücünün ifadesi olarak basit bir gerçeklik kurgulamaya çalışıyor. Amaç, değer sistemini meşrulaştıracak bir gerçeklik kurgulamak, böylece hedef kitlenin değer sistemini değiştirmek. Burada aklımıza iki soru geliyor: Trump’ın kurguladığı basit gerçeklik nedir? Ve bu basit hikayenin seçmenleri sürüklemeye çalıştığı değer sistemi nedir?

Trump sürekli Amerika’nın “arka mahallelerinin” yoksullaşmış siyahi Amerikalılarla dolu olduğunu söylüyor. Trump’a göre buralar eşi benzeri olmayan korkunç ortamlar. 29 Ağustos 2016’da Trump bir tweet’inde şöyle yazıyordu: “Arka mahallelerde suç oranları rekor düzeye ulaştı. Siyahiler Trump’a oy verecekler çünkü orada süren kıyıma son vereceğimi biliyorlar!”

Bu konu kampanyasında ana konulardan biri olmaya devam etti; güya örneğine rastlanmamış şiddetli bir kıyım dalgası bu bölgeleri rehin almıştı. Kasım 2015’te Trump 2015 yılı ırk ve cinayet istatistikleri ile ilgili bir tweet paylaştı, sözde kaynağı da aslında var olmadığı ortaya çıkan “San Fransisco Suç İstatistikleri Bürosu”ydu. Bu tweet, beyaz insanların büyük bölümünün siyahlar tarafından öldürüldüğü ile ilgili gerçekle yakından uzaktan ilgisi olmayan sayılar içeriyordu.

ABD’de nüfusun yaklaşık yüzde 14’ü siyahi. Beyazların oranı yaklaşık yüzde 75. Eğer 2015’te öldürülen beyaz Amerika vatandaşlarından yüzde 81’i belirsiz bir şekilde genellenebilir bir profile sahip azınlık bir grup tarafından öldürülmüş olsaydı, bununla ilgili bir politika geliştirmek makul olabilirdi. Halbuki 2014 FBI istatistikleri [3] bize beyazların yüzde 15’inin siyahi Amerikalılar tarafından öldürüldüğünü söylüyor; ve beyazların yüzde 82’si yine beyaz Amerikalılar tarafından öldürüldü. İfadelerin doğruluk payını ölçen internet sitesinin de Trump’ın bu tweet’inden duyduğu hoşnutsuzluk açık [4].

Trump’ın “arka mahalleler” ile ilgili anlatısı o kadar eski ki gençler buna pek aşina değil. Ulusal suç dalgası iddiasının bir temeli yok. Chicago ve Los Angeles gibi şehirlerde suç oranları artsa bile, şiddet suçu oranı ABD tarihinin en düşük oranlarında [5].

Trump’ın iletmeye çalıştığı basit resim, siyahi Amerika vatandaşları ve göçmenler yüzünden vahşi bir düzensizlik içinde yaşadığımız fikri üzerine kurulu. Bunu bir güç gösterisi olarak yapıyor, gerçeği kurgulayabildiğini ve diğer insanlara kendi otoriter değer sistemini kabul ettirebildiğini gösteriyor.

Temel otoriter değerler yasa ve düzendir. Trump’ın değer sisteminde beyaz olmayanlar ve Hıristiyan olmayanlar yasa ve düzene karşı temel tehditler. Trump, gerçekliğin böyle bir değer sistemi gerektirmediğinin farkında; ABD’deki şiddet suçu oranları tarihinin en düşük seviyesinde. Trump karşı karşıya olduğumuz tarihsel bir suç dalgası ile ilgili esip gürlüyor; çünkü konuşmasını, değer sistemini meşrulaştıracak basit bir gerçekliği kurgulamak için kullanan bir otoriter. Seçmenlerini de bu değer sistemini benimsemeye itiyor. Gücü, gerçekliği yeniden kurgulama gücünü göstermesinde. Zayıflığı ise bariz çelişkisinde.

Trump, Frankfurt’un da söylediği gibi, açıkça gerçekliğe kayıtsız. Ama körlemesine kayıtsız değil. Trump’ın retoriğini reklamcılığı da kapsayan bir kategoriye atmak garip. İdi Amin gibi “doğruluğa ve yanlışlığa kayıtsız” bir diktatörün retoriğinin anlatımından tatmin olmak ilk bakışta tuhaf. Peki biz Trump’ın bu türden anlatımından neden tatmin olduk? Belki de medyamız ve akademik çevrelerimiz bizim sağlıklı bir liberal demokrasi olduğumuzu ve otoriter retoriğe prim vermeyeceğimizi varsayıyordur. Bu varsayımın yanlış olduğunu biliyoruz.

Trump’ı yalancılıkla itham etmek ya da onun eğlenceli yanına odaklanmak; olayın otoriter propaganda boyutunu gözden kaçırmamıza neden oluyor. Otoriter propagandacılar gerçekliği kurgulayarak güçlülük mesajı verirler. Önerdikleri gerçeklik çok basittir. Bu gerçekliğin amacı, seçmenlerin değer sistemini liderin otoriter değer sistemine çevirmektir.

Kampanya dönemi bizim kitle iletişimi ile ilgili anlayışımızın sınırlarını da ortaya koydu. Ya otoriter propagandayı anlatacak kabiliyete ya da kavramlara sahip değildik ya da bununla ilgili irade eksikliğimiz vardı. Her şekilde, daha iyisini yapmalıyız.

Trump’ın yaptıklarını anlatmak için yalnızca dürüstlük ve doğruluğun öneminden dem vurmak yetmez; güçten, değer sistemlerinden, iç-grup ve dış-grup karşıtlığından da bahsetmemiz gerekir. Ayrıca demokratik normların, öncelikle de kamu güveninin sarsılmasına neden olan elit politikalarının başarısızlığıyla mücadele etmemiz elzem; çünkü bu yanlış politikalar bir anda demokrasi karşıtı alternatifleri kabul edilebilir hale getirebiliyorlar.

Jason Stanley Yale Üniversitesinde profesör, ve yakın zamanda çıkan How Propaganda Works (Propaganda Nasıl Çalışır) kitabının yazarı.

[1] http://opinionator.blogs.nytimes.com/2012/08/30/speech-lies-and-apathy/

[2] Ç.N. “Plausible deniability”.

[3] https://ucr.fbi.gov/crime-in-the-u.s/2014/crime-in-the-u.s.-2014/tables/expanded-homicide-data/expanded_homicide_data_table_6_murder_race_and_sex_of_vicitm_by_race_and_sex_of_offender_2014.xls

[4] http://www.politifact.com/truth-o-meter/statements/2015/nov/23/donald-trump/trump-tweet-blacks-white-homicide-victims/

[5] Bu konunun ayrıntılı incelemesi  FactCheck.org sitesinde bulunabilir.

Bunlar da ilginizi çekebilir: