Medyascope.tv

Güne Bakış (22 Kasım 2016): Konuk Ahmet İnsel

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Bugünkü konuğumuz Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Ahmet İnsel. Kendisi yayınımıza Paris’ten katılacak. Ahmet Bey, hoşgeldiniz.

İyi akşamlar.

İyi akşamlar. İsterseniz Fransa’daki merkez sağın önseçim sonuçlarıyla başlayalım. Bunu bir değerlendirelim Ahmet Bey. Fillon’un beklenmeyen zaferiyle sonuçlandı önseçimler. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önceden şunu belirteyim: Ben artık emekli bir profesörüm, Galatasaray Üniversitesi’nde ders vermiyorum. Dolayısıyla eski öğretim üyesi demek daha doğru bence.
Fransa’daki seçimlerde yeni yapılan bir uygulama bu; zorunlu bir uygulama değil. İlk başta Fransız Sosyalist Partisi başlamıştı; şimdi sağ da ilk defa bunu deniyor. Yani, seçimlerden önce adayların belirlenmesi için seçmenlere, isteyen seçmenlere –sadece parti üyelerine değil onu belirteyim, isteyen seçmenlere– belli bir sağın ilkeleriyle ilgili bir deklarasyon imzalatarak istedikleri aday kişiler arasından hangisini sağın adayı olarak görmek istediklerini bir tercih, bir eğilim yoklaması biçiminde yapılıyor. Bu, parti örgütünün düzenlediği bir seçim ve bu önseçimde sağın 6 adayı arasından François Fillon hiç beklenmedik bir şekilde % 44 oy alarak birinci geldi. Ve önseçimlere 4 milyon kişi katıldı, çok yüksek bir rakam tabii bu. François Fillon’un karşısında merkez sağ eğilimini temsil eden eski Başbakan Alain Juppé vardı. Bir de eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy yarışa dahildi ve esas olarak Nicolas Sarkozy ile –yani daha milliyetçi sağ bir politika öneren Nicolas Sarkozy– ile daha merkezde, kısmen merkez sağ bir politika öneren Juppé arasında çekişmenin olması beklenirken, katılımın yüksek olması, hiç beklenmedik şekilde üçüncü veya dördüncü gelmesi beklenen François Fillon’un birinci gelmesine yol açtı. François Fillon’un programı Nicolas Sarkozy’nin programından çok farklı değil; belki tonu biraz daha az agresif, fakat içeriği itibariyle bir Katolik muhafazakâr sağ program. Kültürel anlamda son derece muhafazakâr, siyasal anlamda otoriter eğilimleri yüksek, iktisadi anlamda da bildiğimiz klasik liberal bir politika öneriyor. Örneğin programında, okullarda otoritenin yeniden tesis edilmesi yer alıyor. Kürtaja kendisi şahsen karşı olmakla beraber yasaklanmasını önermiyor, ama örneğin Fransız Sosyalist hükümetinin izin verdiği, eşcinsel çiftlerin çocuk edinmesini engelleme taraftarı. Eşcinsel evlilikleri kaldırmaktan söz etmiyor, ama eşcinsel evli çiftlerin çocuk edinmelerine karşı çıktığını bildiriyor. Kültürel anlamda muhafazakâr. Kendisi Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı döneminde başbakanlık yapmıştı. Ve bu başbakanlık çok silik bir başbakanlıktı. Hatta o zamanlar biraz şaka yollu Fransızlara, “Başbakan kim?” diye sorduklarında, ismini bilmediklerini, sadece Sarkozy’nin ismini bildiklerini söylerlerdi. Bu beklenmedik çıkış, biraz Katoliklerin mobilize olmasıyla, muhafazakârların mobilize olmasıyla, Sarkozy’nin güven vermemesiyle, daha radikal sağ oyun Sarkozy yerine hızla beklenmedik bir şekilde Fillon’a kaymasıyla ortaya çıktı. Şimdi ikinci turda Fillon’la Juppé yarışacaklar, ama Fillon’un kazanma şansı çok yüksek. Çünkü diğer 4 adaydan üçü, Sarkozy başta olmak üzere, Fillon’a oy vermeye çağırdı. Bir tek yarışa katılan aday, bir tek kadın aday Juppé’yi destekleyeceğini ilan etti. Onun da oyu bu 4 milyon içinde sadece %2,5.

Peki Marine Le Pen’e gelirsek, Le Pen bu seçim sonucundan mutluluk mu duymuştur? Yoksa daha çok kaygılanmış mıdır? Kendisine kuvvetli bir rakip olacağını düşünüyor mudur François Fillon’un?

Biraz daha kaygılanmıştır, diyebilirim. Çünkü Fillon, eğer Marine Le Pen’le yarışa girerse, daha Katolik sağı kendine çekme ihtimali var. Buna karşılık şöyle bir ümit doğmuş olabilir Le Pen’de: Eğer ikinci tura Fillon’la kalırsa, o zaman solun Fillon’a desteği daha zayıf olacaktır. Solda eli Fillon’a oy vermeye gitmeyecek çok insan var. Eğer Alain Juppé ile yarışsaydı Le Pen, daha kitlesel bir sol Juppé’nin lehinde mobilize olabilirdi. Fillon’da benzer bir şüphe olmayacağı için, Le Pen en azından, ikinci turu kaybetse bile bayağı yüksek oy oranıyla kaybetmesiyle, artık iyice Fransız siyasal alanında ‘önde gelen lider’ konumuna geleceğini ümit edebilir. % 40’a % 60’lık bir kayıp neredeyse zafer sayılır aşırı sağ için.

Fillon da Le Pen de Rusya’yla ilişkileri konusunda olumlu olan lider adayları. Yani son dönemlerde neredeyse dünyadaki tüm liderler Putin’le ilişkilerini geliştirmek, iyiye götürmek anlamında adımlar atıyorlar. Rusya’yla ilişkiler konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Fillon Rusya’ya uygulanan iktisadi yaptırımların, özellikle bu Kırım’ın ilhakı sonrası uygulanan yaptırımların bir işe yaramadığını ve artık buna son verilmesi gerektiğini söylüyor. Diğer taraftan Suriye’de de Beşar Esad’ı artık radikal biçimde karşısına alan çözümlerin sonuç vermediğini söylüyor ve Rusya’nın daha fazla müdahil olmasını, Beşar Esad’la beraber Rusya’nın müdahil olmasını, onun yanında yer alınabileceğini söylüyor. Bu tabii, Fransız sağının daha önce yürüttüğü politikanın ciddi biçimde gözden geçirilmesi demek. Esas itibariyle Fillon’un önerdiği, Marine Le Pen’in önerisinden biraz daha farklı olarak Fillon’un önerdiği, Amerika’nın arkadan fişeklediği bir çatışmaya girmek yerine Rusya’yla ilişkilerin yeniden güçlendirilerek Rusya’yı olumlu yönde etkilemeye çalışma politikası. Bu daha çok geleneksel Fransız sağının daha Gaullist, De Gaulle’cü politikasına daha yakın gibi duruyor. Sarkozy ise, biliyorsunuz Libya’ya saldırının önde gelen savunucusuydu; neredeyse bunu kışkırtmıştı. Bu konuda Fransız sağının, özellikle Fillon’un, bir gözden geçirmeyi gündeme getirmesi söz konusu olabilir. Alain Juppé ise, şu anda yürütülen politikanın benzer bir şekilde devamından yana.

Şimdi Fransa’da seçimlere az bir zaman kaldı; iki turlu cumhurbaşkanlığı seçimleri Nisan ayının sonunda ve Mayıs ayının başında yapılacak. Bu kadar kısa süre kala, sağdan bu kadar çok kişi konuşuyoruz; Juppe’yi konuşuyoruz, Fillon’u konuşuyoruz, Le Pen’i konuşuyoruz. Soldan böyle bir heyecan yaratan ismin çıkmadığını görüyoruz; büyük ölçüde en azından. Bunu François Hollande’ın başarısızlığına mı bağlamalı?

Bir kere Hollande’ın başarısızlığı solu çaresiz biçimde bırakmış durumda. Tabii şu anda Fransa’da sağı konuşmamızın sebebi, sağın önseçim yapıyor olması. Sol ise önseçimi Ocak ayında yapacak. Ocak ayında solda ortaya çıkacak adaylar hangileri? Önseçime girecekler solda bazı adaylar; önseçim dışında kendilerinin doğrudan aday olacaklarını ilan edenler de var, Macron gibi örneğin. Solun önseçim adaylarının tam kim olacağını daha bilmiyoruz. François Hollande’ın aday olacağı konusunda bile hâlâ % 100 kesinlik yok. Başarısız bir 5 yıllık yönetimin sonunda François Hollande’ın aslında aday olmaması ve yeni, daha güçlü bir kişinin aday olması, hele Fillon sağın adayı olacaksa, solun biraz daha şansı var gibi gözüküyor. Ama onu toparlayacak bir sol aday, sosyalist parti çevresinde bir aday maalesef şu anda ortaya çıkmış değil. François Hollande biraz da yoklukta, Abdurrahman Çelebi dediğimiz bir durumda aday olabilir, ama bu aynı zamanda belki kendisinin üçüncü bile gelmemesiyle sonuçlanabilecek ağır bir hezimete de yol açabilir.

Herhalde son tura iki sağcı adayın kalması, Fransa için beklenmedik bir durum olur değil mi?

Beklenmedik bir durum olmaz; çünkü 2002’de de oldu bu, biliyorsunuz. Chirac ve aşırı sağın o zamanki lideri, Marine Le Pen’in babası, beklenmedik bir şekilde –o zaman beklenmedikti– beklenmedik bir şekilde ikinci tura kalmıştı ve sosyalistlerin güçlü adayı Jospin, çok az farkla üçüncü geldiği için elimine olmuştu ikinci turda; bu ilk defa oluyordu. Ama şimdi bugün beklenen bir şey bu. Yani şu anda çok garip bir şekilde hem sağda, merkez sağda, hem solda “Kim ikinci gelecek?” yarışı yapılıyor. “Kim ikinci gelecek?” yarışı şu anlamda yapılıyor; Le Pen’in birinci turda birinci geleceği neredeyse herkesin kabul ettiği bir olgu. İnşallah yanılırlar, ama herkesin kabul ettiği bir olgu. İkinci gelen, ikinci tura kaldığı için Le Pen’in karşısında bir cumhuriyetçi cephe oluşacak ve sağda da olsa solda da olsa seçilecek diye bir düşünce var; ama büyük ihtimalle gidiş böyle olursa, Le Pen birinci, sağın adayı ikinci gelecek. Yani Fransızlar aşırı sağcı ve sağ arasında seçmek zorunda kalacaklar. Aynı 2002’de olduğu gibi.

Aslında bu sağ popülizm son zamanlarda büyük bir çıkışta. Macaristan’da, Polonya’da, İngiltere’de, ABD’de etkisini gösterdi ve giderek de gösterecek konumda. Ahmet İnsel’e şunu sorarak başlayalım ikinci bölümümüze: Sağ popülizmin bu şekilde devam etmesi, sağ popülizmi ana akım haline getirebilir mi gerçekten dünyada?

Getirme ihtimali var, çünkü sağ popülizm bir taraftan aşırı sol popülizmden de besleniyor ve bu ikisinin birleşimi. Yani sağ popülizm eskiden bildiğimiz klasik sağ popülist temaların yanında solun bir kesiminin de kullandığı temaları kendine alarak daha geniş bir sosyal tabandan hareket ediyor. Trump’ın Amerika’daki işçilerin oyunu alması gibi, örneğin Wisconsin, Iowa’da beyaz Amerikalı işçilerin oyunu alması gibi; Marine Le Pen’in eskiden Fransız Komünist Partisi’ne oy veren işçilerin hepsinin değilse de bir kesiminin oyunu alabiliyor olması gibi. Çoğu yerde, sol popülizmle sağ popülizm arasında bir birleşme ve bunun sağ tarafından tabii milliyetçi duyguların da desteklenerek harekete geçirildiğini görüyoruz. Burada ciddi biçimde küreselleşmeden nemalanan veya küreselleşmeyi savunan bir elite, küreselleşmenin elitlerine karşı bir orta-alt sınıf taban hareketi olarak da zaman zaman ortaya çıkıyor, yabancılara karşı olan tepkinin de bazen tetiklediği durumlarda daha güçlenerek ırkçı temaları da Almanya’da olduğu gibi ortaya çıkarıyor. Ama genellikle, bu tür sağ popülizmler, –popülizm tartışması da tabir olarak doğru mudur yanlış mıdır, ayrıca bir başka sefer de tartışırız bunu; çünkü popülizm kelimesinin bu kadar yaygın biçimde kullanılmasını eleştirenler de var, sağ otoriter demek daha doğru belki– sağ otoriter hareketlerin, aynı zamanda sosyal tabanları daha popüler kesimlere dayandığı için bir sağ-sol karmaşası içinde, ama milliyetçiliği, ırkçılığı, özellikle aydın-elit düşmanlığını ön planda tutan bir tarafları var. Kimlik politikalarına karşı çıktıklarını söylüyorlar ama kimlik politikalarının devamını yapıyorlar, kendileri de aslında bir kimlik politikası savunuculuğu yapıyorlar.

Ahmet Bey, sağ popülizmin dünyada şu an bu kadar yükselişte olmasıyla, sizce, AB projesi, yani Brexit’i de bir emsal olarak alırsak AB projesi çöker mi?

AB projesi şu anda çökmedi ama hızını ve gücünü kaybetti. Bu AB projesinin çok hızlı biçimde genişlemesinin, çok hızlı biçimde yapılmasının, genişlemeden önce AB’nin siyasal entegrasyonunun yapılmamasının, dolayısıyla AB’nin esas olarak bir liberal proje, özellikle iktisadi anlamda bir liberal proje, bir ortak pazar projesi üzerine inşa edilmesinin getirdiği sınırları yaşıyor şu anda Avrupa Birliği. Çok hızlı genişledi ama bu genişlemeyi kaldıracak, o genişlemeyi yürütecek kurumsal değişimleri maalesef gündeme getirmediler. Dolayısıyla da onun büyük sıkıntısını çekiyorlar. Brexit oylaması, yani İngiltere’deki, Birleşik Krallık’taki Avrupa Birliği’nden çıkalım oylaması biliyorsunuz sürpriz biçimde gerçekleşti; çünkü AB’de kalınması yönünde bir ağırlıklı oy olacağı beklentisi içinde bazı kesimler oylamaya gitmediler ve bu sonucu beklenmedik biçimde değiştirdi. Britanya’nın AB’den nasıl çıkacağı, önümüzdeki dönemde AB’nin kaderini belirleyecektir. Bunun bir daha birbiri içinde daha eklemlenmiş bir Avrupa yaratma imkânı da var. Ama o büyük ihtimalle 27 ülkeden oluşan bir Avrupa olmayacak.

Bunlar da ilginizi çekebilir: