Medyascope.tv

Karabekir Akkoyunlu ile sağ popülizmin yükselişini konuştuk

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bugünkü konuğumuz Graz Üniversitesi Güneydoğu Araştırmaları Merkezi’nde yardımcı doçentlik yapan Karabekir Akkoyunlu. Karabekir Bey’le Trump’ın seçilmesini ve bunun Avrupa ve Türkiye’ye olan etkilerini konuşacağız. Kendisi şu anda Avusturya’da, o yüzden Skype bağlantısı yapıyoruz. Merhaba Karabekir Bey.

Merhabalar. Teşekkür ederim.

Şununla başlamak istiyorum, özel olarak Trump’a geçmeden önce: Şu anda tüm dünyada sağ popülizmin ciddi bir şekilde yükseldiğini görüyoruz. Ve bunu çeşitli insanlar farklı şekillerde açıklıyor. Bazıları küreselleşmenin sonu olarak görüyor, bazıları mevcut elitlere bir tepki olarak görüyor. Sizin yorumunuz nedir? Sizce bu sağ siyasi hareketlerin bu şekilde yükselmesini nasıl değerlendirmek lazım? Ve nasıl bu noktaya geldik?

Çok teşekkürler. Evet geldiğimiz noktada çoğunlukla yaptığımız şey “Şimdi bu olay neye sebebiyet verecek, bu nasıl tepki verecek?” gibi, ayağımıza bakıyoruz, fakat başımızı kaldırıp, bir adım geriye atıp büyük resmi görmemiz gerek aslında. Nereden buraya geldik ve bu bulunduğumuz nokta neyi ifade ediyor? Sistem kayması… bunu söyleyenlere katılıyorum, ben de böyle düşünüyorum. Bulunduğumuz coğrafyada özellikle, kurulu düzen üç büyük savaşın sonunda şekillenmiş bir düzendi. Birincisi Birinci Dünya Savaşı, Ortadoğu ve Balkanlar’da ve eski imparatorluklar üzerinde kurulan ulus-devletler. Daha sonra İkinci Dünya Savaşı ve bunun sonunda ortaya çıkan liberal temelli uluslararası kurumlar ve onların yarattığı dünya düzeni. Daha sonra Soğuk Savaş’ın bitmesi, Sovyetler’in yıkılması ve bu bahsettiğimiz liberal düzenin küreselleşme ve neo-liberal bir dönüşümle beraber eski Sovyet ülkelerine, Doğu Avrupa’ya, Rusya’ya, Orta Asya’ya da yayılması. Böyle bir üçlü düzenin getirdiği bir noktada belki de en son etabın kendi kendini yemeye başlamasıyla düzen kayması yaşıyoruz. Ne demek bu düzen kayması ve neyi birlikte getiriyor? Neyin sonucu? Bir defa eşitsizlik. Sadece ülke içerisinde olan eşitsizlikler değil, küresel eşitsizlik. Yani bu son dönemde ortaya çıkan yüzde 1’lik kesim – yüzde 99’luk kesim, doğru bir gerçeği ifade ediyor. Ve bu eşitsizliğin kaybeden tarafında kalan insanların yaşadığı artan güvensizlik, kimlik kaybı ve bunalım hissinin bir şekilde ortaya çıkması. İkincisi, teknolojik gelişimler ve bununla beraber iletişim teknolojilerinin insanlara daha evvel düzenin sunduğu yolların haricinde –yani akademik olsun, gazete ve medya olsun– farklı iletişim araçları sunması. Bu hem iyi bir yandan, hem de oldukça değişime gebe bir gelişim. Bir taraftan otoriter düzenleri sallayabilecek önemde, bir taraftan da işte böyle sağ popülizmi de yukarı çıkartacak, yükseltecek, eskiden belki kabul görmeyecek konuların rahat rahat konuşulabilmesi ve bunun üzerinden mobilize edilebilmesini sağlayan bir değişiklik. Üçüncüsü ve artan önemle, belki yeterince dikkat çekilmiyor ama, iklim değişiklikleri. İklim değişikliklerinin getirdiği kuraklıklar. Kuraklıkların zaten 20. yüzyılda başlamış olan kırsaldan kente göç ve nüfus patlamasını daha da yüksek seviyelere çıkarması; şehirlerin etrafında, bahsettiğim bu eşitsizlik içerisinde prekarya dediğimiz, önünü geleceğini göremeyen, herhangi bir garantisi olmayan ve kimlik bunalımı yaşayan insanlar. Tabii özellikle siyasetin bir parçası olarak da çıkar ve kaynak savaşları. Ortadoğu’da özellikle çok hızlandırıcı bir etkisi olduğunu görüyoruz bu bahsettiğim bunalımların. Sağ popülizm şu noktada bunların bir sonucu olarak yükseliyor. Henüz bir sebep değil. Birçok şeye sebep olacak ve ondan sonra bundan bahsetmeye başlayacağız. Fakat şu noktada sağ popülizm, var olan, gelen düzenin değişmesi, daha doğrusu kayması sonucu oluşan çatlaklardan yükselen bir akım. Öyle düşünebiliriz büyük ihtimalle.

Peki Trump’ın seçilmesini de bu saydığımız sebeplerin bir sonucu olarak görüyorsunuz anladığım kadarıyla. Trump’ın seçilmesi bu bahsettiğiniz küresel trendleri nereye götürebilir? Bunu soracağım ama özellikle bunu Avrupa özelinde tartışmak istiyorum. Çünkü birçok insan Trump’ın seçilmesinin Marine Le Pen ve diğer Avusturya ve Macaristan’daki diğer sağ hareketleri de bir şekilde güçlendireceğini söylüyorlar. Sizce böyle bir ivme kazandırmasını öngörmek mümkün mü?

Kesinlikle. Zaten bahsettiğimiz, aslında bir süreç. Hızlanan ve yükselen bir süreç, momentum diyebiliriz. Bu biraz, şöyle bir fikir: İnsanlar, siyasetçiler ve seçmenler, tarihin doğru tarafında mı yanlış tarafında mı kaldıklarını düşünmeye başlıyorlar. Şu noktada sağ popülist siyaset kendini tarihin doğru noktasında, doğru yerinde konumlandırdığını görüyor. Ve bu onlara bir güç, yükseliş veriyor. Ve dolayısıyla Trump en medyatik, uluslararası düzende en etkili ülkenin başkanı olarak süregelen bu süreci daha da hızlandıracaktır kesin. Sadece benim de şu an çalışmakta olduğum ülke olan Avusturya’da büyük ihtimalle başa geçecek aşırı sağcı Hofer veya Marine Le Pen değil, Almanya’da alternatif bir Deutschland aşırı sağı tekrar yavaş yavaş merkeze taşımaya başladı. Almanya’dan bahsediyoruz, bunun tarihi sonuçları çok açık. Çek Cumhuriyeti’nden Polonya’ya bu trend yükselerek devam edecek gibi görünüyor.

Peki, yapılan bir yorum daha var. Bu da İran-Çin-Rusya eksenli yeni bir güç bloğunun oluşmakta olduğu. Siz böyle bir hegemonya kaymasını olası görüyor musunuz? Böyle bir değişim yaşanabilir mi küresel düzende?

Bunun problemli bir varsayım olduğunu düşünüyorum açıkçası. Bu biraz, belli kesimlerin istediği hegemonya kayması olabilir. Türkiye’de Avrasyacı dediğimiz kesimlerin özellikle, şu anda tekrardan sesleri yükselmekte olan. Fakat bahsettiğimiz ülkelerin, birincisi, kendi içerisinde çok ciddi kırılmalar, çok ciddi gerilimler var. Rusya olsun, Çin olsun, İran olsun. İkincisi, bu ülkeleri bir araya getirecek herhangi bir ideolojik, paradigmatik düşünce söz konusu değil. Şu anda hâlâ Batı’nın şekillendirdiği bir dünyada Batı-karşıtlığı üzerinden bir araya gelebiliyorlar. Fakat anti-ideoloji ideoloji değildir. Yani hegemonya için kendi ideolojinizi, dünya görüşünüzü kabul ettirmeniz gerekiyor ki, Rusya, Çin ve İran’ı bir araya koyduğunuzda böyle bir şey ortaya çıkmıyor. Kaldı ki İran şu noktaya kadar, özellikle şu geçtiğimiz dönemde, Rusya da bir yere kadar, Batı’yla gelgitli bir ilişki içerisinde. Bunun da illaki karşıt bir hegemonya bloğuna evrileceğini şu noktada söylemek için erken.

Siz yakın zamanda Kerem Öktem’le birlikte bir yazı yazdınız. Ve orada, dünyada şu anda görülen otoriter sistemlerin birbirine benzer özellikleri olduğunu söylüyorsunuz. Nedir bu ülkeleri birbirine benzer kılan şeyler?

Genel çerçeveye baktığımız zaman, demokratikleşme literatüründe kullanılan birtakım terimler var, hibrid rejimler gibi, ya da illiberal demokrasi, ya da rekabetçi otoriterlik gibi. Bunların birtakım ortak özellikleri var. Eski otoriterliğe tam olarak benzemiyorlar. Rekabeti tam olarak ortadan kaldırmıyorlar genellikle. Fakat gerek medya üzerinden, gerekse yürütme organının diğer organlara devlet içerisinde çok daha ağır basmasıyla, rekabetçi görünen fakat temelinde bir kontrolün, tek bir partinin ya da tek bir liderin kontrolünün öne çıktığı sistemler. Ve diskur olarak baktığımız zaman da ayrıştırıcı, ötekileştirici, “biz ve onlar” üzerinden gelişen bir diskur görüyoruz. Ve birbirlerini de beslediklerini görüyoruz. Böyle bir ortak çerçevede bir arada değerlendirebiliriz hepsini.

Siz yine aynı makalede Türkiye’de yaşanan sürecin bu diğer örneklere benzediğini ama özellikle iki noktada ayrıştığını yazmışsınız. Biraz bunu açabilir misiniz? Türkiye diğer örneklere hangi açıdan benziyor? Ve onu kendisine özgü kılan iki şey nedir orada bahsettiğiniz?

Bahsettiğim özellikleri Türkiye de gösteriyor. Ama tabii her örnek kendi içinde de kendine has özelliklere sahip. Türkiye’de olan dönüşüm, bu illiberal sağın, popülist sağın Avrupa ya da genel olarak dünyada yükselmesinden daha önceki dönemde başlayan bir dönüşümün parçası. Tam bu bahsettiğimiz döneme geldiğimiz zaman, Türkiye içinde zaten çok ayyuka çıkmış ve çok sert bir iktidar mücadelesi süregeliyordu. En başta, Kemalist vesayet olarak adlandırılabilecek düzenle Adalet ve Kalkınma Partisi’nin giriştiği güç mücadelesi; daha sonra Adalet ve Kalkınma Partisi ile Fethullah Gülen hareketinin güç mücadelesi ortaya son derece güvensiz, kurumların zayıflatıldığı ve paranoyanın ağır bastığı bir düzen, bir resim çıkarmıştı. Bunun üzerine Türkiye’nin jeopolitik konumu itibariyle de bu güvensizliği artıran, çok yüksek seviyeye çıkaran iki sistemik kriz oldu ki Türkiye tam bunların ortasında yer aldı. Bir tanesi, bahsettiğim, Avrupa’da bu liberal demokratik düzenin yavaş yavaş aşınması, geriye gitmesi. Kurumların aşağıdan gelen sağ popülist hareketler tarafından duvara yaslanması, zor durumda bırakılması. Bu, demokrasiden geriye dönüş olarak adlandırabileceğimiz sistem krizi. İkincisi de, bahsettiğim Birinci Dünya Savaşı sonrasında ulus-devlet sisteminin çökmeye başlaması ve bunun ortaya çıkardığı büyük patlamalar. Türkiye de tam bunların ortasında; bir yandan bunlara katkı sunan, öte yandan da bunların getirdiği sallantılardan çok ciddi bir şekilde etkilenen ve bunlarla başa çıkabilecek kurumsal birliği, düzeni olmayan bir ülke. Dolayısıyla hem dışarıdan hem içeriden otoriterleşme sürecini oldukça hızlandıran etkenler var. Türkiye’yi bu biraz olumsuz yönde diğer ülkelerden ayrı kılıyor maalesef.

Peki siz birkaç gün önce kısa bir yazı kaleme aldınız. Trump ve Erdoğan’ı karşılaştıran kişilere katılmadığınızı söylediniz. Trump ve Erdoğan’ın hem siyaset yapma tarzları hem de harekete geçirdikleri duygular, duygulanımlar birbirine çok benziyor. Sizce bunu göz önüne olarak bu iki siyasetçiyi birbirinden farklı kılan şey nedir?

Öncelikle karşılaştırmaya katılmadığımı söylemedim. Karşılaştırma bahsettiğim çerçeve içerisinde meşru ve yapılması gerekiyor. Benzer ortamları, benzer diskurları, benzer söylemleri ortaya koyan liderler bunlar. Fakat o genel çerçeve içinde farklılıkları da ön plana çıkarmamız ve tartışmamız gerekiyor ki çok yukarıdan genelleyip bakmayalım, bir anlamı olsun karşılaştırmanın. Nedir burada bahsettiğim ve altını çizmeye çalıştığım farklılıklar? Çünkü parantez açayım, hem Türkiye’de hem de Batı medyasında bu Trump-Erdoğan karşılaştırması sık sık yapıldı. Altı çizilmeyen farklılıklar şu: Çok farklı yerlerden geliyorlar. Yani, Trump bir milyoner, hatta belki milyarder. Siyasi elitin içinde olmasa da ekonomik elitin en tepe kesiminden geliyor. Ve aslında hitap ettiği taban kendi tabanı değil. Çok kuvvetle inandığı bir dâvâ yok. Hatta fikrini çok kolay bir şekilde değiştirebiliyor. Bu ona belli pragmatik özellikler sağlıyor, farklı kesimlerle koalisyon içine girebiliyor. Fakat öte yandan önemli bir şekilde bir teşkilatı yok. İleriye dönük olarak biraz öngörülemez bir karakter oluyor. Kendi teşkilatını kurabilecek mi, başkaları ondan desteğini çektiği zaman ayakta kalabilecek mi? Bunlar henüz soru işareti. Tayyip Erdoğan’a baktığımız zaman, bambaşka, düzenin alt yerinden gelmiş, onun öfkesini hiçbir zaman bir kenara koymamış, onunla beraber yürüyen bir dâvâ adamı görüyorsunuz. Bu dâvâyı beğenirsiniz, beğenmezsiniz ayrı bir konu; fakat sonunda ulaşmak istediği bir nokta var. Ve en önemlisi teşkilatın içinden geliyor, teşkilatçı. Milli Görüş’ün, Refah Partisi’nin, özellikle 90’lardaki yerel örgütlenmesinin bir parçası ve bir sonucu olarak ortaya çıkan, o örgütlenme sayesinde Türkiye’nin her köşesine dokunabilen, burada varolabilen ve o sayede, belki şimdi o örgütü kişisel bir parti haline çevirmekle ayakta kalabilen bir insandan bahsediyoruz. Dolayısıyla karşılaştırmada birtakım sıkıntılar var. Belki daha yakın bir benzetme Trump’a, İtalya’da uzun zaman başbakanlık yapmış olan Berlusconi’dir. Aynı onun gibi medyatik, medyanın içinden gelen, sermayedar, düzenin içinden gelmesine rağmen siyasi elitin dışında tutulan, buna karşı bir şekilde kendi düzenini yaratan insan. Trump belki Berlusconi ile daha yakın, karşılaştırılabilir. Bu daha anlamlı bir karşılaştırma olabilir diye düşünüyorum.

Bir de Cem Uzan’a sanırım benzetiyorsunuz.

Evet, yani şöyle. Türkiye içerisinde düşündüğünüz zaman, Trump’a en çok benzeyen kim olabilir dediğimizde aklıma Cem Uzan geldi. Tabii ki de Cem Uzan’dan bir şey çıkmadı, ama 2002’de kollarını sıvayıp, “Mazotu 5 lira yapacağım” deyip, bir anda medya gücünü kullanarak yüzde 5 oy almış bir adamdı. O dönemde çok iyi hatırlıyorum, bir kesim vardı, Cem Uzan’ı iyi, başarılı işadamı, üstelik kurnaz diye övüyordu bir de. Söylenen şeylerden bir tanesi, “Adamın New York’taki Trump Tower’da dairesi var.” Dolayısıyla böyle bir Trump, Cem Uzan konusunda daha evvel de çıkmış bir karakterdi, neredeyse öngörülü bir şekilde. Tabii ki Cem Uzan Türkiye’de olmadı, olamazdı da, iyi ki de olmadı. Fakat dediğim gibi Berlusconi İtalya’da başarabildi. Trump da Amerika’ya has özellikleri ile Amerika’da yapıyor bunu. Sonuç olarak getirmek istediğim şey: Farklılıkları ön plana koyalım, tartışalım. Fakat bunların aynı çerçeve içerisinde karşılaştırıldıklarını da unutmayalım. Çünkü dediğimiz gibi yükselen trendin farklı temsilcileri bunlar.

Peki sizce Trump’ın başkan olmasının Türkiye için sonuçları ne olacak?

Bunu zannediyorum diğer konuşmacılarınızla da tartıştınız. Çok zor, söylemek çok zor. Çünkü çok belirsizlik söz konusu hâlâ; Trump’ın nasıl bir politika izleyeceği hakkında. Yavaş yavaş Beyaz Saray ekibi şekillenmeye başlıyor. Onun üzerinden biraz bir kısmı eski Bush hükümeti siyasetini andıracak. Ama öte tarafı şu âna kadar Amerika siyasetinde merkeze gelmemiş aşırı sağ, ırkçı, antisemit, Rusya’ya daha yakın olan bir kesim de var. Bunların içerisinde gerçekten kim söz sahibi olacak? Bunları kestirmek şu anda çok zor. Clinton olsaydı bazı şeyleri daha açıklıkla, rahatlıkla söyleyebilirdik. Trump döneminin belki de altını çizmemiz gereken en önemli özelliği, ortaya attığı veya varolan belirsizliği daha da yüksek seviyelere çıkarması. Türkiye için de bu geçerli. Kendi içimizdeki ve etrafımızdaki ileriye dönük belirsizlikler yetmiyormuş gibi, şu anda Trump’la beraber kat be kat artmış durumda.

Bir de Türkiye-AB ilişkileri hakkında bir şey sormak istiyorum. Biliyorsunuz son zamanlarda çok sert açıklamalar geldi iki taraftan da. Bu ilişkilerin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Ve sizce şu anda AB ile Türkiye’yi birbirine bağlayan en önemli şey bu mülteci anlaşması mı ? Ve Avrupalıların mültecilerin Avrupa’ya gelmelerinden duydukları korku mu?

Evet, yani açıkçası Türkiye ve Avrupa Birliği arasında kurumsal işbirliğinin getireceği herhangi bir olumlu çözüm, gidişat göremiyorum. Bunu görmek çok zor. İki taraf da kendi kurumsal krizlerini yaşıyor. Farklı şekillerde içe dönmüş durumdalar. İçe döndükleri dışa sert bir şekilde yansıyor. Ve iki taraf da birbirine karşı işbirliğinde çok kısıtlı yer bırakmış durumda. Dolayısıyla eskiden olduğu gibi Avrupa Birliği Türkiye üzerinde normatif bir etki yapar, Türkiye’yi daha demokratik, daha özgürlükçü bir yöne çeker mi çekemez mi? Bu tartışmaların zannediyorum bir süre için sonuna geldik. AB kendi varoluş krizini yaşıyor. Ve dediğiniz gibi şu anda Türkiye ile AB’yi bağlayan şey mülteci krizi. Bu da eski ilişkinin tabiatından çok farklı yeni bir ilişkiye işaret ediyor. Nedir bu? Eskiden Türkiye’nin AB üyeliğine adaylığı sürecinde her iki tarafın da bir şekilde kendi içlerine dönüp “Biz bu süreci nasıl yönetebiliriz” diye düşündüğü bir dönem vardı. Bu Türkiye için belli reformlar demekti, Avrupa için “Nasıl bir Avrupa tahayyül ediyoruz?” sorusunu tartışmak demekti. Şu anda iki taraf birbirlerini farklı iki taraf olarak kabullenmiş durumda. Aslında var olanı pragmatik olarak kabul etmiş durumdalar. Ve Türkiye artık AB için dışarıda bir yerde olan bir aktör. Kendi parçası, içinde olan bir aktör gibi görünmüyor. Daha da önemlisi, bu mülteci anlaşması mültecilerin hayatı üzerinden bir pazarlık konusu yapılıyor. Ve aslında “İçeride ne yaparsanız yapın, kendi ülkeniz içinde ne yaparsanız yapın, biz buna çok bir şey söyleyemeyiz, bizim bekçimiz olduğunuz sürece, kapıları kapattığınız ve bizi her şeyden çok korkutan bu mültecileri uzak tuttuğunuz sürece sizle bir arada yaşayabiliriz, ne olursanız olun” gibi yeni bir mantık ortaya sürüyor. Dolayısıyla yeni bir dönemdeyiz AB-Türkiye ilişkileri açısından. Umut varsa, halklar arasındaki anlayış, anlaşma ve aynı dertlerden muzdarip olduğunu fark edip bir şekilde yeni örgütlenmeler kurmakla olacaktır Avrupa ve Türkiye arasında ve genel olarak bütün coğrafya içerisinde. Şu andaki kurumların çözüm üretebileceğine inanmıyorum, içinde bulunduğumuz kriz ortamında.

Siz İran’la ilgili de çalışıyorsunuz, İran’ı da yakından tanıyorsunuz. O yüzden onunla ilgili de bir soru sormak istiyorum. Sizce Trump’ın seçilmesinin, İran’ın Ortadoğu’da Suudi Arabistan’la girdiği güç savaşına etkisi ne olacak? Bölgedeki bu mezhepçi kutuplaşma daha da artacak mı?

Belirsizliği bir yana koyarsak –çünkü dediğim gibi söylediklerimizin tam tersi de çıkabilir– şunu söyleyebiliriz belki: Trump’la beraber Cumhuriyetçiler sadece başkanlıkta değil, Senato ve Kongre’de tekrar kontrolü ele geçirdiler. Ve biliyoruz ki Cumhuriyetçiler başından beri İran’la olan anlaşmaya karşıydılar, hatta bunu sabote etmek için her şeyi yaptılar. Aynı düşünceyi devam ettirirlerse, İran’la anlaşma çıkmaza girerse, bunun İran içinde büyük yansımaları olur. Büyük ihtimalle şu anda daha mutedil, daha ılıman olarak anılan Ruhani hükümetinin bir daha seçilememesi anlamına bile gelebilir. Büyük ihtimalle Ruhani yerine belki tekrar Ahmedinejad, tekrar aday olup olmayacağı konuşuluyor, ya da farklı, daha şahin kanattan birisi başkan olabilir. Bunun sonucunda da muhtemelen sadece İran-Batı ilişkileri değil, zaten çok sert olan İran-Suudi çekişmesi, Şii-Sünni çekişmesi artabilir, hızlanabilir. Bu bir senaryo. Diğer bir senaryo ise bahsettiğimiz gibi Trump üzerinden Putin ve Rusya ile yakınlaşan Amerika’nın, Rusya üzerinden de İran’la belli bir çalışma ilişkisi içine girmesi, pragmatik bir ilişki içerisine girmesi ve özellikle Suriye’de Esad’ı destek üzerinden, çok da aralarını bozmaması. Bu da mümkün. Bu daha pragmatik olur. Fakat bu da tabii ki Suudi Arabistan ve İran’ın varolan gerginliğini azaltmayacaktır. Dolayısıyla mezhep çatışmalarının şu dönemde azalacağını öngörmek zor, söylemek zor. Fakat zaten bunların kaynağı bu bölgede. Dolayısıyla Amerika’daki değişiklikler, Clinton da gelse Trump da gelse, bunlara çözüm sunabilecek değişiklikler olmayacaktı. Maalesef böyle bir yoldayız.

Son olarak şunu sormak istiyorum. Demin kısaca bahsettiniz. Bu, tüm dünyada yükselen sağ popülizme karşı sol bir alternatif sizce nasıl üretilebilir? Üretilebilir mi, bu mümkün mü? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Hepimizin yıllardır, on yıllardır kafasını duvarlara vura vura, ya da birbirimizi vura vura düşündüğümüz bir konu. Bana kalırsa özellikle Batı’da Trump ve Brexit, İngiltere’nin AB’den çıkma oylaması bir şeyi gösterdi, o da Clinton ve Tony Blair ile başlayan üçüncü yol denilen liberal sol yolun, alternatifin, solun neo-liberalleşmesi sürecinin iflası diyebileceğimiz bir şeye işaret etti. Nasıl olmuştu bu? Kültürel devrimden sonra, 60’larda 70’lerde, ama en çok da Soğuk Savaş sonrası 90’larda sol bu iki liderle beraber, Reagan ve Thatcher dönemlerini takiben, o zaman iflas etmiş gibi görünen sınıf siyasetini tamamen bir kenara bırakıp kimlik siyaseti yaptı. Ve neo-liberal paradigmayı kabul etti. Bunun sonucu olarak görüyoruz ki bugün İngiltere’de, Avrupa’nın geri kalanında ve Amerika’da bu sağ popülist hareketlerin yükseldiği yer, sadece kenara köşeye sıkışmış ırkçılar, yabancı karşıtları, zaten böyle olan insanlar değil, aynı zamanda da çok önemli olarak eski endüstri şehirlerinde bütün işini, iş güvenliğini, sendikalaşmasını yitirmiş, bulunduğu noktada ve geleceğe dönük olarak hiçbir güvenliği olmayan eski işçi sınıfı. Yani işsiz işçi sınıfı. Solun bıraktığı yeri aşırı sağ popülist hareket kaptı ve onun üzerinden yükseliyor. Sol buna nasıl cevap verebilir? İki şeye dikkat etmek gerekiyor bana kalırsa. Birincisi mesaj. Ama ondan da önemlisi örgütlenme. Mesaj şu açıdan olabilir: Sadece kimlik siyasetine bağlı kalarak iktidarı ele geçirmek, ya da bunu uzun süreli elde tutmak mümkün değil, olmaz. Tabii ki artık sol 1960’lara, 70’lere ya da 50’lere dönecek durumda değil. Kimlikle, kimlik üzerinden yapılan çok önemli bir siyaset, çok önemli noktalar var. İnsanların farklı olduğunu kabul eden bir dünya görüşü. Bunu ortadan kaldırmadan, fakat kimliklere takılmadan, sınıf farklılıkları üzerinden ve farklı kimliklerde de olsa insanların gerçekten aynı kaderi paylaştığını ortaya koyan bir mesaj. Bu çok önemli. Amerika’da bunu Bernie Sanders yapmaya çalıştı ve açıkçası adaylığının önüne set çektiler diyebiliriz, Demokratik Parti içindeki düzen. Daha da önemlisi şu anda solun ulaşamadığı bir örgütlenme sorunu. Yani yine ben Batı üzerinden bakıyorum şu anda, Trump’ın oy aldığı kesimlerde Demokratik Parti’nin ulaşabileceği bir örgütlenme yoktu. Nasıl olsun? Sendikalar yok oldu. İşçi konfederasyonu, gruplar ortadan kalktı. Geriye onların bıraktığı boşluğu birtakım sağ gruplar, milliyetçi gruplar, kilise, bizde cami olduğu gibi, bunlar kapattı. Bahsettiğim süreç aslında Türkiye’nin 1980 darbesi sonrasında yaşadığı sürece oldukça yakın. Dolayısıyla örgütlenme olmadan, doğru da olsa mesajınız, insanlara ulaşamazsınız. Örgütlenme olduğu zaman gerçekten iktidara karşı rakip çıkabilirsiniz, tehdit edebilirsiniz demokratik olarak. Ve bu sayede ciddiye alınırsınız. Ciddiye alınmak demek tabii gel buyur konuşalım değil, çoğu zaman çok ciddi ataklara, saldırılara maruz kalabilirsiniz de demek. Örneğin şu anda HDP’nin yaşadığı. Örgütlenme ve mesajı bir araya getirebilen bir partinin, bir hareketin iktidar tarafından nasıl bir tehdit olarak algılandığını görüyoruz. Dolayısıyla kolay bir yol yok. Özellikle Türkiye’de çok farklı bir etaba geçmiş durumdayız. Fakat eğer sol buradan bir şey çıkarabilecekse, ya da solu da geçelim, biz, insanlık adına, bir arada yaşamak adına yeni bir fikir üretebileceksek, bu milliyetçiliği, duvarları, bölünmeyi, ötekileştirmeyi aşabilecek, ama insanları yine farklı bir amaç için birleştirebilecek, sadece hümanist bir perspektiften değil, “Bakın sizin bu hale gelmenize sebep olan politikalar var ve sizi kullanıyorlar” diyebileceğimiz; sağın bu tarafta, bu yolda ne kadar suçlu ve ne kadar sorumlu olduğunu gösterebilecek bir diskur, bu diskuru ortaya çıkarabilecek insanlar ve bunu yayabilecek örgütlenme. Çok uzun, çok sert bir yol. Gelecek de çok belirsiz, fakat bundan başka bir çıkış yolu da göremiyorum.

Çok teşekkürler Karabekir Bey. Karabekir Bey’le Trump’ın seçilmesini ve bunun Avrupa ve Türkiye için sonuçlarını konuştuk. Bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir: