Medyascope.tv

Paul Arbair: Seçmenler mi ‘cahil’, ‘aptal’ ya da ‘ırkçı’, yoksa…

Seçmenler mi ‘cahil’, ‘aptal’ ya da ‘ırkçı’, yoksa…

Paul Arbair – Çeviri: Işın Eliçin

Popülist dalga – ya da kendimize anlattığımız hikayeler

A vendor flies the confederate flag prior to a Republican U.S. presidential candidate Donald Trump rally in Pittsburgh, June 11, 2016.   REUTERS/Aaron Josefczyk - RTX2FOT5

İngiltere’de Brexit kararı ardından da ABD’de Donald Trump’ın zaferi, dünyada yeni bir siyasi, ekonomik ve sosyolojik gerçeği yansıtıp yansıtmadığı tartışılıyor.

Avrupa’da ve şimdi de Trump’ın gelip çatmasıyla ABD’de, popülist hareketlerin yükselişi, birçokları tarafından Batı dünyasını saran siyasi krizin başlıca nedeni olarak görülüyor. Bu görüşe göre -en iyileri hırslı demagoglar, en kötüleri ise faşistler olmak üzere- utanmaz politikacılar, belli insanların ve grupların önyargılarına, irrasyonel korkularına ve hayal kırıklıklarına berbat basitleştirici yanıtlar vererek, yalanlar söyleyerek karşılık veriyor ve böylelikle bu yalanları bir yandan beslerken bir yandan da yayıyorlar. Propagandalarının etkisini artırıp, izleyici kitlesini genişleterek işbirliği yapan medyayı kendi lehlerine kullanıyorlar. Zamanla basitleştirici ve ayrıştırıcı retoriklerine popüler destek oluşuyor ve nihayetinde demokratik süreç ya gasp ediliyor ya da akamete uğruyor.

Popülist hareketlerin ilerlemesi engellenemez ya da kalıcı hale geldiğinde, çoğunluk bunu seçmenlerin ‘cahil’liğine, ‘aptal’lığına ya da ‘ırkçı’lığına verme eğiliminde: Yoksa İngilizlerin çoğu nasıl olur da AB’den ayrılmak isteyebilir? Ya da ABD vatandaşlarının çoğu nasıl olur da Donald Trump’a oy verebilir? Bu insanlar olsa olsa aptal olabilirler… Bu anlatı, özellikle de kentli çalışan sınıflar arasında yaygınlaşıyor. En azından iki nedenden ötürü son derece kullanışlı bir söylem: İlki popülist hareketlerin, -yalan ve aldatmacayla elde edildiği ve/veya cahillerle aptallar tarafından verildiği varsayılan oylarla- kazandığı seçim zaferini sorgulamak ve baş kaldırmak için ahlaki meşruiyet sağlaması. İkinci olarak da, popülist hareketlere oy veren insanların meşru gerekçeleri olabileceğini görmezden gelmeye hatta tümüyle reddetmeye olanak tanıyor olması.

Avrupa Birliği’nde ‘kalma’ yanlılarının çoğunun referandum sonucunu gayri-meşru hatta ahlaki açıdan rezalet buldukları ve cahillerin eğitimlilere, yaşlılar ve dünyadan bihaberlerin de gençlere karşı zaferi olarak nitelendirdiği Brexit oylaması ertesinde, her iki eğilim de gözlendi. ‘Ayrılma’ kararı, bu insanlara göre, salt aptallıklarından veya hayal kırıklıkları yüzünden, çoktan geçmişte kalmış bir ülkeye ve dünyaya geri dönmek isteyenlerin, bugün ülkeyi yönetmek ve geleceği yaratmakla iştigal edenlere karşı zaferiydi. Dünde kalanların -yaşlı, hoşgörüsüz, basit, yobaz, korkak ve sığ-görüşlü- geleceğin insanlarına -genç, kozmopolit, çoğul, hoşgörülü, yenilikçi ve yaratıcı- karşı kazandığı bir zaferdi bu. Dolayısıyla buna direnilmesi ve mümkünse, özellikle de geçmişin insanları bu dünyayı terk etmek üzere olduklarına göre, geçersiz sayılması gerekiyordu.

Ama bu söylemin elverişli ve popüler olması onu doğru kılmıyor. Her şeyden önce demokrasi kavramına, en azından geçtiğimiz birkaç yüzyıl içinde Batı dünyasında geliştirildiği biçimine ters düşüyor. Demokratik bir toplum insanların yönetilme biçimleriyle ilgili karar verme haklarının mevcudiyetiyle ilgilidir, yoksa insanların doğru kararlar vermeleriyle ilgili değil. Demokratik bir toplumda, doğru kararın ne olduğunu bildiğine inananların yapacağı, diğer yurttaşları -sadece referandum kampanyaları boyunca da değil- ikna etmeye çalışmak olmalı; onların oylarını geçersiz saymak ya da meşruluğunu sorgulamak olmamalı. İkna edici olamamaları, tezlerinin yurttaşların çoğunluğu tarafından inandırıcı bulunmadığını gösterir, kullandıkları oyların demokratik meşruiyetini geçersiz kılmaz. Ayrıca bu söylem, tercihleri göz ardı edilen ya da rutin biçimde ‘yaşlı’, ‘aptal’ ya da ‘ırkçı’ olarak nitelendirilmekten hoşlanmayanları daha da öfkelendirme riski taşıdığı için zararlı da. Brexit vakasında, ikinci bir referandum yapılsa, belki ‘ayrılma’ taraftarlarından bir bölümü fikir değiştirebileceği için sonuç değişebilir. Ama böyle bir durumda oyları geçersiz kılınanların daha da öfkelenmesi, ayrışma ve kutuplaşmanın daha da artması ve nihayetinde belki de çok daha güçlü bir “AB’den ayrılalım” sonucunun çıkması daha büyük olasılık. Üçüncü ve belki de daha da önemli bir husus ise, bu söylemin olup bitene dair kısmi/dar bir bakış açısı sunması ve dolayısıyla anlamak için göz önüne alınması gereken diğer pek çok faktörü gizlemesi.

Brexit’ten yana oy kullananlardan bir kısmının yaşlı, hoşgörüsüz, korkak, ırkçı, aptal olduğuna, beğenmedikleri bir modernlikten kurtulmak için oy verdiklerine ve eninde sonunda pişman olacaklarına kuşku yok. Ama Brexit’çilerin kazanmasının nedeni sadece yaşlı nüfus, hoşgörüsüzlük, korku, ırkçılık ve aptallık olamaz; hatta bunlar başlıca nedenler bile olamaz. Yükselen popülist dalgayı Batı dünyasında aniden patlak veren bir aptallaşma salgınıyla ilişkilendirmek için elimizde kanıt yok. Elbette, Batılı tüketicilerin sürekli bombardımanına tutuldukları ahmakça eğlencelikler yüzünden genel bir ‘aptallaşma’dan söz edilebilir, ya da belki bu bombardımanın belli insanlarda zihinsel becerilerin gerilemesine yol açtığı da savunulabilir. Nitekim 20. yüzyıl boyunca dünya genelinde yükselen zeka ortalamasının, son yıllarda küresel düzeyde düşüşe geçtiğine işaret eden bazı bilimsel çalışmalar da var. Ama bu düşüş trendi, gerçekten varsa, mantıksal olarak yaşlıları değil genç kuşakları etkiliyor olmalı. Dolayısıyla bu sav, yaşlı İngilizlerin ‘aptal’ oylarını açıklamak için fazlasıyla zayıf.

Alternatif bir anlatı ise -ve muhtemelen daha inandırıcı olanı- Brexit’i ve Batı’da yükselen popülist dalgayı, küreselleşmenin kaybedenlerinin müesses nizama karşı isyanı olarak görür. Küreselleşme, gerçekten de bazı destekçilerinin iddia ettiği gibi kazan-kazan oyunu olmadı. Milyonlarca insanı yoksulluktan çıkarmış ve gelişmekte olan ülkelerde orta-sınıfın ortaya çıkmasını tetiklemiş olabilir; ama aynı zamanda, Batı’daki çalışan kesimin ve orta sınıfın altını oydu. Bunu imalat işlerinin büyük ölçeklerle gelişmekte olan ülkelere doğru taşınmasıyla (taşeronlaşma ile) ve düşük vasıflı işlerdeki rekabeti artırıp ücretlerde sürekli aşağıya doğru baskı yaratan ve bazı durumlarda sosyal uyumu yok eden kitlesel göçlerin etkileri aracılığıyla yaptı. Batı dünyasındaki birçok çalışan için reel ücretler on yıllardır ya sabit kaldı ya da geriledi; birçok bölgede istihdam fırsatları kurudu bitti, sosyal güvencesizlik arttı.

Bu uzun vadeli trendler, küreselleşmenin büyük ekonomik, sosyal ve kültürel fayda sağladığını ve hâlâ da sağlamakta olduğunu savunanlar tarafından sıklıkla görmezden gelindi, ya da hepten reddedildi. Gelişmiş ekonomilerde bu nimetlerden nüfusun sadece bazı kesimleri yararlandı. Bu kesimler arasında ise küreselleşmiş bir dünyada artan yatırım fırsatlarından yararlananlar ve gelirlerinin büyük bölümünü sermaye yatırımlarından elde edenler bulunuyor. Daha genel olaraksa, ’hizmet sektöründe’ kendilerine yer bulup zenginleşecek donanımda olanlar ya da buna heves edenler bu grupta.

Batı dünyasının büyük bölümünde, küreselleşmeyle beraber yükselişe geçen hizmet sektörü, teknolojik ilerleme ve esas olarak da ekonominin ‘finansallaşması’ ile beraber yol aldı. Nominal servet ve işgücü yaratan etkinlikler artan şekilde paradan para kazandıran faaliyetler üzerine kuruldu ve bunların çevresinde sayısız diğer hizmet etkinlikleri oluştu: Teknoloji ve profesyonel hizmetler gibi yüksek katma değerli olanların yanısıra, garsonluk, barmenlik, kuaför salonları ya da perakende satış işleri gibi düşük katma değerli etkinlikler ile ‘yaratıcı endüstriler” gibi bu ikisinin arasında yer alan diğer her şey. Böyle bir hizmet-temelli ekonomide, küreselleşme, yükselmek için gerekli beceri ve bağlantıları olanlara -örneğin modern ‘elitler’e- tüm kapıları açarken, AB ile birleşmek de zengin fırsatlar ve başarı şansının artması anlamına geliyor. Bu gruptakiler için göçmenler, yasal ya da yasadışı fark etmez, içinde gezindikleri hizmet ekonomisini güçlendirmek ve değer atfedip erişim istedikleri bir dizi hizmetin bedeline de tavan koymak için gerekli gönüllü ve uysal işçileri temsil ediyor. Buna karşılık çeşitli nedenlerle hizmet ekonomisine katılacak donanımı ya da olanağı olmayanlar açısındansa, küreselleşme ve açık sınırlar giderek artan bir şekilde haklardan mahrum bırakılma ve sosyal sürgün riski anlamına geliyor. Onlar açısından göçmen işçiler sayıları azalan iş olanakları için, konut ve kamu hizmetlerinden faydalanmak için, emeklerinin değerini düşüren, sosyal yardımlarını tehdit eden ve yaşadıkları toplumları altüst eden gayri-meşru bir rekabeti temsili ediyor.

Batılı ülkelerin çoğunda, küreselleşme bu iki grup arasındaki eşitsizliği besliyor. Mevcut popülist dalga, büyük ölçüde bu denklemin kaybedenlerinin tepkisi. Bu insanlar küreselleşmenin nimetlerinden yararlanan ya da küreselleşmiş hizmet-temelli kentsel ekosistemlere girmeye heveslenip makul ölçüde bunu başarma şansı bulunanlara göre, daha yaşlı olmaktan ziyade daha vasatlar, daha kırsal kökenli ve daha az eğitimliler. Ama aralarındaki ayrımın temeli yaştan ya da eğitimden değil sosyal sınıf farkından kaynaklanıyor. Bu gerçeği kabullenmekteki isteksizliğimiz Batılı toplumlarda sınıfsal sorunların nasıl da tabu haline geldiğinin kanıtı. Ama sınıf farkını görmezden gelmek ya da artık önemi yokmuş/kalmamış gibi yapmak, yok olmasını sağlamıyor.

Dolayısıyla popülist hareketlerin yükselişi, giderek daha fazla seçmenin kendisini kaybedenler tarafında gördüğünün işareti. Bu algının istatiksel bir gerçekliğe tekabül edip etmediği tartışılabilir ama bu çok anlamlı da değil zira siyasette gerçeklik algılardır. Bu seçmenler arasında beklentilerini boşa çıkardığına inandıkları siyasi ve ekonomik sisteme duydukları öfke ve kaygı duyguları yayılıyor. Yayıldıkça da giderek daha fazla sayıda insan mevcut statükodan net bir kopuşu ya da daha güven verici ve daha tatminkar tasvir edilen bir geçmişe dönüşü vaat eden siyasi hareketlere yöneliyor. Üstelik bu hareketlerin söylemlerinin tutarlı, muteber hatta akla yatkın olması da gerekmiyor; seçmenlerin öfke ve kırgınlıklarıyla rezonans ürettikleri sürece giderek popülerleşiyorlar. Buna mukabil seçmenleri popülist hareketlerden uzlaştırmak amacıyla kullanılan argümanların çoğu etkisiz, hatta ters tepmeye mahkum. Yıllardır ekonomik büyümenin nimetlerinden faydalanamadığını düşünen insanları, aksi takdirde ekonomik büyüme şansı kalmaz diyerek Brexit aleyhtarı yapmaya çalışmak gerçekçi bir beklenti sayılmaz.

Büyümenin sonu ve karmaşıklık krizi -ya da görmezden gelmeyi seçtiğimiz hikayeler

Popülist dalganın yükselişinin gerisindeki neden küreselleşmenin kendisinden çok, ekonomik büyümenin küresel düzeyde ve özellikle de Batı’da yavaşça yok oluyor oluşu olabilir. 2007-2008 küresel mali ve ekonomik krizinin ortaya çıkışından yaklaşık on yıl sonra, dünya ekonomisi hâlâ zayıf ve umulan ‘iyileşme’ muğlak. O günden bu yana uygulanan ekonomi politikaları, ‘Büyük Resesyon’dan sonra beklenen büyümeye dönüşü tetiklemeyi başaramadı. Dünyanın başlıca merkez bankalarının hayata geçirdiği eşi görülmemiş mali teşvikler küresel finans sisteminin tümüyle çökmesini önleyip su üstünde tutmayı başarmış olabilir; ama üretimi canlandıracak pek az şey yapıldı. Son yıllarda küresel ekonomiyi işler kılan tek önemli etken de artık -Çin’in devlet-güdümlü, borç-takviyeli aşırı yatırımları, kapasite-üstü büyümesi- keskin bir şekilde yavaşlıyor ve dünyayı daha da küçülmeye zorluyor.

Bu ekonomik büyüme kıtlığı ciddi bir aksamaya yol açıyor ve büyümenin ‘normal’ hatta neredeyse ‘doğal’ kabul edildiği, geçmişte hızlı büyümeye alışmış bir dünya için büyük zorluklar yaratıyor. Özellikle Batı’da işletmeler kâr ve gelirlerinin artacağını, tüketiciler alım güçlerinin ve yaşam standartlarının yükseleceğini, hükümetler vergi gelirlerinin zamanla çoğalacağını varsayıyorlar. Alacaklılar ve yatırımcılar da borçların geri ödeneceğini, işlerinin kâr getireceğini varsayıyorlar. Hepsi de harcama, yatırım ve uzun vadeli finansal yükümlülüklerle ilgili kararlarını, ekonominin büyüyeceği varsayımı üzerine alıyor. Seçmenler de siyasi liderlerin büyümeyi azami seviyeye çıkarıp, getirilerini sürekli sosyal refahı artıracak şekilde kullanacağını varsayıyorlar. Belli bir ölçüde, ekonomik büyüme, Batı’da sosyal sözleşmenin parçası haline geldi ve yokluğu bazıları tarafından hükümetlerin bu zımni sözleşmenin yükümlülüklerini ihlal etmesi olarak algılanıyor.

Sürekli ve kayda değer büyüme varsayımı -ve ihtiyacı- dünyanın müesses nizamıyla -ekonomik, siyasi ve sosyal- bütünleşmiş hale geldi. Öyle ki ekonomik büyüme bu düzenin işlemesi ve istikrarı için temel gereklilik oldu. Uzayan bir düşük büyüme dönemi yaşam standartlarının yükselmesini baltalayacak, finansal istikrarsızlığı, dalgalanmaları artıracak ve -kapitalizmin özü- sermaye birikimi ‘bütün yelkenleri şişirecek’ rüzgarın kalmadığı bir ortamda gerçekleşeceğinden, gelir ve servet birikimi ile eşitsizliklerini azdıracaktır. Aynı zamanda kamu maliyesinin sürdürülebilirliğini sağlamak giderek zorlaşacak, sosyal ve siyasi gerilimler üretecek ve siyasi/jeolojik altüst oluş ya da parçalanma riskini artıracaktır. Belli ölçüde bunların hepsi zaten oluyor.

Dünyanın her yerinde siyasi ve ekonomik liderlerin kaderi, başlangıçları ekonomik büyümenin yavaşlamasına kadar izlenebilen ve gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerde siyasi istikrarsızlığın önlenemez yükselişini besleyen, kontrol edemedikleri ekonomik ve jeopolitik güçlerin insafına kalmış görünüyor. Gelişmekte olanlarda, bu durum sıklıkla otoriter yönetimlerin yükselmesine, en kötü vakalarda ise kurulu düzenin içten patlayıp çökmesine neden oluyor. Gelişmişlerde ise, siyasi kurumların görünüşte işlevselliklerini korudukları ama karmaşık toplumların karşı karşıya kaldıkları sorunları çözmekten aciz bir tür ağır-çekim ‘sofistike devlet iflası” yaşanıyor. Bu evrim, geçtiğimiz on yıllar boyunca hüküm süren liberal dünya düzenine, hatta bazı ülkelerde liberal demokrasinin temellerine giderek daha fazla zarar veriyor. Özellikle hoşgörüsüzlüğü ve bireysel özgürlüklerden geri dönüşü besliyor. Hoşgörünün artması ve bireysel özgürlükler alanının gelişmesi, gerçekten de şu sıralarda buharlaşmaktaymış gibi görünen daha iyi bir geleceğe dair inancın ve refahın artmasının yan ürünleriydi.

Yavaş ekonomik büyüme sadece Büyük Resesyon’un artçısı olmakla kalmayıp, daha önceki daha derin bir hastalığın parçası ve finansal krizin nedenlerinden. Geçtiğimiz yıllarda küresel büyüme kıtlığını açıklamak için, bu durumu aşırı borçlanmanın ketlediğini savunan ‘borç tehdidi’ ya da yavaş büyümeyi nüfusun yaşlanması, artan gelir ve servet adaletsizliği ve/veya teknolojik inovasyonun azalması gibi faktörlere bağlayan ‘seküler durgunluk’ anlatıları ortaya atıldı. Bu farklı anlatıların muhtemelen hepsinin doğruluk payı var. Ancak hemen hepsi dünyanın ekonomik açmazının nedenlerinden ziyade belirtilerine odaklanıyor.

Finansal krizden önce başlayan ekonomik yavaşlama, sermaye, işgücü ve hatta üretkenliğin azalması gibi ekonomistlerin çoğunun ele aldığı hususlardan ziyade, ekonomik süreci besleyip etkileyen enerji ve diğer biyofizik kaynakların kısıtlılığı gibi görmezden gelinen etkenlerle daha fazla alakalı. Gerçekten de ekstra servet yaratma kapasitesi biyofiziksel kaynakların kısıtlılığı nedeniyle giderek azalıyor. Bu durum iktisap maliyetlerini artırırken, üretimde niceliği zorluyor ve ekonomik süreçlerde kullanılan enerji ve doğal kaynakların kalitesini düşürüyor. Ayrıca çevreye zarar ve iklim değişikliği gibi negatif dışsallıkların maliyetini de, fiyatlara eklenerek içselleştirilmeleri ihtiyacını da artırıyor. Biyofiziksel kaynakların kısıtlılığı arttıkça ekonominin üretkenliği üzerindeki ağırlıkları artıyor ve sonuç olarak üretim potansiyeli ile çıktı büyümesini aşındırıyor.

Dolayısıyla dünyanın ekonomik büyüme potansiyelinin uzun vadeli aşınmasının kökenindeki sorunlar sermaye ve işgücü girdilerini etkileyen faktörlerdense biyofiziksel kısıtlılıkla ilgili olabilir. Bunun sonucu olarak da, sermaye ve işgücü girdilerini ve üretkenliklerini canlandırmayı hedefleyen politikalar, istenen sonuçları vermiyor. Aksine üretkenliğin iyileştirilmesi ve çıktı büyümesi için sadece bu etkenler üzerine yoğunlaşmak, özellikle de işgücü gibi zincirin daha zayıf halkası üzerindeki baskıyı artırıyor. Yıllardır işgücü üzerinde üretkenliğin artırılması, karşılığındaki ücretlerin azalması şeklinde tezahür eden ikili bir baskı var ve işte tam da bu ikili baskı şu sırlarda pek çok ülkede görülen popülist tepkinin başlıca nedeni.

Geçtiğimiz onyıllar boyunca, sanayileşmiş dünya, küresel kapitalizmin biyofiziksel kaynaklardaki kısıtlılığın çevresinden dolanmak için küresel kapitalizmin menzilini genişletti ve belki de esas olarak borç birikimini servet yaratmanın yerine koydu. Bunun sonucunda Batılı ülkelerin hizmet-temelli ekonomiye geçmesini sağlayan borç takviyeli büyüme ve ona bağlı oluşan devasa mülk balonu 2008-2009’da patladı. O günden bu yana da dünyanın başlıca merkez bankalarının likidite enjeksiyonlarıyla hayat destek ünitesine bağlı yaşatılmaya çalışılıyor. Bu likidite enjeksiyonları ve balonlar, küresel mali ve ekonomik sisteme temel oluşturan finansal varlıkların deflasyonunu şu ana kadar önledi ama geçen her günle, gerçek bir büyüme de olmadığı için merkez bankalarının bu deflasyon sarmalını kontrol etme becerisi azalıyor.

Ekonomik büyümeye etkisinin yanısıra biyofiziksel tahditler -özellikle de enerji kaynakları üzerindekiler- toplumların inovasyon kapasitelerini olumsuz etkileyip karmaşıklık düzeylerinin sürdürülebilirliğini zorlaştırıyor olabilir. Amerikalı antropolog ve tarihçi Joseph Tainter’ın da gösterdiği gibi, insan toplumları tarihsel olarak, karşılaştıkları sosyal, ekonomik ve siyasi sorunları çözmek için gittikçe büyüyen örgütsel ve teknik karmaşıklıklar geliştiren ‘problem-çözücü’ örgütlenmeler olarak tahayyül edilebilir. Karmaşıklık düzeyi arttıkça, daha ileri bir ekonomik ve sosyal karmaşıklığa yatırım gerektiğinden, sorunların çözümü giderek güçleşebilir.

Joseph Tainter’a göre, toplumların daha büyük örgütsel ve teknik karmaşıklık kapasitesine erişimindeki belirleyici unsurlar, giderek daha fazla enerji kaynağından yararlanma kapasitesine bağlı. Nitekim sanayi toplumlarının ekonomik, teknik, politik ve sosyal sistemlerinin karmaşıklık düzeyinin artmasında bol, ucuz ve yüksek kaliteli enerjinin varlığı tarihsel bir araç olmuştur. Enerji ve diğer kaynakların nicelik ve niteliği kısıtlandıkça, bu enerji-karmaşıklık sarmalı da yükselişten inişe geçiyor. Bu evrimi üretimi artıran teknik inovasyon yavaşlatıyor olabilir. Ama araştırmalar sanayileşmiş ülkelerde inovasyon maliyetlerinin arttığını, zamanla daha az üretkenlik görüldüğünü gösteriyor. Bu da toplumların, sorunları karmaşıklık düzeyini artırarak çözebilmek için inovasyona daha fazla yatırım yapmak zorunda olduğunu gösteriyor.

Ama belli bir aşamada, sosyo-politik karmaşıklığa yatırımın getirisi azalır. Yani ekstra karmaşıklığın marjinal faydası azalmaya ve ortaya çıkan yeni sorunları çözme ve baş etme kapasitesi azalmaya başlar. Hatta öyle ki toplumlar bir noktada artık eski karmaşıklık düzeylerini de koruyamaz hale gelirler ve nihayetinde daha alttaki bir karmaşıklık düzeyine gerilerler.
Ortaya çıktıklarından bu yana sanayileşmiş toplumlar karmaşıklık düzeylerini yükselttiler ve buna devam da ediyorlar. Toplumsal karmaşıklığın artışına örnek olarak, sosyal uyumu koruyup artıran sofistike kamu sağlığı, refah ve yeniden bölüşüm hizmetlerinin gelişmesini gösterebiliriz. Ama bu hizmetler zamanla, yeni sorunların çözümü için gereken karmaşıklık düzeyine erişimi sağlayacak daha fazla yatırıma ihtiyaç duyar hale geldi. Sosyal karmaşıklık düzeyinin daha yakın zamanda vücut bulan örnekleri olarak, yeni küresel tedarik zincirlerinin geliştirilmesini, altyapı ve sistemlerin giderek daha fazla bağımlı hale geldiği İnternet’i ve Batılı toplumların artan etnik ve sosyal çeşitliliğini sayabiliriz. Çeşitlilik içeren, çok-kültürlü toplumlar etnik ve kültürel olarak homojen toplumlardan daha karmaşık sosyal yapılardır ve sonuç olarak yönetilmeleri de daha zordur.

Yönetim alanında, sosyal karmaşıklığın artışı, Avrupa Birliği gibi karmaşık ulus-aşırı siyasi yapıların geliştirilmesine de yol açmıştır. Yönetim sistemi olarak AB, her bir üye ulus devletten daha karmaşıktır. Tarihsel açıdan, böyle karmaşık bir ulus-aşırı yönetim sisteminin oluşturulup bir süre işletilebilmiş olması çok önemli ve hatta mucizevi bir durumdur. Ancak bu sistem giderek işlemez hale geliyor ve sorunlarını çözmesini sağlayacak karmaşıklık düzeyine erişimi sağlayacak yatırımlar için gereken kaynak -en başta da siyasi sermaye- ortada yok.

Batılı toplumları, özellikle de Avrupa’yı sarmakta olan siyasi kriz, Joseph Tainter’ın tanımladığı standart sorun çözme yöntemlerinin işe yaramadığı bir noktaya varmış olabilir. Durum gerçekten böyle ise, karmaşık ekonomik, teknik, siyasi ve sosyal sistemlerimizin imdat zilleri çalmasına ve başarısız olmaya başlamasına şaşırmamalıyız. Daha ileri karmaşıklık düzeyi için ihtiyaç duyduğumuz enerji kaynakları tükenmeye devam ettiğine göre, fay hatlarında daha fazla gerilimin birikmesini bekleyebiliriz. Nihayetinde de sistemin tümüyle çökmesi ve zorunlu bir basitleştirmeye geçme potansiyeli bulunuyor. Küreselleşmeye, AB’ye ya da çok kültürlülüğe karşı artan sayıda tepki ve protestolar, toplumlarımızın mevcut karmaşıklık düzeyini korumakta zorlandığının ve tümden çöküşe ya da daha alt bir karmaşıklık düzeyine çekecek güçlerle karşı karşıya olduğunun göstergesi (yerel ekonomiler, ulusal yönetimler, homojen toplumlar gibi).

Sözünü ettiğim bu trendler, karşılaştığımız sorunları yönetim, liderlik ve politika tercihleri gibi sadece siyasi açıdan, içinden çıktıkları tarihsel koşullara bakmaksızın değerlendirme alışkanlığımız yüzünden gölgeleniyor. Beklentilerimiz karşılıksız kaldığında, politika-yapıcıları, aldıkları ya da almadıkları kararları, hatta bazen seçmenleri ve tercihlerini suçlama eğilimindeyiz. Kamusal kurumların yeterliliğini daha nadir sorguluyoruz. AB’nin karşı karşıya olduğu müzmin krizle yüzleştiğimizde, bugünkü Avrupalı liderler kuşağını, vasatlıkları ve AB’nin bugünkü işlevsizliğinin mimarları oldukları halde önceki kuşağın standartlarına erişmeyi becerememekle eleştiriyoruz. AB’nin dertlerine deva olma iddiasında çözümler tasavvur ediyor ama onları başarıyla hayata geçirecek koşulların mevcut olmadığını görmezden gelmeyi seçiyoruz. Bu kafayla gidersek muhtemelen yapacağımız siyasi ve kurumsal tercihler, amaca hizmet etmeyen sonuçlar doğuracağı gibi, çözemeyeceğimiz, hatta tam kavrayamayacağımız yeni sorunlara ve kontrol edemeyeceğimiz sonuçlara yol açacak.

Biyofizik kaynakların azalmasının yol açtığı ve sosyal karmaşıklığa yapılan yatırımların getirisinin azalmasıyla kendini gösteren bir ‘karmaşıklık krizi’ne girdiğimize dair çok emareler belirdi. Kanımca koşulların, kişileri ve kurumları gölgede bırakacağı bir döneme giriyoruz. Dolayısıyla şu anda ihtiyacımız olan karmaşıklık yolunda büyük planlar yapıp hayata geçirecek yeni liderler bulmak değil, bir ‘düşük beklentiler’ çağına uygun kolektif tercihler yapabilmenin güvencesini oluşturmak. Bunu yakın bir zamanda başarabilir miyiz? Hiçbir işaret yok hatta bu asla mümkün olmayabilir de. Bu nedenle ekonomik, teknik, siyasi ve sosyal sistemlerimizin daha fazla işlevsizleşmesini ve çökme noktasına doğru sürüklenmesini beklemek gerçekçi olacaktır. Bu noktaya doğru yolculuğumuz ise çoğumuzu afallatmayı devam ederken, büyük ihtimalle popülist liderlerin rahatsız edici yaygarası bize eşlik edecek.

*Fransız yazar Paul Arbair’ın aynı isimle kendi blogunda yayınladığı makaleden alınmıştır