Medyascope.tv

Güne Bakış (23 Kasım 2016): Konuk Aydın Selcen

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Güne Bakış (23 Kasım 2016): Aydın Selcen

Konuğumuz eski Erbil Konsolosu Aydın Selcen. Kendisiyle her zamanki gibi Ortadoğu’daki gelişmeleri konuşacağız. Aydın Bey, hoşgeldiniz öncelikle.

Hoşbulduk.

Ortadoğu’daki gelişmelere geçmeden önce, bugün hazırlanan taslak metin ve üyelik müzakerelerinin geçici olarak dondurulmasının yarın tavsiye edileceği taslak üzerine bir uzlaşı sağlandı. Nasıl değerlendiriyorsunuz bunu?

Dediğiniz gibi Avrupa Birliği benim meslek hayatım boyunca 20 yıldır uzak durduğum bir konu; bilerek de uzak durduğum bir konu, ama şu temel hususları paylaşabiliriz: Birincisi, herkesin bildiği gibi Avrupa Parlamentosu’nun bir bağlayıcılığı yok. Önemli midir? Önemlidir, ama bir bağlayıcılığı yoktur. Esasen orada konuşan; komisyondan, Brüksel’den yetkililer de bunun “kayıp-kayıp” pozisyonu olacağını söylediler. Orada da arka-plan bilgisi olarak şunu verebiliriz belki: Bir ülkeyi yaptırımlarla yalıtmak mı daha çok sonuç verebilir? Angajman mı? Bu belirli konulara göre, yere göre, lidere göre, muhataba göre değişir; ama Türkiye gibi ta 19. yüzyıldan beri Avrupa’daki yeri tescilli bir ülkede, bu kadar ilişkileri olan bir ülkede, herhalde bu şekilde yalıtma yönüne de gitmeyecektir; angajman yoluyla Türkiye’yi bağlı tutmaya çalışacaktır; ama ton sertleşecektir, üslup sertleşecektir. Bu Avrupa Parlamentosu kararının, üslup ve tonun sertleşmesinde bir rolü olacaktır. Bir de şu iki hususu vurgulamak isterim: Birincisi, Sayın Cumhurbaşkanı, “Oylamanın bizimle nezdimizde hiçbir kıymeti yok” diyor. Ama öte yandan birkaç gün önce, “Hemen alsınlar kararı, onlar durdursun” diyordu. Buradaki sanki, bizim elimiz –blöf müdür gerçek karar mıdır bilemem– ama biz, Avrupa kurumlarına, “Ayrılmaya zaten niyetliyiz, ama siz bizi atın atabiliyorsanız” diyoruz gibi bir restleşmeydi. Bu defa “Tanımıyoruz” deniyor; bu farklı bir tutumu gösteriyor, eğer önceden düşünülerek atılmış bir adımsa. Son olarak da şunu anımsatmak isterim: Daha dün, Haziran ayında vizeler kalkacak diye seviniyorduk. Yani kamuoyundaki hâkim hava buydu. Sosyal medyada yapılan paylaşımlarda, gazete manşetlerinde, televizyonlarda genel kamuoyu beklentisi vizesiz seyahat. E şimdi Kasım sonuna geldik, birkaç ay sonra, yine kamuoyu olarak: “Atsınlar bizi, zaten hayrı yok”. Sayın Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi, “AB bizim için hayırlı rüya görmemiştir. Destekliyoruz, atın bizi” havasındayız. Bu da bizim kamuoyu eğilimlerinin biraz dalgalı olduğunu gösteriyor herhalde.

Suriye’ye gelmeden biraz da Irak’tan söz edelim istiyoruz. Sizin de çok yakından tanıdığınız Neçirvan Barzani, bugün Türkiye’deydi. Hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan hem de Dışişleri Bakanı nezdinde görüşmeler yürüttü. Hatta o kadar ki, ondan sonra Rudaw’da okuduğumuz habere göre, Ocak ayında Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Ankara’da bir temsilcilik açacağı bile iddia edilebildi. Bu görüşme ne anlama gelir, sizin de deneyiminize bakarak?

Irak Kürdistan Bölgesi Başbakan’ı Neçirvan Barzani, –söylediğiniz gibi ben de yakından tanıyorum, pek çok ziyaretimde de ona eşlik etme fırsatı bulmuştum– sık sık geliyor gidiyor malum. Ve yine malum son âna kadar duyurulmuyor, artık neredeyse uçağı havalandıktan sonra “Neçirvan Barzani Ankara’ya veya İstanbul’a geliyor” deniyor.

Bunun bir sebebi var mı?

Arkasından da pek bir açıklama yapılmadan ayrılıyor. Esasen o zamanlarda –şimdi de belki öyledir–, basınla, bizim medyamızla da bir toplantı yapılmasını önerirdik onlara; en azından basın o taraftan da, kapalı da olsa öğrensin; kimle görüşmek istiyorsa, hangi medya mensuplarıyla. Pek Irak Kürtlerinin ya da KDP’nin kültürüne uygun değil bu. Onlar bu ziyaretleri daha kapalı-devre götürmek istiyorlar. Söylediğiniz husus, Irak Kürdistan Bölge Temsilciliği, ilginç; yalnız pek olabileceğine ihtimal vermiyorum. Çünkü öteden beri, 2003 sonrasında hem Tahran’da hem Ankara’da –malum 91’den beri hem KDP’nin hem KYB’nin temsilcikleri var, parti temsilcilikleri olarak– Tahran’daki Irak Kürdistan Bölgesi Temsilcisi KYB’ye Kürdistan Yurtseverler Birliği’ne tahsisliydi ve o Kürdistan temsilciğine dönüştü, oraya KYB’den biri atandı; fakat KDP’ye tahsisli olan Ankara temsilciliği bir türlü kapıdaki tabela değiştirilip iki parti temsilciği birleştirilip Irak Kürdistan Bölgesi temsilciliğine dönüşemedi. Çünkü oranın kapısında Irak Kürdistan Bölgesi Temsilciliği yazacak. Yani bunu da artık KB falan diye ya da Kuzey Irak diye yazamazsınız. Bu şekilde de tanınacak. Ben ilk başkonsolosluğa atandığımda 2010 Mart ayında büyük çıngar çıkmıştı, “Kürdistan’ı tanıdık mı? Nasıl oluyor Erbil’de başkonsolosluk açılıyor?” diye. Bu adımı hep atmak istiyorlardı; bana da danışırlardı orada, başkonsolosken: “Zamanlama iyi midir? Açılsın mı bu konu?” diye. Bu konuda da istişare yapardık; bugün olabileceğine pek ihtimal vermiyorum. Olursa şaşırırım, belki bu da kamuoyu oluşturmak için, baskı unsuru yapmak için, zemin yoklamak için en azından, böyle bir haber yapılmış olabilir, bilemiyorum içeriden de bir haber verilmediği için haberimiz olmuyor. Öte yandan Irak Kürdistan Bölgesi’yle ilişkiler dosyası, münhasıran denilebilir, Dışişleri Müsteşarı Sayın Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu’nun elindeydi. Feridun Bey malum yakın zamanda görevinden ayrıldı. Birleşmiş Milletler nezdinde daimî temsilcisi olarak New York’a gitti. Şimdi onun ayrılmasından sonra bu ilişkiler herhalde enerji boyutuyla özellikle Enerji Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak liderliğinde derinleşecektir, diye öngörebiliyorum. Öte yandan da şunu da tescil etmek lazım, burada belki teslim etmek lazım: 2010’dan yani başkonsolosluk açıldıktan bu yana Neçirvan Barzani, ilişkileri ilmek ilmek, basamak basamak artırarak şu anda en tepe noktaya yani Sayın Cumhurbaşkanı’na doğrudan ulaşabilen ve onun deyim yerindeyse teveccühüne diyelim mazhar olan bölgesel liderlerden biri haline geldi ve neticede bir bölgesel hükümetin başbakanı. Ayrıcalıklı bir konu, bunun da tabii ki Kerkük petrollerinin Ceyhan’a akmasında rolü var. Terörle mücadelede işbirliği boyutu var, bizim Başika’ya yönelik KDP’nin gösterdiği kolaylık var, oradaki askeri mevcudiyetimize yönelik gösterilen kolaylık var. Suriye’de işbirliği imkânlarının araştırılması var. Bu anlamda Neçirvan Barzani, eşitler arasında birinci gibi, bölgesel liderler arasında Lübnan’dan İran’a kadar olan belki bütün bu Ortadoğu bölgesinde. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev gibi ayrıcalıklı yere sahip diye anlaşılıyor.

Buradan Suriye’ye geçelim isterseniz. Şimdi TSK destekli Özgür Suriye Ordusu El-Bab’a epeyce yaklaştı; siz de bugün belirtmiştiniz yazınızda. Şimdi Demokratik Suriye Güçleri’yle ÖSO’nun birlikte, yani IŞİD’e karşı savaştığını biliyoruz; ama bölgede birbirleriyle savaşacak duruma geldikleri söylenebilir mi?

Bölgede birbirleriyle savaşmaya başladıkları anlaşılıyor. Bu da istikrarı olumlu etkilemeyecektir. Zaten ABD’den de Kirby’den ya da sözcüsünden gelen açıklamada, bunun eşgüdümsüz yürütülen bir harekât olduğu –daha önce gelen açıklamadaysa hatırlayacaksınız TSK destekli ÖSO harekâtına koalisyon tarafından, ABD tarafından destek verilmediği vurgulanmıştı–, bu defa eşgüdümsüz yapılan harekâtların bölgenin istikrarına katkıda bulunmayacağı, istikrarın ise öncelikli olduğu vurgulanıyor; yani diplomatik bir dille olumlu gözle bakılmadığı vurgulanıyor. Ayrıca ABD açısından IŞİD’le mücadele birinci öncelik olduğuna göre, bu her iki unsur ve Türkiye, IŞİD’le mücadeleye yönlendirilmeye, imale edilmeye çalışıldığına göre, bunların birbirleriyle çatışması ABD açısından olumsuz. Ama şunu da bilmek veya teslim etmek –zaten biliniyordur da, hatırlatmak– gerekir: Rusya açısından da bu böyle. Başkanlık değişimi zamanında bunu zaten söylemiştik sizin stüdyoda, bu ara herkesin elinin boş olduğu bir ara. Üç aylık böyle bir, hani indirim sezonu gibi, indirimli satışlar gibi bir fırsat penceresi var. Ne zaman ki yeni ekip yerine oturacak Şubat ayında; ondan sonra o pencere kapanacak. Dolayısıyla şimdi Rusya Doğu Halep’i rejimin istediği gibi düzenlemeye çalışıyor ve o anlamda Türkiye’nin de onayını aldığı, zımni örtülü onayını aldığı anlaşılıyor; çünkü bizden bir ses yükselmiyor Doğu Halep’te olup bitene ilişkin ve Bayır Bucak Türkmenleri’nin durumuna ilişkin. Bu taraftan da Türkiye’nin hava harekâtlarının Membiç’e yönelik yoğunlaştığı, El-Bab’a yönelik yoğunlaştığı görülüyor. Ama bütün bunlar o 2-3 kilometrelik mesafenin alınıp El-Bab’ın ele geçirileceği anlamına da gelmez. Çünkü El-Bab gibi IŞİD tarafından aylardır, belki yıllardır tahkim edilmiş bir merkezin doğrudan yapılacak bir darbeyle, düz bir hat üzerinde yapılacak bir harekâtla ele geçirilmesini beklemek yanlış olur, etrafının sarılması gerekir. Doğusunda ve batısında YPG var, güneyinde rejim var. Ya bütün bu unsurlarla işbirliği yaparak sarılması lazım, ya bunların hepsiyle savaşarak etrafını sarması lazım, veya IŞİD’le Ankara arasında bir anlaşma olacak ki IŞİD burayı terk edecek veya tabelasını değiştirip “Biz artık ÖSO olduk” diyecek. Bayraklar inip başka bayraklar çekilecek. Bütün bu senaryolar pek olası gözükmüyor. Dolayısıyla o 2-3 kilometrelik mesafe, bir de şu gerçek var…

Ki kayıp verilmeye başlandı…

Bir de şu gerçek var, Fehim Taştekin özellikle altını çizmişti, El-Bab’ın kuzeyindeki o ara bölgede 100’e yakın Kürt köyü var ve Kürt köylerine yönelik de –bu haberler doğrudur, yanlıştır, benim teyit etme şansım yok– ama Kürt köylerine yönelik, sivillere yönelik ÖSO’nun bazı baskıcı davranışları yansıtılmaya da başlandı. Sizin de dikkat çektiğiniz gibi, intihar saldırısı sonucunda El-Bab yakınlarından şehit haberi geldi. Ve gelen şehit haberi bizim özel kuvvetler mensubu olsaydı bu bir anlamda anlaşılır olurdu, ama bildiğimiz anlamda askerliğini yapmakta olan erlerimizden orada şehit olanlar var. Yani Türkiye’nin askeri Suriye’nin 20-25 kilometre içinde intihar saldırısıyla şehit oluyor. Ben sözünü ettiğiniz bugünkü yazımda da ona dikkat çekmeye çalıştım. Bu iş uzarsa, hedef büyürse, hedefin ne olduğu da… hangi siyasi hedefe ve askeri hedefe ulaşıldığında bu harekât sonuçlanmış olacak? Eğer Sayın Cumhurbaşkanı’nın söylemini parametre kabul edersek, “El-Bab’ı da alacağız oradan Membiç’e döneceğiz” diyor. Ben de bunu askerî olarak ne kolay ne mümkün olmayacağını düşünüyorum. Bu tür bir harekât o şekilde uzarsa da maalesef kayıpların exponentiel bir biçimde [katlanarak] artacağını, bir felaketle karşı karşıya kalabileceğimizi vurgulamak istiyorum.

Membiç’e gelirsek, orada da ne olup bittiği aslında iyice karışık durumda anladığımız kadarıyla. Çünkü YPG’nin “Eğer Türk ordusu Membiç’e saldırmaya devam ederse biz de Rakka operasyonundaki kuvvetlerimizi buraya geri getiririz” diye bir açıklama yaptığı iddia edildi, ki teyit edilemedi bu iddia, açıklama….

Edildi ama yani bunu Suriye Demokratik Güçleri’nin ve YPG’nin doğrudan kanalları böyle bir açıklama yapmadı, teyit de etmedi. Oralardan haber alanlar da böyle bir açıklamaya yer vermedi.
Onun üzerine bugün ABD Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada da “Membiç’te şu an YPG kuvvetlerinin olmadığı açıklandı. Ama bunun ne kadar gerçek olduğu da herhalde tam olarak bilinmiyor değil mi? YPG tamamen çekildi mi Membiç’ten?
Yani ilk başta, hatırlayacaksınız, TSK’nın desteklediği, Türkiye’nin desteklediği ÖSO unsurları Membiç’e doğru hamle yaptığında Amerikan Özel Kuvvetleri Sacur nehri üzerinde bir çizgide konuşlanarak buranın bir sınır olduğunu fiilen göstermişlerdi. Aynı şeyi Tel Abyad Girê Spî’de bayrak çekerek yaptılar. Oraya yönelik de bir hamle olmuştu çünkü. Şimdi havadan bir bombardıman var Membiç yakınlarındaki yerleşimlere, bunlar herhalde Sacur Nehri’yle Membiç arasında olan yerler olacak. Bazı haberlerde de zaten ABD Özel Kuvvetleri’nin o aradan çekildiği söyleniyor. Bu olabilir, çünkü orada şu ortamda –hele ki yönetim geçişi arasında– bir kaybı göze almayacaktır ABD. Ama diğer taraftan da, yeni gelen ABD yönetiminin de Kürtlere destek anlamında yaklaşımının olumsuz değil, olumlu olacağını öngörebiliriz. Dolayısıyla işte bu fırsat penceresini, Ankara fırsat penceresi olarak gördüğü şu bir-iki aylık dönemi değerlendirmek istiyor, ama ne sonuç alırız bilemiyorum.

O zaman geçelim, dediğiniz gibi. Şimdi Trump’ın bir geçiş ekibi oluşturulduğu Pence başkanlığında ve Trump’ın birlikte çalışacağı isimleri belirleyeceği geçiş ekibi bu. Aslında yavaş yavaş birtakım ipuçları gelmeye de başladı. Sizin Trump’ın ekibiyle ilgili, özellikle Ortadoğu’yla ilgili yaklaşımları konusunda değerlendirmeleriniz nelerdir?

Trump’ın ekibi beklentilerimi yalanlamadı –kendimi methetmek gibi olmasın ama beklediğim gibi oldu– çünkü Trump’ın ben dışişleri, ulusal savunma, savunma, Ortadoğu konularını işin ehline bırakıp, kendisinin ekonomi, altyapı gibi Amerika’yla ilgili konulara yoğunlaşacağını varsaymıştım. Burada da ulusal güvenlik danışmanlığını Özel Kuvvetler kökenli ve Askeri İstihbarat Teşkilatı’nın yöneticiliğini yapmış Korgeneral Flynn’e verdi. Onun için Senato onayı gerekmiyor zaten. Savunma Bakanlığı için ön plana çıkan isim ise, önce Deniz Piyadeleri’nin Komutanı, Petraus’tan sonraki CENTCOM Komutanı, bir lakabı “savaşçı keşiş”, diğeri ”Mad Dog” olan Orgeneral Mattis ki önemli bir isim – bir dönem hatta, bu ara zamanda iki adayı da, Clinton’u da Trump’ı da başkanlık için beğenmeyenler onu öne sürmüşlerdi. CIA için yine ordu kökenli ama makine mühendisi, o da istihkamcı olan Marc Pompeo. O da daimi istihbarat komitesinin üyesi, Temsilciler Meclisi’nde o da bu konunun içinden gelen bir isim. Burada güçlü konuları bilen, bilfiil, hani hiç kimsenin dönüp de “Siz Ortadoğu’yu bilmezsiniz, yeni geldiniz, oturdunuz. Biz size anlatalım” ya da “Terörle mücadeleyi bilmezsiniz, bu konuları bilemezsiniz bir ısınma dönemi geçireceksiniz” diyemeyeceği biri, bölgeden, Türkiye de dahil olmak üzere. Öte yandan da altlarında çalışacak olan bürokrasiyi de düşünürseniz — ki ABD’de biliyorsunuz sisteme göre zaten üst düzeyli yönetim kadroları değişiyor yönetimlerle beraber, o anlamda değişim olacaktır. Ama ilk günden deyim yerindeyse Amerikalıların sözü gibi, yere indiği anda koşarak başlayacak bir ekiple karar alıp uygulama süresi çok daha kısa olacak. Maceracı olmayacak ama tetiğe basmaktan hiç çekinmeyecek. Tetiğe basma kararını aldığı anda uygulaması arasında çok kısa zaman geçecek ve muhtemelen Başkan’a danışmadan da hareket edebilecek –hukuki olarak gereklilik yoksa– bir ekiple karşılaşacağız ve bunların radikal İslam’a yaklaşımları çok sert, bunu da bilmek lazım. Bunun içine İhvan’ı da Hamas’ı da katarak, hatta sadece Nusrası, El Kaide’si, IŞİD’i değil, Ankara’nın ılımlı yaklaştığı İhvan’ı Hamas’ı da katarak sert. Burada Trump’la kişiden kişiye, kişisel yakınlık üzerinden olumlu anlamda ilişkiler kurulması –görebildiğim kadarıyla Ankara’da öyle bir beklenti hâkim–, bir anlamda da belki bu radikal İslam’a karşı sertliğin Fethullah Gülen dosyasının Ankara’nın istediği şekilde çözülmesine yol açabileceği düşünülüyor olabilir. Ama sahada göreceklerimiz pek sanki Ankara’nın beklentileri doğrultusunda olmayacaktır.

Şunu da soralım: Obama döneminde ABD’nin Ortadoğu’da atacağı adımları aşağı yukarı tahmin edebiliyorduk. Ama bu ekibin Ortadoğu üzerinde tahayyülleri nedir mesela?

Bu ekibin yine, Obama dönemindeki gibi, –yani bu ekip de aslında Irak savaşına karşı, ama o işlerin içinde olmuş insanlar– “Boots on the ground” yani yine asker çizmelerinin sahaya döneceği, toprağa basacağı anlamına gelmez, ama etkin işbirliğinin sonuç almaya yönelik, yani IŞİD’le mücadeleye yönelik kim sonuç alıcı davranıyorsa, bu PYD, YPG olabilir işte Irak Kürdistan Bölgesi olabilir, sonuç almaya yönelik, Lübnan içindeki gruplardan da aynı şey geçerli, Ürdün için bu hep böyleydi zaten. Burada bilinmeyecek olan değişken, şu anda bilemediğimiz husus İran’a yönelik nasıl olacak. Çünkü İran’ın da eskiden olduğu gibi, zamanında Bush’un dediği “Terörün baş sponsoru İran’dır, dolayısıyla bu nükleer anlaşma kötü bir anlaşmadır, biz bunu kaldıralım; ya da nükleer konu bir tarafta dursun ama, diğer yaptırımları artıralım” diye bir yaklaşım olabilir, İran destekli unsurlara yönelik bir yaklaşım olabilir; ama o zaman IŞİD’le mücadele konusunda çelişkiye düşülmüş oluyor, çünkü IŞİD’le mücadelede yine hem şeklen de olsa Bağdat altında faaliyet gösteren Haşdi Şabi ve Lübnan’da Hizbullah, IŞİD’e karşı etkin mücadele ediyorlar. Bunlar eğer ABD çıkarlarına yönelik bir tehdit teşkil etmiyorsa Hizbullah açısından İsrail, bu tarafta ABD’ye doğrudan bir tehdit ya da Irak Kürdistanı’na yönelik bir tehdit oluşturmayacaksa herhalde yine sonuç almaya yönelik işbirliği devam edecektir.

Peki o mantıkla mesela Suudi Arabistan’la ilişkilerin kırılmasını öngörebilir miyiz?

Bu soru önemli; şimdi Suudi Arabistan’ın işi zaten zor. Malum döviz rezervlerinde azalma var, Yemen’de girdikleri manasız ve kaybetmekte oldukları çatışma var; Suriye’de yine öyle, kaybeden taraftalar. Eğer bu ekip beklendiği gibi ÖSO veya ona benzer Cihatçı direnişinin fişini ilk günden çekecekse, bunu tek başına Suudi Arabistan’ın, Katar’ın Türkiye üzerinden ayakta tutması da pek beklenemez. Bu açıdan petrol bağımlılığı azalmış, 40 küsur seneden sonra net petrol ihracatçısı olmuş bir ABD’yle karşı karşıyayız. Petrol fiyatları ılımlı seyrediyor. Bu anlamda Suudi Arabistan’ın nazı ABD nezdinde eskisi kadar geçmeyebilecektir, ama Obama yönetimi İsrail’i biraz dirsek mesafesine almıştı, bu yeni yönetimle herhalde İsrail yeniden eşitler arasında birinci konuma gelecektir. İlginç şekilde Ortadoğu’da fiilen İsrail’le Suudi Arabistan birbirine yakın olduğu için; İsrail üzerinden Suudi Arabistan da onun açtığı yoldan belki yine ayrıcalıklı bir yere sahip olmaya devam edecektir Washington’da.

Çok teşekkür ederiz Aydın Bey değerlendirmeleriniz için, katıldığınız için.

Bunlar da ilginizi çekebilir: