bauman

Bauman: “Gerçek diyalog sizinle aynı şeyleri düşünen insanlarla konuşmak demek değildir”

Dün, 91 yaşındaki ünlü sosyolog Zygmunt Bauman, İngiltere’nin Leeds kentinde hayatını kaybetti. Polonyalı solcu düşünür ve sosyolog ağırlıklı olarak, kimlik, modernizm, totalitarizm ve küreselleşme ile ilgili çalışmalarıyla tanınıyor.

Elliden fazla kitap yazan Bauman, “bütün akitlerin geçici ve değişken”, insan ilişkilerinin kırılgan ve güvensiz olma duygusunun hakim olduğu günümüz dünyasını tanımlamak için “likit modernlik” terimini ortaya atmıştı.

Yahudi olduğu için önce Polonya, sonra Sovyetler’den kaçmıştı

1925’te Polonya’da dünyaya gelen Bauman’ın ailesi, 1939’da Alman işgalinin ardından Sovyetler Birliği’ne kaçmıştı. 1968’te üniversitedeki işini kaybeden Bauman, binlerce Yahudi’yle beraber ülkeden kovulunca İngiltere’ye yerleşmişti. Leeds Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde ders vermeye başlayan Bauman, 1990 yılındaki emekliliğine kadar burada çalışmaya devam etti. Leeds Üniversitesi emekliliğinin ardından Bauman’ın onuruna, tüketim toplumu, küreselleşme ve modernlik alanlarında çalışmalar yapan Bauman Enstitüsü’nü kurmuştu.

“Güç küreselleşti, ama siyaset daha önceki gibi yerel kaldı”

Bauman’ın eşitsizlik ve siyaset ile ilgili yazılarının, İspanya’daki Öfkeliler ve başka ülkelerdeki toplumsal hareketlere ilham kaynağı olduğu biliniyor. İspanyol El Pais gazetesi, ünlü sosyologla geçtiğimiz sene toplumsal hareketler ve sosyal medya üzerine şu söyleşiyi gerçekleştirmişti:

Daha önce eşitsizliği demokrasi için bir “metastaz” olarak tanımlamıştınız. Demokrasi tehdit altında mı?

Şu an olanları demokrasinin bir krizi; güvenin çöküşü yani bizi yönetenlerin sadece yozlaşmış ve aptal değil aynı zamanda beceriksiz olduğuna dair inancın yaygınlaşması olarak tanımlayabiliriz. Eylem, güç gerektirir; bir şeyleri yapabiliyor olmayı gerektirir. Aynı zamanda siyasete yani ne yapılması gerektiğine karar verme becerisine de ihtiyacımız var. Ama artık güç ve siyaset, ulus devletlerin elinde bir araya gelmiyor. Güç küreselleşti, ama siyaset, daha önceki gibi yerel olmaya devam ediyor. Şu anda siyasetin eli kolu bağlı. İnsanlar demokratik sisteme inanmıyorlar çünkü bu sistem verdiği sözleri tutmuyor. Bunu, mesela, göçmenlerle ilgili krizde görüyoruz: Bu küresel bir olay ama hâlâ herkes kendi başına hareket ediyor. Demokratik kurumlarımız dayanışma gerektiren durumlarla başa çıkmak için dizayn edilmediler. Şu an demokrasinin mevcut krizi aslında demokratik kurumların bir krizi.

Siz, özgürlük ve güvenlik arasında salınan bir sarkaçtan bahsediyorsunuz, şu anda o sarkaç hangi yöne doğru gidiyor?

Bunlar birbirleriyle uzlaşması çok zor iki değer. Eğer daha fazla güvenlik istiyorsanız, bir miktar özgürlükten vaz geçmek zorundasınız. Eğer daha fazla özgürlük istiyorsanız, güvenlikten vaz geçmeniz gerek. Bu ikilem sonsuza kadar sürecek. Kırk yıl önce özgürlüğün kazandığına inandık ve bir tüketim orjisine başladık. Kredi alarak her şeye ulaşmak mümkündü: Arabalar, evler… Sadece bir süre sonra ödemen gerekiyordu. 2008’de kredilerin suyunun çekilmesiyle birlikte gelen ikaz oldukça acı oldu. Arkasından gelen toplumsal felaket, özellikle orta sınıfları fena vurdu ve onları hâlâ içinde bulundukları güvencesiz duruma soktu: Çalıştıkları şirketin bir başkasıyla birleşmesi nedeniyle kovulup kovulmayacaklarını bilmiyorlar, aldıkları şeylerin gerçekten kendilerine ait olup olmadığını bilmiyorlar. Artık çatışma sınıflar arasında değil, tek tek bireyler ve toplum arasında. Sadece güvenlik eksikliği değil, aynı zamanda özgürlük eksikliği.

“Bugün, her toplum aslında bir diasporalar toplamı”

İnsanlar artık geleceğin, geçmişten daha iyi olacağına inanmadıkları için ilerlemenin bir efsane olduğunu söylüyorsunuz.

Şu anda bir geçiş dönemindeyiz. Kesinliklere sahip olduğumuz bir zamanla artık işlerin eskisi gibi yürümesinin mümkün olmadığı bir zamanın arasındayız. Bunun yerine ne geleceğini bilmiyoruz. Yeni yöntemler deniyoruz. İspanya, insanların kamusal alanlara çıkıp birbirleriyle tartıştığı ve parlamenter süreçleri, bir tür doğrudan demokrasiyle ikame etmeye çalıştığı 15 Mayıs hareketiyle mevcut durumu sorgulamak istedi. Ama uzun sürmedi. Kemer sıkma politikaları devam edecek, onları kimse durduramaz ama bu tip hareketler yeni yöntemler bulmada etkili olabilirler.

Siz, 15 Mayıs ve benzeri küresel işgal hareketlerinin “engelleri nasıl ortadan kaldıracaklarını bildiğini ama sağlam bir şey yaratmayı bilmediklerini” söylediniz.

İnsanlar, aralarındaki farklılıkları, ortak bir amaç için kamusal alanda bir süreliğine bir yana koyabiliyorlar. Bu amaç negatif bir şey olsaydı, mesela birine öfkelenmeleri gerekseydi, başarılı olma şansları daha yüksek olurdu. Bir şekilde bir dayanışma patlaması olabilirdi; ama patlamalar çok güçlüdür ve kısa ömürlüdür.

Siz bu tür hareketlerin doğası gereği liderliğe alan tanımadığını söylüyorsunuz.

Bu tür hareketler tam da liderleri olmadığı için ayakta kalabiliyorlar ama aynı zamanda da liderleri olmadığı amaçlarını eyleme dönüştüremiyorlar.

İspanya’da 15 Mayıs hareketi yeni siyasi güçlerin ortaya çıkmasını sağladı.

Bir partinin yerine bir başkasının gelmesi sorunu çözmez. Sorun, partilerin yanlış olması değil, olan şeyleri kontrol edememesi. İspanya’nın sorunu, küresel sorunun bir parçası. Sorunları ülke içinde çözebileceğinizi düşünmek bir hata.

Katalan bağımsızlık hareketi hakkındaki görüşleriniz neler?

Bence biz hâlâ, her ulusun kendi kaderini tayin edebilmesi fikrinin ortaya çıktığı Versay ilkelerini takip ediyoruz. Ama bu ilkeler, homojen toprakların kalmadığı günümüz dünyası için geçerli değil. Bugün, her toplum aslında bir diasporalar toplamı. İnsanlar, sadık oldukları toplumların bir parçası oluyorlar ve vergilerini ödüyorlar ama kimliklerini bırakmak istemiyorlar. Yaşadığın toprak ve kimlik arasındaki bağ koptu. Katalonya’da olanlar, İskoçya’da ve Lombardiya’daki gibi, kabile kimliği ve vatandaşlık arasındaki çelişkiyi gösteriyor. Avrupalılar, ama Brüksel’le Madrid değil Barselona üzerinden konuşmak istiyorlar. Benzer bir mantık neredeyse her ülkede ortaya çıkıyor. Hâlâ Birinci Dünya Savaşı’nda oluşturulan ilkeleri takip ediyoruz ama dünya çok değişti.

Siz insanların sosyal medyada yaptıkları “klavye aktivizmi” olarak adlandırılan protestolara şüpheyle yaklaşıyorsunuz ve internetin bizi ucuz eğlencelerle aptallaştırdığını söylüyorsunuz. Sosyal iletişim ağlarının insanlığın yeni afyonu olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kimlik meselesi, onunla doğduğun bir şeyden bir göreve dönüştü: Kendi cemaatini yaratman gerekiyor. Ama cemaatler yaratılan şeyler değildir, ya vardır ya da yoktur. Sosyal iletişim ağları başka şeyleri ikame ediyor. Bir cemaat ve ağ arasındaki fark şu: Bir cemaate siz ait olursunuz ama bir ağ size aittir. Kendinizi muktedir hissediyorsunuz. İsterseniz başkalarını ekliyor, istemezseniz siliyorsunuz. İlişki içine gireceğiniz önemli insanlar sizin kontrolünüzde. Sonuç olarak kendinizi biraz daha iyi hissediyorsunuz; çünkü yalnızlık ve terk edilmişlik bireysel çağımızın en büyük korkuları. Ama internette birilerini arkadaş olarak eklemek ve silmek o kadar kolay ki insanlar, anlamlı bir ilişki içine girmeleri gereken birçok insanın olduğu sokaklara çıktıklarında ya da iş yerine gittiklerinde ihtiyaç duydukları gerçek sosyal becerileri öğrenemiyorlar. Papa 1. Francis, ilk röportajını ateist olduğunu ilan etmiş gazeteci Eugenio Sclafari’ye vermişti. Bu bir şeye işaret ediyordu: Gerçek diyalog sizinle aynı şeyleri düşünen insanlarla konuşmak demek değildir. Sosyal medya bize diyalog kurmayı öğretmiyor çünkü münakaşadan kaçmak çok kolay… Birçok insan sosyal medyayı başkalarıyla bir araya gelmek ve ufuklarını genişletmek için değil tam tersine, kendilerine sadece kendi seslerinin yankılarını duyabilecekleri ve kendi yüzlerinin yansımasını görebilecekleri güvenli bir alan yaratmak için kullanıyorlar. Sosyal medya çok kullanışlı bir şey, kullananlara haz veriyor ama aynı zamanda da bir tuzak.

(Zygmunt Bauman’ın 2011 yılında Guardian gazetesine verdiği röportaj)

Bunlar da ilginizi çekebilir