Medyascope.tv

Türkan Elçi, Tahir Elçi’siz bir yılı anlattı

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler. Diyarbakır’da Türkân Elçi’yle konuşacağız. Biliyorsunuz, bir yıl önce bugün, eşi Tahir Elçi, Diyarbakır Baro Başkanı, gündüz gözüyle herkesin ortasında bir basın açıklaması yaparken katledildi. Bir yıl geçti, bir yılda neler oldu, bundan sonra neler olabilir? Bütün bunları Türkân Hanım’la konuşacağız. Türkân Hanım merhaba.

Merhabalar.

Sizin bugün Cumhuriyet’teki ve Milliyet’teki söyleşilerinizi okudum. Bir nevi tekrar olacak, ama olsun. Diyorsunuz ki: “Bir yılda ortada ne bir iddianame, ne bir tanık, ne de bir sanık var”. Gerçekten hiç mi bir şey yok?

Ben sizin de dediğiniz gibi, röportajda da onu söyledim, “Hiçbir şey yok mu?” diye soruyorsunuz, hakikaten ben de hayret içindeyim. O açıdan bu soruyu defalarca ben de sordum. Özellikle ilk iki aya kadar ben bir iddianame çıkacağını düşünüyordum. Sonra bunu ısrarla arkadaşlara sorunca, avukat arkadaşlara, “Nasıl yani?” dedim. İlk soru buydu. “İddianame açılmayacak mı?” Yani şimdi bunun bir savcılık tarafından açılmış olan bir iddianame, buna dâhil edilmiş bir sanık, hadi varsayalım sanığı bulamadık, fail yok, tanık da mı yok? Günlerce bu soruyu sordum. Belli bir dönemden sonra işin doğrusu Ruşen Bey, o soruları da sormaktan vazgeçtim.

Peki, burada diyorsunuz ki; ilk günlerde, “Tesadüf oldu, yani kasıtlı bir ölüm değil. Bir grupla bir grup çatışırken bir kör kurşun geldi” gibi teoriler yapılmıştı. Siz buna inanmayı saflık, ya da katilleri gizleme çabası olarak tanımlamışsınız. Ben de bugün saat 1’de bir yayın yaptığımda şöyle bir akıl yürüttüm. Eğer gerçekten tesadüfen olmuş olsaydı, herhalde birileri bir şekilde çıkardı, öyle değil mi?

Şöyle, ben olayı ilk duyduğum an, bana mevzuyu anlattıkları an, bir kere tesadüf olduğu konusuna hiç inanmadım. Yani onda hiçbir şekilde ikircikli bir ruh haline bile girmedim. Tesadüfi bir şey olmadığını anladım. Şöyle bir şey, çünkü niye tesadüfi değildi? Hani ben bunu da çok böyle afaki şeylere bağlayarak söylemek istemiyorum. Söylemeye çalıştığım şey, normal bir çatışma ânı olsa, Tahir dışında başkaları da vurulurdu. Varsayalım bir tek Tahir’e denk geldi. Tahir’in göğsüne, bedenine yani farklı uzuvlarına gelirdi kurşunlar. Ama suikast olduğu, bilerek yapıldığı, hayati bir bölgesine hedef alındığı o kadar net. Yani bunu bilmek için ne terör uzmanı olmak lazım ne… ne bileyim yani, çok büyük, böyle bir alana, spesifik bir bilgiye sahip olmaya gerek yok. Bunu sıradan bir vatandaş gözüyle bile değerlendirdiğin zaman, sadece kafasından ve tek bir kurşunla hedef alınmış olması, onun olamayacağını ispatlar.

Evet, burada çok önemli bir vurgu yapıyorsunuz. Diyorsunuz ki: “Son bir yıl acayip bir yıl”, diyorsunuz. Diyarbakır’daki son saldırı, terör saldırısı örneğinden, adını vermeden söylemişsiniz ama, “bazı saldırıları birbirinden farklı örgütler üstlenirken, üstlenme yarışına girerken, Tahir’in katledilmesini hiç kimse üstüne alınmadı”, diyorsunuz. Bu çok önemli, önemli bir nokta yakalamışsınız ve olsa olsa neden olur diye bir şeyler söylüyorsunuz. Onları tekrardan söylemenizi rica edeceğim. Yani bir utançla ilgili bahsettiğiniz bir şey var.

Aynen. Benim orada özellikle vurgulamak istediğim, hani, Tahir’in bir kere oradaki şey duruşu çok önemli, çok naif bir duruşla insanların karşısına çıkıyor. Talepleri herkes tarafından kabul edilir talepler. Orada çok farklı bir dil, bir üslup kullansa, belki de o, onu hedef alanları da (…) bir pozisyon, bir durum, bir tablo ortaya çıkabilir. Ama söyledikleri her kesimi, her insanı, Kürt olup Türk olması önemli değil, dünyanın neresinden olursa olsun, herkesi ikna edebilecek hak talebi var orada. Yani orada siyaset devreye girmemiş, siyasi bir dil kullanmamış, şiddete hele hele hiçbir zaman Tahir’in kullandığı bir üslup, hiçbir zaman onay veren nitelikte biri değildi. Yani söyledikleri o kadar naif ki. Bence o naifliğin karşısında, bir katil bile utanıyor. Ben onu vurgulamaya çalıştım. Yani gerçi katil utanır mı? Onu bilmem. Benim orada söylemeye çalıştığım, onun o naifliği ve duruşunun karşısında insanların, yani kötü düşünebilecek insanların (…) konuma düşebileceği, benim vurgulamaya çalıştığım o.

Türkân Hanım, şunu biliyoruz, kronolojik olarak baktığımız zaman önce CnnTürk’te bir programa çıktı. Televizyonlara sık çağrılan bir isimdi, çok iyi konuşuyordu ve olaylara hâkim birisi olduğu için, bir de kimseye minneti olmayan bir isim olduğu için, yani herkesi rahatlıkla eleştirebilen bir kişiydi ve orada, televizyonda bir –nasıl söyleyeyim?– bilerek ya da bilmeyerek bir kumpasa geldi. Çok basit bir şekilde ve ondan sonra sanki bir geri sayım başlamış gibi –tabii bunu bugün söylemek biraz acı oluyor ama–, önce bir mahkeme süreci, Diyarbakır’dan alınıp İstanbul’a götürülmesi, sonra çıkması, sonra da böyle çok naif, tam ona yakışan bir naiflikte, Dört Ayaklı Minare’nin orada, çevre savunusu yaparken, tek kurşunla öldürülmesi meselesi. Gerçekten bu kronoloji doğru mudur? Siz de böyle mi inanıyorsunuz?

Yani doğrudur. Tabii dediklerinize katılmamak mümkün değil. Bu yıl içinde özellikle Tahir’den sonraki olaylar, sanki bir milat olarak seçildi gibi. Yani, özellikle Diyarbakır’da yaşayanlar bunu çok iyi bilirler. Aylarca süren bir çatışma hali, sürekli patlayan bomba sesleri.. yani insanlar (….) terbiye edildi gibi geliyor bana ve ciddi bir sessizlik hâkim oldu. Ben bir de şeyi söyleyeyim Ruşen Bey; bugün bizim avukat arkadaşlar da farketmişlerdir, biz yolda gelirken sohbet ettik, orada basın açıklamasını yaptıktan sonra, çıktığımız vakit şeyi düşündüm, Tahir bir milattı, bugüne baktığımız zaman, enteresandır, bir yıl döndü, bir yıl içinde tekrar yine Tahir’le orası tekrar bir canlandı. Yani şeyi takip ediyorsun, basını, haberleri, burayla ilgili herhangi, kaç kişi toplanmışsa onu bile bilebiliyorsunuz. Ama ben mesela bugün şeyi çok daha iyi görebildim; Tahir’in o insanlar üzerinde, özellikle Balıkçılarbaşı dediğimiz oradaki esnaf veya topluluk üzerinde, çünkü orası Diyarbakır’ın kalbi. Esnafının, alışveriş yapanının bulunduğu kalabalık bir mekân. Gerçi eskisi kadar kalabalık değildi. Oraya baktığımız zaman bugün, Tahir’den sonra tekrar bu kadar kalabalığın ben bir araya geldiğini görmemiştim. Onun o günkü pozitif ruhu o caddelerde tekrar bir rüzgâr gibi esti. Bilmiyorum görüntüler elinize geçecek mi? Çekildi mi o görüntüler falan, bilmiyorum ama ondan sonraki dönemden şimdiye kadar inanın ki bu kadar kalabalık bir arada caddelerde yürümemiştik. ….(…) Tahir’in o pozitif söylemleri ve pozitif ruhunun her nedense (…) kalabalıkların üzerinde de etkisi oluyor. O etki çok muazzam ve insanı hayrette bırakan bir etki. Pozitif ruh ve insanları etkileme de bu olsa gerek herhalde. Çünkü sokakta yürüyenler, alkışlıyor. Ben zannetmiyorum, ben duymadım gerçi ya da ben mi çıkmıyordum sokağa, basından da duymadım. Bu kadar böyle çevredeki insanların alkışlayarak desteğini sunmasını… En büyük kalabalık onun cenaze törenindeydi. Çok muazzam bir kalabalık vardı cenaze töreninde. Bugün tabii ki o kalabalığı bekleyemeyiz ama, çünkü Diyarbakır aylardır ciddi bir sessizliğin içinde, bugün tekrar bir pozitif hava, tekrar onu o alkışla destekleme, sesler, ondan sonra, ama onun ruhuna uygun (…) insanlar slogan atma ihtiyacını bile duymuyor, orada varlığını hissettirmesi bile yeterli oluyor.

Peki, şunu sorabilir miyim? Tahir Bey’in adını hep genel olarak Hrant’la beraber anıldığını görüyoruz. Böyle bir fotoğraflar yan yana. Bunun özel bir anlamı, galiba arkadaştılar değil mi? Yanlış bilmiyorum.

Ruşen Bey, arkadaşlıkları… hani desem ki çok büyük bir samimiyetleri var mıydı? O önemli değil. Önemli olan, bütün aydın kesimin bir araya gelip, kimi zaman sivil toplum faaliyetlerinde yan yana bulunma, paylaşma, yani fikirdaş olma veya aynı pozitif çerçevede bakıp herhangi bir güce, herhangi bir odağa, herhangi bir yerle ilişkilendirmeden, birey olarak çok rahatlıkla kendini ifade edebilir benzer yönlerindendir. Çünkü baktığınız zaman hiçbirisinin arkasında herhangi bir siyasi güç yok. Hrant Bey için de öyledir mutlaka, ama Tahir için ben, onunla ilgili çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, Tahir söylediği hiçbir sözü kesinlikle ve kesinlikle birilerinden icazet alıp, birilerine onaylatma ihtiyacını hiçbir zaman içinde hissetmedi. Yani onun oradaki cesareti farklıydı ve oradaki birey olabilme durumu farklıydı.

Evet, bu birey olabilme meselesi zaten galiba en kritik noktalardan birisi. Hedef alınması da galiba böyle kendi ayakları üzerinde duran ama aynı zamanda etkili olabilen, kitleler üzerinde etkili olabilen birisi olduğu için o zaman hedef seçilmiş oluyor. Bunu söyleyebiliyoruz.

Tabii ben bunu yazımda, röportajımda söylemiştim. Aslında röportajda değil, pardon. Ben bugünlerde bütün hepsini hazırladığım için, bu akşam yazımı hazırladım, bu akşamki yazımı okuyacağım. Orada özellikle vurguladım, birilerinden icazet almama, birilerine söylemlerini dayandırmama, birilerinin sloganlarını atma gibi ihtiyaçlar hissetmeme.. Bunlar Tahir’de bâriz görülen yönlerdi. Muhtemelen, bizim az önce de değindiğimiz gibi birey olabilmek, kendini ifade edebilmek, toplumlar açısından çok daha etkili olabiliyor.

Evet.

Çünkü düşünebiliyor musunuz? Birey olanların sayısının gittikçe arttığını düşünün. Yani o topluca düşünme yönünden uzaklaşıp, herkesin birey olup kendini ifade etmesi, o anlamda bu insanların zaptedilip dizginlenmesi de çok zor olacaktır. Ama herhangi birini bir gruba dahil edip, herhangi birini bir kesime dahil ettiğiniz zaman onu yok etmek, onunla savaşmak daha kolay olabiliyor. O kişileri yok etmek daha kolay olabiliyor benim gördüğüm kadarıyla.

Son olarak şunu sormak istiyorum. Çok etkileyici, bu bir yılı nasıl yaşadığınız sorulduğunda Cumhuriyet gazetesinden size, buradan okuyacağım: “Bir umutsuzluk ve hüzün mevsimine girdim. Bir yıl süren bir mevsim. Sürekli ağaçların yapraklarını döktüğü, her gün bir dalın kuruduğu bir mevsim. Ne bir leylek, ne bir kırlangıç sürüsü.. baharın gelişini müjdeleyen..” Bu aslında sizin Elçi Ailesi olarak çocuklarınızla beraber yaşadığınız bir yıl, ama bu aynı zamanda Türkiye’nin yaşadığı bir yıl. Öyle değil mi? Hep çok kötü haberlerin geldiği, umutlanmak için elimizdeki son kırıntıların da alındığı bir yıl.

Ben onu, Ruşen Bey, söylerken zaten, çok farklı bir cinayet olduğu için, bizim üzerimizde aile anlamında bıraktığı etki dışında, bunun çok ciddi siyasi ve toplumsal boyutu olduğundan dolayı ben Tahir’in yokluğunu anlatmaya çalıştığımda, sosyal boyutunu da, bizim üzerimizde, toplum üzerinde bıraktığı etkiyi de dile getirerek, ilişkilendirerek orada ifade etmeye çalıştım sizin de söylediğiniz gibi. Yani ondan sonra, Tahir’den sonra hakikaten biz bahar yüzü görmedik. Sürekli bir hazan mevsimi. Sürekli bir ağaçların yaprağını dökme mevsimi. Yani bu da ne demek? Sürekli bir ölüm havası, sürekli bir gencin veya bir çocuğun, bir yaşlının, bir masum insanın katledilmesi demek. Bir de sürekli bizde bir ne yaptı? Bir hazan mevsimi havası çöktü üzerimize, yani baharı göremedik. Keşke baharı müjdeleyecek bir belirti görebilsek. Biraz belki belki umutlanıp, “Çok da abartıyormuşuz, bu bizim çok mübalağalı yaklaşımımızdır”, derdik, ama yok öyle bir şey yok. Keşke olmasa böyle.

Evet. Çok sağolun. Teşekkür ederiz tekrar. Ne diyeyim? Tahir Bey’i saygıyla anıyoruz. Bugün Diyarbakır’da bu konuda çok yoğun bir program var. Siz de o programdan bir arada bize anlattınız. Çok teşekkür ediyoruz. İyi günler. Çocuklarınızla size bundan sonra kolaylık diliyorum, ama kendinizi ifade edişinizden de görüldüğü gibi Tahir Elçi’nin bıraktığı mirası üstlenmiş gözüküyorsunuz. Kolaylıklar diliyorum. İyi günler.

Çok sağolun. Teşekkürler. Size de kolay gelsin. Hoşçakalın.

Evet. Türkân Elçi’yle konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir: