Ekran Resmi 2017-02-22 19.23.18

Transatlantik: Rakka Operasyonu & Ankara-Tahran gerginliği

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. “Transatlantik”le karşınızdayız. Washington’da Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’la ağırlıkla bölgeyi konuşacağız. Yani Suriye’yi, Irak’ı ve Türkiye ile İran arasında son günlerde artma eğilimi gösteren gerginliği ele alacağız. Merhaba arkadaşlar.
Gönül Tol
: Merhaba Ruşen.

Ömer Taşpınar: Selam Ruşen.

Bölgeye gelmeden önce, Ömer, sen dün New York’ta bir toplantıya katıldın, Dış İlişkiler Konseyi’nin Türkiye ve Tayyip Erdoğan ağırlıklı bir toplantısına. Senin dışında eski büyükelçi Ross Wilson ve Dış İlişkiler Konseyi’nin araştırmacılarından Steven Cook vardı bildiğim kadarıyla. O konsey üyelerine açık bir toplantı olduğunu biliyorum. Bazı detaylara girmek doğru olmayabilir belki, toplantının özelliği nedeniyle, ama ana hatlarıyla neler konuşuldu? Yayından önce sohbet ettiğimizde sen ekonominin daha öne çıktığını söyledin ki ben açıkçası daha siyaset konuşulur diye bekliyordum. Nedir? Neyi merak ediyor orada Dış İlişkiler Konseyi üyeleri Türkiye ve Erdoğan’la ilgili?
Taşpınar
: Ruşen, Dış İlişkiler Konseyi’nin merkezi New York’ta biliyorsun. Dolayısıyla Dış İlişkiler Konseyi’ne katkı yapan, bağış yapan şirketler çoğu zaman dış yatırım meselesiyle çok ilgililer. O nedenle gelen soruların çoğu Türkiye’deki ekonomik gidişat ve siyasî istikrar üzerineydi. Benim gördüğüm bir endişe var tabii; Türkiye’deki siyasî istikrar, güven meselesi nedeniyle. Tayyip Erdoğan’ın profili konuşuldu tabii. Sonuçta on beş yıldan beri ülkeyi yönetiyor. Başarısının arkasındaki sır nedir? Orada da ekonomiden bahsedildi. Yani ben bunun çok fazla artık İslamcılıkla, ideolojiyle açıklanamayacağını; halkın Tayyip Erdoğan’a destek veriyor olmasının temelinde bir istikrar ve ekonomik neden olduğunu da biraz vurguladım. Tabii Türk-Amerikan ilişkilerine de değinildi. Orada malum konular, iki temel meselenin Trump döneminde nasıl ilerleyeceği konusunda sorular soruldu. Orada da bir uzlaşma bulmak zor. Çünkü –umarım bunu konuşabiliriz– şu anda Amerika’nın dış politika olarak neyi izleyeceği konusunda ciddi soru işaretleri var.

Ben geçen gün Brzezinski’nin bir tweet’ini gördüm. Hatta çok hoşuma gitti, retweet’ledim. Hatırladığım kadarıyla “Şu anda ABD’nin bir dış politikası var mı?” diye soruyordu.
Taşpınar
: Evet ben New York’ta başka bir toplantıya da katıldım. Orada da ana eleştiri, Türkiye’den çok, “Biz ne yaptığımızı biliyor muyuz ki?” Ortada henüz daha neredeyse kurulmamış bir kabine, ulusal güvenlik danışmanı tekrar seçildi, McMaster isimli bir general seçildi. Onu konuşabiliriz. Michael Flynn’ın yerine geldi. Rusya’yla ilişkileri nasıl olacak Amerika’nın? Çin’le ilişkileri nasıl olacak? Bu konularda… Kürtlere silah verilecek mi, verilmeyecek mi? Rakka’yla ilgili kısa dönemdeki önemli mesele bu. Ama Amerika’nın Çin politikası ne olacak? Amerika’nın Rusya politikası ne olacak? Bu konular merak ediliyor. Bunlarla ilgili de soru işaretleri var. Genel anlamda bunlar konuşuldu.

Evet. Gönül, Rakka dedi Ömer. Rakka’yla ilgili trafik çok yoğunlaştı biliyorsun. ABD’nin Genelkurmay Başkanı Türkiye’ye geldi. Ondan sonra Münih Güvenlik Konferansı’nda Başbakan Binali Yıldırım Amerikan Başkan Yardımcısı’yla bir araya geldi. Sürekli Türkiye’den, Rakka operasyonuyla ilgili bir beyaz sayfa açmaktan bahsediyorlar ABD ile beraber. Hatta “Askerlerimiz fiilen katılmayacak, taktik olarak yardımcı olacağız” gibi detaylar da dillendirildi. Sen bu konuyu en yakından takip eden bir araştırmacı olarak, şu anda daha önceki konuştuklarımızdan –ki çok konuştuk bunları biliyorsun, senin söylediklerinin hemen hemen hepsi çıktı– şu anda senin bugüne kadar söylediklerinden farklı bir gelişme var mı, bekleyebilir miyiz? Yoksa yine aynı statüko aynen devam ediyor mu Rakka konusunda?
Tol
: Aynen devam ediyor Ruşen. Yeni bir şey yok. Buraya bir hafta on gün evvel Türkiye’den bir heyet gelmişti. Türkiye Dışişleri Bakanlığı müsteşarı, MİT’ten insanlar geldi. Burada Amerikalı yetkililerle görüştü. Yapılan toplantılardan sonra bizim öğrendiğimiz kadarıyla Pentagon yetkilileriyle Rakka operasyonu konuşuldu. Türkiye malum, YPG konusunu gündeme getirdi. Rakka operasyonuna katılabileceğini söyledi ve Pentagon’dan o malum çıkış geldi. Dendi ki: “Yine Türk heyeti geldi, yine aynı tezler konuşuldu ve hâlâ Türkiye’nin Rakka’ya nasıl bir katkıda bulunacağına dair operasyonel bir yol haritası yok elimizde”. Ondan sonra Münih’te Başbakan görüştü. Sonra Genelkurmay Başkanı’yla İncirlik’te görüşüldü. Bir telefon konuşması oldu Trump’la Erdoğan arasında vs.. Hâlâ masadaki şeyler aynı. Hâlâ sorunlar aynı. Türkiye’nin farklı olarak önerdiği hiçbir şey yok. Şu belki: Amerika Rakka’ya El Bab’dan operasyon yapılmasını düşünüyor. Türkiye daha kuzeyden yapılmasını öneriyor. Ve temel olarak hava desteği vereceğini söylüyor. Ekstra kara gücü vermeyi önermiyor bildiğim kadarıyla. Sadece belki Türkiye’nin sahadaki kara gücü kullanılabilir deniyor. Ve temel olarak talebi de: “Kürtler bu operasyonun bir parçası olmasın”. Türkiye’nin tezleri aşağı yukarı aynı. Amerika’nın söylediği şey de: “Görelim”. Kürtlerin yerine geçecek bir kara gücü nereden gelecek, Türkiye bu konuda ne kadar bu operasyona destek olacak onu görmek istiyor. O yüzden yeni bir şey yok. Hâlâ Suriye Demokratik Güçleri arasındaki YPG güçleri problem olmaya devam ediyor. O anlamda bu kadar trafik var, ama henüz önerilen bir çıkış yolu bulunmuş değil.

Burada bir şey sorabilir miyim Gönül? Dışişleri Bakanı’nın bir lafı var biliyorsun: “Orada insanlar YPG ile IŞİD arasında IŞİD’i, rejim veya Şii milisler arasında yine IŞİD’i tercih eder” diye bir çıkış yaptı. Bunun bir karşılığı oralarda var mı? İlgi topladı mı, yoksa tepki mi topladı?
Tol
: Aslında ben takip ettiğim kadarıyla çok tepki görmedim. IŞİD’le YPG’nin her ikisine de terörist organizasyon demesini söylüyorsun değil mi?

Evet, bir de oradaki halkın tercihinin Araplık ve Sünnilikten dolayı olarak IŞİD’i kendine daha yakın gördüğü şeklinde bir çıkarım yapıyor.
To
: Burada hep işte söylenen şey, yönetim nezdinde değil daha düşünce kuruluşlarınca dillendirilen şey: “Tamam, bunlar alındıktan sonra, Musul alındıktan sonra, Rakka alındıktan sonra buraları kim elinde tutacak?” Bu da bir counter terror operasyonundan çok daha fazlasını gerektiriyor. Ve “Trump yönetimi buna hazır mı?” sorusu soruluyor. Sorunun kaynağında hep konuştuğumuz gibi aslında IŞİD’in önemli bir tabanı var. O taban zayıflamış durumda birkaç yıldır. Fakat hâlâ bir tabanı var. Özellikle Musul gibi yerlerde, Rakka’da ciddi bir tabanı var. Dolayısıyla “Bununla mücadele etmek, yani bir ideolojiyle mücadele etmek için yeterli donanıma sahip mi Beyaz Saray?” sorusu hep soruluyor. Bu anlamda da Musul operasyonundan bahsederiz, Musul operasyonu çerçevesinde de hep sorulan şey “Musul’un yeniden inşası oradaki halkı kazanmayı gerektirecek. Oradaki halkı kazanmak için de bir parça marjinalleşmiş Sünnilerin sorunlarına derman olmak gerekiyor, tarafları bir araya getirmek gerekiyor ve bütün tarafları temsil eden bir yönetim modeli geliştirmek gerekiyor. Fakat bütün bunları yapmak için Washington’da bir siyasî irade, aynı zamanda bir taktik, askerî bir yol haritası var mı?” sorusu çok sık soruluyor.

Burada istersen Ömer’e yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı’nı sorayım. Okuduğum şeylere baktığım zaman, ilginç bir isim. Umulmadık yerlerden de kendisine pozitif değerlendirmeler gördüm. Mesela McCain –ki kendisi Trump’a çok karşı bir senatör ama– bu ismi çok coşkuyla karşıladı. Halen görevde olan, yani emekli olmayan bir generali getirdi. Bu generalin Vietnam’la ilgili falan yazıp çizdiklerine baktığımız zaman otoriteyi sorgulamasıyla bilinen birisi olduğu söyleniyor. Bu bir şeyleri değiştirebilir mi? Trump yönetiminde şu âna kadar pek gözükmeyen ışık yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı’ndan parıldayabilir mi? Böyle bir ihtimal var mı Ömer?
Taşpınar
: Trump’a bağlı. Trump’ın ona ne derece manevra alanı sağlayacağına bağlı. Bu görevi Trump General McMaster’dan önce emekli general, eski CIA Başkanı David Petraeus’a da önerdi. Hatta başka bir generale de önerdi, General Harward’a da önerdi. Bunlar emekli generallerdi ve şart olarak Petraeus olsun, Harward olsun, “Ama Ulusal Güvenlik Konseyi’ni biz yöneteceğiz, personeli biz yöneteceğiz. Mesela çalışacağım kişileri ben seçeceğim” dedi Petraeus ve Harward. Trump buna “Hayır” dedi. Trump “Benim seçeceğim insanlarla çalışacaksınız” dedi. Bir bakıma yeterince onlara güç vermeyeceğini belirtti. Bu sefer emekli olmayan, hâlâ görevdeki bir general geliyor. Eğer başkan henüz emekli olmamış bir askere “Ben sana bu görevi vermek istiyorum” derse, o askerin kolay kolay “Hayır” deme lüksü yok. Dolayısıyla Washington’daki soru: “McMaster acaba kendisi yönetebilecek mi? Gerçekten isteyerek, canı gönülden mi bu işe atıldı? Yoksa bir bakıma mecbur kaldığı için mi bunu aldı, bu görevi kabul etti?” Dediğin şeyler doğru McMaster’la ilgili. Son derece yetenekli, stratejik düşünen, akademik background’u olan ve saygı gören bir general. Vietnam üzerine bir doktora tezi var. Doktora tezinde generallerin görevini yapmadığını, siyasîlere doğru dürüst bilgi vermediklerini ve bir bakıma siyasî açıdan yükselmek adına Beyaz Saray’la fazla yakın ilişkiler kurduklarını, Beyaz Saray’ın yanlış operasyonel, taktiksel, stratejik yönlendirmelerine karşı çıkmadıklarını anlatıyor. Bu doktora tezi Amerikan harp akademilerinde okutulan bir doktora tezi, son derece ciddiye alınan bir doktora tezi Vietnam’la ilgili. Yani bir bakıma “Asker olarak bizim görevimiz siyasîlere doğruyu söylemek ve strateji açısından onları uyarmak.” Bu önemli bir tez. Güçlü bir adam olarak biliniyor. Trump’la çalışıp çalışamayacağına emin değilim. Fakat Michael Flynn’den sonra dünyaya daha dengeli bakan, ideolojik bakmayan, daha pragmatik bir insan geldi diyebiliriz. Bu arada kısaca –geçen hafta konuşamadık– Michael Flynn’le ilgili bir şey anlatmak istiyorum. Amerikan basını biliyorsun çok fazla üstlerine gitti Rusya’yla ilişkilerin. İki bakış açısı var. Kimisi diyor ki Michael Flynn Amerikan basınının başarısı sayesinde bir bakıma istifa etti. Çünkü Amerikan basını deşifre etti ve bu konuşmaları öğrendi. Dolayısıyla çok üstüne gitti Mike Flynn’in ve dosyanın üzerinde dura dura sonuçta hem Trump’ı hem Mike Flynn’i yıprattı. Dolayısıyla New York Times’a, CNN’e, Washington Post’a çok kredi verenler var. Ama bir de bir Amerikan derin devletinin ortaya çıktığını savunanlar var — ki bununla ilgili çok ilginç yazılar çıkmaya başladı. Bana da çok soruyorlar: “Türk derin devleti nasıl bir devlet? Amerika’da derin devlet çıkıyor olabilir mi?” Derin devletten anladıkları şu: İstihbarat kurumları siyasîlerin önünü kapatıyor. Mesela Trump’ı zor duruma sokacak bilgilerin basına sızdırılmasını bürokratlar ve özellikle CIA yapıyor. Dolayısıyla CIA içinde bir beyin takımı Trump’ı bir bakıma neredeyse istifaya zorlayacak bir yere götürebilir mi? Bu Amerika’nın derin devleti mi? Ben buna derin devlet demiyorum. Amerika’daki bürokratik direnç diyorum. Bir bakıma denetleme görevi, dengeleme görevi. Buna derin devlet olarak bakmak yanlış. Ama Trump’ı destekleyen Cumhuriyetçiler, Trump’ın tabanı “Derin devlet bizi istemiyor” diye şu anda ciddi bir propagandaya girmiş durumda. Ve o derin devletin Amerika’nın dış politikasını aslında kendisinin belirlemek istediğini…

Onlara o zaman şey kavramlarını söyleyin, government ve state farkı. Bizde vardı ya “hükümet oldu ama devlet olamadı” lafları bir zamanlar.
Taşpınar
: Ben sana yönlendireceğim bundan sonra.

Gönül, bir dipnot düşelim. İzleyicilerimizden bazıları ulusal güvenlik danışmanlığının nasıl bir kurum olduğunu bilmeyebilir. Bizde çünkü danışman deyince, yöneticilerin danıştığı kişi gibi görünüyor. Ama Türkiye’de olmayan bir sistem ulusal güvenlik danışmanı. Bu bahsettiğimiz bir kişiden niye bu kadar uzun bahsediyoruz? Bunu bir açar mısın? Ulusal güvenlik danışmanı tam olarak ne yapıyor?
Tol
: Aslında ulusal güvenlik danışmanı, diğer, mesela savunma bakanından, dışişleri bakanından çok daha fazla söz sahibi ve başkanla çok daha yakından çalışan bir isim. O yüzden de aslında dış politikanın belirlenmesinde, iç siyasette güvenlikle ilgili meselelerin belirlenmesinde kilit rol oynayan bir insan. Sadece bir danışman değil. Diğer kabine üyelerinden çok daha fazla ağırlığı olan, siyasetin belirlenmesinde çok daha aktif rol oynayan bir isim. O nedenle kimin geldiği önemli. Ama benim geçen hafta söylediğim gibi Trump söz konusu olduğunda hâlâ hiçbir şey bilmiyoruz. Bir fikrimiz var Trump’ın nasıl bir başkan olacağına dair, fakat henüz çok ciddi ve önemli bir karar alınmamış durumda, özellikle dış politika konusunda. Dolayısıyla Trump bundan önceki Amerikan başkanları gibi mi çalışacak danışmanıyla, yoksa bütünüyle kendi profilini çizip kendi kararlarını son kertede etkilenmeden, kendi gündemini mi diretecek bilmiyoruz. Ama geleneksel olarak ulusal güvenlik danışmanı önemli bir pozisyon.

Taşpınar: Bir de şunu ekleyeyim Ruşen: Beyaz Saray’da ulusal güvenlik danışmanının odası başkanınkinin yanında. Altında çalışan genellikle 300 kişilik bir personel var. Bu personel Pentagon’dan da, Dışişleri Bakanlığı’ndan da, CIA’den de geliyor. Ana görevi Pentagon, CIA, Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray arasında koordinasyonu sağlamak ulusal güvenlik danışmanının. Yani kararlar alındıktan sonra kararların takibi, stratejinin sahada gerçekleştirilmesi konusunda koordinasyon bütünüyle ulusal güvenlik danışmanının elinde. Yani Beyaz Saray’ın dışişleri konusundaki en önemli ismi diyebiliriz. Başkanın sağ kolu, artı bütün kurumların koordinasyonunu yapması gereken bir kişi.

Biraz Amerika’yı bırakalım. Başta bahsettik, Türkiye ve İran ilişkilerinde son dönemde Astana’daki zirvede Rusya’nın ön ayak olmasıyla, Ankara ve Tahran beraber de hareket ettiler. Bir yakınlaşmadan söz ettik, daha önceki yayınlarımızda da söz ettik. Son dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Pers milliyetçiliği saptamasının ardından Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun yaptığı “bölgede ve özellikle Suriye’de mezhepçilik yapıyor” çıkışı, İran’dan tepkiler… Bugün eski Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayeti bir çıkış yaptı. Türkiye’ye yönelik Suriye politikası konusunda çok sert çıkışlar yaptı. Hamaney’in, biliyorsunuz, dışişleri danışmanı. Bütün bunlar ne anlama geliyor? Ne dersiniz? Gönül, seninle başlayalım. Bölgede, Suriye’de askeri olan iki ülke ve bölgenin iki önemli gücünden bahsediyoruz baktığımız zaman. Suriye yüzünden aralar açılmıştı. Astana’yla tekrar düzelir gibi oldu. Şimdi durup dururken gibi algılanabilen bir şekilde tekrar bir tatsızlık var. Hatta Türkiye-İran iş konseyi toplantısı da bu gerginlik yüzünden ertelenmiş, bugünün haberi olarak.
Tol
: Ben Türkiye ve İran arasındaki konjonktürel gerginliği çok ciddiye almıyorum. Yüzlerce yıllık tarihe baktığımızda da Türkiye ve İran arasında hep bölgesel nüfuz konusunda bir itiş kakış söz konusu oldu. Ama aynı zamanda iki ülke her zaman bir denge siyaseti izledi ikili ilişkilerde. Bu Suriye ile ilgili, özellikle Arap ayaklanmalarından itibaren Türkiye-İran gerginliğinin arttığı dönemler oldu. Suriye’yle bu had safhaya ulaştı. Fakat her zaman, özellikle mesela Suriye’de farklı cephelerde olmalarına rağmen çatışmalar oldu, söz düellosu oldu, her iki tarafın birbirini çok acımasızca eleştirdiği dönemler oldu. Fakat günün sonunda enerji anlaşmaları imzalandı, ticaret anlaşmaları imzalandı. Dolayısıyla Türkiye ve İran, her iki ülke de şunun farkında: Ayrı ayrı ele alabildiler bir anlamda ilişkilerini. Suriye’de hemfikir olmayabiliriz, Irak’ta hemfikir olmayabiliriz, bölgesel nüfuz artırmak konusunda yarış içinde olabiliriz. Ama diğer taraftan her iki ülkenin de birbirine ihtiyacı var. O nedenle ilişkilerinin bütünüyle kırılmaması için iki ülke de çaba sarf ediyor. Ben bugün olan gerginliği aynı şekilde konjonktüre bağlayacağım. Türkiye açısından bence bu gerginliğin bu kadar tırmandırılması; Erdoğan’ın, Dışişleri Bakanı’nın, Başbakan’ın İran’ı bu kadar sert eleştirmesinin altında bir parça Trump yönetimine mesaj verme gayreti olarak da görüyorum bunu. Türkiye kendine bir pozisyon alıyor Trump yönetimi karşısında. Çünkü fark etmişsindir, Türkiye medyasında hükümete yönelik gazetelerde Amerikan-karşıtlığının tonu azaltıldı. Çünkü Trump’a dair beklentiler yüksek. Geçen gün yine Türkiye tarafından dendi ki “Trump yönetimiyle çok daha yakın çalışacağımızı düşünüyoruz. Kürtler konusunda ilerleme kaydettik” –ki bunun çok doğru olduğunu düşünmüyorum–, “Fethullah Gülen konusunda bizi dinlemeye çok daha yatkın bir Beyaz Saray görüyoruz” dediler. Dolayısıyla Türkiye kendini konumlandırıyor ve Trump yönetimiyle o ilişkileri ısıtma aşamasında, Trump İran konusunda çok radikal olduğu için Türkiye de bir anlamda İran’ı eleştirerek Trump’ın yanında pozisyon alıyor. Çünkü Trump’tan çok yüksek beklentileri var. Ama bence bir denge siyaseti izlenecek günün sonunda.

Ömer, aynı soruya devam edelim ama, Faruk Loğoğlu –eski Washington Büyükelçisi, CHP’de de siyaset yaptı– bir tweet attı bu gerginlik üzerine. Şöyle bir şey dedi mealen hatırladığım kadarıyla: “Türkiye Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini korumak adına İran’la ilişkilerini gerginleştirerek yanlış yapıyor. Şu anda bölgenin ihtiyacı olan Türkiye-İran işbirliğidir.” Yani onun gözünde Türkiye’nin İran’a karşı aldığı pozisyonun önemli faktörlerinden birisi Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerinin İran’a karşı duyduğu kaygılar, onlara destek diyor. Böyle bir boyutu da var mı bu gerginliğin sence?
Taşpınar
: Gönül’ün söylediği Amerika boyutu olduğu gibi, Amerika’ya yaranma boyutu olduğu gibi, muhtemelen birazcık da Suudi Arabistan ve Körfez’le ilişkileri iyi tutma boyutu da olabilir. Şimdi Rusya’yla böyle ilişkilerde sorun çıkmıyor. Rusya’yla sorunları birbirinden daha rahat ayırabiliyor Türkiye. Çünkü Rusya’nın bu Sünni-Şii cephesinde çok fazla söyleyecek bir şeyi yok. Biraz İran’la sonuçta daha yakın gözüküyor. Fakat diğer sorunlu komşumuz İran’la ilişkilerde çok ciddi bir Suudi Arabistan boyutu var Rusya’yla olmayan. Suudi Arabistan muhtemelen Türkiye’nin Suriye politikasından şikâyetçi şu anda. Hem Rusya’yla hem İran’la, bir bakıma Beşar Esad’ın iktidarda kalmasını kabullenerek barış anlaşmaları imzalıyor olmasından şikâyetçi. Bunu ben bir dengeleme politikası olarak görüyorum. Amerika boyutunu zaten Gönül güzel anlattı. Bir de bunun bölgesel boyutu var. Loğoğlu’nun söylediği gibi Türkiye Suudi Arabistan’la ilişkileri belirli bir dengede tutmak zorunda. Muhtemelen ekonomik ilişkiler, finansal giriş… Türkiye mesela bir Varlık Fonu kurdu yeni. Çok önemli gelişmeler var Türkiye’de. Bir Varlık Fonu kuruldu, büyük projelere o Varlık Fonu’ndan para aktarılacak. Bu Varlık Fonu’na Suudi Arabistan’ın da yatırım yapması için muhtemelen birazcık dış politikada ortak şeylerin söylenmesi gerekiyor. İran’la ilişkiler hep konuştuğumuz gibi. O yüzden zor bir dengede gidiyor. İran bir rakip Türkiye için, ama bir düşman değil. Düşmanlık yapmamaya çalışıyor Türkiye. Ama bölgede bir rekabet halinde oldukları çok ortada. Bir de İslamî geçmişi, İslamî tabanı olan bir parti olunca ciddi olarak mezhepsel boyut ekleniyor buna. Türkiye’de bugün eski tabirle Kemalist, Atatürkçü bir iktidar olsa muhtemelen Beşar Esad’a destek verir ve Suudi Arabistan’ın ne diyeceğini de çok fazla takmazdı. Ama bu iktidar bir bakıma Müslüman Kardeşler olsun, bölgede İslam adına, Sünnilik adına da belli şeyler söylemek istiyor. Ciddi bir Sünni boyutu var. Bu tür sorunların yaşanması doğal. Yeni-Osmanlıcılık dediğin zaman zaten –öyle bir şey kaldıysa hâlâ, Davutoğlu’nun söylediği şeyler– bütün bunlar İran’ı son derece rahatsız eden söylemlerdi. Yani kaçınılmaz olarak görüyorum, Türkiye’nin şu aşamada bölgesel olarak dengeleme çabası, mutlaka İran-Suudi Arabistan boyutuna bakıyor. Fakat tezat şu: Türkiye zaten İran’ın istediği şeyleri yapıyor. Zaten Beşar Esad’a destek verdi, Suriye politikasını değiştirdi. İran’la acaba nerede çok ciddi bir stratejik anlaşmazlık içinde diye sorduğumuzda, iki ülke de Kürt meselesinde çok rahat değil. İran birazcık daha rahat. Ama İran’ın da Kürt meselesi var. Türkiye Şam’a destek veriyor artık neredeyse. Beşar Esad’ın kalmasına destek verdi. Sorun nereden çıkıyor? Amerika boyutundan çıkıyor, birazcık da Suudi Arabistan’dan çıkıyor.

Son olarak sen, Gönül, biraz bahsettin ama, bu Musul operasyonunu bir sormak istiyorum. Artık sona geliniyor mu? Başladığında hızlı bir şekilde olur diye bekleniyordu. Bayağı ağır ağır, şimdi Batı Musul operasyonu başladı. Ne diyorsun? Ucu gözüktü mü bu olayın?
Tol
: Birçok insan Musul’un ancak 2017’nin sonuna doğru alınabileceğini söylüyor. Doğu Musul’a biliyorsun harekât Ekim’de başlamıştı ve geçen ay tamamlandı. İki üç ay devam etti. Batı Musul çok daha çetin olacak muhtemelen. Çünkü Batı Musul’da eski şehir merkezine baktığınızda sokaklar çok tarihi, eski, küçük sokaklar. Bu şu anlama geliyor: Irak ordusu muhtemelen tankını, tüfeğini, silahını bırakıp girmek zorunda. Neredeyse bir sokak savaşı yürütmek zorunda. Bu işleri çok daha çetrefilli hale getiriyor. Tabii IŞİD için özellikle Batı Musul çok önemli. Tünelleri kullanarak, insanları canlı kalkan olarak kullanarak çok ciddi bir direnç gösterecek IŞİD. Dolayısıyla bence Doğu Musul’dan çok daha güç olacak. Sivil popülasyon var, 800 bine yakın sivilin yaşadığı söyleniyor Batı Musul’da. Bu nedenle çok öyle Doğu Musul’da olduğu gibi birkaç ayda alınacak gibi görünmüyor. Muhtemelen söylendiği gibi 2017’nin sonuna kadar bu çatışma sürecek. Ve hep sorulan şu: Batı Musul da alınırsa şimdi ne olacak? IŞİD bitti mi? Bitmeyecek muhtemelen. Çünkü bugün bile Batı Musul’da operasyon başladı. Doğu Musul kaybedilmişti, Doğu Musul’da saldırılara devam ediyor. Yani IŞİD belki bir form olarak devlet olmaya, farklı bir yönetim modeli getirmeye aday bir örgütlenme olarak belki varlığı sona erecek. Ama bir terör organizasyonu olarak varlığını devam ettirecek. Batı Musul alınırsa Doğu Musul’da saldırılar devam edecek. Batı Musul alınınca IŞİD sona erdi demek için, biraz evvel konuştuğumuz IŞİD’in ideolojisini sona erdirmek gerekiyor. Bu tabii çok daha çetrefilli bir şey. Bu da şurada düğümleniyor: Musul’un inşası nasıl olacak? Temsili bir yönetim modeli geliştirilebilecek mi? Taraflar bir araya gelebilecek mi? Sünniler, IŞİD’e Musul’u bir anlamda teslim eden IŞİD’in tabanı IŞİD’den koparılabilecek mi? Bütün bunlarda Amerika önemli aktörlerden birisi. Amerika ne kadar elini taşın altına sokacak? 2016’da çok ciddi diplomatik adımlar atarak tarafları bir araya getirmişti Amerika, Obama yönetimi altında. Irak ordusuyla Peşmergeler arasında koordinasyon sağladı. Bağdat-Erbil arasında diyalog mekanizmaları geliştirdi. Çok ciddi çaba harcadı. Musul düşerse Amerika bu çabaları devam ettirecek mi? Trump yönetiminin bunu yapmayacağını söyleyenler var. Yapmadığı takdirde de IŞİD, Batı Musul düşse oe ortadan kalkmayacak gibi görünüyor.

Ömer, son olarak sana şeyi sorayım, belki duymamış olabilirsin. Bugün İbrahim Kalın Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde basın açıklamasında Türkiye ve Amerika başkanlarının en geç Mayıs ayına kadar görüşeceklerini söyledi. Varolan takvimlerde böyle bir şey var mı? Yoksa bir ziyaret olabilir mi? Herhalde ziyaret olursa muhtemelen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gitmesi söz konusu olur.
Taşpınar
: Mayıs’a kadar kalacaksa bu, zaten Türkiye’deki referandum sonrası demektir. Bana göre gecikiyor. Bu da gösteriyor ki aslında istedikleri konularda çok uzlaşma içinde değiller. Yani normalde böyle bir görüşmenin daha erken, Rakka öncesi koordinasyon şeklinde olması gerekebilirdi. Ben henüz haberdar değilim böyle bir şeyden. Ama Mayıs’a kalıyorsa…

Hayır ama, en geç Mayıs. Onu şey yapmayalım. En geç Mayıs dedi.
Taşpınar
: Telefonda da görüşebilirler. Ama bana göre beklediği kadar iyi gitmeyecek. Şu anda zaten bir takvim oluşmaması önemli. Mayıs’tan bahsetmeleri bana göre önemli.

Evet burada noktayı koyalım. Çok verimli bir yayın oldu. Ömer seni özlemişiz. Bir daha öyle kaytarma. Haftaya tekrar Transatlantik’le karşınızda olacağız. İzleyicilerimize hitap ediyorum. Ömer’e ve Gönül’e çok teşekkür ediyorum. İzleyicilerimize de çok teşekkürler. İyi günler.