Medyascope.tv

Tahir Elçi’den sonra Kürt sorunu

Yayına hazırlayan: Elif Akbıyık

Merhaba! İyi haftalar, iyi günler! Diyarbakır Barosu Başkanı, insan hakları savunucusu Tahir Elçi’nin Diyarbakır’da Dört Ayaklı Minare’nin önünde basın açıklaması yaparken öldürülmesinin üzerinden tam bir yıl geçti bugün. Öldürülmesinin birinci yıldönümü. Dün gibi hatırlıyorum. Çok büyük bir şoktu ve o bir yıl içerisinde çok şeyler yaşandı Türkiye’de. Hep kötü şeyler yaşandı maalesef. Ama Tahir Elçi davasıyla ilgili ne yaşandığı konusuna gelecek olursak, eşi Türkan Elçi bugün Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajda: “Ortada ne bir tanık ne de bir sanık var. 1 yıl içinde nasıl mesafe katledildiğine siz karar verin” diyor. Ve göz göre göre faili meçhule doğru yol aldığını söylüyor. Sahipsiz kaldı.
Yine Türkan Elçi’nin bahsettiği çok önemli bir husus var. Son dönemde acayip bir dönemden geçiyoruz. Ve bu acayip dönemde birtakım katliamları örgütler üstlenme yarışına giriyor. En son Diyarbakır’da olduğu gibi. Hem TAK’ın hem IŞİD’in üstlendiği katliamlar var. Ama Tahir Elçi cinayetini kimse üstlenmiyor. Böyle de ilginç bir durum var.
Bir yıl içerisinde neler oldu neler değişti yine Türkan Elçi’ye başvurmak istiyorum. Onun kendisi için söylediğini aslında tüm Türkiye için çoğullaştırabiliriz. Şöyle demiş:
“Tahir’den sonra çok şey değişti. Bir umutsuzluk mevsimine girdim; bir yıl süren bir mevsim. Sürekli ağaçların yapraklarını döktüğü, her gün bir dalın kuruduğu bir mevsim. Gökyüzünde baharın gelişini müjdeleyen ne bir leylek ne de bir kırlangıç sürüsü… Hayatımızda evimizde ne değiştiği sorusunu tekrarlayacak olursanız size diyeceğim budur…” diye devam ediyor.

Sürekli bir umutsuzluk ve hüzün mevsimi… tüm Türkiye için söylenebilir. Tahir Elçi olayında da, özellikle Kürt meselesi bağlamında bir yılda herşey çok daha kötüye gitti ve iyiye gideceğine dair, bir baharın geleceğini müjdeleyecek ne bir leylek ne bir kırlangıç sürüsü var, aynı şekilde, benzer bir durumla Türkiye karşı karşıya. Bir yıl içersinde ne oldu? Bir yıl öncesinde ne vardı? Önce şunu vurgulayalım: Tahir Elçi, Türkiye’de sayıları giderek azalan, devlet ve örgüt arasında, Kürtlerin ve genel olarak Türkiye’nin haklarını özgürlüklerini ve huzurunu, emniyetini talep eden az sayıdaki insandan biriydi. Şimdi “hendek savaşları” diye adlandırılan o süreçte her iki tarafa karşı da mesafeli durabilmiş birisiydi. Eleştirelliğini bozmamış birisiydi. Buna rağmen Tahir Elçi CNN TÜRK programında hedef gösterildi. CNN TÜRK programında bir komployla, çok açık bir komployla, bilinçli veya bilinçsiz hiç fark etmez, komployla sıkıştırıldı. Ve ardından dava açıldı hakkında ve ardından öldürüldü. Aslında Tahir Elçi’nin ölümünün startı o CNN TÜRK’teki programda verilmişti. O programda Tahir Elçi’yi bu kıskaca doğru yönlendiren kişilerin hiçbir üzüntü beyan ettiğine ben şahsen tanık olmadım. Zaten bir kısmının, orada konuk olan kişilerin kim olduğunu bile hatırlamıyoruz. Ama Tahir Elçi’nin o programla beraber ölüme yolcu edildiğini görüyoruz. Gerçekten kısa bir süre içerisinde, önce dava, ardından cinayet yaşandı. Burada Türkan Elçi diyor ki: Bir tesadüfe kurban gittiğini yani Tahir Elçi’nin orada Dört Ayaklı Minare’nin orada tesadüf sonucunda cinayete kurban gittiğini söyleyenlerin ya çok saf olduğunu ya da cinayeti yapan birilerini korumak istediğini söylüyor ki bence de doğru. İlk başta tesadüf olabilir duygusunu yaşıyorsunuz. Ancak bir yıl içerisinde hiçbir gelişme kaydedilmemiş olması bunun bilinçli bir cinayet olduğunu gösteriyor.
Burada Tahir Elçi’nin öldürülmesinin sembolik anlamı daha fazla ortaya çıkıyor. Demin de söylediğim gibi çatışmanın topyekûn savaş konseptiyle birbirine karşı alenen çok sert bir savaş yürüten iki tarafın ve bu arada savaşta her iki tarafın da sivilleri genellikle savaş zayiatı olarak gördükleri bir ortamda sağduyunun sesi, seslerinden birisi olarak öne çıkan biri olarak Tahir Elçi’nin öldürülmesi tesadüf olmasa gerek. Bu topyekûn savaş mantığının daha da hakim olmasını isteyenler tarafından yapılmışa benziyor. Ve nitekim öyle oldu. Bir yıl boyunca Türkiye Kürt sorununda iyice çözümsüzlüğe doğru gitti. Daha da gideceğe benziyor.
Daha da önemlisi. Türkiye’de Kürt sorununun barışçıl müzakerelerle, demokratik yollarla çözülmesi gerektiği duygusu çok ciddi bir şekilde sabote edildi. Her taraf açısından sabote edildi. Çatışan taraflar ve çatışan taraflara destek veren insanlar bir müzakere sürecinin, diyalog sürecinin mümkün olmadığını, olamayacağını söylemeye başladılar. Savaş çağrıları, savaşı sonuna kadar sürdürme çağrıları baskın bir şekilde öne çıkıyor. Burada Türkiye’de, yeni bir çözüm sürecinin, adı ne olursa olsun artık hiçbir şekilde söz konusu olamayacağı dayatmasıyla karşı karşıyayız.
Peki bu dayatmayla nereye kadar gidilebilir? Hiçbir yere gidilemez. Çünkü Türkiye’de Kürt sorunu tüm sorunların anasıdır. Kürt sorununu çözmediğiniz zaman, Türkiye’deki hiçbir sorunu çözemezsiniz. Ekonomik sorunları da çözemezsiniz. Demokratikleşme sorunlarını, insan hakları sorunları, özgürlükler… sorunlarını da çözemezsiniz. Bölgesel sorunları da çözemezsiniz.
Zaten son bir yılda en çok şuna tanık olduk: Kürt sorunu artık Türkiye’nin sorunu olmanın ötesinde, giderek sertleşen bir bölgesel sorun haline geldi. Ve uluslararası aktörlerin daha fazla söz sahibi olduğu bir sorun haline geldi. Kürt sorununun merkezi ilginç bir şekilde Türkiye’den Suriye’ye taşındı. Bir dönem Kürt sorununun merkezi Irak’tı. Özellikle Irak’ta Amerikan işgali döneminde bölgesel Kürt yönetiminin tanınmasıyla beraber öne çıkmasıyla Irak’tı. Daha sonra Türkiye’ye döndü ve bir süredir Suriye olayın merkezi haline geldi. Ve Türkiye’de Kürt sorunuyla ilgili yaşanan herşey aslında Suriye üzerinden yaşanır oldu.
Nitekim son bir yılda, Tahir Elçi’nin öldürülmesinden sonra geçen bir yıl içerisinde, Türkiye Cumhuriyeti devleti uzun zamandır düşündüğü ama yapmadığı bir şeyi yaptı ve Suriye’ye asker yolladı. Çok ciddi bir şekilde Suriye’de Fırat Kalkanı operasyonu adı altında Türk Silahlı Kuvvetleri varlığını sürdürüyor. Özgür Suriye güçlerine destek iddiasıyla orada ve IŞİD’le mücadele iddiasıyla orada; ama esas olarak hedefin Suriye’de Kürtlerin önüne set çekmek, özellikle Kürtlerin Fırat’ın batısına geçmesi ve oradaki Afrin kantonuyla Kobane’nin birleşmesine engel olmak olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Türkiye’de Kürt sorunuyla ilgili olarak yaşanan birçok şey esas olarak Suriye’deki gelişmelere endeksli bir şekilde gidiyor. Bu da Türkiye’deki işleri daha da karmaşık ve çözülmez hale getiriyor.
Bir yıl içerisinde değişen en önemli hususlardan birisi –aslında Tahir Elçi’nin öldürülmesinden önce bunun işaretlerini görüyorduk– Türkiye’de bir dönem Kürt sorununu ve Kürt sorunun aktörlerini, HDP’yi ve kısmen PKK’yı kendileri için olumlu gören, onların önünün açılması gerektiğini gören kesimlerin çark ettiklerini görüyoruz. 7 Haziran seçimleri öncesini hatırlayın; HDP’ye sunulan kredileri hatırlayın ve buradaki kredilerin sunulmasında çok ciddi bir şekilde HDP’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışının rolü çok büyüktü. Ve burada birçok kesim –farklı kesimler ve buna medyanın bir bölümü de dahil ki o bölüm, daha sonra demin örneğini verdik, CNN TÜRK örneğini verdik– 7 Haziran öncesi HDP’ye çok geniş bir şekilde kapılarını açıp, 7 Haziran sonrasında aynı aşırılıkta kapılarını kapatan yapılar oldular. Bunların sayısının arttığı söylenebilir. Değişik çevreler toplu halde HDP’den ve Kürt siyasi hareketinden uzaklaştılar. Zaten yaklaşmamışlardı, onu Erdoğan’a karşı teşvik etmişlerdi; Erdoğan’ın planlarını gerçekleştirmesinin önündeki en önemli, belki de yegâne engel Kürt hareketiydi. Onun önünü açtılar, ama daha sonra 7 Haziran sonrasında Erdoğan’ın koalisyona izin vermemesi ve ülkeyi Kasım seçimlerine sürüklemesiyle beraber, bu arada PKK’nın da şiddeti ve terörü tırmandırmasıyla beraber, pozisyon değiştirmeye başladılar.
Dün Fethullah Gülen Cemaati’ne en yakın durup onunla çok içli dışlı olan birçok insan bugün en büyük cemaat düşmanı FETÖ düşmanı olarak ortaya çıkıyor. Nerede en sert en radikal FETÖ düşmanı görürseniz onların yakın zamana kadar Cemaat’le çok yakın al-ver ilişkisi olduğunu görürsünüz. Daha doğrusu al-ver ilişkisi demeyelim, genellikle aldıklarını sanırlar ama Cemaat’e verdikleri her zaman daha fazla olmuştur geçmişte. Bunun üstünü örtmek için bugün FETÖ düşmanı oluyorlar. Aynı şekilde de bugün HDP’ye karşı, Selahattin Demirtaş’a karşı, diğer bütün Kürt hareketinin isimlerine karşı en sert, en çığırtkan itirazları dile getirenlerin büyük bir kısmının da 7 Haziran öncesine kadar bu harekete sempatik davranmış olduğunu ya da sempatik göründüğünü görürsünüz.
Çok büyük bir ikiyüzlülükle karşı karşıyayız. Bu ikiyüzlülük Türkiye’yi çok kötü yerlere sürüklüyor. Şunu söylüyorum; 7 Haziran öncesindeki pozisyonlarını korumaları gerekmiyordu, ama 7 Haziran öncesindeki pozisyonları sahteydi ve özel olarak Kürt hareketini genel olarak Türkiye’yi aldattı. Ve bu aldatmanın bedelini de 7 Haziran sonrasında yaşadığımız sert gelişmelerle ödüyoruz.
Şimdi bir yılda neler oldu? Bir yılda çok şeyler oldu. Dokunulmazlıklar kaldırıldı. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ başta olmak üzere 10 HDP’li milletvekili cezaevinde. Çok sayıda HDP’li yargılanıyor. HDP’nin, daha doğrusu Demokratik Bölgeler Partisi’nin Güneydoğu’daki belediyelerinin büyük bir kısmına teker teker kayyım atanıyor; belediye başkanları gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Şu anda bildiğim kadarıyla bir tek Ağrı ve Iğdır kalmış durumda il belediyesi olarak. Onun dışında en son Bitlis’e de kayyım atandı. Belediye başkanları gözaltına alındı; ama burada tabii en çarpıcı olan Diyarbakır’a kayyım atanması ve Gültan Kışanak’la Fırat Anlı’nın tutuklanması, ardından Mardin’den Ahmet Türk gibi Kürt sorunuyla özdeşleşmiş, 74 yaşında ve hep barışın peşinden gitmiş bir insanın cezaevine atılması. Aslında Ahmet Türk’ün, tabii diğerleri de keza öyle ama Ahmet Türk’ün cezaevine atılmasıyla, konulmasıyla Tahir Elçi’nin kalleşçe kurşunlanması birbirine çok benziyor. Tahir Elçi, Ahmet Türk gerçekten Türkiye’de Kürt sorununun barışçıl yollardan çözülebileceği ısrarının öne çıkan isimleriydi ve onlara bile tahammül edilemeyen bir noktaya gelmiş durumdayız.
Dolayısıyla çok parlak bir yerde değiliz. Ve işin acısı Tahir Elçi’nin öldürülmesinin ardında onun gibi cesur isimler, onun gibi serinkanlı bir şekilde demokrasiyi temel hak ve özgürlükleri savunan, şiddete kimden gelirse gelsin karşı çıkan ve bu şiddet ortasında en son öldürüldüğü gün de olduğu gibi çevreye sahip çıkma, tarihi eserlere sahip çıkma duyarlılığını gösterebilen insanlarımız kalmıyor, birer birer eksiliyorlar. Varolanlar sindiriliyorlar, ölümler, tutuklamalar, yasaklar, vs. ve de linçler tabii ki…
Bakın, Türkiye’de Kürt sorununda yaşanan sıkıntıların tek nedeni çatışan taraflar değil; devlet, örgüt değil; aynı zamanda toplum. Toplumun birçok kesimi, özellikle kamuoyunun Kürt olmayan kesimi Türkiye’de uzun bir süredir ikiye bölünmüş durumda maalesef. Kamuoyunun Kürt sorununa bakışındaki yanlışlık –yanlışlık diyelim hadi en hafif deyimiyle– bunun bedeli çok ağır oluyor. Kürtlere yönelik olarak sadece Kürt hareketine değil Kürtlere yönelik olarak ayrımcı söylemlerin arttığına tanık oluyoruz. Türkiye’de öteden beri söylenen bir şey vardır: “Bizde ayrımcılık, ırkçılık yoktur”. Bal gibi var! Özellikle Kürt meselesi söz konusu olduğunda; özellikle son yıllarda, özellikle son bir yılda bunun net bir şekilde yaşandığını görüyoruz.
Kötü şeyler söylediğimin farkındayım; iyi şeyler söylemek isterdim, ama Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye’de Kürt sorunu diye bir şey yok” derken doğruyu söylemiyor. Türkiye’de Kürt sorunu diye bir şey var. Bu sorun bütün sorunların ötesinde, bütün sorunların anası pozisyonunda ve giderek daha da derinleşiyor, giderek daha da çözümsüzleşiyor. Bu konuda, bunun tekrar çözüm rotasına getirilmesi konusunda her birimizin üzerine ayrı ayrı görevler düşüyor. Tahir Elçi’yi bir kez daha saygıyla anıyorum. İyi Günler!

Bunlar da ilginizi çekebilir: