Medyascope.tv

Francis Fukuyama: Dünyaya karşı ABD? Trump’ın Amerikası ve yeni küresel düzen

Dünyaya karşı ABD? Trump’ın Amerikası ve yeni küresel düzen

Francis Fukuyama – Financial Times – Çeviren: İlker Kocael

1989’da liberal demokrasinin “tarihin sonuna” işaret ettiğini söyleyen siyaset bilimci Fukuyama Batı’da yükselen milliyetçi siyaseti yorumluyor.

fukuyama

1952’de ABD’de doğan ve siyaset bilimci olan Yoshihiro Francis Fukuyama (sağda), komünizmin yıkılması ardından 1992’de yayınlanan “Tarihin Sonu ve Son İnsan” (The End of History and the Last Man) kitabıyla dünya gündemine oturmuştu.

Donald Trump’ın Hilary Clinton’ı uğrattığı şaşkınlık verici yenilgi yalnızca Amerikan siyasetinde değil dünya düzeninin tamamı için bir dönüm noktası oluşturuyor. Popülist milliyetçilik dönemine giriyoruz gibi görünüyor; bu yeni dönemde 1950’lerden bu yana inşa edilen baskın liberal düzen öfkeli ve kudretli demokratik çoğunlukların saldırısı altında. Rekabetçi ve aynı ölçüde öfkeli milliyetçiliklerin dünyasına doğru ilerliyor olma riskimiz çok yüksek ve eğer bu gerçekleşirse, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışının ifade ettiği derecede ciddi bir kırılma noktasına varabiliriz.

Trump’ın zaferinin biçimi, onun seferber ettiği hareketin toplumsal tabanını açığa vuruyor. Seçim haritasına dikkatlice baktığımızda Clinton’a desteğin coğrafi açıdan kıyılardaki şehirlere sıkıştığını; kırsal kesim ve küçük şehirlerin istikrarlı bir biçimde Trump’a oy verdiğini görüyoruz. En şaşkınlık verici değişim gelişmiş endüstriye sahip kuzey eyaletleri Pennsylvania, Michigan ve Wisconsin’de yaşandı; bu üç eyalet geçtiğimiz seçimlerde o kadar sıkı bir biçimde Demokratlardan yanaydı ki Clinton buraları çantada keklik gördü, seçim döneminde Wisconsin’e uğramadı bile. Sanayideki gerilemeden etkilenen sendikalı işçilere kaybettikleri işlerini geri vererek “Amerika’yı yeniden harika yapma”yı vaat eden Trump, onları yanına çekmeyi başardı.

Bu filmi daha önce görmüştük. Brexit’te de AB’den çıkış yanlısı oylar aynı şekilde Londra dışındaki kırsal bölgelerde ve küçük şehirlerde yoğunlaşmıştı. Fransa için de aynısı söylenebilir; orada da anne-babası ya da büyükannesi-büyükbabası komünist ya da sosyalist partilere oy veren işçi sınıfından seçmenler şimdi Marine Le Pen’in Ulusal Cephe’sine oy veriyor.

Ancak popülist milliyetçilik bundan çok daha geniş bir olgu. Vladimir Putin; St. Petersburg ve Moskova gibi büyük şehirlerde yaşayan daha eğitimli seçmenler arasında pek popüler değil, ama ülkenin geri kalanında müthiş bir desteğe sahip. Ülkesinin muhafazakâr alt-orta sınıfının coşkulu desteğini alan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ya da Budapeşte dışında her yerde popüler olan Macaristan Başbakanı Viktor Orban için de aynısını söylemek mümkün.

Bugün eğitim seviyesiyle tanımlanan toplumsal sınıf, sayısız endüstrileşmiş ve pazarları gelişmekte olan ülkelerde yegane önemli toplumsal bölünme çizgisini oluşturuyor gibi görünüyor. Bu durum doğrudan küreselleşme ve teknolojinin gelişmesi ile ilintili; bunu kolaylaştıran da 1945’ten beri büyük oranda ABD’nin oluşturduğu liberal dünya düzeni oldu.

Liberal dünya düzeni dediğimizde; geçtiğimiz yıllarda küresel büyümenin temelini oluşturan kural-temelli uluslararası ticaret ve yatırım sistemini kastediyoruz. iPhone’un Çin’de monte edilip Noel’den bir hafta önce ABD ya da Avrupa’daki müşterilere gönderilmesini sağlayan işte bu sistem. Bahsettiğimiz sistem aynı zamanda milyonlarca kişinin yoksul ülkelerden kendileri ve çocukları için daha geniş olanaklar sunan zengin ülkelere doğru hareketini de kolaylaştırdı. Sistem methedildiği kadar da vardı: 1970’ten 2008 ABD finansal krizine kadar, küresel çapta üretim ve hizmet çıktısı dörde katlandı, yalnızca Çin ve Hindistan’da değil aynı zamanda Latin Amerika ve Sahra Altı Afrika’da da milyonlarca kişi yoksulluktan bu sayede kurtuldu.

Ancak herkesin malumu olduğu üzere, sistemin ürettiği kazanç tüm topluma sirayet edemedi. Aşırı rekabetçi küresel piyasa koşullarında şirketler üretimi başka ülkelere kaydırıp verimlilik anlamında sinekten yağ çıkarmaya çalıştıkça, gelişmiş ülkelerdeki işçi sınıfları işlerini kaybettiler.

Bu uzun vadeli gidişi daha da kızıştıran 2008 ABD subprime (yüksek faiz) krizi ve birkaç yıl sonra Avrupa’yı vuran Avro krizi oldu. Her ikisinde de, elitler tarafından tasarlanan sistem –ABD’de liberalleştirilmiş finansal piyasa, Avrupa’da Avro ya da Schengen iç göç sistemi gibi politikalar- dış kaynaklı şoklar karşısında heybetli bir çöküş yaşadı. Bu başarısızlıkların faturası elitler tarafından değil, sıradan işçiler tarafından ödendi. O günden bu yana, asıl soru popülizmin neden 2016’da yükseldiği değil, ortaya çıkmasının neden bu kadar uzun sürdüğü olmalı.

ABD’de sistemin geleneksel işçi sınıfını yeterince temsil edememesi anlamında siyasi bir başarısızlıktan söz etmek mümkün. Cumhuriyetçi Parti büyük şirketlerin ve bu şirketlerin küreselleşmeden faydalanan müttefiklerinin boyunduruğu altındaydı. Demokrat Parti ise kimlik siyaseti partisi haline gelmişti: kadınlar, Afro-Amerikalılar, Hispanikler, çevreciler ve LGBT topluluklarının koalisyonunun asıl meselesi ekonomi değildi.

Amerikan solunun işçi sınıfını temsil kabiliyeti açısından başarısızlığı, Avrupa’da da benzer bir biçimde yaşandı. Avrupa sosyal demokrasisi küreselleşme ile birkaç on yıl öncesinde barışmıştı; Blair’cı bir orta yolculuk ya da 2000’lerde Gerhard Schröder’in Sosyal Demokratlarının oluşturduğu neoliberal reformculuk biçiminde.

Ancak solun daha geniş anlamdaki başarısızlığı Birinci Dünya Savaşı’na giden yoldaki başarısızlığına çok benzer bir biçimde ortaya çıktı: Britanyalı Çek filozof Ernest Gellner’ın bilgece ortaya koyduğu gibi, o dönemde üzerinde “sınıf” yazan posta kutusuna varmak üzere yola çıkan mektup yanlışlıkla üzerinde “millet” yazan posta kutusuna teslim edildi. “Millet” neredeyse her zaman “sınıf”a baskın gelir, çünkü güçlü bir kimlik kaynağı olduğu gibi organik bir kültürel topluluğa kendini bağlı hissetme arzusuna yaslanır. Kimliğe duyulan bu arzu, bugün beyaz milliyetçiliğini şu ya da bu şekilde benimseyen daha önce dışlanmış grupların bir bileşimini temsil eden Amerikan alt-right’ı biçiminde vücut buluyor. Bu aşırı gruplar bir yana, birçok sıradan Amerikan vatandaşı da etraflarının neden göçmenlerle dolduğunu ve sorundan şikayet etme olanağını bile ellerinden alan siyaseten doğrucu bir dile dayalı sisteme kimin cevaz verdiğini merak etmeye başladı. İşte bu yüzden Donald Trump; küreselleşmenin kurbanı olmayan ama ülkelerinin ellerinin arasından kayıp gittiğini hisseden iyi eğitimli ve hali vakti yerinde seçmenlerden yüksek miktarda oy topladı. Brexit oylaması için de aynı şeyi söylemek mümkün.

Peki Trump’ın zaferinin uluslararası sistem için ne gibi somut sonuçları olabilir? Karşıtlarının söylediğinin aksine Trump’ın tutarlı ve planlı bir tutumu var: ekonomi politikası alanında milliyetçi, aynı zamanda küresel siyasi sistemle ilişkilerinde de aynı tutuma sahip. NAFTA ve (büyük olasılıkla) WTO (Dünya Ticaret Örgütü) gibi mevcut ticaret anlaşmalarını yeniden müzakere etmeye çalışacağını, eğer istediğini elde edemezse bu anlaşmalardan çekilmeyi düşünebileceğini açıkça ifade etti. Ayrıca tüm zorluklara rağmen kararlı duruşu sayesinde tuttuğunu koparan Rus lider Putin gibi “güçlü” liderleri takdir ettiğini de ifade etti. Buna karşılık, Amerikan gücünden karşılıksız faydalanmakla suçladığı NATO ülkeleri, Japonya ve Güney Kore gibi ABD’nin geleneksel müttefiklerine pek de sıcak baktığı söylenemez. Buradan da anlıyoruz ki bu ülkelere destek ancak mevcut maliyet-paylaşımı düzeninin yeniden müzakeresi şartıyla devam edebilecek.

Bu tutumun küresel ekonomi ve küresel güvenlik sistemi için oluşturduğu tehlikeyi ne kadar vurgulasak az. Bugün dünyada ekonomik milliyetçilik son derece revaçta. Geleneksel olarak, açık ticaret ve yatırım düzeni ABD’nin hegemonik yapısının ayakta kalmasına bağlıydı. Eğer ABD sözleşme şartlarını tek taraflı değiştirme yoluna giderse, dünyadaki birçok güçlü oyuncu da buna aynı biçimde karşılık vermekten memnun olacaktır, bu da en nihayetinde 1930’ları hatırlatır biçimde aşağıya doğru inen bir ekonomik sarmalı tetikleyecektir.

Uluslararası güvenlik sistemine yönelik tehdidin de çok yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Rusya ve Çin geçtiğimiz on yıllarda önde gelen otoriter büyük güçler olarak ortaya çıktılar, ikisinin de sınırlarını genişletme arzusu vardı. Trump’ın Rusya’ya yönelik tutumu özellikle rahatsız edici: henüz ağzından Putin ile ilgili olumsuz tek kelime çıkmadı ve onun Kırım’ı ele geçirmesinin belki de haklı sebeplere dayanabileceğini söyledi. Dış politikanın birçok boyutu ile ilgili genel cehaletini göz önünde bulundurduğumuzda, Rusya ile ilgili bu kadar istikrarlı bir biçimde açıklamalar yapması, acaba Putin’in elinde bazı gizli kozlar mı var sorusunu akıllara getiriyor. Örneğin belki de iş dünyasında kurduğu imparatorluğu ayakta tutan Rus kaynaklarından aldığı borçlardır. Trump’ın ön ayak olacağı Rusya ile “daha iyi geçinme” girişiminin ilk kurbanları kırılgan demokrasileri ile bağımsızlıklarını koruma konusunda ABD desteğine güvenen Ukrayna ve Gürcistan olacak.

Daha geniş anlamda, Trump’ın başkanlığı Amerika’nın tüm dünyada yozlaşmış otoriter yönetimler altında yaşayan insanlara demokrasinin ta kendisini simgelediği dönemin sonunu işaret edecek. Amerika’nın nüfuzu Irak savaşı gibi yanlış hesaba dayalı güç gösterilerine değil, yumuşak gücüne dayanır. Amerika’nın geçtiğimiz salı günü yaptığı tercih, liberal enternasyonalist kamptan popülist milliyetçi kampa geçişi ifade ediyor. Trump’ın UKIP lideri Nigel Farage’ın güçlü desteğini alması ya da seçim sonrası onu ilk kutlayanlardan birinin Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen olması tesadüf değil.

Geçtiğimiz bir yıl içinde, yeni bir popülist-milliyetçi enternasyonalin yükseldiğini gözlemledik; aynı zihniyeti paylaşan bu gruplar birbirleriyle bilgi paylaşıyor ve sınırların ötesinden birbirlerini destekliyor. Putin’in liderliğindeki Rusya bu davaya en çok sahip çıkan ülkelerden; tabii bunu diğer ülkelerin milli kimliklerine verdikleri önem dolayısıyla değil, basitçe yıkıcı olmak için yapıyorlar. Rusya’nın Demokratik Ulusal Komite e-postalarını hack’leyerek giriştiği bilgi savaşının Amerikan kurumları üzerinde şimdiden çok fazla yıpratıcı etkisi oldu, bunun devam edeceğini öngörebiliriz.

Sözünü ettiğimiz yeni Amerika ile ilgili birçok konuda belirsizlik hakim. Trump yürekten milliyetçi olsa da, yapacakları aynı zamanda süreç içinde şekillenecek. Diğer ülkelerin mevcut ticaret anlaşmalarını ya da ittifak sözleşmelerini kendi istediği yöne çekmesine izin vermediklerini gördüğünde ne yapacak? Yapabileceği en iyi anlaşmayı mı yapacak yoksa kapıyı çarpıp çıkacak mı? Nükleer silahların Trump’a emanet edilmesinin yaratabileceği tehlikeler ile ilgili birçok şey söylendi; ama dünyanın birçok yerinde askeri güç kullanma peşinde olan biriyle karşılaştırdığımızda Trump’ın samimi olarak daha fazla izolasyonizm taraftarı olduğunu düşünüyorum. Tabii Suriye iç savaşının gerçekliği ile karşı karşıya geldiğinde, Obama’nın izlediği politikayı devam ettirip bölgeden çıkışı başka bir bahara bırakabilir.

İşte bu noktada işin içine karakter de girecek. Birçok Amerikalı gibi ben de özgür dünyanın liderliğine daha az yakışacak bir kişilik düşünemiyorum. Böyle düşünmemin sebebi yalnızca siyasi meselelerde durduğu yer değil, aynı zamanda kendini aşırı derecede beğenmesi ve kompleksli tavırları. Geçtiğimiz hafta Şeref Madalyası almaya hak kazananlarla aynı sahnedeyken, bir anda kendisinin de cesur olduğunu, “finansal olarak” cesur olduğunu söyleyiverdi. Tüm düşmanları ve onu eleştirenlerin bunun karşılığını alacağını ifade etti. Onu hafife alan diğer dünya liderleriyle yüz yüze geldiğinde, acaba meydan okunan bir mafya babası gibi mi yoksa işine bakan bir iş adamı gibi mi hareket edecek?

Bugün liberal demokrasiye en büyük tehdit açıkça otoriter bir güç olan Çin gibi ülkelerden daha fazla içeriden geliyor. ABD, Britanya, Avrupa ve diğer birçok ülkede, siyasi sistemin demokratik yönü liberal yönüne başkaldırıyor; apaçık meşruiyetini, bugüne kadar davranışları açık ve toleranslı bir dünya yönünde biçimlendiren kuralları parça parça etme yolunda kullanmakla tehdit ediyor. Sistemi yaratan liberal elitler duvarların ötesinden gelen öfkeli seslere kulak vermeli ve öncelikli olarak toplumsal eşitlik ve kimlik konuları üzerine kafa yormalı. Öyle ya da böyle, önümüzdeki birkaç yılda zorlu bir yolculuk bizi bekliyor.

Bunlar da ilginizi çekebilir: