Medyascope.tv

Cezaevindeki gazeteciler

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Bugün cezaevindeki gazeteciler hakkında birkaç şey söylemek istiyorum: Sayı giderek artıyor, yeni yeni isimler ekleniyor ve işin acısı hapisteki gazetecilere yönelik ilgi destek dayanışma azalıyor. Böyle de bir ters orantı var. Çok acı bir durum, acı bir süreçten geçiyoruz.
Hafta sonu Kadri Gürsel’in eşi Nazire ile beraberdik, onunla konuştuk. Cuma günü ilk defa ziyarete gidebilmişti Kadri’yi, onu konuştuk. Ayrıca Şahin Alpay’ın, Ahmet Altan’ın yakınlarıyla konuştum. Kimilerinin eşleri, kimilerinin çocukları, kimilerinin kardeşleri onlara sahip çıkmaya çalışıyor ve aileler çok büyük ölçüde bir karamsarlık ve moral bozukluğu içerisinde. Zaten ilginç olan, hemen hemen her biriyle konuştuğunuzda cezaevindekilerin kendilerine moral verdiğini söylüyorlar ve cezaevinde görüştükleri kişilerin yakınlarına sağlıklarının yerinde, keyiflerinin yerinde olduğunu; rahat olduklarını ama dışarıdaki yakınlarından endişe ettiklerini söylediklerini iletiyorlar. Bu duyguyu bilirim; daha çok gençken, 19 yaşında 12 Eylül döneminde askeri cezaevinde hapis yatmış biri olarak. Sizin zaten yeriniz bellidir, yurdunuz bellidir, çıkamazsınız, zaten orada kapatılmışsınızdır; ama dışarıda ailelerinizin, yakınlarınızın ne yaptığını ne ettiğini dert edinirsiniz, ne yapabildiklerini dert edinirsiniz.
Şimdi de benzer bir süreç yaşıyoruz Türkiye’de. Bu benim dediğim olay kendi deneyimim, 12 Eylül askeri darbesinin arkasındandı; şimdi bambaşka bir dönemde, OHAL koşulları altında, Türkiye’de çok ciddi, temel hak ve özgürlükler konusunda çok krizli, sancılı, acılı bir dönemden geçiyoruz. Gazeteciler için özellikle böyle bu.
Şöyle bir hafızanızı yokladığınız zaman, iki üç yıl öncesine gittiğiniz zaman, o dönemdeki gazetelerde, televizyonlarda “Kimler vardı? Şimdi kimler var?” diye karşılaştırdığınız zaman; Türkiye’nin son iki-üç yılda özellikle medya konusunda nasıl bir alt üst oluş yaşadığını görürsünüz. Zaten çok sayıda gazete ve televizyon yok; kapatıldı, el konuldu, kapısına kilit vuruldu. Bazı gazeteciler işlerinden oldular, bazı gazeteciler zaten işyerleri kapatıldığı için işsiz kaldılar, bazı gazeteciler gözaltında alındı, tutuklandı, bazı gazeteciler de yurtdışına gitmek zorunda kaldı. Şu anda gerçekten de şunu söylemek hiç abartılı değil: En zor durumda olanlar herhalde Türkiye’nin içerisinde kalıp hâlâ gazetecilik yapmaya çalışanlar. Çünkü sırtlarında çok büyük bir yükümlülük, sorumluluk var ve sürekli olarak da Demokles’in kılıcı gibi, sıranın kendilerine gelme ihtimali var. Bu anlamda zor bir dönemden geçiyoruz.
Ben 1985 yılında gazeteciliğe başladığım zaman, 12 Eylül rejiminin etkileri kısmen sürüyordu. Daha sonra da 90’lı yıllarda Kürt sorunu nedeniyle çok büyük bir baskı ortamından geçildi, ama gerçekten hiçbirisi şu anda yaşadığımız gibi değildi.
Şöyle bir notu özellikle düşmek isterim: Ahmet Şık, Nedim Şener gözaltına alındığı zaman bir grup meslektaş, -Ahmet ve Nedim’in gazeteci arkadaşları ANGA kısaltmasıyla-, çok büyük bir faaliyet yürütüp imkânsızlıklara engellemelere rağmen, çok büyük bir faaliyet yürütüp bu olayı hem ulusal hem de uluslararası alanda kamuoyuna duyurma şansı yakalamıştık. Ben birinci derecede başlatanlardan değilim ama katkıda bulunanlardandım ve orada çok büyük bir başarı elde etmiştik. Ahmet ve Nedim düşünüldüğü zaman, o günkü koşullar düşünüldüğü zaman, çok popüler gazeteciler değillerdi; dar bir çevrede tanınan henüz genç sayılabilecek –o tarihlerde özellikle–, isimlerdi. Bugün baktığımız zaman, çok kalabalık bir isim listesi var: Ahmet Altan, Mehmet Altan, Şahin Alpay, Mümtazer Türköne, Ali Bulaç, Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay, Cumhuriyet gazetesi yazarları Kadri Gürsel vs. çok uzun bir liste var ve o dönemde, o imkânsızlıklar içinde, genç meslektaşlarının verdiği desteğin, Ahmet ve Nedim’e verdiği desteğin binde birini bu çoğu çok popüler olan; sadece Türkiye’de değil dünya çapında da bilinen, Türkiye denilince akla ilk gelen isimlere destek verilemiyor.
Bunun temel nedeni tabii ki şu anda yaşanan OHAL şartlarının ağırlığı, ama şunu da özellikle vurgulamak isterim: O tarihte cemaatle, Gülen cemaatiyle, -şimdiki tabiriyle FETÖ’yle-, AKP iktidarı arasında bir ittifak vardı ve Ahmet-Nedim özel olarak Cemaat’in kendi kirli işleri için uyguladığı kişisel bir meseleydi ve dolayısıyla bizler, birileri, AKP’ye ulaşarak, AKP’lilerin zaten bundan duydukları rahatsızlıklarından istifade ederek, Cemaat’in kendi başına iş çevirmesinden duydukları rahatsızlıktan istifade ederek bu olayı bir yerlere taşıyabiliyorduk. Ama şu anda bir ittifak söz konusu değil, şu anda AKP iktidarının, özellikle Tayyip Erdoğan’ın mutlak bir iktidarı var ve burada çoğu kişinin yaşananlardan şikâyetçi olduğunu, memnun olmadığını bilmemize rağmen, bir ittifak söz konusu olmadığı için hiç kimse burada gazeteci tutuklamaları ya da başka özgürlüklerin kısıtlanması konusunda bir şey yapamıyor. En son örneğini Boğaziçi Üniversitesi’nde gördük; rektör ataması meselesinde ise bundan rahatsız olmasını beklediğimiz hükümet yetkililerinin çok abes, hiçbir inandırıcı olmayan açıklamalar yaptıklarını görüyoruz.
Yani şu anda Türkiye, tamamen Tayyip Erdoğan’ın yönetiminde, farklı seslere, hele iktidar içerisinde farklı seslere izin vermiyor. Dolayısıyla şu anda burada bir gedik açmak, bu gediğin içerisinden haksız yere, suçsuz yere, abes suçlamalarla gözaltına alınan, tutuklanan gazetecilere, köşe yazarlarına sahip çıkma, onları oralarda kurtarma şansına maalesef sahip değiliz. Ve işin acı tarafı, daha yeni isimler, daha yeni gelişmeler olumsuz gelişmeler eklenince, varolan umut kırıntıları da yok oluyor. Özellikle ilk içeri alınan gazetecilerin yakınlarıyla konuştuğunuz zaman, tutuklu yakınlarının yeni gelişmelerden daha da tedirgin olduklarını öğreniyorsunuz. Yani kendi durumları daha netleşmeden yeni tutuklamalar, yeni baskılar üzerine sadece gazetecilere yönelik değil, HDP’ye yönelik Selahattin Demirtaş’ın, Figen Yüksekdağ’ın ve diğer 8 milletvekilinin tutuklanması gibi, giderek artan bir tutuklama furyası var.
Şu anda Necmiye Alpay, Aslı Erdoğan ve arkadaşlarının hakkındaki suçlamaları da diğerlerine ne tür suçlamalar yöneltildiğini de ancak savcının sorgulamalarından anlıyoruz. Cumhuriyet gazetesi örneğinde gördüğümüz gibi, en son Akın Atalay olayında gördüğümüz gibi, suçlamaların büyük bir çoğunluğunun doğrudan düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu görüyoruz. “Niye bunu yazdınız? Niye bu başlığı attınız? Burada şu mesajı mı vermek istediniz? Niye bu konuda eleştirmediniz de şu konuda eleştirdiniz?” şeklinde, bunu örgütsel ilişki şununla bununla alakası olmayan; yazarların, gazetecilerin tamamen düşünce özgürlüğü kapsamında, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken faaliyetlerinin suçlandığını görüyoruz.
Özellikle FETÖ soruşturması kapsamında alınan gazetecilerinin büyük bir kısmına yüklenen suçlama çok belli: “17-25 Aralık’tan sonra hâlâ niye bu yayın organlarında yazmayı ya da televizyonlarında program yapmayı sürdürdünüz?” suçlaması. Ama bu da tamamen ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir şey.
Şu ana kadar her şey belirsiz. Hiçbir şey belli değil. Nelerden suçlanacaklar? Nasıl suçlanacaklar? Hangi kapsamda suçlanacaklar? Mesela 15 Temmuz’un ardından sorgulanıp tutuklanan gazeteciler darbeci subaylarla birlikte mi yargılanacaklar? Yoksa onlar ayrı bir davada mı yargılanacaklar? Belli değil. Cumhuriyet gazetesindeki olay belli değil. Kapatılan birçok yerlerin akıbeti belli değil. OHAL ne kadar sürecek? OHAL kaldırılırsa bunlar otomatik olarak geri açılabilecekler mi? Bunların hepsi belirsiz. Ama belli olan bir şey var; bütün bu uygulamalara rağmen normalde her biri tek başına, tek tek –mesela bir Ali Bulaç’ın tutuklanması ya da Şahin Alpay’ın tutuklanması– çok büyük tepkiye yol açması gerekirken, abartarak söyleyebilirim kıyamet kopması gerekirken, hepsi birlikte olmasına rağmen, bir anlamda yaprak bile kımıldamıyor. Bu Türkiye’nin çok büyük bir acısıdır, benim de bugün bu yayını yapmamın tek nedeni budur. Yoksa özel olarak söyleyecek fazla bir şey yok.
Şunu söylemek lazım: Bunları unutmamak lazım, bunları gündemde tutmak lazım; düşünce ve ifade özgürlüğü özellikle basın özgürlüğü, bir ülkenin demokratik olmasında en temel özgürlüklerdir. Bunların olmadığı bir yerde kimsenin özgür olması mümkün değildir. Dolayısıyla basın özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne, düşünce özgürlüğüne, sonuna kadar sahip çıkmak ve buna yönelik ihlallere karşı durmak gerekir.
İnsanların tanıdıkları vardır, güvendikleri, okudukları yazarlar vardır, sevmedikleri yazarlar vardır; bunların bir yerden sonra hiçbir anlamı yok. Şunu özellikle hatırlatmak istiyorum: Bir dönem, Gülen cemaati bu ülkede hâkim güçken, iktidarın önemli parçasıyken, gazeteciler içeri atılırken, o gazetecileri içeri attıranların büyük bir kısmı şimdi içeride. Çok net bir şekilde, içerideler ya da bir kısmı kaçıp gitti. Yerlerine daha alt düzeyde insanları bıraktılar; onlar ya içeri girdi, ya da adli kontrol şartıyla tahliye oldular, ama zamanında bu tezgâhları kuranlar, basın özgürlüklerine tezgâh kuran, kendilerini de gazeteci olarak sunan insanların önemli bir kısmı yurtdışına kaçtı. Cemaat’in bu isimlerinin az bir kısmı içeride. Bu da bize gösteriyor ki, eğer medyadaysanız, gazetecilik yapma iddiasındaysanız, özellikle sizinle hiçbir alakası olmasa da hiç sevmesiniz de diğer meslektaşlarınızın özgürlüklerine göz dikmeyin. Çünkü bu ülke öyle bir ülke ki, hiç ummadığınız bir zamanda, piyango pekâlâ size de vurabiliyor.
Böyle bir piyangonun olmaması için herkesin her türlü basın özgürlüğü ihlaline karşı ayrım gözetmeksizin karşı durması gerekiyor. Bunu söylüyorum, ama bunun çok mümkün olmadığını biliyorum, ama yine de söylemek boynumuzun borcu olsun. İyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir: