Medyascope.tv

Pierre Haski: “Fillon, popülizmin Avrupa’daki yeni çehresi mi? O kadar basit değil”

Pierre Haski: “Fillon, popülizmin Avrupa’daki yeni çehresi mi? O kadar basit değil”

Pierre Haski – Le Nouvel Observateur – Çeviri: Haldun Bayrı

İkisi de muhafazakâr olmalarına karşın, Fillon Fransız Trump’ı değil. Yurttaşların “isyanı”nda güçlü bir ortak unsur olsa da, aynı sebeplerin illâki aynı sonuçlara yol açmamasına neden olan ulusal siyasî tarihler de var.

fillion2

1954’de doğan François Fillon, 1981’de Fransa’nın en genç milletvekili olarak Ulusal Meclis’e girdi ve Nicolas Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı döneminde (2007-2012) beş yıllık başbakanlık yaptı.

ABD’de Donald Trump’ın sadece üç hafta önceki sürpriz seçiminin peşinden, dünya basınında biraz aceleci tahliller gördük. Bu tahlillere göre, karşı konulmaz bir popülist dalga harekete geçmişti ve 2017’den itibaren Fransa’da da ilerleyecekti. Uluslararası basın Brexit’ten ve Trump’tan sonra listeye yazılan yeni isim olacağı varsayılan müstakbel adayın kapısını muhasaraya aldı; böylelikle Britanyalı BBC’nin ya da Amerikan CNBC’nin izleyicileri de Marine Le Pen’i keşfetmiş oldular.

Sağın önseçiminde Cumhuriyetçiler’in adayı François Fillon’un yine bir sürpriz olan zaferi ise, bu aşırı basit senaryoyu bozuverdi. İkisi de muhafazakâr olmalarına karşın, Fillon Fransız Trump’ı değil; bazı yönleriyle antitezi: Her ne kadar zamanın popülist modasına uyarak “elit-karşıtlığı” dalgasının üzerinde bazen sörf yapsa da, dışarıdan gelen bir UFO değil o; sağdaki ana partinin kontrolünü almış olan bir saray mensubu.

Sağın geleneksel ana partisi, itiraz edilemeyen yeni bir liderle donanırken, yurttaşların el-ayak çekmesi ve popülist meydan okumayla karşı karşıya kalan siyasî sistemin daha son sözünü söylememiş olduğunu gösteriyor. Bölünmüş ve tükenmiş bir reformist sol, azınlıkta bir radikal sol ve kuşkusuz yüksek bir skorla kıyıya tutunan fakat bir kez daha kazanmasına engel “sırça tavan”a çarpma riski yüksek olan bir aşırı sağ karşısında, François Fillon’u göz açıp kapayıncaya kadar 2017 cumhurbaşkanlığı seçiminin favorisi yapacak derecede…

Muazzam bir hüsran

Gerçekten, eski sanayi ülkelerindeki yurttaş “isyan”larında güçlü bir ortak unsurun bulunduğu tartışılmaz ise de, aynı zamanda, aynı sebeplerin illâki aynı sonuçlara yol açmamasına neden olan ulusal siyasî tarihler, ülkeye göre farklılaşan yollar da var. Bu ortak unsur, gemi azıya almış bir küreselleşmenin kışkırttığı, büyüyen toplumsal eşitsizliklerdir; yurttaşların gerilemekte olan devletler karşısındaki yüzüstü bırakılmışlık duygusudur; boşa dönen bir siyasal sistem çarkı ve “gerçeklikten-kopuk-elitler” karşısında hissedilen muazzam hüsrandır.

Bu etkenler, tehditkâr bir uluslararası bağlamda, Avrupa’nın hemen her tarafında güç dengelerini değiştiren siyasî gelişmelere yol açtılar. Böylelikle Orta ve Doğu Avrupa’da, ilk başta Macar Viktor Orban’ın, sonra da Varşova’nın efendisi Polonyalı Jaroslaw Kacynski’nin cisimleştirdikleri, otoriter ve revizyonist bir “red cephesi”nin temayüz ettiğini gördük. İktidarlarına karşı denge unsuru olabilecek güçlerin tasfiye edilmesinden geçen “illiberal” bir demokrasinin taraftarı olan bu aşırı-muhafazakârlar, Brüksel’e yeni Moskova muamelesi yapmakta, ülkelerini yurtdışına kapatmakta ve tarihi yeniden yazmaktadırlar.

Başka yerlerde, İskandinav ülkelerinde (AB üyesi olmayan Norveç dahil), Hollanda’da, Avusturya’da, İtalya’da veya Fransa’da, geleneksel siyasî sistemi sarsan aşırı sağ ya da popülist partilerdir bunlar; henüz içeri ayak basmamışlarsa da, iktidarın kapısına dayanmışlardır.

Buna karşı bağışıklığı olduğu zannedilen Almanya bile, aşırı sağda bir partinin, Almanya İçin Alternatif’in (AfD) temayüz ettiğini gördü. Bu parti, biraz Fransız Ulusal Cephe’sini andırır şekilde, iki büyük partinin, Angela Merkel’in CDU’su ile sosyal-demokrat SPD’nin koalisyonunu, diğer Avrupalıların yine de imrendiği bir durumun ortak sorumlusu olmakla suçluyor…

Sol, büyük eksiklik

Bu kuvvetler bürokratik ve fazla uzak bir Avrupa’nın inşa edilmesi karşısında yabancı korkusuna ve egemenlikçi bir reflekse dayanırlar; git gide, Fransa’da Ulusal Cephe’yle birlikte, küreselleşmenin dışladıklarına yönelik bir toplumsal yaklaşım gösterirken, şimdiye kadar solun tekelinde olan vurguları kendilerine mal ederler.

Bütün bileşenleriyle sol ise, Avrupa kıtası siyasî bakımdan yeniden şekillenirken ortalıkta görünmemektedir. Zayiatın büyüklüğünü saptamak için Batı Avrupa’daki büyük reformist sol partilerin haline bakmak yeterli olacaktır: Fransız Komünist Partisi zayıflamış ve bölünmüş, Yunan PASOK’u darmadağın olmuş, İspanyol PSOE’si radikal solun amansız rekabetiyle zayıflamış ve boyun eğmiş, sosyal-demokrasinin eski toprağı Avusturya’da ise başkanlık yarışına girilememiştir… Almanya’da bile, SPD, her taraftan rakiplerine karşı hâkim konumunu tekrar fethetmek için dövüşmektedir.

Reformist sosyal-demokrat sol, 1990 yıllarında ve 2000’li yılların başlarında Tony Blair’le (1997-2007), Gerhard Schroeder’le (1998-2005), Felipe Gonzales’le (1982-1996), Lionel Jospin’le (1997-2002) ve farklı duyarlılıkları cisimleştiren birkaç başkasıyla borusunu öttürdükten sonra, her tarafta savunma durumunda.

Ya sâdık kalmak ya ruhunu yitirmek mi?

Bu sol, toplumsal eşitsizlikler karşısında bocalayan toplumlara alternatif bir vizyon sunamayan küreselleşmiş ekonomiler idaresinin, koruyucu devletlerdeki gerilemenin, teknolojik ve iklimsel dönüşüm meydan okumasının duvarına tosladı. François Hollande’ın bitirmekte olduğu beş yıllık dönemi, bu toslamanın kendi saflarında ve kamuoyunda karışıklığa, bölünmeye ve sonunda ilgisizliğe yol açan karikatürümsü yansıması oldu.

Avrupa’nın çok sayıda ülkesinde reformist sol, daha radikal bir kuvvetin rekabetiyle karşı karşıya –Almanya’da Die Linke, İspanya’da Podemos, Yunanistan’da Syriza ve Fransa’da elbette Jean-Luc Mélenchon’un Sol Parti’si (Parti de Gauche)–, şimdiye kadar da kendini kabul ettiremedi. Yunanistan’da Alexis Tsipras’ın partisi, PASOK’u yerle bir ettikten sonra, kendi de tavizler verdi.

Birleşik Krallık vakası anlamlı: Jeremy Corbyn’le birlikte, eski sosyal-demokrat oluşumun sol kanadının kontrolüne girdiği ender vakalardan; fakat bu arada öngörülebilir bir gelecekte her tür iktidara dönüş şansından da mahrum etmiş durumda onu.

Solun önündeki seçenekler, muhalefete mahkûm olmayı sürdürerek kendine sâdık kalmak ile, ruhunu kaybetmek, böyle idare ede ede de sonunda seçimleri kaybetmek arasında mı? Sosyal-demokrasi bugün, tarihî beşiği olan Avrupa’da, soyu tükenmekte olan bir tür; kendini yeniden icat edebilir, geleneksel “reçeteleri”nin artık intibak edemediği yeni bir dünyada kendine yer açabilirse başka tabii.

Soyun tükenme tehlikesi

Ekonomik liberalizm ilaveli bir popülist söylemi aşırı cisimleştiren bir François Fillon, aşırı sağın kodları ile solun geleneksel sicilinden birkaç sayfa aşırarak popülist söylemi birleştirmiş bir Marine Le Pen, ve nihayet solun birinci kuvveti olma vaktinin geldiğine inanabilecek bir Jean-Luc Mélenchon karşısında, sol kendini yeniden icat edebilir mi? Önümüzdeki aylardaki iddia bu olacaktır; kuşkusuz önümüzdeki yıllarda da.

Fransız laboratuvarı Avrupa’nın her tarafından dikkatle izlenecektir. Gerçekten de, geleneksel siyasî sistemin, güçlü ve artık tüm ülkede örgütlenmiş bir aşırı sağ karşısındaki dayanıklılığını sınama olanağı veriyor; aynı zamanda, soldaki güç dengeleri ve solun reformist dalının soyunun tükenmesi tehdidinin üstesinden gelme kapasitesi de sınanacak.

Yalnızca üç hafta önce haberini aldığımız “Trumpist” baskının uzağındayız yine de. Devir değişiminin yol açtığı siyasal yeniden-oluşum bitmedi, bize hayli sürprizler çıkaracağı da muhakkak.

FransizKultur

Bunlar da ilginizi çekebilir: