Medyascope.tv

Masha Gessen: Otoriter rejimlerde hayatta kalma rehberi

Otoriter rejimlerde hayatta kalma rehberi

Masha Gessen – Çeviri: İlker Kocael

love-trumps-hate

Donald Trump’ın 8 Kasım’da zafer gecesinden bir gün sonra New York’da bulunan Trump Tower önünde toplanan bir grup Trump karşıtı eylemci “Aşk nefretin üstesinden gelir” anlamına gelen “Love trumps hate” pankartı açtı. (Foto: Andrew Kelly TPX/Reuters)

“Teşekkürler arkadaşlar. Teşekkürler. Teşekkürler. Kaybettik. Kaybettik ve bu benim siyasi kariyerimin son günü, dolayısıyla şimdi söylenmesi gerekenleri söyleyeceğim. Uçurumun kenarındayız. Siyasi sistemimiz, toplumumuz, hatta ülkemizin kendisi son bir buçuk yüzyılda karşılaştığı tehlikelerin en büyüğü ile karşı karşıya. Müstakbel başkan niyetlerini açıkça ifade etti, kafamızı kuma gömmemiz ahlaken mümkün değil. Yasaları, kurumları ve ülkemizin temelini oluşturan ülküleri savunmak için bir araya gelmemizin şimdi tam sırası.”

Bu Hillary Clinton’ın Çarşamba günü yapması gereken konuşmaydı. Onun yerine boyun eğmiş bir tavırla şunları söyledi:

Bu sonucu kabul etmeli ve artık önümüze bakmalıyız. Donald Trump bizim başkanımız olacak. Ona açık fikirle yaklaşma ve ülkemizi yönetmesi için bir fırsat verme yükümlülüğümüz var. Anayasal demokrasimizin en temel değerlerinden biri iktidarın barışçıl yollarla devri. Biz buna saygı göstermekle kalmıyoruz, bunun üzerine titriyoruz. Anayasal demokrasimiz aynı zamanda haklar ve haysiyet anlamında eşitliğimizi, ibadet ve ifade özgürlüğümüzü garanti altına alan hukukun üstünlüğünü de kutsal bir değer olarak koruyor. Bu değerlere saygı duyuyor, onların üzerine titriyor ve bu değerlerin korunması gerektiğini düşünüyoruz.

Saatler sonra, Başkan Barack Obama’dan daha da uzlaşmacı bir mesaj geldi:

Şimdi hepimiz onun ülkeyi bir araya getirme ve yönetme konularında başarılı olması için arkasındayız. İktidarın barışçıl yollarla devri demokrasimizin en önemli prensiplerinden biri. Ve gelecek aylarda bunu tüm dünyaya göstereceğiz. (…) Unutmayalım ki aslında hepimiz aynı gemideyiz.

Başkan ekledi: “Asıl mesele şudur; tüm vatandaşlarımızla ilgili hüsnüzan etmeye devam edeceğiz, çünkü iyiniyet karinesi canlı ve işleyen bir demokrasi için hayati bir öneme sahiptir.” Sanki Donald Trump basını bir araç olarak kullanmamış, vergilerini ödemiş ya da yüzsüzce –mahkemelerden, Kongre’den seçim sisteminin kendisine kadar- yönetim sistemimize kara çalmamış gibi. Kısacası sanki seçimleri kötü niyetini açık ederek kazanmamış gibi.

Aynı nakaratlar çeşitli liberal yorumculardan da duyuldu. Tom Friedman’ın “Başkanımın başarısız olmasına çalışmayacağım” sözleri ya da Nick Cristof’un “Trump’ı desteklemeyen yaklaşık yüzde elli ikilik çoğunluğu başkan Trump’a bir şans vermeye” çağırması gibi. Geçmişte Demokratların kurulu düzene daha soğuk bakan tabanına hitap eden politikacılar bile uzlaşmacı açıklamalar yaptılar. Senatör Elizabeth Warren “farklılıkları bir yana bırakacağına” söz verdi. Senatör Bernie Sanders biraz daha ihtiyatlı davrandı, Trump’ta iyi bir yan bulmaya gayret etti: “Sayın Trump ülkedeki işçi sınıfı üyelerinin yaşamlarını iyileştirecek politikalar izlediği ölçüde, ben ve diğer ilerici arkadaşlarım onunla çalışmaya hazırız.”

Ne kadar iyiniyetli olursa olsun, bu türden söylemler Trump’ın birçok muhalifiyle ortak paydada buluşmaya hazır olduğunu, ülkenin kurumlarına saygı gösterdiğini ve seçim kampanyası sırasında söylediği neredeyse her şeyi reddettiğini varsayıyor. Kısacası, onun “normal” bir politikacı olduğunu kabul ediyor. Bunun doğru olabileceğini gösteren şimdilik herhangi bir işaret yok.

Daha da tehlikelisi, Clinton ve Obama’nın alkış toplayan nazik sözlerinin Trump’ın azınlık oylarıyla kazandığı zaferine verilebilecek alternatif cevapları ortadan kaldırması (burada Neville Chamberlain’in “Savaştan kaçınmak için tüm yöntemleri değerlendirmeliyiz; savaşın muhtemel sebeplerini analiz etmeli, onları ortadan kaldırmalı, işbirliği ve iyiniyet ile bu yönde tartışmalar yürütmeliyiz” sözünü hatırlamamak güç). Clinton ve Obama’nın iktidarın barışçıl yollarla devri ile ilgili sözleri eylem çağrısı konusundaki ihmalkârlıklarının üzerini örttü. Çarşamba gecesi New York, Los Angeles ve diğer Amerikan şehirlerinde sokaklara dökülenler bunu Clinton’ın konuşması üzerine değil, tam tersi bu konuşmaya rağmen yaptılar. Clinton’ın konuşmasındaki yanlışlıklardan biri de Clinton’ın sivil direniş ve ayaklanmayı aynı kefeye koymasıydı. Bu otoriter liderlerin sevdiği bir yanıltmaca; tüm dünyada barışçıl gösterilerin şiddetle bastırılması için iyi bir bahane.

İkinci yanlışlık Amerika’nın her şeye sıfırdan başlayacağı ve müstakbel başkanın bir tabula rasa olduğu yanılgısı ile ilgili. Diğer bir deyişle “ona açık fikirle yaklaşmak boynumuzun borcudur.” Sanki Donald Trump seçim kampanyası süresince ABD vatandaşlarını sınır dışı etmeye söz vermemiş, Müslüman Amerikalıları hedef alacak bir takip sistemi kuracağına söz vermemiş, Meksika sınırına duvar öreceğine söz vermemiş, savaş suçlarını savunmamış, işkenceyi desteklememiş, defalarca Hillary Clinton’ı hapse tıkmakla tehdit etmemiş gibi. Tüm bunlar seçim kampanyasında söylenen abartılı sözlermiş, şimdi kampanya bittiğine göre Trump kendinden öncekiler gibi sıradan, kurallara uyan bir politikacı olmaya istekliymiş ve dolayısıyla tüm söylediklerinin üzerine bir sünger çekilebilirmiş gibi.

Ne Trump sıradan bir politikacı ne de bu sıradan bir seçimdi. Trump halk oylamasını kaybederek başkanlığı kazanan tarihteki dördüncü, bir yüzyıldan fazla bir sürede ikinci aday. Büyük ihtimalle de ulusal medyada defalarca müzmin yalancı, sapık, vergiden kaçan ve Ku Klux Klan’ın sempatisini kazanmış bir ırkçı olarak gösterilmesine karşın başkanlığı kazanan ilk aday olabilir. En önemlisi, Trump başkanlık için değil otoriter liderlik için yarışan ve kazanan ilk aday.

Ben hayatımın büyük bir bölümünü otoriter yönetimler altında geçirdim ve kariyerim boyunca Vladimir Putin’in Rusyası hakkında birçok yazı yazdım. Otoriter rejimlerde ruh sağlığınız ile kendinize olan saygınızı koruyarak hayatta kalmanızla ilgili birkaç ipucu vereceğim. Özellikle bu zamanlarda çok işinize yarayacaktır:

Kural #1: Otoriter liderin dediğine inan. O, söylediği şeyi kast ediyor. Eğer kendini bir anda onun aslında abarttığını düşünürken bulursan, ya da bunu etrafından duyarsan, bunun bizim doğuştan gelen mantığa bürüme eğilimimizden kaynaklandığını bil. Bu sıklıkla olan bir şey: insanlar kamusal alanda kabul edilebilir olanın dışında bir şeyle karşılaştığında onu reddedecek biçimde evrimleşmiş gibi görünüyor. 1930’larda The New York Times okuyucularına Hitler’in Yahudi karşıtlığının tamamen göstermelik olduğunu söylüyordu. Daha yakın zamanda, aynı gazete Moskova’da polisin göstericilere sert müdahalesi sonrasında Putin’in basın sözcüsü Dmitry Peskov’un iki ifadesi arasında çaprıcı bir seçim yaptı: “Protestocuların ciğerinin kaldırıma yapışması gerek” açıklaması yerine “Polis yumuşak bir biçimde müdahale etti, ben onların daha sert müdahale etmelerini isterdim” açıklamasını kullanmayı tercih ettiler. Belki de gazeteciler duyduklarına inanamadı. Ama inanmalılar: hem Rusya’da hem de Amerika’da. Trump, Putin’e duyduğu hayranlığı açık etse de, ikisi çok farklı kişiler; bu durum Trump’ın sözlerini daha da fazla dikkate almamızı gerektiriyor. Trump’ın seçim kampanyası sonrası önünde eğileceği bir siyasi egemenler grubu yok, bu yüzden kampanyada söylediklerini bir tarafa bırakmak zorunda değil. Tam aksine şu anda siyasi egemenler onun suyuna gitmeye çalışıyor: onunla Beyaz Saray’da Perşembe günü buluşan Başkan’dan tutun, Trump’ın radikal tutumu karşısında uzun süredir taşıdıkları tereddütleri bir tarafa bırakan Cumhuriyetçi Parti liderlerine kadar.

Trump, kazanmak için ihtiyaç duyduğu desteği ve çok arzuladığı yaltaklanmayı, tam da rezil tehditleri dolayısıyla elde etti. Trump mitinglerinde insanlar “Onu hapset!” diye bağırıyordu. Bağıran kişiler ve o, söyledikleri şeyi kelimesi kelimesine kastederek söylüyordu. Eğer Trump görevi devraldığı ilk günde Hillary Clinton’la ilgili harekete geçmezse, seçim sonrasında yaptığı konuşmada da işaret ettiği gibi altyapıya yatırım yapma gibi birleştirici projelere yoğunlaşırsa (tabii bunun kendisi ve dostlarına sağlayacağı fırsatları unutmayalım), rahat bir nefes almak çok yersiz bir tutum olacaktır. Trump’ın planları çok açıktı ve seçmenleri ile bunları uygulamak için bir anlaşma yaptı. Bu planlar sadece Obamacare gibi düzenlemeleri ortadan kaldırmakla sınırlı değil, aynı zamanda yargı engelini de ortadan kaldırmayı içeriyor –ve evet, bildiniz, bu da muhalifleri cezalandırma yolunda bir adım olacak.

Siyasi muhaliflerini, ya da yalnızca bir muhalifini, hapse atmaya girişebilmek için, Trump yargı sisteminin üyelerini ele geçirmeye çalışacak. Gözlemcilerin ve hatta sanki normal bir seçim sürecindeymişiz gibi davranan aktivistlerin gözü Yüksek Mahkeme’ye Trump’ın yapacağı -büyük risk içermesi muhtemel- atamada. Şüphe yok ki Trump’ın atayacağı kişi Mahkeme’nin sağa doğru kaymasına yol açacak; aynı zamanda bu kişinin yüksek mahkemenin kültürünü darmadağın etme ihtimali yüksek. Yargı düzenini kendi siyasi kan davalarına yönelik bir biçimde kullanma niyetinde olduğuna göre, başsavcılık ataması da bir o kadar önemli olacak. Eski New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ya da New Jersey Valisi Chris Christie’nin Başkan Trump’ın talimatı üzerine Hillary Clinton’ın peşine düştüğünü hayal edin; Cenevre Sözleşmeleri, polis gücünün kullanımı, ceza yargısı reformu ve diğer acil meselelere yaklaşımlarına rağmen.

Kural #2: Kendini küçük normalleşme belirtilerine kaptırma. Bu hafta finans piyasasında yaşananları düşünelim; piyasa göstergeleri bir gecede çakıldıktan sonra Clinton ve Obama’nın konuşmaları sonrasında dengesini buldu.  Siyasi dalgalanma ile karşılaştığında, piyasalar otorite figürlerinden gelen teskin edici açıklamalara inanmaya meyyaldir. İnsanlar için de aynısı söylenebilir. Bildiğimiz dünyanın sonuna gelmediğimizle ilgili yalan yanlış yatıştırıcı sözlerle panik bertaraf edilebilir. 8 Kasım’da ya da tarihin herhangi bir döneminde dünyanın sonuna gelinmediği doğrudur. Ne var ki tarih aynı zamanda felaketlerle doludur; bunların çoğu da zaman içinde ortaya çıkar. Bu zaman zarfı nispi sakinlik dönemlerini de içerir. En sevdiğim düşünürlerden olan Yahudi tarihçi Simon Dubnow, 1939 Ekim’inde derin bir nefes almıştı: Berlin’den Letonya’ya taşınmıştı, arkadaşlarına iki tiranlığın arasında sıkışmış bu minik ülkenin egemenliğini koruyacağını ve kendisinin de güvende olacağını yazıyordu. Bundan kısa bir süre sonra Letonya; Sovyetler, daha sonra Almanlar, en nihayetinde yine Sovyetler tarafından işgal edildi, Dubnow Alman işgali sırasında öldürüldü. Dubnow yaşamının felaketler dönemine denk geldiğinin farkındaydı, yalnızca felaketlerin ortasında bir tutam normalliğe kavuştuğunu düşünmüştü.

Kural #3: Kurumlar seni kurtarmayacak. Putin’in Rus medyasını ele geçirmesi bir yılını aldı, dört yıl içinde seçim sistemini darmadağın etti; yargı gözlerden uzakta iflas etti. Bir zamanlar Türkiye’yi AB’ye taşıyacak demokrat denilerek göklere çıkarılan bir kişinin Türkiye’de kurumları ele geçirmesi daha da kısa sürdü. Polonya’da bir yıldan daha kısa bir sürede ülkenin on yılda elde ettiği anayasal demokrasi alanındaki kazanımları berhava oldu.

Tabii ABD’nin kurumları 1930’lar Almanyası’nın ya da bugünün Rusyası’nın kurumlarından çok daha güçlü. Hem Clinton hem de Obama konuşmalarında bu kurumların gücünü ve önemini vurguladı. Halbuki asıl sorun bu kurumların çoğunun yasalarla değil siyasi kültür ile korunabileceğidir, ayrıca tüm kurumların işleyişi (mevcudiyeti yasayla korunanlar dahil) tüm aktörlerin görevlerini kurumun amacına yönelik yerine getirmelerine ve Anayasa’ya bağlı olma konusundaki iyiniyetlerine bağlıdır.

Ulusal basın Trumpizm’in ilk kurumsal kurbanları arasında olacağa benziyor. Başkanlığı günlük brifing vermeye zorlayan bir yasa yok, medyanın Beyaz Saray’a erişimini sağlayan bir yasa olmadığı gibi. Birçok gazeteci otoriter rejimler altında çalışmış bizim gibi gazetecilerin aşina olduğu ikilem ile karşı karşıya kalabilir: hizaya gelmek ya da akreditasyonunu kaybetmek. Bunun iyi bir çözüm yolu yok (doğru cevabı olsa da), çünkü gazetecilik bilgiye erişimin yokluğunda yapılabilecek bir iş değil.

Trump’ın komplo teorilerine eğilimli, yalanlarla dolu seçim kampanyası sırasında gerçekliğe bağlılıkları sorgulanan araştırmacı gazetecilerin gücü daha da azalacak. Dünya daha da kasvetli bir yer haline gelecek. Anaakım medya beklenmedik bir biçimde mevcut hükûmete muhalefet ettiğini açıklasa ya da sadece hükûmetin bazı başarısızlıklarından dem vursa bile, başkan birçok olayda kendi perspektifini kabul ettirmeyi başaracak. Basında konuların ele alınma ve düşünme biçimi Trump’çı yöne doğru hareket edecek, aynı seçim kampanyası döneminde olduğu gibi. Bu dönemde örneğin adaylar Amerikalı Müslümanların terörist eylemler dolayısıyla kolektif bir sorumluluk altında olup olmadıklarını ya da masumiyetlerini ispat etmek için devletle işbirliği yapmalarının şart olup olmadığını tartıştı. Böylece yabancı düşmanlığı daha da normalleşti, Trump’ın Amerikalı Müslümanları takip ettirme ve Müslümanların ABD’ye girişini yasaklama gibi sözlerini gerçekleştirmesinin yolu açıldı.

Kural #4: Öfkeli ol. Eğer birinci kuralı takip edersen ve seçilen otoriter liderin dediklerine inanırsan, şaşırmayacaksın. Normalleştirme itkisine karşın kişi şaşırma kapasitesini yitirmemeli. Bu durumda insanlar sizi mantıksız ve kuruntulu bulabilir ve sizi biri bin yapmakla suçlayabilir. Ortamdaki en kuruntulu kişi olmak çok hoş bir durum olmayabilir. Kendinizi buna hazırlayın.

Halk oylamasını kaybetmesine karşın Trump ABD’nin yakın tarihindeki herhangi bir lider kadar güç elde etti. Cumhuriyetçi Parti her iki mecliste de kontrolü ele geçirdi. Yüksek Mahkeme’ye atama gerçekleştirecek. Ülke dışarıda savaş durumunda ve on beş yıldır seferberlik halinde. Bu Trump’ın yalnızca hızlı hareket edebileceğini değil, aynı zamanda elde ettiği görülmedik derecede yüksek siyasi desteğe de alışacağını gösteriyor. Bu desteği korumak ve artırmak isteyecektir: onun ideali Vladimir Putin’in elde ettiği totaliterlik ölçüsünde popülerlik olacaktır. Bunun yolu da seferberlikten geçer. Yani içeride ve dışarıda daha çok savaşa hazır olalım.

Kural #5: Ödün verme. Trump’ı “düpedüz ahlaksız” ve “hastalıklı bir yalancı” olmakla suçlamaktan, Eylül ayı sonunda onun başarısını “Amerikan işçileri için müthiş bir zafer” olarak nitelemeye varan Ted Cruz gibi Cumhuriyetçi politikacılar hizaya geldi. Mevzileri seçim kampanyası sırasında terk eden Cumhuriyetçi kodamanlar kürkçü dükkanına geri dönüyor. Kongre’deki Demokratlar işbirliği yapmaya başlayacak; bunu işlerin yürümesi için yaptıklarını söyleyecekler –ya da en azından zararı en aza indirmek için. Son zamanlarda çoğu sersemlemiş olan sivil toplum kuruluşları, katkılarına pek sıcak bakılmayan bir geçiş dönemi yaşadı; onlar da yeni yönetimle birlikte çalışma umutlarını taze tutacak. Bunun bir anlamı yok: seferberlik bir amaç haline geldiğinde zararı en aza indirmek mümkün olmadığı gibi bu zararın telafisi de mümkün olmayacak. İşbirliği çabası durumu daha da kötüleştirecek. Otoriter bir rejimde, siyaseti size bahşedilen alanda mümkün olduğu kadarıyla yapmaya çalışmak aslında ahlak dışıdır. İşbirliği önerenler de bunu örnekliyor: Başkan Obama konuşmasında geleceğimiz için işbirliğinin ne kadar elzem olduğundan bahsediyordu. Otoriterleşmenin yozlaştırıcı etkisini bilerek göz ardı edecekler; gelecekte asıl sakınmamız gereken bu etkidir.

Kural #6: Geleceği hatırlayın. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez, özellikle Trump ve onun kişiliği üzerine kurulu olan Trumpizm. Geleceği düşünme konusundaki başarısızlık Demokratların bu seçimi kaybetmesine neden olmuş olabilir. Demokratlar Trump’ın hayali bir geçmişe dayalı pek bilindik beyaz-popülist vizyonuna karşı koyabilecek bir gelecek vizyonu sunamadı. Ayrıca Amerikan demokrasisinin reforme edilmeye ihtiyaç duyan garip ve modası geçmiş kurumlarını uzun zaman görmezden geldi: halk oylamasında aslında geride olmalarına rağmen iki seçimdir Cumhuriyetçilerin seçimden galip çıkmasına neden olan Seçmenler Kurulu (Electoral College) gibi. Normal olan bu değil; azimli, tavizsiz ve öfkeli bir biçimde yürütülecek direniş olmalı.

Bunlar da ilginizi çekebilir: