erciyes

Nereye gidiyor bu ülkücüler?

 

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba iyi günler. Hatırlayanlar belki olacaktır; Temmuz 2013 yıl tarihinde Ülkücü Hareket üzerine o zaman Vatan gazetesinde 19 gün süren bir yazı dizisi yapmıştım “Nereye gitti bu Ülkücüler?” başlığıyla. Çok büyük ilgi görmüştü, şaşırtıcı ölçüde ve hatta daha sonra bir kitap olarak da Metis Yayınları’ndan çıkmıştı. O tarihte seçimlerde barajı aşamayan Milliyetçi Hareket Partisi büyük bir kriz yaşıyordu ve Ülkücü Hareket çok güçlü bir dinamik olmasına rağmen Meclis dışında kaldığı için çok önünü göremiyordu. O tarihte Ülkücü Hareket’in içerisinden çok sayıda kişiyle, dışarıdan gözlemcilerle konuşarak bu soruyu sormuştum; ama kısa bir süre sonra, ilk genel seçimden sonra MHP tekrar Meclis’e girerek varlığını sürdürdü ve Ülkücü Hareket’in bir anlamda toparlanmasına tanık olmuştuk. Ama aradan geçen 14 yıldan sonra bu soru tekrar gündemimizde. Aslında soruyu belki şöyle sormak daha iyi olabilir: Nereye gidiyor Ülkücüler?

Ülkücü Hareket çok önemli bir dönüm noktasında; tabii ki öncelikli hareket MHP. MHP Ülkücü Hareket’in lokomotifi ve başkanlık tartışmalarıyla beraber MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la bir şekilde anlaşıp, –bu anlaşmanın detaylarını tam olarak bilmiyoruz, taraflar da tam olarak dile getirmiyorlar– anlaşmayla beraber ülkücü hareketin geleceği, MHP’nin geleceği ve genel olarak Ülkücü Hareket’in geleceği tam bir muammaya dönmüş durumda.

MHP için çok riskli bir hamle

Öncelikle şunu söylemek lazım: Aralarındaki anlaşmanın detayı Meclis’te en son Anayasa Komisyonu’nda son halini bulan Anayasa değişiklikleri olamaz. Çünkü MHP’nin gündeminde hiçbir zaman böyle adı Cumhurbaşkanlık sistemi olarak tarif edilen bir Başkanlık sistemi yoktu. Özellikle son yıllarda MHP, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dile getirdiği başkanlığı hep bir tehdit olarak sunuyordu ve bunu daha çok HDP ile hatta PKK’yla işbirliği altında ülkenin, devletin üniter yapısını bozmaya yönelik bir girişim olarak görme eğilimdeydi. Dolayısıyla ortaya çıkan mutabakat metni olarak görebileceğimiz Anayasa değişikliğinin MHP’nin söylemiyle, MHP’nin programlarıyla, MHP’nin yaklaşımıyla hemen hemen hiçbir ilgisi olmadığını söyleyebiliriz. Bu noktada MHP, AKP’nin ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çizgisine gelmiş oldu. Çok riskli bir hamle bu; çünkü bunun yasalaşması halinde, bu Anayasa değişikliğinin geçerli olması halinde, diyelim ki referandumda kabul olması halinde, siyasi partilerin ve özellikle ana muhalefet partisi bile olamayan MHP gibi bir partinin ömrü pek yok. Bu anlamıyla baktığımız zaman bu Anayasa değişikliği MHP’nin bir anlamda etkisini iyice kaybetmesine yol açacak. Hele Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle Meclis seçimlerinin, genel seçimlerin aynı anda yapılacağını, –Anayasa değişikliği bunu öngörüyor– yapılması halinde MHP iyice devre dışı kalacak gibi gözüküyor. Ama tabii ki bu çıplak gözle görülenin ötesinde herhalde birtakım hesaplar, planlar var. Bunlar bizimle paylaşılmıyor, kamuoyuyla paylaşılmıyor; ancak şöyle birtakım spekülasyonlar yapılıyor: Örneğin, Cumhurbaşkanı’nın, yeni sistemde başkan fonksiyonuna sahip olacak Cumhurbaşkanı’nın kendi yardımcılarını atayacağı söyleniyor. Burada da MHP’den tabii ki ilk akla gelen Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı yardımcısı olacak mı olmayacak mı gibi birtakım sorular var. Böyle birtakım sorular var, böyle birtakım pazarlıkların yapılıp yapılmadığı… Bir de, bakanları da Cumhurbaşkanı saptıyor, Cumhurbaşkanı da önümüzdeki dönemde, –tabii bunlar yaşanırsa, bütün bunlar hayata geçerse– kuracağı Bakanlar Kurulu’nun, atayacağı bakanların içerisinde MHP’den isimlere yer verip vermeyeceği.

AKP-MHP değil Erdoğan-Bahçeli koalisyonu

Dolayısıyla şöyle bir şey ortaya çıkıyor: MHP için şu sistemde olabilecek en iyi seçenek Ak Partiyle MHP’nin bir anlamda değişmesi ya da başkanlık sistemi altında, cumhurbaşkanlığı sistemi altında MHP’nin de iktidardan pay alması. Belki AKP ve MHP iki ayrı parti olarak varlığını sürdürecek, ancak zaten ülkeyi Cumhurbaşkanlığı yöneteceği için yeni sistemde, kurulmak istenen sistemde, Cumhurbaşkanı’nın burada bir nevi koalisyon yapıp, Ak Parti’ye ek olarak MHP’den de birtakım kadroları iş başına getirmesi gibi bir plan. Olabilecek en iyimser, MHP için en iyimser plan bu; yani Erdoğan’ın iktidar paylaşımında, –tabii ki Anayasa değişecek ve tabii ki Erdoğan tekrardan kazanacak varsayımları üzerinden konuşuyoruz– burada iktidarın bir parçasını, bölümünü MHP’ye, MHP yöneticilerine, MHP’lilere sunmuş olması, sunacak olması.

Şimdi bu en iyimser durum, kötümser durum nedir? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugüne kadar, 2002 sonundan itibaren baktığımız zaman AKP iktidarı sürecinde değişik ittifaklar kurduğu ve bu ittifakları büyük ölçüde şu ya da bu şekilde bozulduğu ve yakın zamana kadar ittifak ettiği kişileri büyük bir kısmında karşısına aldığı, hatta onlara Fethullah Gülen olayında olduğu gibi savaş açtığını görüyoruz. Öyle ki AKP’nin kurucu kadrosunun büyük bir kısmı şu anda iktidarın hiçbir yerinde görev almıyorlar. Özellikle en son bir önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi isimler, Sadullah Ergin gibi isimlerin birçoğu artık tamamen dışlanmış durumda. Hem kendi yakın çevresinden hem FETÖ olayında olduğu gibi bir zaman çok stratejik bir işbirliği yapmış olduğu bir cemaatten ve bir dönem çok ciddi bir şekilde müzakere içerisinde, diyalog içerisinde olduğu Kürt hareketinden bütün bu örneklerin hepsi bize şunu gösteriyor: Tayyip Erdoğan’ın ittifakları genellikle konjonktürel oluyor. Çok uzun vadeli ittifaklara girmiyor, böyle bir ihtimal var.

Kürt sorununda AKP MHP çizgisine geldi

Yani şu andaki AKP ile MHP arasındaki yakınlaşma, Erdoğan ile Bahçeli arasındaki yakınlaşma pekâlâ belli bir yerden sonra şu ya da bu nedenle bozulabilir, olayın bir boyutu bu. İkinci boyutu, tabii ki burada MHP’yi şu süreçte en güçlü gibi gösteren, örgütsel olarak MHP AKP’nin yanına geldi, Bahçeli de Erdoğan’ın yanına gitti, onun istediği, hayalindeki başkanlık sisteminin gerçekleşmesi için ona yardım ediyor ama politik olarak baktığımız zaman da AKP ve Erdoğan, Bahçeli’nin çizgisine geldi. Yani bu da nedir? Özellikle Kürt sorununda topyekûn savaş konseptinin bir süredir devlet tarafından belirlenmiş olması. Zaten Bahçeli’nin ve Bahçeli’ye destek veren MHP kurmaylarının en önemli argümanı, belki de tek argümanı bu. Yani şu anda Türkiye teröre karşı bir ölüm kalım savaşı veriyor ve bu savaşta devlette bir bütünleşme olarak sunuyorlar yaptıkları attıkları adımları. Bu anlamda MHP’nin bir anlamda “Aslında fikrimiz iktidarda” demesi yeniden. 12 Eylül’de de bu yaşanmıştı, 12 Eylül 1980’de, bizim görüşlerimiz şu anda devlet tarafından hayata geçiriliyor önermesi hiç yabana atılacak bir önerme değil. Gerçekten de bugün MHP tek başına iktidarda olsaydı, Kürt meselesinde, Suriye meselesinde, PKK meselesinde, HDP konusunda herhalde varolan iktidardan çok farklı bir tutum takınmazdı; hatta bu kadar da ileriye gidemeyebilirdi, sırf kendisinin MHP olması hasebiyle.

Ancak burada çok önemli bir mesele var: Şu anda devletin sürdürdüğü Kürt politikası sürdürülebilir bir politika değil. Yani, MHP yaklaşımı iktidar tarafından büyük ölçüde benimseniyor ve hayata geçiriliyor evet doğru, ama bu sürdürülebilir bir şey değil; bunun sürdürülemez olduğunun işaretlerini çoktandır görüyoruz ve belli bir yerden sonra bu politika tıkanacak ve yeni politik arayışlara yönelme ihtimali gündeme gelecek ve bunu da tabii en güçlü olan isim kimse, o zaman Cumhurbaşkanı daha doğrusu yeni sistemde Başkan, o hayata geçirecek ve bu anlamda tekrar yolların ayrılması kaçınılmaz hale gelebilir.

MHP içi iktidar savaşları

Ama bir diğer mesele, şu andaki acil mesele şu: MHP öteden beri, özellikle Alparslan Türkeş’in ölümünden sonra hep bir fraksiyonlar, iç kapışmalar partisi, hareketi olmuştur; sadece MHP değil Ülkücü Hareket böyle. Ve her seçimlerde kavga, gürültü, tartışma, çok sayıda aday, ihraçlar, salona sokulmayanlar, zorla girmek isteyenler, hatta iptal edilen o büyük kavgalı kongre vs. MHP’nin içerisinde hep bir, çok ciddi bir… MHP bir kaynayan kazan aslında; Ülkücü Hareket özellikle Türkeş’in ölümünden beri –Türkeş’in hayatta olduğu dönemde de birtakım şeyler vardı ama Türkeş’in tartışmasız Başbuğ profili bütün bu iktidar savaşlarını yok ediyordu, etkisizleştiriyordu– Türkeş’in ölümünden sonra çok ciddi bir şekilde bunlar yaşanıyor ve zaten Bahçeli’nin bugün Erdoğan çizgisine gelmesi, Erdoğan’a destek verir noktaya gelmesinin en önemli nedenlerinden biri de bu. Yani çok uzatmaya gerek yok, malum olağanüstü kongre süreci burada adayların güçlü bir şekilde ortaya çıkması, ama Meral Akşener’in gerçekten bir alternatif gibi çıkması karşısında, tam 15 Temmuz darbe girişimiyle bu örtüştükten sonra siyasi iktidar, MHP’deki kongre olayının gerçekleşmesinin önünü tıkadı.

Eğer bu kongre gerçekleşmiş olsaydı Bahçeli’nin burada kazanma ihtimali çok azalmıştı; hatta öyle ki, kendisinin aday olmayıp bir başkasını aday göstereceği spekülasyonları bile yapılıyordu; ama 15 Temmuz sayesinde iyice kolaylaşan müdahalelerle MHP’nin olağanüstü kongresi olmadı. Yani Bahçeli tekrar bir şekilde hükümetin, siyasi iktidarın ve muhtemelen Cumhurbaşkanı’nın devreye girmesiyle beraber partideki iktidarını sağlama aldı. Ama onun şu anda partideki iktidarını sağlama alması demek, hareketi tam anlamıyla kontrol ettiği, hareketin, MHP’nin ve genel olarak Ülkücü Hareket’in tam olarak Bahçeli’ye bağlı olduğu anlamına gelmiyor; çok ciddi bir şekilde çatlak sesler var, çatlak sesin ötesinde de ayrışmalar var. Zaten en son Ümit Özdağ da Meral Akşener de ihraç edildi ve dün Bahçeli için önemli bir isim olan Atilla Kaya, genel başkan yardımcılığından ayrıldı ve kendisinin bu oylamada “hayır” oyu vereceğini söyledi. Atilla Kaya’nın özelliği, Ülkü Ocakları başkanlığından gelmesi. Aslında 80 döneminden kalma bir isim ama yakın dönemde de milletvekili olmadan önce Ülkü Ocakları’nın yeniden yapılandırmasında çok önemli rol oynamış birisi. Dolayısıyla mahallede çok önemli olan birisi, bir adı var. Tabii ki Ülkü Ocakları sadece Atilla Kaya’dan ibaret değil ama onun belli bir ağırlığı var, genel başkan yardımcısı olması da zaten o ağırlığının göstergesiydi. Atilla Kaya’nın ayrılmasının çok ciddi bir etkisinin olmasını düşünebiliriz. Bugün eski futbolcu Saffet Sancaklı’nın istifa ettiği söylendi, ama kendisi bunu reddetti, lakin oylamadaki oyunu belli etmedi. Yani MHP’nin Meclis’te vereceği fireler çok artabilir.

Bahçeli’nin gücü marjinalize olabilir

Ama onun dışında bir diğer husus da şu: Bahçeli önceki gün yaptığı açıklamada basına şunu söyledi: “Ben Meclis’te de referandumda da evet oyu vereceğim. Benim bir tek oyum var” dedi. Bu da ilginç aslında, Bahçeli burada sadece kendisini kişisel olarak söyledi, çünkü Ülkücü Hareket’in bir bütün olarak, MHP Meclis Grubu’nun Meclis’te, ama hareketin tamamının, MHP tabanının da muhtemel bir referandumda kendisiyle aynı oyu kullanmayacağını bildiği için olsa gerek, böyle bir çıkış yaptı, bu aslında MHP’nin şu anda içinde bulunduğu krizi bize gösteriyor. Yani çok ciddi bir stratejik adım atıyor MHP yönetimi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la beraber bir sistem değişikliği inşasına girişiyor, ama bunu çok güçlü bir şekilde savunamıyor ve kendi tabanına ve kendi kadrolarına empoze edemiyor, böyle bir sorun var. Dolayısıyla MHP’nin hem Meclis’te, grupta, hem de tabanda referandumda ciddi ölçüde bu konuda Bahçeli’nin çizgisinde hareket etmeme ihtimalini akılda tutmak gerekiyor.

Dolayısıyla o zaman şöyle bir soru önümüze çıkacak: Eğer Meclis’ten belli oyu alır ve referanduma giderse ve de olay kabul edilirse, — kabul edilmezse zaten apayrı bir olay yani referanduma gidip de anayasa değişikliği hayır çıkarsa tamamen Bahçeli için artık siyaset çok büyük bir siyasi başarısızlık olacaktır ve MHP içerisinde Bahçeli’ye rakip olan isimler ki “hayır” çıkmasında MHP tabanının payı çok büyük olacaktır böyle bir durumda, Bahçeli’nin MHP içerisindeki gücü çok ciddi bir şekilde marjinalize olacaktır. Evet çıkması halinde de aslında bu sorunun çözülebileceğini, MHP’nin krizini atlatabileceğini söylemek mümkün değil.

Şimdi burada da MHP’nin krizinin sadece bir örgütsel kriz, bir liderlik genel başkanlık meselesi olmadığını da kabul etmek lazım. MHP, öteden beri, küreselleşmeyle beraber, küreselleşmeye ayak uydurmakta zorlandı. Şimdi de küreselleşmenin doğurduğu sorunlarla tüm dünya alt üst olurken özellikle sağ popülist hareketler dünyanın her yerinde ciddi bir şekilde ortaya çıkarken, Türkiye’de normal şartlarda bu anlamda önünün açık olacağını varsayacağımız MHP, bu fırsattan da yararlanamıyor çünkü çok ciddi bir krizi var, siyaset geliştirme konusunda çok ciddi bir krizi var. AKP ile Erdoğan’la arasındaki ayrışmayı netleştirememek konusunda büyük bir krizi var. Dolayısıyla MHP’nin şu andaki ana gövdesi bu gidişle Tayyip Erdoğan’ın çizdiği yeni stratejide — ki dünya çapındaki yükselişte olan sağ popülizmin Türkiye’de taşıyıcı olarak herhalde ilk akla gelen Erdoğan ve AKP olacaktır; MHP’nin de bunun peşine takılması gibi bir durum söz konusu.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde on yıllardır varlığını sürdüren Ülkücü Hareket’in –ki bunun tarihini değişik tarihlerde başlatabilirsiniz, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin Alparslan Türkeş liderliğinde geçmesinden başlatanlar var, MHP’nin MHP olarak ortaya çıkmasıyla başlatmak da mümkün, hatta daha 1944’teki Türkçülük davasıyla da başlatabilirsiniz– ama her hâlükârda on yıllardır süren, Türkiye’nin Türk milliyetçisi, aşırı sağ, artık nasıl tabir edilirse değişik dönemlerde değişik tabirler ama bir bütün olarak Ülkücü Hareket’in varlığı şu anda tartışmalı bir hale geliyor. Yani on yıllardır süren Ülkücü Hareket’in belkemiği çok ciddi bir şekilde arızalanmış durumda. Bu belkemiği olarak MHP, ideoloji olarak Türk milliyetçiliği çok ciddi bir krizin eşiğinde ve şu anda yaşananlar büyük. İyi ve kötü senaryoların hepsine baktığımızda ben şahsen bu harekete bir gelecek görmüyorum. Şu haliyle, bu hareketin bir geleceği gözükmüyor; parti olarak varlığını sürdürebilir, hareket olarak varlığını sürdürebilir, ama etkisi özellikle de AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yörüngesine girmesiyle beraber fedakârlık eden, kendisini var eden birçok özelliğini terk eden bir hareketle karşı karşıyayız.

Soğuk Savaş milliyetçiliğinin krizi

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Demin bir ara bahsettim, MHP-AKP yakınlaşmasının ortasında Kürt meselesi var, şu anda yürütülen politikalar, topyekûn savaş stratejisi belli bir yere kadar belli sonuçlar, en azından günü kurtaran sonuçlar alıyor olabilir, ama bu bir çıkmaz; bu çıkmaz Türkiye’de devletin bir çıkmazı, siyasi iktidarın çıkmazı; ama bir diğer sorun da şu: MHP öteden beri Türkiye’de Kürt sorununun geldiği aşama ve Kürtlerin katettikleri mesafe karşısında kendini yenileyemedi. Şunu biliyoruz: Devlet Bahçeli en fazla “Kürtçe konuşan vatandaşlarımız” demeye kadar varabildi, bunun ötesine geçemedi. Yani Türk milliyetçisi bir hareketin üniter bir devleti savunması çok anlaşılır bir şey, bu konuda buradaki Türk hakimiyetini hegemonyasını savunması Türkiye’de bu da anlaşılır bir şey, yani buna katılmayabilirsiniz ama bir Türk milliyetçisi hareket bunu böyle yapacaktır; ama artık günümüzde Türkiye’de Türk milliyetçisi de olsa insan, bir hareket, siyasi parti yöneticileri, Kürtlerin varlığını tanıma, onların haklarını birtakım temel haklarını tanıma konusunda o eski Soğuk Savaş döneminden kalma pozisyonlarıyla hiçbir yere gidemezler. Yani sonuçta Türk milliyetçiliği, eski tip Türk milliyetçiliği, Kürtlerin yok sayılması üzerine, onların hem varlıklarının yok sayılması, hem de her türlü talebinin yok sayılması üzerine inşa edilmişti. Bununla bir yere gidilemeyeceği çok net bir şekilde görülüyor, ama bu konuda da MHP’nin gerek Devlet Bahçeli gerek Bahçeli’nin karşısında aday olarak çıkan isimlerinin hiçbirisi de inandırıcı, gelecek vaat eden bir çıkış geliştirebilmiş değiller. Bunun altını da özellikle çizmemiz gerekiyor.

Şunu söyleyeyim, toparlayayım: Ülkücü Hareket şu anda günü kurtarıyor. Günü kurtarmak için çalışan bu hareket ve bu anlamda da siyasi iktidarla aynı potanın içerisinde gönüllü bir şekilde yer alan –en azından yönetim anlamında yer alan– bu hareketin yaşadığı krizlerin derinleşmesi, bu hareketin geleceğini çok ciddi bir şekilde tehdit ediyor. Benim düşüncem budur. İyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir