screen-shot-2017-01-19-at-22-18-05

Açık Oturum (70): Hrant’sız 10 Yıl. Nedim Şener, Canan Coşkun & Elif Akgül

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

İyi akşamlar yine bir Perşembe günü ve yine Açık Oturum ile karşınızdayız. Bugün 19 Ocak 2017. Yani Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in ölümünün 10. yıldönümü. 19 Ocak 2007’de gazetesinin önünde arkadan vurularak öldürülmüştü. Ve 10 yıldır Türkiye bu cinayetin Ogün Samast’a kimler tarafından işlettirildiğini bulmaya çalışıyor. Tetiği kimin çektiğini biliyoruz; ama talimatları kimin verdiğini, burada kimlerin ne şekilde ihmalleri bulunduğu henüz ortaya çıkmış değil. Hrant Dink öldürüldükten sonra önce ulusalcılar suçlanıyordu. Birtakım isimler, daha önce Susurluk’ta da karşılaştığımız isimler hedefteydi. 15 Temmuz Darbe Girişimi öncesinde oklar daha çok Fethullah Gülen Cemaati olarak bilinen, bugünlerde FETÖ olarak tabir edilen yapılanmaya yöneldi. Ve şimdi dava ne durumda? Neler konuşuluyor? Bu sürece nasıl gelindi? Bu konuları tartışacağız. Üç isim var, üç gazeteci; konuyu en başından beri takip eden isimlerin başında hiç şüphesiz Nedim Şener geliyor. Nedim Şener bu konuyla ilgili benim bildiğim iki kitap yazdı. Şu anda konuğumuz, hoşgeldin Nedim. Elif Akgül ve Canan Coşkun da bu hafta Bianet’te ve Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan ortak bir yazı dizisine imza attılar. Onlar da bir süredir, uzun bir süredir duruşmaları takip ediyorlar; son sürece de en yakın, en hâkim gazeteciler olarak benim gözümde yer ettiler. Onlar da bu programın konukları. Bugün bu akşam hep beraberiz. Nedim, seninle başlayalım istersen. Esasında senin OdaTv Davası’na dâhil edilmende Hrant Dink cinayeti ile ilgili yaptığın çalışmaların rolü çok büyüktü. Sen ısrarla bu davanın takipçisi oldun. On yıldır, o günden bugüne arkasında durdun. Gazeteci olarak sıkı bir şekilde takip ettin süreci. Bugün geldiğimiz noktada bu davanın geldiği aşama sana neler söylüyor? Hani hâlâ muğlaklık olan noktalar var mı? Ve devlet bir süre bunu gizlemeye çalıştı; şu anda ne durumdayız?
Nedim Şener:
Şimdi 10 yıl oldu ama, esasında bizim bu dava ne zaman canlandırıldı? Gerektiği gibi, en azından gerekene yakın soruşturma yapılmaya ne zaman başlandı? 17-25 Aralık operasyonlarıyla, 2013’ten sonra, yani 8 yıl dondurulmuş, hatta o sekizinci yılın sonunda “Örgüt yoktur” kararıyla tamamen karanlığa bırakılmış bir dava halindeydi. Mesela cinayetin azmettiricilerinden en önemlisi olan Erhan Tuncer, Dink cinayetinden beraat ettirildi. Sadece tetikçiler Yasin Hayal ve bir gruba belirli cezalar verilerek, “Örgüt yoktur” kararı verildi. Kamu görevlileriyle ilgili soruşturmayı FETÖ’cü bir savcı yürütüyordu: Muammer Akkaş. 17-25 Aralık Operasyonu’ndan sonra, bu adam görevden alınıp kaçtıktan sonra…

Şu anda yurtdışında değil mi?
Şener
: Tabii. Yusuf Hakkı Doğan isimli bir savcı atandı. Bakırköy’deki mahkemenin verdiği karar ve AİHM kararı çerçevesinde dosyayı yeniden alarak gerektiği gibi, AİHM kararında ismi geçen kamu görevlileri ile ilgili soruşturmayı başlattı. O Yargıtay savcısı olduktan sonra, Yargıtay’da hâkim oldu galiba. Sonra Gökalp Kökçü geldi. O da aynı çizgide olaya geniş çerçeveden bakarak devam etti. Dolayısıyla bizim insanlarda şöyle bir yorgunluk hissi… “Ya neden 10 yıldan beri devlet bunu kapatmıyor?” Çünkü devlet kapatmaya çalışıyordu, çünkü devlete FETÖ hâkimdi. AKP’nin onlara sağladığı siyasî şemsiyeyle, siyasî atmosferle bu cinayeti, sorumlu oldukları cinayeti elbirliği ile kararttılar. En baştan gelelim, şöyle gelelim olaya…

Elbirliği ile kapatanlar kimler?
Şener
: Hukukî açıdan FETÖ’cüler. Siyasî korumayı da onlara sağlayanlar AKP’liler oldu. Şimdi düşünün: Dink cinayeti işleniyor, soruşturma savcısı Fikret Seçen. Selim Berna Atay var, ama o daha edilgen, daha aktif olmayan bir pozisyonda; ama Fikret Seçen bütün sorgulamaları yapan, iddianamenin temelini oluşturan kişi. Kim bu? FETÖ’cü. Nerede? Kaçak. Ardından mahkemeye geliyoruz; mahkemenin başkanı Erkan Canak. Erkan Canak’ı özel ilişkisi, kadın ilişkisi üzerinden görevinden uzaklaştırıyorlar. Hâkimken Ramazan Akyürek’in İstihbarat Daire Başkanlığı talimatıyla bir örgüt üyeliği kılıfıyla telefonları dinleniyor. Daha karar verilmeden, karara çok az kala uzaklaştırılıyor Erkan Canak. Kim geliyor yerine? Rüstem Eryılmaz. Rüstem Eryılmaz kim? Şu anda FETÖ’den tutuklu hâkim heyeti ile beraber. Ve duruşmanın savcısı Hikmet Usta. Bu da FETÖ’cü. Şimdi yargı ayağı böyle. İki: Bütün bu süreçlerde…

FETÖ’cü dediğin zaman, kaçtıkları için ya da başka şeylerden mi?
Şener
: Hayır, direk Bylock kullanan ve FETÖ’cü olduğu bilinen, en son HSYK’da itirafçıların itiraflarında ismi geçen bütün isimlerden bahsediyoruz. Net bunlar. Zaten Özel Yetkili Mahkemeler’de Şeref Akçay gibi haysiyetli hâkimler de vardı. Ama hepsinin ayaklarını kaydırdılar. Yani orada sadece FETÖ yapılanmasına izin vardı.

Bir şey sormak istiyorum: Fikret Seçen bu davayı ilk soruşturan savcı demiştin. O zaman İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı kimdi yani?
Şener
: Aykut Engin Cengiz. Ama Aykut Engin Cengiz şöyle bir adam. Onu da Ergenekon’dan dinliyorlar haberi bile yok. Anlatabiliyor muyum? Turan Çolakkadı, sonraki Başkan vekili. Onu dinliyorlar onun da haberi yok. Yani siz bakın, FETÖ diye çok farklı, bunu ayrı bir formda konuşalım. Yani düşünün bir mahkeme başkanı dinleme kararı veriyor, ama IMEI numarası üzerinden, yani telefon numarası üzerinden değil, içindeki bu seri numarası vardır, o IMEI numarası üzerinden dinleme kararı imzalatıyorlar hâkime, o numara imzalayan hâkime ait. Hâkim kendisi ile ilgili dinleme kararı veriyor. FETÖ öyle bir yapılanmadır.

Yani bu görevlendirmeyi yaparken onun ne olduğu konusunda bir şey yok yani.
Şener
: Hayır. Size ilginç bir şey söyleyeceğim. Özel Yetkili Mahkemeler’e atamaları yapan kim biliyor musunuz? Muhafazakâr HSYK falan değil. Hani o çok Atatürkçü, çok laik, katı laikçi bulunan bir önceki HSYK yönetimi vardı ya, 2010 Referandumu’nun değiştirdiği. Onlardı. Sebebi ne? Çünkü mahkemeler DGM iken, uyuşturucu, örgüt suçları, çok yoğun faaliyeti vardı. Çok yoğun çalışılıyordu. Bütün örgüt işleri –Hizbullah’tı, derin devletti–, çok siyasî davalar geliyordu. PKK vb. bütün siyasî davalar oraya geliyor. Kimse orada görev yapmak istemiyor. FETÖ bu açığı çok iyi değerlendirdi. Zannediyorum 2005 yılı atama mevsiminde bütün oraya talip oldular. O Atatürkçü denilen, laik denilen HSYK tarafından oraya atandılar. O şekilde ele geçirdiler. Hep sistemin boşluklarından yararlanmayı bildiler. Neyse, Fikret Seçen de, o tarihte Zekeriya Öz de mesela Ümraniye savcısıydı, ondan sonra oraya geldi. Peki, yargı ayağını anlattık. Bu cinayetin işleneceğini bilen, işlendikten sonra bunu Ergenekon Operasyonu başlaması için temel olarak kullanan FETÖ’cü istihbaratçı yapılanma. Bunun içinde ne gördük? Bu iki yıllık süreç içinde FETÖ’cü jandarma takımının da sahada katilleri koruyup yönlendirdiğini gördük. Polisler…

Şimdi izleyicilerimizin hafızasını tazelemek için bunu soruyorum. Trabzon Emniyet Müdürlüğü’nde bu işi, Yasin Hayal ekibinin bu cinayeti işleyebileceği yönünde Erhan Tuncel’in verdiği bilgiler var. İşte, o orada istihbarat elemanı olarak var ve birtakım bilgiler geçiyor. O dönem iki tane isim var, bir tanesi Ramazan Akyürek.
Şener
: Trabzon Emniyet Müdürü.

Ama cinayetten önce, cinayet sırasında İstihbarat Daire Başkanı. Engin Dinç, yani şimdi Emniyet Genel Müdür İstihbarat Daire Başkanı, o zaman, 2006’da yanılmıyorsam, cinayetten öncesi bir tarihe kadar Trabzon’da istihbarat…
Şener
: 2006’nın Eylül ayına kadar.

Yani bu isimlerle sonuçta şöyle bir şey var. Bu duruşmaların son aşamasında şunu görüyoruz: Taraflar birbirini suçluyor. Ali Fuat Yılmazer ile Ramazan Akyürek bir tarafta duruyor ve Engin Dinç’i suçluyorlar. Bir taraftan İstanbul Emniyeti’ni suçluyorlar. Yani oradan Trabzon Emniyeti’nden iş buraya geldiğinde arada karatmayı kim yapıyor? Yani Trabzon Emniyeti’nden İstanbul’a bir şey, Ankara’ya mı gidiyor nereye gidiyor?
Şener
: Şöyle şimdi: 15 Şubat tarihli bir F4 raporu var.

2006.
Şener
: Burada F4 raporunda Yasin Hayal’in ne pahasına olursa olsun Hrant Dink’i öldüreceği yazıyor, net bir şekilde. Ama İstanbul Emniyeti İstihbarat Şubesi’ne bunu ses getiren eylem diye yansıtıyorlar. Şimdi buradaki benim kişisel olarak oynadığım rol şu. O tarihi hatırlayacak olanlar, bu ses getirici eylem ibaresi acaba bir cinayet, acaba bir protesto ya da bir küfür, bir saldırı mı içerir, yoksa bir cinayeti mi işaret eder? Hatta bu ses getirici eylem kodu olması lazım, kodlu verilmesi lazım gibi birtakım tartışmalar yürütülüyor. Hatta çok meşhur 2 Aralık 2008 tarihli Başbakanlık Teftiş Kurulu raporu vardır. O raporu okuduğunuz zaman sadece 17 Şubat tarihli İstanbul’a gönderilen o ses getirici eylem raporu üzerinden bir değerlendirme vardır. Ve orada da, bunda Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer’in sorumluluğuna dikkat çekilir. Hangi kanun maddesi? Memur Muhakemat Kanunu açısından, yargılama ister. Yani o da nedir biliyor musunuz? 6 aylık, 1 yıllık cezayı gerektirir. O rapor Başbakanlık Teftiş Kurulu raporu bir FETÖ raporu falan değildir veya bir örgütlü suç raporu değil. Bazı polisler hakkındadır. Benim buradaki rolüm şu. Benim 15 Şubat tarihli sadece Ankara’ya gönderilmiş olan o F4 raporunu çıkarmış olmam. Şimdi ben bu konuyla ilgili yargılandım. Ali Fuat Yılmazer, Ramazan Akyürek, Muhittin Zenit ve Faruk Sarı beni mahkemeye verdiler ve ben, katil Ogün Samast 20 yıl hapis istemi ile yargılanırken, ben 32 yıl hapis istemiyle 11 ay Ceza Mahkemesi’nde yargılandım. Ve orada bana bu soruldu, çünkü benim hakkımda suçlama şu: Gizli belge bulundurmak. İddiaya göre mahkemede yok, hiçbir yerde yok F4 raporu; ben bunu kitabımda yayınladım. Dedim kör müsünüz? Yayınladığım raporda mahkemenin mührü var. Bu mahkemenin dosyasından buldum ben bunu. Yaptığım tek şey –23 klasördü o zaman– tek tek, sayfa sayfa okumaktı. “Hatta” dedim, “size ilginç bir şey söyleyeyim, siz bu F4 raporunu getirip mahkemede okumuşsunuz, tutanakta bile var”. Hatta raporun üzerindeki o imzaları da hâkim, Dink cinayeti mahkemesine, evet bu belgeler bu dosyada varmış. Ve ben bunu yapmış olmakla, bir gizli belge temin etmek, bunu yayınlamak ve 301’den, Türklüğe hakaret ve birkaç maddeden 32 yıldan yargılandım ve beraat ettim. Ve tam o sırada benim bu cinayeti aydınlatma çabama adamlar diyor ki: “Ya bu Nedim Şener aslında Ergenekoncu.” Neden? Dink cinayetini aydınlatmak için uğraşmıyor. Niçin uğraşıyor? Ergenekoncu olduğu için Ergenekon Operasyonu yapan polisleri yıpratmaya çalışıyor bu adam. Bu iddia ile benim telefonlarımı dinliyorlar ve bütün kendi ellerindeki medya imkânları ile bunu empoze ediyorlar. Tutuyordu, çünkü Türkiye’de her siyasî görüşten, kötü niyetli olan, aptal olan, okumasını bilmeyen insanlar var. Ben şöyle söyleyeyim size: Dink Cinayeti İstihbarat Yalanı kitabını yazdığım zaman, Hrant Dink’in liberal arkadaşları var, çok piyasadalar. Yargılandığım davaya destek için geldiler bunlar nasıl olmuşsa bilmiyorum. Biri dedi ki: “Kitabınızdan iki tane alalım Nedim Bey” dedi. “Ne yapacaksınız iki kitabı?” dedim. “Birisini biz okuruz, birisini bu karşıya hediye edelim,” dedi, “madem size dava açtılar, biz de size destek olalım”. Dedim ki: “Hanımefendi, siz bu kitabı okumadınız mı?” “Hayır, okumadım.” “Niye geldiniz buraya? Belki ben size küfrediyorum burada.” Yani olay öyle şartlanmışlıkla gidiyor. Bizim her siyasî görüşte genel birtakım sloganlar var. Kimse hukuka nitelikli olarak bakmaz, dosyayı kimse okumaz. Oysa heyetin, avukatların, herkesin önünde, katillerin önünde okunmuş bir F4 tutanağını ben kitaba yazıyorum ve o sebeple ben yargılanıyorum. Oraya neden geldiğimi bilmediğim bir sürü aptalla uğraşıyorum ve ben onu anlatmaya çalışıyorum anlatabiliyor muyum?

Peki, şuraya gelelim. Elif, şimdi burada bıraktığı yerden, Ali Fuat Yılmazer bu konuyu orada gündeme getirdi mi? Yani bu son Pazartesi-Salı günü Ali Fuat Yılmazer Hrant Dink Davası’nda ilk kez savunma yaptı. Orada bu konuyu mu gündeme getirdi? Yani orada ne diyor Ali Fuat Yılmazer? Savunmasını ne üzerine bina etti?
Elif Akgül
: Ali Fuat Yılmazer zaten söz konusu olan F4 raporunu görmediğini söylüyor. O sırada işte yurtdışında görevliydim Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından diyor. Onun yerine Tamer Bülent Demirel var vekil olarak. Tamer Bülent Demirel de savunmasında şey dedi; “Geldi, imzaladım, arkadaşlara gereğini yapın dedim” üzerinden savunma yaptı. Fuat Yılmazer’in savunması tümüyle BTK raporu ve kendisinin İstanbul’a İstihbarat Şube Müdürü olarak atanması üzerine kuruluydu. F4 raporuna yönelik çok fazla bir şey demedi.

Bu raporu benden gizlediler mi dedi peki? O BTK raporunu…
Akgül
: Evet onu da dedi.

Gizlediler mi dedi? Görmedim mi dedi?
Canan Coşkun
: Taslağını benden gizlediler dedi.
Akgül: Taslağını benden gizlediler dedi.

Ama taslak değil o raporun kendisi değil mi?
Şener
: Şimdi, Ali Fuat Yılmazer benim okuduğum –Bülent Aydın’ın tweet’lerinden okuduğum– şöyle söylüyor. Benden saklanan rapor taslak halinde Nedim Şener’e verildi ama bana verilmedi rapor diyor. Yani şöyle bir algı yaratmaya çalışıyor. Rapor taslak halinde Nedim Şener ile paylaşıldı algısı yaratmaya çalışıyor. Ama bu palavrayı, bu yalanı daha önce Adem Yavuz Aslan’a da söyledi — FETÖ’cü kaçak gazeteci. O da bunu kitabına böyle yazdı. “Nedim Şener taslağı yayınladı, hatta Recep Tayyip Erdoğan ondan etkilenerek raporu imzaladı” diyor. Raporun tarihi ise 2 Aralık 2008. Benim bu raporu nereden aldığımı –mahkemede tanığım çünkü ben– onu anlatacağım orada. Yayınladığım tarih orada: 15 Ocak 2009.

Yani neredeyse bir buçuk ay sonra.
Şener
: Zaten muhabirken yayınladığım haber metnine özetle Erdoğan’ın imzası olan sayfanın kupürünü de koyduk ki net görünsün. Çünkü o çok siyasî bir konuydu; kimi suçladığınıza bağlı olarak herkese bir siyasî pozisyon seçiyor insanlar. Oysa ortada olgular belgeler var. Onu koyduk ki insanlar anlasınlar, gerçeği görsünler diye. Ama hâlâ çarpıtma yapmaya çalışmasının sebebi şu. Çünkü çok somut yaşadığımız olaylar var. Benim tutuklanmamın hiçbir buna dayanıyor dedin ya, başka bir gerekçesi yok. Ben Ali Fuat Yılmazer’e şunu soracağım: “Ergenekon Operasyonu’nu başından beri sen yönetiyorsun. Hangi iddianamede, milyonlarca sayfa belge arasında nerede benim adımı gördün Ergenekon’a dair de beni daha sonra OdaTv Operasyonu’na ekledin. Nereden duydun?” Sahte bir ihbar mektubu ile. Deminden beridir bahsediyoruz, beni oraya ekledi. Neden? Nedim Şener Ergenekon Operasyonu’nu yapan polislerle uğraşıyor, çünkü zaten o bir Ergenekoncu. Onun derdi Dink cinayetini aydınlatmak değil. Tam tersi, Türkiye’yi aydınlatmaya çalışan ekiple uğraşıyor. Bunu kimler yazmadı. Adem Yavuz Aslan, Şamil Tayyar, Önder Aytaç, Mehmet Baransu, Emre Uslu. Kim varsa o tarihlerde iktidara yakını uzağı, FETÖ’cüsü diğeri, hepsi yazdılar. Ama sen beni tanıyorsun yıllardan beri, 2008’den beri, 2009’da kitabı yazdığımdan beridir aynı şeyi söylüyorum. Belki beni dinleyenler bıkıyorlardır. “Ya adam papağan gibi aynı şeyleri söylüyor” diye. Çünkü gerçek buydu. Çünkü biz son iki yılda ancak bu yargılamalarla bu noktaya geldik ve bunu eminim yine konuşacağız; bir de bunun cinayeti azmettirenler yönü var. Şimdi benim bugün de TV’de söylediğim…

Oraya girmeyelim, orayı sonra konuşuruz. Ben Canan’a da bir şey sormak istiyorum. Bu iki günden sonra, sanıyorum Perşembe bugün, yarın devam edecek duruşma. Ramazan Akyürek’in konuşması bekleniyor mu?
Coşkun
: Hayır. Ali Fuat Yılmazer’in ifadesine devam edilecek. Çünkü aslında tam anlamıyla cinayete dair bir şeye giremedi. Yani savcılığın iddianamede bahsettiği araç, suç ve C5 Büro’nun gerçekleştirdiği operasyonlara..

C5 Büro neydi?
Coşkun
: C5 Büro Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’na bağlı C şube altında aşırı sağ faaliyetlere ilişkin kurulduğu söylenen, pardon ulusalcılık faaliyetleri üzerine kurulduğu söylenen ve Ergenekon soruşturmasının şekillendiği büro.

Yani Ali Fuat Yılmazer’in Trabzon’dan İstanbul’a gelmeden önce bulunduğu şube değil mi?
Coşkun
: Evet tam olarak öyle. Bu şubenin gerçekleştirdiği operasyonlar üzerinden açıklamalarda bulundu. İşte bununla ilgili Ergenekon’u, Balyoz’u, KCK operasyonlarını… aslında savunmasını tam olarak Erdoğan’a saldırı temelinde gerçekleştirdi. “Ben bütün talimatları ondan aldım ve onun çizdiği çerçeve içerisinde operasyonlar yaptık” dedi. Hatta çok önemli bir şey söyledi, dedi ki: “KCK operasyonlarını şu sebeple yaptık: MİT personelleri metropollere bomba taşıyordu ve bu yüzden yaptık operasyonları; hatta hatta Diyarbakır’daki operasyonun bile kararı İstanbul’da alındı ve bu şekilde hayata geçirildi” dedi. Aslında yani bir el yıkama şeyi var. Evet ben bunları yaptım ama kendi başıma yapmadım. Bunun üzerine.

Ben suçluysam bana bu talimatı veren siyasî irade de suçlu demeye getiriyor.
Coşkun
: Evet, hatta buna direk isim de verdi. Abdulkadir Aksu’yu işaret etti, eğer ben

FETÖ’cü isem beni oraya atayan…
Akgül
: Aynısını Erdoğan ve Abdullah Gül için de söyledi. “O dönemin Cumhurbaşkanı da FETÖ’cüdür, Erdoğan da FETÖ’cü olduğunu kabul etsin ben de edeceğim” dedi.

Böyle bir şey mi söyledi yani? Açık açık.
Akgül
: Bunu söyledi yani. Dedi ki: “Cumhurbaşkanı –yani dönemin başbakanı Erdoğan’ı kastederek– FETÖ’cü olduğunu kabul ederse, ben de cemaatçi olduğumu kabul edeceğim” dedi.
Coşkun: Asıl bence güzel bir şey daha söyledi. Bence dikkate değerdi. Dedi ki: “Ergenekon iddianamede kumpas operasyonu olarak geçiyor, tanımlanıyor. Eğer bu bir kumpas ise ben neden Ergenekon kumpas davasında yargılanmıyorum?” dedi. Yani şu anda halihazırda yürüyen bir Ergenekon kumpas davası var biliyoruz –ki burada Yasemin Çongar, Ahmet Altan, Baransu ve Yıldıray Oğur yargılanıyor– “O zaman ben de yargılanayım” dedi. Bunları tamamıyla Erdoğan’ın talimatları üzerinden gerçekleştirdiğini ve neden kumpas denildiği üzerine çok fazla tepki gösterdi. “Bir yargı mensubu kumpas kelimesini kullanamaz, eğer kullanırsa…”

Savcı için söylüyor bunu değil mi?
Coşkun
: Savcı Gökalp Kökçü için söyledi bunu. “Eğer kumpas diyorsa bunun delillerini ortaya koyması gerek, sadece kumpas deyip geçemez” dedi. Bununla ilgili yarın da, yani süre yetmeyecektir, tek günde bitmeyecektir. Hatta benim tahminim bir sonraki celsede yine Ali Fuat Yılmazer’in ifadesi ile devam edecek, çünkü daha çapraz sorgusu yapılmadı. Çapraz sorgu olacak; sanıklar birbirlerine soru sorabiliyor. Soru sormadılar henüz.
Akgül: Yılmazer’in ifadesinde bence eksik olan, eksik demeyeyim de benim en merak ettiğim kısım şuydu. Cinayet sırasından ya da cinayet öncesinden bahsetmiyor. Zaten daha savunması o kısma gelmedi, ama daha önceki sanıkların savunmalarına girdiği üzere bu F4 raporunu Erhan Tuncel’in 15 Şubat’ta Trabzon istihbaratına götürdüğü, “Ne pahasına olursa olsun öldürecek Dink’i” diyen raporu kendisinin görmediğinden başka bir şey söylemiyor. Sonrasında tek söylediği şey, Dink cinayetinin önlenip önlenmemesi. Çünkü gerçekten savunmasını da daha ziyade cemaatçi olup olmaması üzerine kurdu. Yani söylediği şey de şu: “MİT niye yargılanmıyor?” diyor. “Selim Kutkan neden yargılanmıyor. Selim Kutkan hakkında neden iddianame hazırlanmadı?” dedi. Dink ailesi avukatlarından Hakan Bakırcıoğlu, “Bizce sorumluluğu vardır, Selim Kutkan hakkında iddianame hazırlanmalı” dedi.
Coşkun: Selim Kutkan’a zaten takipsizlik kararı verildi. Selim Kutkan bu arada TEM şubeden sorumlu emniyet amiri.

İstanbul?
Coşkun
: Evet İstanbul. “Ergenekon, Balyoz, hatta bu tüm arama-yakalamaları yapan kişidir, ekiptir,” dedi ve o Selim Kutkan bu diğer MİT görevlileri ile beraber iddianamede son anda kurtuldular, takipsizlik kararı ile. Bununla ilgili Dink ailesi avukatlarının AİHM’ye bir başvurusu var. Çünkü takipsizliğe itirazları reddoldu. Ve şu anda hâlâ AİHM’den bununla ilgili bir yanıt bekleniyor.

Peki, bu F4 raporu meselesi, yani Nedim senin de görüşünü merak ediyorum. Yani sonuçta burada Engin Dinç’i hedef alıyor diye anlıyorum. Çünkü F4 raporu Trabzon’da ona ulaşıyor değil mi?
Şener
: Hazırlayan o. Ramazan Akyürek’e sunuyor. Ramazan Akyürek de İl Müdürü sıfatıyla İstihbarat Daire Başkanlığı C Şube’ye gönderiyor.
Akgül: Ya Ali Fuat Yılmazer?

Engin Dinç Ramazan Akyürek’e sunuyor Trabzon’da şube müdürü olarak. Şube müdürü de onu Ali Fuat Yılmazer’e veriyor C Şube’ye.
Şener
: İl Müdürü olarak Ramazan Akyürek oraya gönderiyor.

Peki, orada, yani dediği ne peki?
Akgül
: Ya onun savunması şu: Şimdi, Muhittin Zenit’in getirdiği istihbarat geliyor, Engin Dinç ve Ercan Demir’in imzasıyla… Bu değiştirilerek, içeriği de ses getirecek eylem olarak değiştirilerek İstihbarat Daire Başkanlığı’na götürülüyor.

Değiştiren kim diyor yani orada?
Coşkun
: Engin Dinç, neticede değiştiren o değil mi?
Akgül: Ercan Demir “Bu yoktur” dedi. Engin Dinç “Ben böyle bir şey yapmadım, yaptıysam hakkımda suç duyurusunda neden bulunulmadı? Suçtur bu?” dedi. Ama Muhittin Zenit bir de Özkan Mumcu, Engin Dinç değiştirdi diyorlar.

Altında imzası var zaten. Peki, yani bir yere biz kafamızda şema yaptığımız zaman Özkan Mumcu’yu ne tarafa daha yakın görüyoruz? Ramazan Akyürek ekibinde mi yoksa başka bir şey mi yani?
Şener
: Sahada yardımcı istihbarat elemanı, Erhan Tuncel ile irtibat sağlıyor. İrtibat polisi. Özkan Mumcu, Muhittin Zenit, bunlar irtibat polisleri.

Erhan Tuncel ile irtibat kuranlar.
Akgül
: Mevzu daire başkanlıktan geldikten sonrası, çünkü Ali Fuat Yılmazer’in savunması bunun üzerine kurulu. Diyor ki: “Ben yoktum, o esnada yurtdışında görevliydim. Emniyet Genel Müdürlüğü beni gönderdi ve burada benim zaten parafım yok. Ben bu belgeyi hiç görmedim” diyor. “O zaman” diyor “sorumlu olan kişi vekil olan Tamer Bülent Demirel diğer kişi de Sabri Uzun’dur, bu sorular neden Sabri Uzun’a sorulmuyor?” diyor.
Coşkun: Evet zaten Sabri Uzun’a yönelttiği suçlamada, “Ben geldiğim zaman buraya herhangi bir kendi adamımı getirmedim. Zaten ben geldiğim zaman burada olan kişiler Sabri Uzun ve Hanefi Avcı zamanında gelmiş kadrolarla devam ettim” diyor savunmasında.

Peki, onların tanık olması için istedi mi öyle bir şey?
Coşkun
: Onlar zaten yargılanıyor yani.
Şener: Sabri Uzun da yargılanıyor zaten.

Hanefi Avcı yargılanıyor mu peki?
Şener
: Hayır onunla ilgisi yok.
Akgül: Bence enteresan kısmı, Celalettin Cerrah, Sabri Uzun vardı duruşma salonunda, ama Reşat Altay da vardı.
Coşkun: Evet Ahmet İlhan Güler ve Celalettin Cerrah.
Akgül: Bu duruşmada olması gerekiyordu. Ben hâkim olsam, “Bu adamlar neden yok?” derim yani. Çünkü birebir şöyle bir durum var; taraflardan bahsedeceksen eğer, Trabzon şube, İstihbarat Daire Başkanlığı ve İstanbul Şube’den bahsedeceksek, İstihbarat Daire Başkanlığı’nın pozisyonu, daha ziyade “İstanbul bu işi yapmadı” diye. Zaten bütün beyanları da bu noktada İstanbul korumalıydı. İstanbul işte MİT korumalıydı İKK koordinasyon korumalıydı. Orhan Pamuk örneği işte, daha yeni dosyaya girdiğinde bizim öğrendiğimiz, Orhan Pamuk’a nasıl iki günde bir koruma verildiyse –talebi ya da bu konuda somut bir şey olmaksızın, bu adam tehdit alıyor diye–, o zaman Dink’e de verilmeliydi.

Yılmazer mi diyor bunu?
Akgül
: Yılmazer diyor bunu. “Orhan Pamuk nasıl korunduysa Dink de korunmalıydı” diyor.

Aslında bu haklı bir eleştiri yani.
Akgül
: Cerrah kendi savunmasında “Dink neden talep etmedi o korumayı?” dedi. Döndü avukatlarına, “Siz neden korunmasını tavsiye etmediniz?” dedi. Sonra da “Ben suçluysam Agos’un sekreteri de suçlu” dedi. Bu bağlamda bir savunma yaptı. Ve Cerrah’ın duruşmasına baktığınızda Celalettin Cerrah ile Ali Fuat Yılmazer ve Ramazan Akyürek tarafı gergin geçen bir durum. Aslında Fuat Yılmazer’in savunması birebir Cerrah’ı suçlamak üzerine kurulu.
Şener: Zaten avukatlar onu ileri aşamalarda o sanıkların yeniden ifadesinin alınması konusunda şey yaparlar.

Talepte bulunurlar.
Şener
: İlla ki, yani onlar ilk geldiği duruşmada avukatın onlara bahsettiğiniz iddiaları sorma hakkı zaten baki.
Akgül: Yani çünkü en önemli durumlardan bir tanesi, mesela Ramazan Akyürek’in kendi savunmasında ifade ettiği şey: “Cerrah” diyor “benden sözü geçen F4 raporunu imha etmemi istedi” diyor. “Daire başkanlığında olduğum için” diyor. Bu ciddi bir sıkıntı zaten duruşma salonunda Cerrah, “Ben onun abisiyim, nasıl bana böyle bir şey söyler? Herhalde cezaevinde kaldığı için psikolojisi yerinde değil” gibi bir argüman sundu ama.
Şener: Şöyle bir şey var: Ramazan Akyürek’in defalarca ifadesi alınmıştır. Ben hem müfettiş inceleme raporlarını okudum, hem Meclis Komisyonu’na verdiği ifadeler birçok yerde. Ve hiç bu duruşmaya kadar, “Şu belgeyi yok edin, etmezseniz başınız ağrır” dediğini hiçbir yerde duymadım, yani bütün bu tartışmalar süreci boyunca. Bir de bunu yok etmekle hiçbir pratik sonuç da alamazsınız, çünkü onun kopyası zaten ilde, merkezde, her yerde var.
Akgül: Bunu hiç dile getirmedi Ramazan Akyürek, ama bunu söylediğinde dedi ki: “Cerrah bana bunu söylediğinde, ben bunu imha etmem diye cevap verdim” dedi. “O salonda Cerrah da vardı, Ahmet İlhan Güler vardı, Selim Kutkan vardı, biri daha vardı. Üçü vardı” dedi. Ve hâkim, hani daha sonra Başbakan’a götürdüğünü söyledi. Ve hâkim, “Ahmet İlhan Güler de burada olsun, söylesin” dedi. Ve Ahmet İlhan Güler bunu reddetmedi, onaylamadı, ama bu konuda beyanda bulunmadı. Cerrah kesin net karşı çıktı ama, Ahmet İlhan Güler’in bu konuda beyanı yok mesela.
Şener: Belki onlar arasında konuştu Cerrah. Çünkü Cerrah’ın il müdürü olmak itibariyle sorumluluğu vardır. Çünkü bu tehdit ortamını görüyorsun, neden önlem almıyorsun, değil mi? Her şey sorulur bu insanlara ; sorumludur, çünkü vali bile sorumludur. Yani Türkiye’yi kaosa götürecek bir adam bu kadar, hem de şey olarak ayaklanma biçiminde tehdit ediliyor. Kardeşim il müdürünü arayıp bir önlem alsanıza kardeşim, basında neler okuyoruz biz neden demiyorsun? Bu da bir ihmaldir.
Coşkun: Benzer olaylar var, mesela Orhan Pamuk. O kadar hızlı işlemiş ki süreç. İstemediği halde, hatta koruma kararının devamı yönünde karar aldırılmış. Orhan Pamuk istememiş.
Şener: Bir de tabii Hrant Dink’in avukatları ve arkadaşları da koruma konusunda uyarıyorlar. Ben Orhan Dink’le bunu konuştum. Hatta öyle bir yazım vardır benim “Hrant Dink niye koruma talep etmedi?” diye. Bir tek şeyde endişe ediyor. Öldürülmeden çok kısa süre önce Bursa civarından gönderilen bir ihbar mektubunda oğluyla tehdit edildiğinde, o zaman ilk defa savcılığa gidiyor. Ondan önce gelen tehditleri savcılığa hiç götürmüyor zaten. Çünkü diyor ki: “Bir şey olmaz”. En son yazısında olduğu gibi, “Ya, bu ülkede bunu yaparlar, ama güvercine kıymazlar” duygusunu yaşıyor yalnızlık ortamında. Ama ilk kez oğlu ile ilgili bir endişe duyduğu zaman gidiyor. Dolayısıyla o yazıyı ben şöyle yazmıştım. Orhan Abi demişti ki: “Ya, zaten Hrant’ın en çok korktuğu şey devletti, o devletten koruma alır mıydı?” demişti. Ben de öyle bir başlıklı yazı yazmıştım. Çünkü zaten bu tehdit atmosferini oluşturan devletin içindeki adamlar. Siz kimi kimden koruyacaksınız?

Bir de bu MİT’çi meselesi var. Dün Agos’un yayın yönetmeni Yetvart Danzikyan’la bir röportaj yaptık, “O MİT’çilerin ifadesi alınmadı” dedi; ama muhtemelen onu mahkemeye gelmediler diye söyledi. Şimdi MİT’çiler, işte az önce il emniyet müdürü Celalettin Cerrah’tan bahsederken, yani vali yardımcısının odasında iki MİT’çi ile Hrant Dink’i görüşme yaptığını il emniyet müdürü bilmiyor olabilir mi? Birinci sorum bu.
Şener
: Biliyor. Ben isim isim söyleyeyim; Hrant Dink’in yazdığı bir haber vardı Sabiha Gökçen’in Ermeni kökenli olduğuna dair. Bu haber Hürriyet gazetesinde yayınlandıktan sonra 21 Şubat 2004 günü…

Ersin Kalkan imzası ile.
Şener
: Ersin Kalkan imzası ile. Yani mükerrer haber. Hrant’ın görüşü de var. Yani öyle bir hedef gösterme anlamında değil. Yani bunda yazan kişi de belli, Hrant’ın bu konudaki onayı da belli zaten. Bu Türkiye’nin şerefidir, onurlu bir şeydir yani. Atatürk’ün imzası bir Ermeni’ye ait. Yani Ermeni’nin attığı bir şeydir, imzadır. Atatürk onu kullanır imza olarak. Bu ülkenin onlara borcudur, vefasıdır, bir şereftir, onurdur yani bu. Ve Hrant Dink bunu kamuoyuyla paylaşınca Genelkurmay Başkanlığı bir ağır bildiri yayınlıyor ve Hrant Dink ilk defa kamuoyu önünde hedef haline getiriliyor ve bir anda basında ağır eleştiriler yayınlanmaya başlıyor merkez medya dahil olmak üzere. O gün bu bildirinin yayınlandığı gün yine Genelkurmay Başkanlığı’ndan MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun aranıyor. Şenkal Atasagun İstanbul Bölge Başkanı’nı arıyor. İstanbul Bölge Başkanı Muammer Güler’i arıyor. Muammer Güler Vali yardımcısı Erkan Güngör’ü arıyor. Ve bölge başkan yardımcısı Erkan Güngör’ün odasında iki gün sonra 24 Şubat günü Hrant Dink ile beraber oturup işte o tehdidi yapıyorlar. İşte, “Başına bir şey gelebilir, ayağını denk al”. Hrant’ın içinin yandığı, o son öldürülmeden önce yazdığı yazıda belirttiği gibi. Şimdi geriye dönüyoruz.

“Haddim bildirildi” diyor.
Şener
: “Haddim bildirildi” dediği yazı. Şimdi hemen arkasında 26 Şubat günü bir anda Levent Temiz, ülkücü gruplar Agos’un önüne geliyorlar. “Artık öfkemizin de nefretimizin de hedefindesin. Bir gece ansızın gelebiliriz” sloganları artık aklımıza kazındı.. onunla beraber büyük bir kalabalık ve protesto ediyorlar. Yani Hrant Dink’in artık ne evinin etrafında ne işyerinde, hiçbir yerde güvenliğinin olmadığı bir atmosfer. Hemen arkasından Türklüğe hakaret davaları, 13 Şubat’ta yayınlanmış, hatta kısmen de Ermenistan’da yaşayanları eleştiren bir yazısı üzerinden açılan davalar ve onun yargılanma boyutunda bütün bu gruplar Hrant Dink’in hayatını daraltmaya başlayıp onu fiziken darp ediyorlar mahkemelerde. Veli Küçük duruşmalara katılıyor, şikâyetçi oluyor. Kemal Kerinçsiz’ler devreye giriyor. Bütün o bahsettiğimiz o gruplar –ki bunları biz daha sonra Ergenekon Davası sanığı olarak görürüz– o atmosferi oluşturuyor. Şimdi tekrar biraz geriye gidiyorum. Genelkurmay Başkanlığı da o bildiri ile beraber –o iki yıl, öldürülmesine kadar geçen iki yıllık süreçte o bildiri çok önemli ise, MİT Müsteşarı tarafından uyarılması çok önemli ise– peki o günkü Genelkurmay yönetimi kim vardı başında. O gün Genelkurmay Başkanı kimdi? Hilmi Özkök’tü. Şimdi Hilmi Özkök’e şunu sormak lazım. Kardeşim bu bildiriyi kim yazdı, kim yayınladı, kim onay verdi?

Aykut Erdoğdu sordu herhalde bunu?
Şener
: Aykut Erdoğdu da bunu Meclis Komisyonu’nda sordu, “Benim haberim yok” dedi. Peki ikinci soru: “Neden kaldırmadın hemen?” Ben 2010’da bunların hepsini kitapta yazdım, 2009’da da kısmen yazdım, 2010’da geliştirerek yazdım. “Peki kardeşim uzun süre kalmasına neden izin verdin? Genelkurmay’dan MİT Müsteşarlığı’nı arayan o asker, o general kim? Bunu neden araştırmadın? Neden yani sessizliğe bürünüyorsunuz.” Hrant Dink cinayetinde, evet bugün, olay günü, olayın hemen arifesi, olay günü ve olay sonrası delil karartma ve bundan yararlananlar itibariyle ve bu yargılananlarla epey bir sonuç yol alıyoruz. Son iki yıllık gayretler sonucunda, yani o yaşanan gelişmeler sonucunda. Ama geriye gidip Hrant’ı hedef haline getiren süreç ile ilgili Genelkurmay’dan başlayarak, tam oradan başlayarak soruşturmanın ele alınması gerekiyor; o yüzden savcılığın verdiği takipsizlik kararı hatalı. Mahkeme bunu onaylamasına rağmen ben eminim Anayasa Mahkemesi’nden dönecek.

Hangi takipsizlik kararı ki?
Şener
: İşte, bu 24 kişinin içinde bakın: Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz, Levent Temiz, MİT’çi Özer Yılmaz’ın da bulunduğu bazıları Ergenekon Davası’nda yargılanmış sanıklar. Benim hep bahsettiğim, “Yahu arkadaş, bu dava neden Ergenekon’la birleştirilmedi?” diye ben 2008’den beri soruyorum. 2009’dan beri soruyorum. Tamam, bana Ergenekoncu deyin de ben neden birleştirmediniz diye size soruyorum. Çünkü mesele şu: Biz bu grupları, bu derin devlet yapılanmalarını birbirinden uzak sanıyoruz. Aslında Hrant Dink Davası’na baktığın zaman, derin devlet yapısının el değiştirdiği bir süreci görürüz biz orada. Bir dönemin derin devletçi dediğimiz adamlarının bir süre sonra FETÖ’cü haline dönüştüklerini görürüz. Nitekim bakın 28 Şubat süreci ile ilgili Ali Fuat Yılmazer o savunmasında neler anlatıyor: “Şu komisyonlara gittim, irtica ile mücadele konusunda şunu yaptım bunu yaptım”. O zaman Fethullah Gülen’in rolü neydi 28 Şubat sürecinde? Refahçılara Milli Görüşçülere gidin. Artık beceremiyorsunuz, değil mi yani? Askerle beraber bu sürecin şeyleri olmuşlar. Ali Fuat Yılmazer güya muhafazakâr dünyanın bir insanı değil mi? Bunun parçası, hani bir de, “arkadaşlar böyle bir tehdit algısı yoktur, irtica ile mücadele bir şey değildir” demek yerine, hayır, o 28 Şubat’ın ruhu ne? O 28 Şubat’a o ruhu veren FETÖ’cüler zaten. Yani bu 28 Şubat’ı kotaran Çevik Bir Amerika’da bunun madalyasını aldı, ödülünü de aldı. Dolayısıyla orada çok farklı bir yapı var. O yüzden diyorum, bugün o davanın içindeki derin devlet artıklarıyla, dolayısıyla bu soruşturma oradan başlayarak günümüze kadar gelecek. Ya peki bu tetikçiye bunun talimatını kim verdi? İşte o soru çok önemli. Yasin Hayal ve Ogün Samast’ta Hrant’ın yazılarını okuyacak ne zaman ne kapasite var, ne de anlayacak akılları. Hatta Erhan Tuncel diyor ki ifadesinde –F4 raporunda geçen kısmı–, İbda-C’cilerle aynı koğuşta kalmış, onlardan etkilenerek Hrant Dink’e düşman olmuş. Bakıyorum İbda-C şeyini okuyorum Hrant Dink ile ilgili hiçbir şeyleri yok adamların. Ya Türklüğe hakaret meselesi…

Erhan kendisi için mi söylüyor?
Şener
: Erhan Tuncel bunu bahsedilen F4 raporunda yazıyor. Bakın olayın zaten Hrant’ın hedefe konmasındaki algı yanlışlığı orada başlıyor. Diyor ki Erhan Tuncel polislere: “Yasin Hayal cezaevinden çıktı, ne pahasına olursa olsun Hrant Dink’i öldürecek, bunu da hapishanede beraber yattığı İbda-C’cilerden etkilenerek işleyecek bu cinayeti” diyor. İbda-C’nin tarihine bakın, Hrant Dink’i ne zaman hangi konuda hedef almışlar? İbda-C’cilerin Türklük diye bir meselesi yok ki. Onlar bambaşka bir siyasî motivasyonla, daha farklı bir dinî motivasyonla hareket eden insanlar. Bir de Hrant Dink’in yazdığı yazı onları çok bağlayan bir yazı değil. O milliyetçileri etkilemiş olabilir. Ama bakın onu söylüyorum ben. Yasin Hayal doğruyu söylüyor; cinayeti işletme konusunda onu yönlendiren Erhan Tuncel, hiç tartışmasız Erhan Tuncel. Çünkü Ogün Samast da bunu teyit ediyor. Hatta bakın polislere diyor ki “Fotokopi verdim ben” diyor. Bir yandan diyor ki: “Ben polislere Hrant Dink’in fotokopisini verdim. Bu fotokopiler nerede? Dosyasına girmesi gerekirdi” diyor ifadelerinde. Ama öbür taraftan Yasin Hayal diyor ki: “Hrant’ı ben tanımam, bilgisayardan çıktılarını fotokopilerini bana Erhan Tuncel verdi, öldüreceğin adam bu” diye. Şimdi bir tarafta verdim fotokopileri diyor, ama Yasin Hayal’e “Sen mi verdin fotokopileri?” deniyor, “Ben ona fotokopi vermedim” diyor. Polislere fotokopi veren adam, azmettirdiği adama vermez mi? Nitekim McDonald’s bombalamasında bombayı yapan bizzat Erhan Tuncel. Şimdi ben kitabı yazarken 2009’da Erhan Tuncel’in yaptığı bombanın krokisi var, şeması var. Savunması şöyle: “Ben Elazığ’da mermer ocaklarında çalışıyordum, orada patlayıcı yapmayı öğrendim”. Ya patlayıcı, mermer ocaklarında dinamit şeklinde kullanılıyor. Onun yaptığı patlayıcı şekli, bir tenekenin içine barutu fitille yerleştirmek ve etrafına tahrip gücü yükseltmek için metal parçaları onu da başka bir kavanoza almak şeklinde ve bunun ucundan yaktığınız zaman atıyorsunuz patlıyor. Ve orada zaten o cam kırıklarından insanlar yaralanıyor. Asla ve asla mermer ocağında kullanılan bir patlayıcı değil. Bu ancak ona öğretilmiş olabilir. McDonald’s bombalamasından sonra Santoro cinayetine gelin, hepsinde bir polis izi görürsünüz. Ve bu süreçte McDonald’s bombalaması ve Santoro cinayeti Trabzon’da işleniyor. Hrant Dink cinayeti Trabzon’da planlanıyor. O sıra Emniyet Müdürü kim? Ramazan Akyürek. Peki, Ramazan Akyürek daha sonra bütün bu başarısızlıklarına rağmen –ki o zaman bir takımın futbolcuların kurşunlanma meselesi falan da vardır orada, hatırlayacaksınız, başka rahiplere de saldırılar vardır–, bu başarısız adam bir anda Abdülkadir Aksu tarafından Ankara İstihbarat Daire Başkanı yapılıyor. Sonra Dink cinayeti işleniyor; Ali Fuat Yılmazer yine Bakan onayı ile… bakın ne diyor Ali Fuat Yılmazer? “Beni Başbakan tayin etti” demiyor, “Aksu tayin etti” diyor. Bunu peki önce Nazlı Ilıcak yazdığı mektuplarında bunu yayınladı. Onu oraya getiren o. Cinayetten sonra istihbaratçıların bu konudaki ihmallerinin hepsi ortaya çıktı aslında. Ben Dink Cinayeti İstihbarat Yalanları kitabını yazarken ilk başlığım şuydu: “Hrant Dink Gömülmeden”. Amacım derdim de şuydu esasında, bütün gerçekler, Hrant Dink 26 Ocak’ta zannediyorum gömüldü. O âna kadar her şey biliniyordu, biliyor musunuz? Bütün kayıtlarda var. Ama dosyaya hâkim olan taraflar dahil gözünü kapatmayı tercih ettiler. Ergenekon motivasyonu sadece birkaç jandarma ismi ile yetindirdiler o cinayet olayına bakanlar. Benim “Hrant Dink Gömülmeden” ismini koymamın nedeni, aslında gerçeğin o anda çıkmış olması ama yıllarca sırt dönülmesi. Öyle yapmadım daha sonra; bütün MİT’çilerin, polisin, jandarmanın yalanlarını ortaya çıkardıktan sonra ismini değiştirdim; ama onu bölüm başlığı olarak yayınladım yine. Dolayısıyla Bakan Aksu, o cinayette polislerin ihmalleri çıktı tartışıldı, ama hepsini kapatmayı tercih etti. Arkasından ben bir şeyler yazdıkça müfettişler birtakım karşı cevap ürettiler. Başbakanlık müfettişleri de birtakım cevaplar ürettiler. Ardından o raporlar bir sonraki İçişleri Bakanı Beşir Atalay zamanında da kadük edildi biliyor musunuz? Onlar tek başına değil. Peki Ali Fuat Yılmazer hangi tarihte görevde alındı? Ne zamana kadar görev yaptı? 8 Mart 2011 tarihine kadar. Bakın çok önemli bir şahıstır. Şimdi çok önemli bir şahıstır Ergenekon’u yapan, Balyoz’u kuran, Poyrazköy, ne biliyorsanız, KCK dahil olmak üzere ki MİT müsteşarının tutuklanması olayına kadar hepsinin beynidir Ali Fuat Yılmazer; öyle hafif bir adam değildir. Ramazan Akyürek inanın ki ondan sonra gelir. Kafası o kadar şeye basmaz. Ali Fuat her şeyi organize eden adamdır. Şimdi diyor ki Ali Fuat Yılmazer: “OdaTv’de Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın da tutuklanmasında Başbakan talimat verdi” falan diyor, böyle söylüyor. Şimdi ben de diyorum ki, “Bak Ali Fuat, yalan söylüyorsun. Eğer Başbakan bizim tutuklanmamız talimatını veriyorsa, bu gerçek değil. Çünkü biz 3 Mart’ta gözaltına alındık, 6 Mart’ta tutuklandık ve sen bana olan şahsî husumetinden dolayı. bana operasyon çektiğin bilindiği için 8 Mart 2011 günü 03’te Başbakan’ın talimatı ile görevden alındın”. Şimdi bunları ben şeyde de anlatacağım. Onun yargılandığı mahkemede ben tanığım. Dolayısıyla bakın, Ali Fuat gibi bir dönemin simge ismi, İstihbarat Şube’den sorumlu emniyet müdür yardımcılığından alınıp bomba imha ekiplerinin uyduruk bir bölümüne gönderilmesinin, tenzil-i rütbe edilmesinin ana nedeni Hrant Dink cinayetinde benim onun sorumluluğunu yazmam ve bana bir komplo kurmasıdır, başka bir şey değil, orada yalan söylüyor.

Peki jandarma meselesine geleceğim, sen bir şey diyordun demin hatırlıyor musun? Nedim konuşurken bir şey diyordun?
Akgül
: Tam olarak enteresan kısmı, hani Nedim’in söylediği, bu Dink gömülmeden 26 Ocak 2006’ya kadar Ali Fuat Yılmazer son savunmasında aynen böyle söyledi. “Üç-beş gün içinde her şey açıktı, her şey ortadaydı, tüm bağlantıları ortadaydı ve böyle kapattılar” dedi.

Şöyle bir şey yapalım.
Şener
: Şimdi ben onu dinledim, hatta ben Başbakan’a şema rapor verdim.

Dinledim derken?
Şener
: Okudum sosyal medyadan.
Akgül: Trabzon’un jandarma üzerinden söyledi bunu.
Şener: Mesele ne biliyor musunuz? Ali Fuat bir fotoğraf çiziyor, işte ulusalcı bilmem ne şu bu falan… Peki kardeşim, Dink cinayeti davasında neden bunları bir delil olarak savcının önüne sunmadınız? Ali Fuat istihbarat C Şube müdürüsün. Çık dünyaya haykır. Biz bunu zaten çözmüştük, Dink gömülmeden önce şunları şunları bulduk. Şu raporu hazırladım, şu şemayı verdim, neden bunlar adli sürece yansımadı? Ben mi yansıtacaktım?
İsmail Saymaz Amerika’da bir konferansa gitti, Adem Yavuz Aslan da onu izliyor, diyor ki: “Bu Dink cinayetinin arkasında Ergenekon bağlantısı vardı, ama bu görülmedi falan filan”. “İyi de, bunu söyleyen Nedim Şener’i siz içeri attınız” diye İsmail cevap veriyor. Yani 1) Bunlar var ise neden bugüne kadar dosyaya yansımadı? 2) Zekeriya Öz beni sorgularken bunu konuştuk; dedim ki: “Ya ben bu cinayetin Ergenekon davası sanıkları ile ilişkisini ortaya koymaya çalışan bir kitap yazdım, kitabımın bir bölümü bunu anlatır. Ergenekon ve Dink cinayeti neden birleşmiyor diye? Sen beni Ergenekon’dan tutukluyorsun, bu nasıl oluyor?” dedim. Dedi ki: “O ikisinin arasında bağlantı yok Ergenekoncularla”. Yazdığımız bilgiler var dedim, bu soruşturmaya değmezmiş bunlar. Hemen lafı çevirdi, avukatlarının yanında, “Ben” dedi “Dink’in ailesi avukatına buradan bir sürü belge verdim” dedi. Senin işin belge vermek değil ki. Senin işin bu davaların arasında sanıklar yönünden birleştirmek gerekiyorsa ya Ergenekon’da ya da Ergenekon sanıklarını Dink davasında birleştirirsin. Yani bir bütünlük yaratmak için uğraşırsın. Örgütlü bir suç dersin. Burada bu karşıma çıktı dersin. Nitekim 1. Ergenekon iddianamesinde beni zaten ilk şoka sokan budur. 1. Ergenekon iddianamesi zannediyorum 2008 yılı yaz aylarında falan çıkmıştı. İlk iddia. Şimdi ilk sayfayı açtığım zaman şok oldum, çünkü bahsedilen fiiller, işlenen suçlar içinde yazan iddia yalnızca Danıştay saldırısından bahsediliyor. Dink’i arıyorum. Şöyle Ergenekon’un işlemiş olabileceği suçlar gibi altı tane madde sıralanmıştı. İşte Cumhuriyet’e bomba atılması, Erdoğan’ın tehdit edilmesi, suikast girişimi, Rahip Santoro cinayeti, Malatya falan filan birkaç böyle maddelerden bahsediyorlar. Dedim ki Orhan Abi burada sizin müştekili olarak sizin isminizin olması lazım Maktul yerine Hrant Dink’in olması lazım. Bunlar yok, o da şaşırıyor, hepimiz şaşırdık tamam mı? O zaman bunun bir kumpas olduğunu ben anladım zaten. Mesele, eğer Ergenekon’la Dink cinayeti birleşirse asıl örgütün FETÖ olduğu o günde ortaya çıkacaktı.

Ama benim anlamadığım şu var. Bazı kamera görüntülerinin silinmiş olması. Değil mi? Yani bu hâlâ bildiğimiz bir şey. Yani görüntüler toplanıyor, ben o gün orada gazeteci olarak, yani Hrant Dink öldürüldüğü zaman ben oradaydım, polisler de oradaydı.
Şener
: Bakın, görüntüsü yok olan.. daha doğrusu o hard disk yok.

Ne oluyor yani? Birileri, yani İstanbul poliste de birileri, o zaman Ali Fuat yok, Ramazan Akyürek Ankara’da.
Şener
: Sadece burada tartıştığımız konu İstanbul İstihbarat’ın o günkü müdürü Ahmet İlhan Güler. Bu bir kişi, o kamera görüntüsü alacak imha edecek, bilmem ne yapacak.

Ekibi yok mu?
Şener
: Ekip var altında.

Ekibi kimden oluşuyor?
Şener
: Kime aitse onlara ait. Hepsi bunlardan, tabii ki birkaç isim var bunların dışında. Şu var bir de şunu söyleyeyim. Emniyet İstihbarat’ta –Engin Dinç’in durumundan farklı değil– siz onlardan değilseniz bile onların operasyonuna karışamazsınız, onlar yönetirler her şeyi. Engin Dinç, bakın dosyada var bu, ben bunu kitapta da yazdım. Cinayet işlenir işlenmez Engin Dinç Ali Fuat’ı arıyor, bakın daha işlenir işlenmez. Aralarında irtibatlaşıyorlar Muhittin Zenit’e ulaşıyorlar beraber. Muhitin Zenit’i yönlendiriyorlar.

Engin Dinç ama Afyon’da.
Şener
: Afyon’da olay öyle. Şimdi refleksler böyle. Şimdi istihbarat dünyasından bahsediyoruz. Bizim dünyamız çok geniş olabilir, ama onların dünyası çok küçük. Adam Hrant Dink öldürüldüğü an aklına bunu Yasin Hayal işlemiş olabilir diye şeyi arıyor. Hemen Ali Fuat’lar belgeleri ortaya döküyorlar. Daha Ogün Samast İstanbul’u terk etmeden, çünkü bir gün sonra otobüse binip Samsun’a gitmeye çalışıyor, her şeyi biliyorlar. Ama hiçbirini ne kamuoyu ile paylaşıyorlar, ne İstanbul Emniyeti ile, ne de soruşturma açmış savcılıklarla. Onu içeride kapatmaya çalışıyorlar. Muhittin Zenit Bayburt’a atanmış. Ona oradan ulaşıyorlar ve Erhan Tuncel ve o bahsedilen, “Hrant’ı iyi ki vurmuş, vurmuşsa vurmuş” dediği o konuşmayı yapıyor. Çünkü niye? Her şeye hâkimler. O konuşmanın bile sızacağını düşünmüyorlar. O kadar rahatlıkla konuşuyorlar. Çünkü sızacağını bilse o kadar rahat konuşmaz Muhittin Zenit. Nitekim Muhittin Zenit, talimatla, Bayburt’ta görevli olmasına rağmen Trabzon’a gidiyor 20’si akşamı Erhan Tuncel’i Trabzon İstihbarat Şube’ye çekiliyor, sabaha kadar görüşülüyor. Bu görüşmenin hiçbir yeri resmî kayda alınmıyor. Sabah oluyor, evine bırakıyorlar. Yasin Hayal Erhan Tuncel’den bahsediyor. Erhan Tuncel konusu Trabzon’la konuşuluyor ve Muhittin Zenit’in Erhan Tuncel tutuklandıktan sonra İstanbul’a gelmesi isteniyor. Muhittin Zenit kiminle konuşuyor? Ali Fuat Yılmazer ile. O ne diyor ona? “Gitme” diyor. Neden gitme diyor? “Gitme nasıl olsa bu İstanbul’a kalır” diyor.

Peki, jandarma meselesi. Şimdi daha önceki son duruşmalardan bir tanesinde bu görüşmeler çıktı. Daha önce bildiğimiz ama anlamadığımız görüntüler. Bu jandarmanın bir bölümün işte son 15 Temmuz’dan sonra FETÖ’cü denenlerden oluştuğu söyleniyor. Orada jandarmanın rolü ile ilgili bir şey var mı? Ya da ne bileyim o jandarma mensuplarının ifadeleri mahkemeye ulaştı mı ne oldu?
Akgül
: Henüz ulaşmadı, zaten bizde onu bekliyoruz. Jandarma kısmı önemli. Aslında bu durumda her zaman Trabzon ile İstihbarat başkanı ve İstanbul üçgeninin dışında kalan kısım Erhan Tuncel’in jandarma irtibatı. Keza işte yardımcı istihbar elemanından çıkılma sebeplerinden bir tanesi olarak gösteriyor; işte ev arkadaşı üzerinden jandarma ile irtibatı olduğu, aslında iddialarından biri de bu Erhan Tuncel’in jandarmanın istihbarat elemanı olduğu. İki kuruma birden çalıştığı gibi bir şey.

Para alıyorlar mı bu başka çalışma yerlerinden?
Akgül
: Alıyorlar ama şey.
Coşkun: Cüzi miktarlar.
Şener: Erhan Tuncel’in bütün görev yaptığı dönemde aldığı toplam para bin lira. Bin elli lira civarında para, o kadar.
Coşkun: Erhan Tuncel’in ve Yasin Hayal’in değil, Ali Fuat Yılmazer’in ifadesinde dediğine göre Engin Dinç’in Trabzon jandarma görevlisi Metin Yıldız ile de görüşmesi olmuş. Yani sadece yardımcı istihbarat elemanı değil. Evet çok kısa bir süre içerisinde diyor, yani bu yeni, hâlâ süren soruşturmada belli ki çok önemli bağlantılar, önemli ilişkiler ortaya çıkacak.
Şener: Problem biraz da şöyle: Bu sahadaki, Hrant’ın öldürüldüğü tarihteki soruşturmayı yapan yürüten istihbarat müdürü Engin Dinç’ti, bunun ciddi bir problem olduğunu yazdık çizdik ve çok kere de söyledik. Çünkü biz şimdi birtakım jandarma isimlerinden bahsediyoruz. Olay ânında katilin etrafında buna yardım edenlerden. Peki burada MİT’çi olup olmadığını biliyor muyuz? Bilmiyoruz. Polis olup olmadığını biliyor muyuz? Bilmiyoruz. Ama bize diyor ki 6 tane jandarma personeli varmış, bir de bunların irtibatlı olduğu İstanbul merkezdeki elemanlar. Peki, 6 değil de 16 olmadığını nereden biliyoruz? İşte Dink cinayetinden sorumlu kişinin İstihbarat Daire Başkanlığı’nda oturmaması, neden oturmaması gerektiğine dair en önemli olaylardan delillerden biri de budur. Ramazan Akyürek’e de bunun için itiraz etmiştik zamanında, Engin Dinç’e de. Çünkü bu adam hem bir yandan Dink cinayetinden sorumlu olarak yargılanacaksa, zanlı ise, bir yandan da onu soruşturma makamında tutmamanız gerekir. Alın istediğiniz ile vali yapın, bakan yapın. Ama Dink cinayetinin soruşturmasını yapacak İstihbarat Şube Müdürlüğü’nde siz onu başkan yapamazsınız. Yaptığınız zaman biz bugün 6 tane jandarma üzerinden konuşuruz. Belki MİT’çiler de var, biz bunu bilmiyoruz.
Akgül: Zaten tam söylediğin nokta Dink Davası’nın tam özeti. Her aşamada da bu şekilde oldu ya. Ergenekon’da izin verilmedi Cemaat’e de. Ben sadece Cemaat’in bunun içinde olduğunu düşünmüyorum yani. Bugün sadece Cemaat üzerine. Bence Agos’un o başlığı doğruydu; siz Cemaat çuvalına sığdırmaya çalışıyorsunuz sığmaz diye. Bugün biz Cemaat üzerinden Engin Dinç’in ne kadar korunduğunu gördük. Engin Dinç’e soruşturma izni verilmesi üzerinden ne kadar hukuk mücadelesi olduğunu da gördük mesela. Bugün tam olarak o mevzuda Engin Dinç’i korudukları için zaten biz şu an senin dediklerini bilmiyoruz. Bir de bu son gelinen noktada ne yaptılar Engin Dinç’i? Eskişehir istihbarat şube müdürü yaptılar. Ve FETÖ’den soruşturma başlattılar. Bugün onu da gözden çıkardılar. Bugün dediğim bu hafta oldu. Yani işin enteresan tarafı, sürekli korudukları, yani bu davanın özeti sürekli birilerinin korunması üzerine.
Şener: Şimdi bakın, mekanizma zaten kendi kendini koruyor. Kimsenin Engin Dinç’i oraya getirenin “Sen bu Dink cinayetini karart kardeşim” demesine gerek yok. Zaten adamın misyonu bu. Şimdi Engin Dinç’i herkes FETÖ ile mücadele ederken İstihbarat Daire Başkanlığı yaptığı için bu ilişkilerden uzak birisi olarak değerlendirmiş olabilir, ama biz onun başka bağlantıları olup olmadığını bilmeyiz. İşte en sonunda bahsedilen soruşturmada olduğu gibi bir bakarsınız ki referans vermemesi gereken insanlara temiz referansı veren bir insan olarak karşınıza çıkar. Bu insanlar da darbeci askerler olabilir mesela. Dolayısıyla hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Zaten FETÖ meselesi varsa, buna böyle düz örgütsel ilişkiler bağlamında bakamazsınız. Bakın mesela bir kaymakam, bütün AKP’ye yakın isimler şok. En nefret ettiğim gazetecilerden birisi mesela “Şoktayım, şoktayım” yazıyor. Güya kendisi büyük FETÖ avcısı, ama meğer kimbilir bu adamlarla, bu kaymakamla ne tür ilişkilere girdilerse: “Şoktayım, şoktayım”. Şimdi belli ki telef olacak, ya da mailleri çıkacak. Herkes şokta. Çünkü herif herkesi kafalamış. Bakın kaç yıldan beridir bu mesele sürüyor, 15 Temmuz’dan bu tarafa da adam FETÖ ile mücadelenin kahramanı lanse ediliyor. Herkes şokta, neden şoktalar? Çünkü belki bambaşka şeyler çıkacak. Dolayısıyla bu olayda hiçbir şeye klasik örgütsel mantıkla bakmamamız gerekiyor; ortada FETÖ diye bir gerçek var. Yani düşünün YARSAV Başkanı Murat Arslan bizim davalarımıza destek olmuş. Yargılanıyoruz ya OdaTv’de, böyle kahraman laik bir adam. Cezaevinden çıkıyoruz bizi destekliyor şöyle böyle. Adam FETÖ’cü çıkıyor kardeşim, By-lockçu bildiğin, kayıtları var bende. By-lock görüşmesinin kayıtları var bende.

Sende mi var?
Şener
: Bende var. Tarih tarih dökümlü gönderdiler.

Benim çok güvendiğim insanlar ona şey yapıyorlar. Yani FETÖ ile uzaktan alâkası olmayan, 30 sene önceden falan.
Şener
: Sen onu yargıçlar sendikasına sor, sana anlatsınlar. O tarihler daha 2010 yılından beri 2011 yılından beri nasıl bir organizasyon içinde olduğunu göreceksiniz şaşıracaksınız. Yani AKP’ye yakın isimlerin uğradığı şok şok şok var ya, ben de Murat Arslan konusunda yaşadım mesela, inanmadım. İlhan Cihaner de inanmıyormuş. Ama kanıtları görünce herkes bir duruyor.

Jandarma ile ilgili diyecekleriniz var mı? O konu önemli bir konu. Sen de bu konuyla ilgili bayağı eleştirmiştin zamanında. Ama gördük ki o jandarmanın bir bölümünün Cemaat’le, FETÖ ile irtibatlı olduğu ortaya çıkıyor ya da FETÖ’cü olduğu ortaya çıkıyor.
Coşkun
: Ali Öz, 2012’ydi sanırım. 2012’ye kadar sadece hakkında görevi ihmalden bir dava var, tutuksuz yargılanıyor. 2016 Temmuz ayındaki darbe girişimine kadar dokunulamıyor. Ta ki ondan sonra diğer 9 jandarma görevlisi ile beraber gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor çünkü bu sefer FETÖ üyeliği suçlaması yöneltiliyor. Yani o zamana kadar jandarmada bir şey yok; aynı zamanda Mülkiye başmüfettişi Şükrü Yıldız’ın anlattığı önemli bir anekdot var. Oradaki yargılama başladıktan sonra jandarma görevlileri birbirine giriyor ve hatta orada bir yumruklu kavga çıkıyor. Çünkü “Neden ben yargılanıyorum da o yargılanmıyor?” Bir çıkar çatışması yaşanıyor. Ve böyle bir ilişki ağı var orada. İşte dediğim gibi dokunulamıyor. Yani bu kalkanları ancak darbe girişiminden sonra kalkıyor.
Akgül: Diyor zaten: “Ali Öz’ün yargılanmasını istedik biz. Ben istedim, söyledim, ama almadılar” diyor.

Ali Öz’ün ifadesi, şu âna kadar herhangi bir ifadesi var mı?
Coşkun
: Ali Öz şu anda jandarma davasına dahil edildiği için henüz ifadeleri göremedik.
Şener: Mesela jandarma meselesi, Ali Öz üzerinden özellikle liberal çevrelerin çok üzerinde durduğu, işte tamam Ergenekon ve derin devlet bağlamında bu olaya nasıl bakılacağının simgesi olmuş bir isimdir, hatırlayacaksın.

Ali Öz de korunuyordu yani…
Şener
: Tabii korunuyor, ama kim koruyor? Şimdi Ali Öz ile ilgili bu bahsedilen raporlar… Bir rapor yazıyorlar, orada görevi ihmal ettikleri belli; ama zaten bu görevi ihmal konusu –bu polislerin olduğu gibi, cinayete göz yumma neredeyse– o suçun içindeler. Ama ailenin avukatlarının yaptığı tüm başvurulara rağmen Trabzon’da açılan yegâne dava, 6 ay ile 1 yıl arasında görevi ihmal davası. O da nasıl açılıyor biliyorsunuz. Canan Hanım’ın bahsettiği önce Okan Şimşek ve bir başka astsubay var, istihbaratçı, onlara iki kişilik dava açılıyor çok iyi hatırlıyorum. İki astsubay uzman çavuş mahkemeyi böyle koşarak terk ettiler ya. “Bir dakika” dediler “ya biz burada yargılanıyorsak, bir dakika ya, komutanlarımız her şeyden haberdardı. Biz ilk ifadelerimizde, evet, onlar bilmiyormuş gibi ifade verdik ama yalandı; oysa komutanlarımız biliyordu, Ali Öz de biliyordu” dediler. Onu üzerinden onların “bakın yanacağız, biz yanacağız yoksa” diye düşünerek isimleri itiraf etmelerinden sonra Ali Öz’ler hakkında soruşturma başlatılabildi. Soruşturma: Cinayete göz yumma. Ama görevi ihmalden açıldı. Kim açtı? Fatih Genç İzmir’de askeri casusluk davasını yapan FETÖ’den tutuklu savcı. O zaman Trabzon savcısı idi. Polisler hakkında Trabzon’da açılmak işlenen her soruşturmayı takipsizlikle sonlandıran Fatih Genç’tir. Çocuğu FETÖ okullarındandır, kendisi FETÖ’cüdür. Biz onu o gün de biliyorduk. Ama ben yazdıklarımda, bu isimleri yazıp Fethullahçı şudur budur yazmadım. Sadece verdikleri kararlar üzerinden eleştiriler yaptım. Onlar bunu çok iyi biliyorlardır. Çünkü önüme çıkan isimler, bütün isimler bu örgüt mensuplarıydı. Ve o adam İzmir’e tayin oldu, galiba çocuğunu da bir trafik kazasında kaybetti, morali falan da bozuldu. Gitti İzmir’de casusluk davasını yaptı, en son geçenlerde tutuklandı. Oradaki jandarmada bu şekilde altı aylık bir ceza, ki onu da paraya çeviriyor, asla yatmıyorlar. Ceza verilmesine giden süreç nitekim bir savcı Yargıtay’a itiraz edildi; bu konuda Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki savcı, bu cinayete göz yummakla ilgili bir madde ağır cezada yargılanmalı dedi, mahkeme de reddetti bunu. Dolayısıyla jandarma dediğiniz olay da orada bambaşka hale getirildi. Şimdi bunun şeyden sonra alınması tamamen Yargıtay’da bu karar bozulduktan sonra, darbe girişiminden sonra mümkün olmuştur. Ondan önce yine bu şemsiye tarafından korunuyordu zaten bu görev ihmaliyle ilgili suçlamada sekiz yıllık zamanaşımı var. Bakın Muammer Akkaş 17-25 Aralık Operasyonu yapılıp da Muammer Akkaş kaçmasaydı. Diyelim ki o operasyon yapılmadı ve biz 19 Ocak 2014 tarihini gördük, o gün Hrant Dink’le ilgili Ramazan Akyürek ile Ali Fuat Yılmazer’in yargılandığı bu dava var ya, zamanaşımından düşüyordu, ondan sonra hukuken buna hiçbir şey yapamazdınız. Onun için zamanaşımını gözeterek o atanan savcılar tekrar örgüt suçlaması olarak açtılar –ki onun zamanaşımı çok daha uzun– böyle bir engel kalmasın diye. Dolayısıyla olayın failleri FETÖ’cüler. Bu cinayeti örtmeye çalışan bakın hangi davada müfettiş yargılandığını gördük. Denetleme kurulu müfettişlerinde bile FETÖ’cüler vardı. Bakın bu denetleme kurulu yegâne aklanan kurum İstihbarat Daire Başkanlığı’dır biliyor musunuz. Sadece onlardır. Ve nasıl yaptılar? Mesela Mehmet Ali Özkılıç var FETÖ’cü. Kendisinin daha önce yazdığı aklama raporlarını referans yapıyor. Nerede? Devlet Denetleme Kurulu’nda. Bir okuyorsunuz, Nazlı Ilıcak yıllarca yazdı. Canım bakın bu Devlet Denetleme Kurulu bile bu polisleri akladı. Akladığı raporlar dayanak yaptığı raporlar daha önce kendilerinin yazdığı raporlar; Mustafa Canoğlu, biri daha vardı: Şükrü Yıldız. “Ben açılmasını istedim.” Açtırsaydın, konuşsaydın basınla.

Peki, programda biraz süreyi aştık. Arkadaşlarımızın zamanını da kısıtlamayalım. Son sözleri alacağım önce sizlerden alalım. Yani şu anda ne görüyorsunuz? Dava nereye gidiyor? Bu sefer bir yere gideceğine dair güçlü işaretler var mı ne diyorsunuz?
Akgül
: Ben açıkçası 5-6 senedir takip ediyorum. İlk başladığım davadan hâlâ devam ediyorum. Ben geçmişte yapılanların tekrar yapıldığını düşünüyorum. Nedim’in dediği yerden devam edeyim: Mevzu sadece Gülen Cemaati üzerinden devam edecekse bu davalarda birileri yine korunmaya devam edecek demektir. Programa girmeden önce de konuştuk, buradaki cinayetin faili zaten devlettir. Devletten birilerinin, devlette sorumluluğu olanların, hani siyasi iktidar vakti zamanında işbirliği yaptığı kişileri korurken işbirliği bozulduktan sonra kendisini koruyup şu an hasmını yargılıyor ve bu şekilde devam ediyor. Ve biz bu korumaları görüyoruz zaten. O yüzden 24 kişiye takipsizlik kararı verildi. O yüzden bu kişiler arasında Kerinçsiz var, Selim Kutkan var. Ve bugün talep edilen kişiler bunlar ve bunların isimleri veriliyor ve iddianameye dâhil edilsin denilen kişiler edilmiyor. Dolayısıyla bugün Rakel Dink’in dediği çok önemliydi: “Eğer siz” diyor “bir şey araç edinecekseniz bunun için araç edinin” diye. Gerçekten kurulduğu andan itibaren bugün bu dava araçsallaştırılıyor. Tekrar açılma süreci, hukuki takvimin hızlı ilerlemesi bir yana, bir anlamda Cemaat operasyonu 17-25 Aralık sonrası açılmasının sebebi de bir yerde bu. Çünkü araları bu kadar bozulmasaydı biz biliyoruz ki bunlar korunmaya devam edecekti, bu dava zamanaşımına uğrayacaktı. Bu insanlar hiçbir zaman yargı önüne çıkmayacaktı. Peki, yani vakti zamanında, eğer bundan bir üç yıl öncesinde dört yıl öncesinde bu dava sürerken ve bu şekilde gitmiş olsa Ali Fuat Yılmazer’in bugün yaptığı açıklamalar, yani Erdoğan’ı suçlayan, Cerrah’ı suçlayan, birebir söyleyen, hedef gösteren, ya da Ramazan Akyürek’in imha ettiler dediği ifadeleri gazeteciler nasıl yazacaktı? Bugün nasıl yazıyor. İnanılmaz bir siyasi kutuplaşmanın üzerinden bu dava araçsallaşmaya devam ediyor. Dolayısıyla ben şu gelinen noktada biz ancak kepçeyle bir kısmı daha alacağız. Bir kısmı daha bu davada ortaya çıkacak, ama yine bunun köküne ulaşamayacağız.

Bu zamanın da korunanları, dokunulmazları olacak endişesi taşıyorsunuz.
Akgül
: E tabii, şöyle olacak: Bundan üç sene beş sonra sonra fark edilecek, tekrar bir siyasi bir iktidar değişimi olacak, yine birileri küsecek birine, bu siyasi değişiklikten biz yeni bir şeyler göreceğiz.

Hakikate ulaşabilecek miyiz? En başta sorduğum soru.
Akgül
: Ben hakikatin savunmalarda olduğunu düşünüyorum. Daha doğrusu duruşma salonunda olduğunu düşünüyorum. Yani oradan çıkacak olan bir sonuçtan ziyade oraya tanık koymak önemli. Çünkü hakikatin kendisi orada aslında savunmalarda gizli; birbirlerinden nasıl istihbarat sakladıklarında gizli. Biz daha bu işin nasıl hedef gösterildiğini, nasıl emir verildiğini bilmiyoruz. Daha çıkmadı. Bunlar çıktığında daha farklı olacak bu jandarma işi de girdiğinde. Bu ilişkilerin kendisinin çelişkiselliği. Hani herkes yanındakine top attığında, herkesin ortaklaştığı tek şey var, o da Trabzon jandarması; yani herkes birbirini suçluyor ama herkes aynı zamanda Trabzon jandarmasını suçluyor. Buradan çıkacak sonuç da önemli.
Şener: Çünkü o salonda şu anda Trabzon jandarması yok ya, o yüzden, kolay hedef onlar için.
Akgül: Sözleştikleri tek nokta, başka hiçbir şeye bulaşmıyorlar.
Şener: Orada şöyle: Şimdi bahsettiğiniz o konuda istihbaratçıların genel özelliği kendileri ile ilgili yalan söylüyorlarsa, ama karşı tarafla ilgili doğruyu söylüyorlar; ama onu çapraz kontrol ettiğiniz zaman gerçeğe ulaşırsınız. Bir de emri kim verdi noktasında Erhan Tuncel çok önemli bir isim. İster Trabzon jandarması boyutu ister polis boyutu, ama bizim net gördüğümüz, ilişkiler itibariyle, polisle çok yakın ve Büyük Birlik Partisi’ne doğru giden bir milliyetçi bir grup da var, bu derin devletle bağlantısı olabilecek gruplar var, mafya bağlantısı olabilecek gruplar var. Şimdi, şu anda yargılanan sanıklar cinayet işlendikten sonraki görevi ihmalle ilgili tartışmalardan yırtmaya çalışıyorlar, eğer zaten içlerinden polislerden birisi “Ya, Erhan Tuncel’e yüklemeyi biz yaptık” dese, Hrant’ın öldürüldüğüne dair söylediğin zaman zaten suçu itiraf ediyorsun. O gelmez. Erhan Tuncel’den bunu beklememiz zaten zor. Çünkü o zaman Yasin Hayal’lere bu talimatı onun verdiği ortaya çıkar ki bu onu zor durumda bırakır. Ki böyle bir sanıktan bunu beklemek mümkün değil. Burada yapılacak tek şey en azından teknik istihbarat yönünden Anayasa Mahkemesi’nde olan başvuruyu kabul edip onu yeniden yargılamaya götürdüğünüz zaman, ismi geçen sanıklar açısından, yani aşırı milliyetçi, benim derin devlet artığı dediğim, Hrant’ın hayatını daraltmaya çalışan adamların acaba bağlantısı var mı? Onların telefon irtibatları var mı? Birileriyle görüşmüşler mi? Trabzon’da ifadesi alınmayan adamlar var, bu dosyada ismi geçen isimler var. Onlara irtibatları üzerinden bir-iki noktadan ulaşılabilir mi? Oradan bir imkân sağlanabilir. Ya da gerçekten mesela ben bu FETÖ meselesinde de şeye inanıyorum. Çok ciddi bir ceza indirimi ile bizi gerçeğe ulaştıracak bir itiraf. Hani bu var ya şeyde, etkin pişmanlık falan onun gibi mesela. Bazı insanlara, “Bak arkadaş, bunda nasıl olsa senin alacağın 20-25 yıl ceza var, o görünüyor. İtirafa girersen bunun 3’te biri inecek falan” umudu vererek belki buna zorlanabilir. Başka türlü ulaşma şansınız yok. Bakın Muhsin Yazıcıoğlu buna aslında vâkıf olmuş. “Bizim tarla çoktan sürülmüş” derken Erhan Tuncel’in Büyük Birlik Partisi içerisine nasıl yerleştirildiğini… Çünkü Erhan Tuncel çok önemli bir isim, Cemaat evlerinde Elazığ’da yetişiyor. Bunu zaten kendisi anlatıyor. O bağlantıyı hiç dosyalara bile girmiyor polis. Kendisi söylediği halde, hatta ben diyorum ki “İstanbul’da Emniyet’te ifadesi alınırken kamera kaydı yaptınız, bunu ben biliyorum, yapanlardan dinledim çünkü; çıkarın bu kaydı”. Hiçbir yerde çıkarmıyorlar.

Peki, bir Muhsin Yazıcıoğlu programı da yapmak gerekiyor galiba. Yani orada da.
Şener
: O Hrant’ın kardeşi Ali Bayramoğlu ile temasa geçiyorlar.

Kimler geçiyor?
Şener
: Muhsin Yazıcıoğlu.

Öyle mi?
Şener
: Ali Bayramoğlu ile temasa geçiyorlar. Orhan Abi ile görüşmek istiyor Muhsin Yazıcıoğlu.

Tarih nedir?
Şener
: Ne zaman? Öldürülmeden, Muhsin Yazıcıoğlu öldürülmeden bir hafta önce. Hatta ben Orhan Abi ile konuştuğum zaman, onu geçenlerde yazmıştım. “Çok üzüldüm” dedi, “bize anlatacağı şeyler vardı, cinayetle ilgili benimle görüşmek istediğini söylemişti avukatlar aracılığıyla. Ama maalesef bir hafta içinde öldü” dedi.

Peki.
Akgül
: Ben bağlamak adına bir şey söylemek istiyorum ama.

Canan’a soru soracağım son, programı seninle kapatacağız.
Akgül
: Biz siyasi cinayet davalarının sonuçlarının nasıl olduğunu biliyoruz. Hiçbiri toplumsal hafızamızda hakikati yarattı mı? Hatırladığınız böyle bir şey var mı yani? Benim de yok. Dolayısıyla bu yüzden bu duruşmada ne olup biteceği, daha doğrusu bu davada hakikatin kendisi duruşma salonundan çıkacak. Bu ancak bizim bunu gerçekten aramamızla mümkün. Öyle bir durumdayız gerçekten; ben bunu özellikle söylemek istiyorum. Canan da duruşmayı takip ettiği için, bizim en büyük sıkıntılarımızdan birisi bu. Mesela Engin Dinç gibi biri yargılanırken salona yığılan gazetecilerin, daha sonra hiç uğramadığı bir dönemden bahsediyoruz.

Medya-içi eleştiri olarak algılıyorum ben bunu.
Akgül
: Tabii ki. Ama şu çok önemli, yani bu aslında bu davada siyasi bir taraf almak anlamına geliyor. Yani bu davada Ali Fuat Yılmazer’in savunmasını dinlememek anlamına geliyor. Engin Dinç’i dinlerken Ali Fuat Yılmazer’i duymamak anlamına geliyor. Engin Dinç’in söyledikleri ne kadar önemliyse Fuat Yılmazer’in söyledikleri de o kadar önemli. Çünkü gerçek bu ikisi arasındaki çatışmadan çıkacak ortaya.

Ben yine de umutluyum. Çünkü ne Abdi İpekçi davasında ne Uğur Mumcu davasında ne Muammer Aksoy-Bahriye Uçak’ta böyle bir takip olmadı. Şimdi o davaları gel konuşalım diye oturtsak, burada gazeteci…
Şener
: Çünkü aynı Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi, kurbanın ailesine yakın gazeteciler dahil olmak üzere istihbaratçılar tarafından manipüle edilmiştir. Hrant Dink cinayetinde de böyle oldu, Uğur Mumcu cinayetinde de. Bakın bu Hrant Dink cinayeti soruşturması var ya, en büyük zararı Hrant’ın liberal dostuyum diyen özellikle bir takım var, siyasi angajmanla bakanlar vermişlerdir.

Çünkü hiçbir zaman gerçeği bulmak için bakmadılar; hep siyasi ezberlerle bakmışlardı.
Onlar da aydınlatmaya çalışıyorlardı ama kendilerince.
Şener
: Bakın, aydınlatmak için mesafeli olmanız gerekiyor herkesle. Yani bir serinkanlı durmanız gerekiyor. Uğur Mumcu örneğini verdiniz ya. Bakın Uğur Mumcu’nun hanımı Güldal Mumcu tam cinayetten yirmi yıl sonra bu işin içinde devlet elemanlarının nasıl görev aldığını örnekleri ile yazan bir kitap kaleme aldı. Şimdi neden? Uğur Mumcu’nun çalıştığı gazete Cumhuriyet. Onun her yıldönümünde, “Uğur böyle iyiydi, şöyle araştırmacıydı, böyle kahramandı”. Kardeşim siz gazeteci değil misiniz? Sizin aynı gazetede misyonunuz yok mu? Bakın hangisi o misyonu sürdürmüş? Hangisi o davayı takip etmiş? Öyle değil. Bakın çok dramatiktir. Güldal Mumcu’nun kitabını bir daha okusun insanlar. Çok kahramanlaştırdığınız insanların nasıl Güldal Mumcu’nun gözüyle yerlerde süründüğünü görürsünüz. Ben son sözümü de oraya bağlamak istiyorum Hrant Dink cinayetiyle ilgili olarak Taraf gazetesi dahil olmak üzere, Cemaat gazetelerini zaten saymıyorum örgüt yayınları olduğu için. Ama o takımın o Hrant Dink cinayeti ile ilgileniyorum diye görünen takımın nasıl yalpaladığını, bir ezber üzerinden sloganlar üzerinden dün ne söylediklerini, dosyaya baktıkça gerçeğe asla ulaşamayacağını… Ya bir düşünün “MİT’çinin ifadesi alınmamış deniyor, oysa MİT’çinin ifadesi var”.

Anladım o konuyu. Canan sen toparlarsan.
Coşkun
: Bu dava daha çok su götürür. Bu işin daha jandarma boyutu var. AYM başvurusu sonuçlanırsa eğer MİT ayağı var. Ben bu davayı 2013’ten itibaren takip ediyorum; 2013’ten itibaren inanılmaz bir kirli ilişkiler ağına sahne oldu. Bundan sonra kimbilir ortaya nasıl ilişkiler çıkacak. Ama her ne olursa olsun bence fail kamuoyu nezdinde bugün Rakel Dink’in de dediği gibi mahkûm oldu zaten. Kamuoyu bunun sadece FETÖ tarafından işlenmiş bir cinayet olmadığını biliyor. Bir dönem kol kola yürüdüklerinde bu cinayetin tasarlandığını, sonra o mutlu evliliği bittikten sonra tarafların birbirine düştüğünün çok farkında. Biz Elif ile beraber sokak röportajı yaptık. Orada insanlar medyanın dediğine göre FETÖ diyorlar. Yani bu cinayetin sırf faili meçhul kalmasın diye FETÖ’ye bağlanmaya çalışıldığını, tetiği çeken…

Ama bir dönemde hiç konuşulmuyordu. Ama bu bağlar da ortaya çıktı. Daha önce hiçbir şey yokken şimdi bu var.
Coşkun
: Tetiğin çekilmesinde en az FETÖ kadar sorumlu olan diğer gücün ismini de yargılamanın sonunda göreceğiz nasıl bir isim koyulacağını. Ama her ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın, kimi beraat edecek belki, kimi belki ağır cezalar alacak. Ama hem buradaki hukuk mücadelesi kazanıldı, hem Elif’in dediği gibi siyasi cinayetlere ilişkin tarihe önemli bir mücadele çivisi çakıldı bence. O yüzden bir kazanımdır bu dava, şu haliyle bile.
Şener: Bir cümle söyleyeyim. Şimdi olaya sadece FETÖ ya da paralel diye bir kavram üzerinden gidenler bir zamanlar sadece Ergenekon üzerinden gidenler ile aynı hatayı yapıyorlar. Böyle değil diyenler de yine hata yapıyorlar. Yani FETÖ değil, paralel değil, o zaman Ergenekon da değil, diyenler de hata yaptığı gibi, bugün de onu yapıyorlar. Çünkü ben hiçbirini kullanmadan isimler üzerinden bunun sorumlularını 2008’den beridir yazıyorum. Buna FETÖ demenize gerek yok, Ergenekon da demeyin ama cinayetin işlendiği o atmosferi hazırlayan… Demin bahsettim, Genelkurmay’dan bahsederek geliyorum bakın, MİT’ten bahsederek geliyorum ben isim isim. Ama siz insanlara kavram sorarsanız, tabii ki insanların siyasi pozisyonuna göre bir şey olur. Ama söyleyin bakalım Hilmi Özkök, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, Ali Fuat Yılmazer, Ramazan Akyürek, Rüstem Eryılmaz, Fikret Seçen, Şükrü Yıldız, Ali Öz, gelin böyle; Nazlı Ilıcak, Bayram Kaya, Adem Yavuz Aslan, bırakın sıfatları falan, isimler üzerinden gidin, biz gerçeğe böyle ulaşırız; ama bizi kavramlara sokmaya çalışırsanız, o kavram vardır, FETÖ vardır veya yoktur. Veya paralel vardır veya yoktur. Veya Ergenekon vardır veya yoktur diye değil, ilişkileri biz böyle ilmek ilmek, hani bir elişi yapar gibi birbirine bağladığınız zaman doku ortaya çıkıyor. O yüzden bunun üzerinden bunların ortak sıfatı: Bu devletin içinde görev yapmış elemanlar. Tamam mı? Devlet de şimdi bunların bir kısmından hesap soruyor. Ama Anayasa Mahkemesi’nde bulunan dosyada ben abartıldığını düşünüyorum, MİT de yargılanacak. Orada bir tane MİT’çi var Özer Yılmaz. Özer Yılmaz’ı yargılayın. Handan Selçuk o kadar önemli değil. Handan Selçuk’un ifadesi de yok. Özer Yılmaz konuşuyor. Zaten ifadesini de vermiş, bu ifade üzerinden yeniden aynı şeyleri anlatacak. “Talimatı ben müdürümden aldım o da Genelkurmay’dan aldı.” Peki, dosyada bunlar var mı? Yok. 2010’dan beri ben Kırmızı Cuma kitabımda bunu yazıyorum söylüyorum. Çıksın savcının biri sorsun: Neden bu bildiriyi yayınladın? Neden Hrant Dink’in tehdit edilmesi sürecinde Genelkurmay’dan MİT’e telefon açıldı? Var mı bunu sorgulayacak olanı. Bakın en kötü şey şu: Uğur Mumcu cinayetinde de bir zaman en çok gazeteciler zarar verdi. Çünkü siyasi pozisyon ve o siyasi dünyasına göre kendince bir yorum yapıyor. Bırakın insanların kimliklerini; bakın ben Dink cinayetinin ilk faillerini, ben bu FETÖ takımını gördüğüm zaman hiçbirine Fethullahçı yazmadım. Benim kitaplarımda hiçbir Fethullahçı diye yazmaz. İsimleri ile zikrederim adamları. O daha sonra, darbe sonrası bu devletin onlara verdiği bir isim FETÖ. Henüz daha Yargıtay onaylamış değil. O ayrı bir kavram, böyle değil, insanlara soru soracaksanız, Ali Fuat Yılmazer’e, Ramazan Akyürek’e soracaksınız, Trabzon Emniyet Müdürü Engin Dinç’e soracaksınız. Muammer Güler’e soracaksınız. O ilişkileri üzerine geleceksiniz. Ama siz kavramlarla tartışmaya başlarsanız geçmişin hatasını yaparsınız. Böyle bu iş aydınlanmaz kardeşim. Yo, bayağı bayağı aydınlanacak. Kavga edersek azmettirenler yönünden de ortaya çıkacak. Çünkü benim Orhan Abi’ye de borcum var, adalet adına da borcum var, Dink ailesine de borcum var. Bu kadar bedel boşuna ödenmedi.
Evet, biz gazeteciler olarak da, en azından biz bu işin takipçisi olmaya devam edeceğiz diyelim. Çok teşekkür ederim Nedim, biraz baskın çıktı kusura bakmayın. Bir program da Nedim’siz yapalım☺ Efendim çok teşekkür ederiz bu akşam bizi izlediğiniz için. Hrant Dink Davası’nın 10 yılda nereden nereye geldiğini bir kez daha anımsamanıza yardımcı olmuştur programın içeriği ve söylenenler. İyi akşamlar diliyorum. Hoşça kalın.