Medyascope.tv

Caroline Rolland-Diamond: “ABD’de derinlemesine muhafazakâr bir hareket şekilleniyor”

“ABD’de derinlemesine muhafazakâr bir hareket şekilleniyor”

Mathieu MagnaudeixMediapart – Çeviri: Haldun Bayrı

Amerikalı siyahların tamamına erdiremedikleri eşitlik mücadelesi üzerine kapsamlı bir araştırma kitabı yazan tarihçi Caroline Rolland-Diamond’a göre, Donald Trump’ın zaferi, çokkültürcülüğe karşı nostaljik ve muhafazakâr bir tepkinin dışavurumu öncelikle. Donald Trump’ın Yüksek Mahkeme’ye yapacağı atamalar, terazide muhafazakârların ağır basmasını hızlandırabilir.

caroline-rolland

Caroline Rolland-Diamond

Paris-Ouest-Nanterre Üniversitesi’nde ABD tarihçisi Caroline Rolland-Diamond, Amerikalı siyahların 19. yüzyıldan günümüze “eşitlik ve adalet” mücadelelerinin uzun tarihi üzerine Fransızca’daki ilk kapsamlı araştırma olan Black America’yı (éd. La Découverte) kısa süre önce yayımladı. Büyük ilgi gören bu çalışma, “Yurttaş Hakları Hareketi” tarihinin yazımında çoğu zaman ikinci planda bırakılmış olan kadınları özellikle öne çıkarıyor. Bu söyleşide Donald Trump’ın zaferi ve muhtemel sonuçlarını değerlendirdik.

Birkaç gün önceki RFI (Fransa’nın uluslararası radyosu) yayınında, siz de çoğu insan gibi Hillary Clinton’ın kazanacağını iddia ediyordunuz. Ne oldu peki?

Rolland-Diamond: Birkaç eyalet el değiştirdi ve epey çeşitlilik arz eden beyaz seçmen kitlesinin Trump’ın adaylığı etrafında seferber olmasının önemi, yapılan değerlendirmelerde yeterince kaale alınmadı: Bu kitle, öfkesini ve Barack Obama’yla cisimleşen Amerika’yı reddettiğini dışavurdu. Hillary Clinton’ın kabul görmemesi de yeterince kaale alınmadı. Bir Amerika var ki, diğerinden daha göz önünde: Nüfusla ilgili tüm gelişmeler o yönde gittiği için, geleceğin Amerikası; değişimin, ilerlemenin çokkültürlü Amerikası. Kamu politikalarında ve medyada en çok ilgi onun üzerinde yoğunlaşıyor. Bunun karşısında, düşüşte olan sanayi kentlerinin ve kırların Amerikası var; git gide daha çok kenara itiliyor. Fakat hâlâ nüfusun sağlam bir kısmını oluşturuyor ve bu kısım gidip oy verdi.

Bunlara ek olarak küçük orta sınıfın, ufak businessmen’in Amerikası ekleniyor; bunlar 45 ile 65 yaş arasında – 45 yaşın altındakiler ise büyük ölçüde Clinton’a oy verdi. Kültürel savaşların kuşağı bu; “siyaseten doğruluk”u varoluşlarına karşı bir tehdit gibi yaşayanlar: Tüm yaşamları boyunca, kendilerini ifade etmelerinin yasaklandığını, yaşam tarzlarının eski moda, gerici ve ırkçı gibi sunulduğunu hissetmişler. Bu öfke geçmişte de, Bill Clinton başkan iken [1992-2000, Fr.Y.N.] kendini dışa vurmuştu. Fakat Donald Trump, ilk kez bütünüyle komplekssiz ve pişkin bir söylem tutturdu; adaylığında benzeri hiç görülmemiş taraf da buydu zaten. Bütün kampanya boyunca, 1920’li yıllardan beri, hatta Siyahlar’ın yurttaşlık hakları konusunda iki Amerika’yı karşı karşıya getiren çarpışmalardan beri, bütün bu cephelerde böyle bir şiddetle işitilmemiş, ırkçı, cinsiyetçi, yabancı korkusu yayıcı sözler sarf etti. Trump feminizmin katettiği ilerlemeleri inkâr ediyor; zaten o Amerika da Beyaz Saray’da bir kadın istemiyor. O ırkçı ve cinsiyetçi laflar dil sürçmeleri değil. Tam da onun düşündükleri. Hem sınıf düşmenin öfkesini, hem bu “siyaseten doğruluk”a karşı bir tepkiyi cisimleştiriyor o.

mediapart1

10 Kasım. Donald Trump seçilir seçilmez Barack Obama’yla görüşmesinde. Bölünmüş bir Amerika’nın iki yüzününün temsili. © Reuters

Bu günlerde ABD’de açıklama anahtarı olarak en çok başvurulan sözcük white-lash; başka bir deyişle, Donald Trump’ın zaferinin açıklaması olarak gösterilen Beyaz tepkisi. Tam olarak ne söz konusu? İsabetli geliyor mu bu tespit size?

İsabetli, ama biraz daha karmaşık. Tabii ki alt-right’tan (alternatif sağdan) beyaz Amerikalılar var; ırkın saflığı adına her tür ırksal karmalığa karşı çıkan, kimlik vurgusu kuvvetli bir anlayışları var ve ayrımcı bir düzen kurmak istiyorlar — hiç değilse, ırk ayrımcılığına son ve Siyahlar’a tekrar oy hakkı verildiği 1960’lı yılların kazanımlarını tekrar tartışma konusu yapmak istiyorlar – ve çok katı bir ırksal hiyerarşi kurmak. Ama çok örgütlü olan bu aşırı sağ, Trump’ın seçmenlerinin içinde küçük bir azınlık.

Daha oraya gelmeden, söz hakkı olmadığını düşünen tecrit edilmiş milyonlarca birey var. Tabii ki ekonomik nedenler var –küreselleşmenin küçük orta sınıfı mahveden sonuçları. Ama aynı zamanda, daha basit, daha az endişe hissettikleri bir Amerika’nın da nostaljikleri bunlar; zira “Amerikan değerleri”nin o eski Amerika’da daha açık olduğunu düşünüyorlar. Beyaz Amerika ve bireyci değerler, kafayı toplumsal adalet, ırksal adalet, çokkültürlülük ya da yurtdışına açıklık gibi sorunlara takmadan hükmetmekteydi. Bu seçim, üstelik hiçbir zaman var da olmamış bir efsanevi Amerika’ya duyulan büyük bir nostaljinin dışavurumu. Cow-boy efsanesini çağrıştıran Trump’ın erkeksi belâgatiyle, ideal bir Amerika bu. Ekonomik evrimlerle kendilerini mağdur hisseden, sistem tarafından ve onları gerici gören medya tarafından küçümsendiklerini hisseden Amerikalılardaki bir rövanş iradesini dışa vuruyor.

Bütün ahlakdışılığına rağmen, Indiana Valisi Mike Pence gibi bir aşırı-muhafazakâr Hıristiyanı listesine alan Trump’a Evanjelist Hıristiyanların kitlesel oy desteğinin de kanıtladığı gibi, aynı zamanda derinlemesine muhafazakâr bir hareket bu. Trump seçmen tabanını tatmin etmek için Yüksek Mahkeme’ye, Anayasa’da silah taşıma özgürlüğünü temin eden 2. maddenin savunucusu ve kürtajı serbest bırakan 1973 tarihli Yüksek Mahkeme kararına muhalif bir aşırı-muhafazakâr yargıç atayacağını ilan etti. Ayrıca Trump, kürtaj yaptırmış kadınları mahkemeye verebileceğini ilan etti. Üstelik kürtaj, 1973’te Yüksek Mahkeme’de yasalaşmasından beri Evanjelist Sağ’ın temcit pilavı haline getirdiği bir itiraz konusu. Karşılaşacağı muhalefet düşünüldüğünde, Trump’ın sözünü tutacağı kesin olmasa bile…

Donald Trump’ın seçilmesi hangi ölçüde Barack Obama’nın 8 yıl boyunca ülkenin başındaki varlığına bir tepki? Obama sadece ülkenin ilk siyah başkanı olmakla kalmayıp, ikinci ismi Hüseyin olan bir kişiydi… Başta Trump olmak üzere Amerikan sağının bayağı bir kesimi tarafından Amerikan vatandaşlığı sorgulanan biri.

Obama’nın başkan olması Trump’ın seçilmesinde açık bir rol oynadı. Amerikalıların büyük bir bölümü onun Beyaz Saray’ı işgal etmesine, kendini bir siyah başkan olarak takdim etmemeye daima özen göstermesine rağmen, hiç katlanamadılar. Obama uzun zaman boyunca başkanlığındaki ırksal veçheyi asgariye indirmeyi denedi ve tam anlamıyla ırksal eşitsizlikler sorununa ancak son dönemde müdahale etti; özellikle  Siyahlar’a karşı polis şiddeti gündemin merkezine tekrar oturduğunda yaptı bunu. O zaman, mesela ırkçılıktan söz ettiği, ya da 2013’te öldürülen siyah genç Trayvon Martin’in yerinde kendisinin de olabileceğini söylediği, ya da ırkçılığın sürüp gitmesini gündeme getirdiği tarihî konuşmalar yaptı. Ona karşı nefretin artmasına katkıda bulundu bu.

Bir de göreve başladığı sıra yaşanan bütün polemikler var; “Müslüman”lığı yüzünden Amerikalı olamayacağı söylendi. Daha sonra, Obama’yla teröristler arasındaki bir tür gizli anlaşmayı kınayan Trump’ın kampanyasına alet edildi bu; bu konuda hiçbir zaman açık olmaması eleştirildi; Siyahlar, Müslümanlar, İslamcılar ve teröristler birbirine karıştırıldı; hatta bunlara, “tecavüzcü” ve “uyuşturucu kaçakçısı” Meksikalılar da ilave edildi: Hep beraber reddetmek gereken “ötekiler”di bunlar. Obama seçildiğinde, 1960’lı yıllardan beri kendini dışa vurmamış olan bir ırksal nefretin tekrar ortaya döküldüğü görüldü. Bu belâgat Trump tarafından sahnenin önüne sürüldü tekrar.

Donald Trump kampanya sırasında siyah “thugs”ı (haydutları) ağzına doladı. 1991’de Siyahların “baş özelliği”nin “tembellik” olduğunu söylüyordu. Bütün bir ırkçı muhayyileyi tekrar etkin hale getirdi…

Bu muhayyile 1960’lı yıllardan beri kuruluyor; Siyahlardan bahsederken ayan beyan ırkçı olmayan bir belâgatin geliştiği Reagan yıllarından beri daha da serpildi. Sağın kınadığı ünlü Welfare Queen, yani sosyal yardımlardan en çok yararlandığı iddia edilen, bir sürü çocuk sahibi o siyah annedir bu. Rakamlar bu fikri yalanlıyor; çünkü gerçekte, Beyazlar daha çok sosyal yardımla geçiniyorlar. Trump bu soydan geliyor; onun kuşağı bu, her zaman benimsemiş olduğu bir söylem bu. Asıl yeni olan –ve bu işe yarıyor– onun bu ırkçı duyguyu utanıp sıkılmadan dışa vurması. Bu da ona sistemi, elitleri, establishment’ı kınama olanağı veriyor aynı zamanda; damgalamıyor gibi görünen bir söylemin ardına saklanarak gerçek sorunların görülmesine engel olan o ikiyüzlülüğü de kınıyor. Gerçekte, kendi kaderlerine terk edilmiş siyah mahallelerinde çok vahim toplumsal sorunlar hâlâ var; buralarda ayrımcılık, yoksulluk, işsizlik ve şiddet içiçe. Gerçeklik şu ki, azar azar, aşırı yavaş bir halde, bu mahallelerin toplumsal göstergelerinde iyileşme saptanıyor. Trump ise kasıtlı olarak tabloyu karartıyor. Ve işine yarıyor bu.

Siyahlar kitlesel olarak Hillary Clinton’a oy verdiler (sandık çıkışı yoklamalarına göre % 88), Latinolar’dan çok daha fazla. Bununla birlikte Obama’ya (2012’de % 93) göre daha azı oy verdi. Neden?

Bunun Barack Obama’dan hayalkırıklığına uğramış olunmasına bağlanamayacağını düşünüyorum; bu hayalkırıklığı gerçek de olsa. Daha geniş bakarsak, Hillary Clinton için bir coşku noksanlığı olmasındandı bu; daha sonraları, polis şiddetine karşı ve adaletin ceza sisteminde reformdan yana sesini duyurdu: Çoğu Siyah, oylarını özellikle Trump’a karşı attı.

Bilinmeyen, fakat Afrika kökenli Amerikalı oylarının bazı yerlerde azalmasına katkıda bulunan bir başka etkene de işaret etmek gerek: Cumhuriyetçi valilerin kontrolündeki önemli eyaletlerde (Florida, Kuzey Carolina ya da Pensilvanya gibi), söylenmese de öncelikli olarak azınlıkları hedef alan oy hakkı kısıtlamaları getirildi. Mesela geniş ölçüde Demokratlar’a oy veren Philadelphia’nın (Pensilvanya) bazı mahallelerinde üç saat beklenen kuyruklar oluştu ve çok sayıda seçmen bundan yıldı. Bu seçimdeki gibi skorların birbirine yakın olduğu yerlerde hayatî önemdedir bu. ABD’de seçim kurallarının eyaletler tarafından tespit edildiği çoğu zaman unutulur. 1965’ten 2013’e, köleci geçmişi olan Güney eyaletlerine dayatılan Voting Rights Act adlı bir yasa, seçim yasasını değiştirmek için federal adalet bakanlığından bir izin istenmesini zorunlu kılıyordu. Ama seçimin düzgün yapıldığından emin olmak için federal gözlemciler gönderme yetkisi veriyordu. Oysa 2013’te, Yüksek Mahkeme’nin bir kararı bunun için önceden verilen yetkiyi kaldırdı ve gözlemci gönderilmesini zorlaştırdı. Bunun doğrudan sonucu olarak, mesela Kuzey Carolina ya da Florida’da, özellikle bazı siyah mahallelerinde, önceden oy vermeyi daha karmaşıklaştırmak ve seçmen listelerine kayıtları engellemek için yürürlüğe yeni kısıtlamalar getirildi. Bazı eyaletler kayıtlarda sürücü ehliyetini şart koştu. Ve sürücü ehliyeti olmayanların çoğu azınlıklardan…

mediapart3

Hartford’da (Connecticut), Kasım 2012’de seçmen kuyrukları. © Reuters

Donald Trump’a coşkulu bir destek veren Ku Klux Klan, Aralık ayı başında zaferini kutlamak için bir yürüyüş düzenleyecek. Geçmişte kaldığı zannedilen faşist bir örgütün tekrar tamamen günyüzüne çıkışına tanık olunuyor…

Evet, Trump’la birlikte 1920’li yıllarda yaşanan yabancı düşmanlığı ve doğuştancılığın (nativizm) o büyük ânıyla hakiki bir paralellik kuruluyor. Ku Klux Klan o sırada sadece Siyahları değil, göçmenleri, Yahudileri ve Katolikleri de hedef alan bir ulusal örgüt haline gelmişti. Bu yükselişin sonucunda ABD’nin kapılarını 1921’den 1965’e kadar büyük ölçüde kapatan göçmen kotaları getirilmişti. Bu yasalar demokrat Lyndon Johnson’ın başkanlığı döneminde, 1965’teki büyük göç reformuyla yürürlükten kaldırılmış, bu sayede de günümüzdeki çokkültürlülüğün koşulları yaratılmıştı. Bu bakımdan, Cumhuriyetçiler’in bir bölümünün sürekli olarak mücadele ve muhalefet ettiği bir reform olarak kalmıştır.

Donald Trump’ın zaferinden sonra, şimdiden Donald Trump’ın programını uygulamayacağını, bu kadar iktidarı olmadığını söyleyen makaleler yazıldığı görülüyor… Size kulak verirsek; Donald Trump, ABD’de muazzam bir geriye dönüşün gerçek, zira hukukî ve yasal, perspektifini mi açıyor daha ziyade?

Haddinden fazla karamsarlık yaygın. Kâbusun daha başındayız. Donald Trump önümüzdeki yıllarda Yüksek Mahkeme’nin bir, hatta birçok yargıcını atama imkânına sahip olacak ve bu bütün dengeleri değiştirebilir. Yüksek Mahkeme’nin ABD’de hatırı sayılır bir rolü var. Mahkeme’deki dokuz üyelikten biri münhal ve Donald Trump çabucak bir muhafazakâr atayacak. En ilerici iki yargıç aynı zamanda en yaşlı da olanlar: 83 yaşındaki Ruth Ginsburg ve 78 yaşındaki Stephen Breyer. Ayrıca, ılımlı muhafazakâr bir yargıç olan Anthony Kennedy 80 yaşında. Eğer bunlar vefat eder ya da emekliye ayrılırlarsa, Donald Trump kendi adaylarını Cumhuriyetçilerin çoğunluğa sahip olduğu Senato’ya kabul ettirmekte hiçbir sorun yaşamayacaktır; kaldı ki Temsilciler Meclisi’nde de çoğunluğun onlarda olması, yasama açısından elini rahatlatıyor.

Yüksek Mahkeme üyeleri bu makamda yaşamları boyunca kalabilirler. Şayet Trump çoğunluğu muhafazakâr bir Yüksek Mahkeme oluşturmayı becerirse, otuz yıl görevde kalmaları riski var. Zaten Trump’a pek bayılmayan çok sayıda Cumhuriyetçinin ona oy vermesi de, onun kürtaj-karşıtı, anayasal silah taşıma hakkı yanlısı, eşcinsellerle eşitliğe karşı yargıçlar ataması içindi. Pozitif ayrımcılığa da –affirmative action’a, ya da kalan kadarına– muhtemelen elveda diyebiliriz; çünkü 1960’lı yıllarda çıkarıldığından beri bu yasaya karşı mücadele muhafazakâr sağın büyük silahlarından biri olmuştur. Bununla birlikte, Demokratlar’ın yasamayı yenileyecek 2018’deki seçimlerde Senato’yu (atamaları engelleme gücü olan) kazanmaları da mümkün. Ama yine de Amerika, daha muhafazakârlaşan ve hoşgörüsü azalan bir topluma doğru gitme riskiyle karşı karşıya.

mediapart4

Kasım 2015. Donald Trump’ın Georgia, Macon’da destekçileri. © Reuters

Bundan sonra daha çok ırksal gerginlikler yaşanmasından çekinmek gerekir mi?

Fazla şey paylaşmayan iki Amerika arasındaki fay hattı git gide daha derinleşiyor. Trump –ki oyların çoğunluğunu da almamıştır– toplumun yarısı tarafından reddediliyor. Zaten Obama döneminde çok güçlü olan kutuplaşma, onun zaferiyle elbette ivme kazanıyor. Dolayısıyla gerilimlerin artma riski var. İlk Trump-karşıtı gösteriler şimdilik azınlıkta kaldılar, fakat gelişebilirler, ya da şiddetli karşı-gösterilerle karşılanabilirler; bu da işin çığırından çıkmasına sebep olabilir.

Aynı zamanda, şimdiden solu tekrar inşa etmek için örgütlenme çağrıları yükselmeye başlıyor [Bernie Sanders şimdiden Demokrat Parti’yi “dinçleştirmek” için bir çağrıda bulundu –Fr.Y.N.]. Aktivizm de sorumluluklarıyla yüzleştiriliyor, zira mücadelelerini geniş cepheye yaymak zorunda kalacak. Black Lives Matter hareketi seferber ettiği kitleleri sadece polis şiddetine karşı çıkmaya çağırmadı; neo-liberalizme ve cinsiyetçiliğe karşı kavgayı da benimsedi. Fakat Latinolar da polis şiddetinin kurbanları ve kendilerinden söz edilmediğini düşünebildiler. 1960’lı yıllardan ve affirmative action politikalarının yürürlüğe sokulmasından beri, Latinoların Afrika kökenli Amerikalılara karşı bir kırgınlıkları var. Bu bir varsayım ama, belki de bazı Latinolar Trump’ın Siyahları ya da Müslümanları hedef alan konuşmalarından etkilenmişlerdir.

Fransa’da bu seçim, toplumu kimlikler üzerinden okuyan Marine Le Pen’in cumhurbaşkanlığı seçimindeki zaferinin habercisi gibi algılandı. Haklılık payı var mı bunda?

Trump’ın aldığı oylar sadece kimlik sorunuyla sınırlı değildi. Çok sayıda Beyaz, oyunu bu Amerika için vermiyor, dolayısıyla daha karmaşık. Öte yandan, Trump’ın adaylığı, tıpkı Bernie Sanders’ınki gibi, biraz ikinci planda bırakılmış olan ekonomik sorunu da sahnenin önüne getirdi. Sonunda, Trump sistem-dışı aday olarak ortaya çıktı. Yani, zaferini açıklayan kimlik-dışı sebepler de var.  Bununla birlikte, Trump’ın zaferi kaygılandırmalı bizi. Hem sonra, Brexit’le kendini gösteren, Fransa’da da tanık olduğumuz kimlikçi ve milliyetçi içe kapanmanın ABD’yi esirgemesi için bir sebep yok. ABD’deki bu seçimin verdiği ders, bize imkânsız görünenin öyle olmadığı. Özellikle de seçmen seferberliğini ölçmenin artık son derece güç olmasından bu. Trump Cumhuriyetçi Parti’nin altyapısından istifade etmiyordu ve bazı muhafazakâr radyolar onu desteklemiyorlardı. Bununla birlikte çok sayıda kişi bireysel olarak seferber oldu, çünkü Trump’ın dedikleri onlara hitap ediyordu. Bunu akılda tutmak gerek. Fransa’da, Marine Le Pen’in çok sayıda seçmeni, “O bizimle aynı dili konuşuyor” diyor. Özellikle de medyada kendilerine kulak verilmediğini düşünüyorlar. Kurumlar ve establishment tarafından, değerleriyle kendilerini özdeşleştiremedikleri devlet okulları tarafından horgörülüp hakarete maruz bırakılmak canlarına tak etmiş; bütün bunların ardında da ekonomik ve siyasi kriz var. Dolayısıyla sorunlar birbirine benziyor. Fransa’daki başkanlık seçimi öncesinde alınacak dersler var yani. Hem de çabuk.

FransizKultur

Bunlar da ilginizi çekebilir: