Ekran Resmi 2017-03-16 19.42.44

Toplum & Siyaset (8): Günümüz siyasetine ışık tutan düşünür: Hannah Arendt. Konuk: Zeynep Gambetti

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

Gülener Kırnalı: Merhaba, iyi günler. “Toplum ve Siyaset” programının bu haftaki konusu, bundan 60-70 yıl önce yazdıklarıyla günümüz siyasetine hâlâ ışık tutan önemli bir düşünür: Hannah Arendt. Hannah Arendt’i, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi sayın Zeynep Gambetti ile konuşacağız. Hocam, hoşgeldiniz. Teşekkürler yayınımıza katıldığınız için.
Hoşbulduk, ben teşekkür ederim.

Kırnalı: Böyle bir başlık attık. Arendt’den yola çıkarak, Arendt’in yazdıklarıyla günümüz siyasetini tekrar nasıl yorumlayabiliriz, ne tür bir ışık tutuyor, bunu temel alarak konuşacağız. İsterseniz öncelikle şununla başlayalım. Arendt’i Batı düşüncesinde nereye yerleştirebiliriz? Çünkü siyasetin araçsallaştırılmasına kökten bir biçimde karşı çıkarak, eylemle insanın özgürleşebileceğini öne süren bir düşünür. Bu konuda öncüllerinden oldukça ayrışıyor. Üstüne üstlük, Marksist teoriye getirdiği eleştiriler var. Arendt’i Batı düşününde nereye koyabiliriz?
Tabii böylesi özgün bir düşünürü 45 dakikaya sığdırmak zor olacak ama ben kaba hatlarıyla anlatmaya çalışacağım. Ve gerçekten teşekkür ederim size, bu programı hazırladığınız için.

Kırnalı: Biz teşekkür ederiz katıldığınız için.
Arendt günümüzde çok önem kazanan bir düşünür. Gençler arasında çok okunduğunu fark ediyorum. Özellikle de Occupy/İşgal hareketlerinden sonra, bunu konuşuruz sanırım. Çok nev’i şahsına münhasır bir düşünür. Martin Heidegger’le ilişkilendirilir. Ancak şunu pek kimse bilmez, “İnsanlık Durumu” isimli temel eseri Heidegger’e karşı çok ciddi bir cevaptır da.

Kırnalı: Heidegger’in öğrencisi zaten.
Evet, Heidegger’in öğrencisi. Aşk hikâyesi konu edilir. Genelde kadın düşünürlerin özel hayatları ön plana çıkartılır. Ben bunu çok yanlış buluyorum. Fakat Arendt Heidegger’e felsefi ve siyasî olarak da bir cevap verir. Spartakist Hareket ve özellikle Rosa Luxemburg’dan etkilenmiştir. Aynı zamanda, Marx ve Frankfurt Okulu’yla da sürekli bir alışveriş içerisindedir. Frankfurt Okulu’ndan Walter Benjamin’in arkadaşıdır. Theodor Adorno ile biraz polemik/gergin bir ilişkisi de vardır. Ama o çevreyi de bilir ve tanır. O kadar özgündür ki, birçok Arendt yorumcusu onu bir yere çekmeye çalışır. Örneğin, Habermas’cılar daha uzlaşmacı, edim yerine daha fazla sözün altını çizen bir okuma yaparlar. Kamusal alana önem verdiği için Cumhuriyetçi olduğunu iddia edenler vardır. Marx’la sürekli bir cebelleşme içinde olduğu için, liberal olduğunu iddia edenler vardır. Ama Marx çok ciddi bir diyalog partneri, bunu söylememiz mümkün, kitaplarında. Arendt’in yapmaya çalıştığı şey; birebir yaşadığı totaliter deneyimden, yani Nazi Almanya’sı deneyiminden sonra, Batı siyaset tarihinin birtakım kavramlarının totalitarizmi neden önleyemediği, birtakım davranış kalıplarının, siyaset anlayışlarının hatta buna nasıl hizmet ettiğini anlamaktır. Dolayısıyla, kullanageldiğimiz kavramları bambaşka biçimlerde kullanır ve tanımlar. O açıdan yeri ayrıdır. Hiçbir “izm”e sığmaz Arendt.

İlker Kocael: Hocam, isterseniz burada Totalitarizmin Kaynakları’na gelelim. Hannah Arendt’in önemli eserlerinden biri. Burada, sınıfların kitlelere dönüşmesini görüyoruz. Özellikle modernleşme ile beraber gelenekten kopan, bütün bağlarını kaybeden, atomize olan kitleler vs. Propagandanın rolü var. Bunu günümüz siyaseti içerisinde nasıl değerlendirebiliriz? Özellikle, demokrasiden uzaklaşan, otoriterleşen devletler bağlamında, bu kitaba bakarak bir şeyler görmemiz mümkün olabilir mi?
Kesinlikle. Totalitarizmin Kaynakları isimli kitabı bir tarih çalışması gibi durur. Ancak Arendt tarihçi değildir, filozoftur. Kendi de filozof demez, siyaset kuramcısı der. Tam bir tarih incelemesi olarak görülmemesi gereken bir kitaptır. Bir anlamda, daha “Benjamin’vari” bir okuma yapar. Bir jeneaoloji (soykütük) çalışması yaptığını söyleyebiliriz. “Modern toplumlarda varolan birtakım öğeler kristalize olduğu için totalitarizm ortaya çıkmıştır” der. Yani bir nedensellik iddia etmez. Fakat bu öğeler arasında, belirlediği, –özellikle o üç ciltlik temel eserinde– “Antisemitizm”, “Emperyalizm” ve son olarak da totaliter rejimin ortaya çıkması, “Totaliter Hareket” dediği süreçtir. Burada önemli olan aslında “Emperyalizm” bölümüdür — ki sanırım o Türkçe’ye çevrildi. “Emperyalizm” bölümünde şunu anlatır: Sermaye, ulus-devlet sınırlarını aştığı zaman ve kolonilere yöneldiği zaman, ulus-devleti de alaşağı etmiş oldu. Ulus-devletin kendi sistemini ve kurumlarını da alaşağı etmiş oldu. Ve sınırsız sermaye birikiminin ve sınırsız iktidar savaşlarının açılmasına sebep oldu. Emperyal savaşlarda ise ne oldu? Dünyadaki bütün dengeler değişti. Bu savaşlarda, sınıflar da varolan zümreler de dağılmaya başladı. Bu dağınıklık içerisinden atomize kitleler oluşmaya başladı. Bir yandan da, 1. Dünya Savaşı sonrasında, azınlık ve mülteci sorunu dediğimiz sorun peydȃ oldu. Bu, Arendt açısından –Arendt’in orada teorik bir okuması da vardır– insan hakları kavramının ne kadar güçsüz ve savunmasız olduğunu da ortaya çıkardı. Çünkü o dönemki mülteci sorunu çözülemiyor. Neden? Bu insanları kimse istemiyor. Dolayısıyla, doğuştan hak sahibi değiliz biz. Bu sonuca varıyor Arendt.

Kocael: Burada liberallerden ayrışıyor, değil mi?
Ayrışıyor tabii, kesinlikle. “Ulus-devlet içerisindeki hukuk sistemi insanı insan olarak hak sahibi yapmaya yetmedi” diyor. Biliyorsunuz, bütün Batı devletleri mültecileri almaktan kaçındılar. Bugün ne yaşıyoruz? Bugün de tastamam aynı şeyleri yaşıyoruz. İnsan hakları söylemi ve hukuk devleti üzerine kurulu liberal Avrupa toplumları, milyonlarca Suriyeli mülteciyi, Arendt’in deyimiyle “hak sahibi olma hakkı” ndan mahrum bırakıyorlar. Kitlelerin dağılmasından sonra, sınıf ve zümrelerin dağılması ve atomize bireylerin ortaya çıkmasından sonra, bir iktidar vakumu da oluşuyor. Totaliter rejim tam da bu vakumu dolduran ve bütün sorunları, ya milliyetçi sorunlar ya da sınıf çelişkisi olarak betimleyen rejimler. Arendt’in totaliter dediği rejimler iki tane aslında: Nazi Almanya’sı ve Stalin dönemi.

Kırnalı: Sovyetler Birliği.
Evet. Ama özellikle Stalin dönemi Sovyetler Birliği’dir. İstiyorsanız, bu “totalitarizm” kavramını da biraz açalım. Bence, günümüzde yükselen popülist, otoriteryen ve adını koyalım, faşist eğilimleri, bir yüzyıl sonra anlamamız mümkün gibi geliyor bana.

Kırnalı: Ben de tam bununla ilgili bir şey sormak istiyorum. Hannah Arendt diyor ki: “Totaliter bir rejim, terör ve ideolojiyi birbirinden ayıramaz. Bu bağlamda, totaliter bir rejim, terörü ve terör tehdidini sürekli kılar. Bu sebeple kendine iç ve dış düşmanlar yaratır. Bu iç ve dış düşmanların karşısında, büyük ve daha kutsal bir bütünün parçası olan iyi yurttaşlar vardır. Bu iyi yurttaş olmayanlar, yani bizden olmayanlar, devlet düşmanıdır”. Çok tanıdık geliyor kulağa.
Evet, çok tanıdık geliyor.

Kırnalı: Sadece Türkiye’de değil, dünyada da çok benzer, modern, çağdaş örneklere ışık tutuyor bu manada. Bunu sormak istiyorum öncelikle. Bu noktada, Hannah Arendt’in totaliter rejimler için çizdiği “iç-dış düşmanlar”, “makbul yurttaş”, “bizden olmayan”, “kötü devlet düşmanları” gibi konseptler ne kadar günümüz içerisinde değerlendirilebilir? Bu birinci sorum.
İkinci sorum da, bu politika ne kadar sürdürülebilir? Hannah Arendt bu konuda bize ne söylüyor? Bu siyasî çıkmazlara bir yanıt verebiliyor mu?

Şuradan başlayalım. Totalitarizmi diktatörlükten ayıran nedir Arendt için? Ona girdiğimizde, neden terör ve ideoloji ayrışmıyor, onu da anlamış oluruz. Diktatörlükleri şöyle tanımlayabiliriz: Bir kliğin zor yoluyla devlet aygıtını ele geçirmesi ve halka rağmen şiddet kullanarak yönetimde kalması, hükmetmesidir. Totalitarizm öyle değil. Totaliter liderler, halkın büyük desteğiyle iktidara geliyorlar. Bir hareket içerisinden geliyorlar. Toplumsal bir hareket oluşturarak varıyorlar bulundukları yere. Ve amaç sadece bastırmak değil. Herkesi, her bireyi, bütün farklılıkları yok ederek kapsamak. Yani, bireyi içeriden tutsak etmek.

Kırnalı: Ve bireyin hayatının her alanına nüfuz etmek.
Her alanına nüfuz etmek. Bunu nasıl sağlarsınız? Tarihsel örneğine baktığımızda, sağlamanın bir yolu tabii ki propaganda ve bahsettiğiniz “bizden olmayan ya vatan hainidir ya düşmanımızdır. Dolayısıyla yok edilmeyi hak eder ve yok edilmesi gerekir”. Totaliter sistem içerisinde, “bizden olmayan” diye tanımlandığı an, zaten ölüm fermanı verilmiştir kişi ya da grubun. Ama bunun yanı sıra şunu da görüyoruz: Terör dediğimiz devlet terörü. Devlet terörü şöyle işliyor: Burada da tanıdık gelecek noktalar vardır muhakkak; totalitarizm sabit ve katı bir sistem kurmuyor. Tam tersine, sürekli değişen ve devinim içerisinde bir sistem kuruyor. Yani, hiçbir kurumun güç kazanmasına müsaade etmiyor. Güç kazanması nasıl olabilirdi? Onun içerisinde belli insanlar ön plana çıkardı ve totaliter liderin rakibi olabilirlerdi. Bunu önlemenin yolu ne? Çok düzenli olarak kitlesel tasnifler, ihraçlar, kamudan menler, uzaklaştırmalar ve toplumsal ya da fizikî ölüme göndermeler. Herkesin ya infaz memuru veya kurban olmasını zorunlu kılan bir sistemden bahsediyoruz. Yani, kendi suçuna muhakkak herkesin iştirak etmesi lâzım. Nazi Almanya’sında mesela, savaş bittikten sonra, Nürnberg Mahkemeleri’nin sorunu buydu. Bir koca milleti nasıl yargılayabilirsiniz? Çünkü herkes, ya bilfiil destek vererek, ya da önüne engel koymayarak, yani sessiz kalarak, sistemin katliamlarını ve suçlarını mümkün kılmıştır en nihayetinde. Totalitarizm böyle bir sistemdir. Propaganda da, dediğiniz gibi, milletle partinin birebir örtüştüğünü ve partinin millet iradesini tam olarak temsil ettiğini iddia eder. Dolayısıyla, partiden olmayan milletten de dışlanmış sayılır — ki bu da tanıdık geliyor bize bugün.
Suç kategorisi cürümden ayrılır. Totalitarizmde düşman ilan edilmeniz için bir şey yapmanıza gerek yoktur. Hatta düşman ilan edildiğiniz için suçlusunuzdur, gibi bir durum vardır. Dolayısıyla, gerçek ile yalan, doğru ile yanlış, suçlu ile suçsuz arasındaki ayrımlar bulanıklaşır. Arendt’in altını çizdiği en önemli nokta budur ve bu haliyle de insanlık durumunu tehdit edecek bir hale gelir. Arendt, bize bundan çıkış yolu olarak bir model önermiyor.

Kocael: Bu noktada o çıkış yolundan şöyle bahsedelim isterseniz. Arendt bu dönemi yaşadı tabii. Yani Nazi Almanya’sının çağdaşı olarak, bu dönemi yaşadı ve Amerika’ya gitmek zorunda kaldı. Dolayısıyla, bunu öncelikle betimledi, “Böyle bir dünya var, şöyle bir dünyada yaşıyoruz” diye. Daha sonra da kendi siyaset kuramını, eylem kuramını oluşturdu. Türkiye’den yola çıkarak belki şöyle düşünebiliriz: Türkiye’de siyaset, az çok periyodik olarak sandığa gidip oy kullanmaya indirgenmiş durumda. Arendt’e göre bu, muhtemelen iyi bir siyaset yapma biçimi değil.
Zaten siyaset değil.

Kocael: Evet, siyaset değil. Bir katılımın olmadığı, kamusal alanda tartışmanın olmadığı bir yerde, siyasetten bahsedebilmek mümkün değil. Bu anlamda, Arendt’in nasıl bir çözüm getirdiğinden ve eylem kuramından bahsedebilir miyiz?
Tabii. Çok teşekkürler bu soru için de. Arendt’in eylem kuramı ve siyaset anlayışı, tam da totalitarizm deneyiminden çıktıktan sonra, “Totalitarizme meyil vermeyecek bir siyaset nedir, nasıl olmalıdır?” sorusundan hareketle geliştirilmiştir. Bu da İnsanlık Durumu isimli eserinde temel olarak anlattığı bir şeydir. Daha sonraki eserlerinde çeşitli yönlerini de açmıştır tabii.
Oy vermek, sandık siyaseti, parti seçimi vs. siyaset değildir dedim. Çünkü Arendt’e göre, siyaset aslında “bir arada var olma” biçimidir, bir yönetim biçimi değil. Bir hükmetme biçimi değil. Hükmetme veya yönetme ne içerir? Birtakım farklılıkları ister istemez indirgemeniz, azaltmanız, eksiltmeniz lazım. Çünkü partiler ancak temsil edebilirler farklılıkları. Dolayısıyla, temsil ettiklerini bir-iki tane program noktasına dönüştürürler. Seçim de öyle. Seçim nedir? Önümüze sunulan, yani zaten belirli olan birtakım seçenekler arasından seçim yapmamızdır. Dolayısıyla, bugün siyaset olarak adlandırılan alan, özgürce inşa ettiğimiz bir alan değildir.

Kocael: Arendt muhtemelen bunun çok öngörülebilir olduğunu söylerdi diye tahmin ediyorum. Önümüze bir şeyler sunuyorlar, burada siyaset anlamında bir yaratıcılığa yer yok zaten.
Kesinlikle. Arendt için siyaset, esas olarak özgürlüğün alanıdır, yönetimin değil. Tabii, “özgürlüğün alanı” demek çok soyut bir şey. Nasıl bir şey özgürlük? Özgürlüğü de farklılıklarla ilişkilendirir. Farklılık derken; ideolojik farklılıklar, dinî aidiyetler, etnik aidiyetler, sınıf farklılıklarından bahsetmiyoruz. Tam olarak, “biriciklik”. Her bireyin, öngörülemez bir şekilde eyleme kapasitesinin olmasıdır özgürlük. Böyle bir kapasitemiz yok ediliyorsa, özgürlükten bahsedemeyiz. “Ben, tam belirlenmiş bir varlık değilim. Ben, içine doğduğum dünyaya cevaben kendim bir dünya inşa edebilirim. Ve kendimi de diğerlerinden farklılaştırabilirim”. Altını çizmek istediğim, bu, benim Arendt okumam. Arendt’te özgürlük, kendimizden de farklılaşmamızı gerektirir. Onun için, aidiyetler değildir diyorum. Türk veya Kürt veya Ermeni olmak gibi bir farklılıktan bahsetmiyoruz. “Sürekli olarak kendimi de yeniden yaratabilmem”den bahsediyoruz. Özgürlük, ancak başkalarıyla birlikte inşa edilen bir alan olabilir. Dolayısıyla, Robinson özgür değildir. Farklılıkları yok etmeden ortaklaştırarak ortaya çıkan birlik, Arendt’in “iktidar” dediği şeydir. “Power” daha doğrusu. Hükmetme ilişkisi değildir. O gücün adına iktidar der. Bu tarz birliktelikleri, edim ya da söz, sadece konuşmak değil, edimleri de barındırabilecek kurumlar ya da siyasalar kurulmadıkça, hükmedici ve totalitarizme kapı açıcı bir yerlerde olacağız her daim.

Kırnalı: Arendt’in en önemli konseptlerinden biri, “eylem ve kamusal alan”. Hatta buradan toplumsal hareketlere geçelim. Özellikle, Occupy/İşgal hareketlerinden, “Gezi”den sonra, Arendt’in bu kavramları çok konuşuldu. Arendt tekrar popüler oldu. Tekrar kitaplarının sayfaları karıştırılır oldu. Arendt’in bu “eylem ve kamusal alan” kavramsallaştırmalarını biraz açmanızı isteyeceğim. Günümüzdeki yeni toplumsal hareketleri, Occupy/İşgal hareketlerini, Gezi hareketini, Arendt’le beraber yeniden nasıl yorumlayabiliriz? Nasıl bir ışık tutuyor?
Öğrencilerimin bir ifadesiyle başlayayım söze: “İyi ki Gezi oldu da Arendt’i tam olarak anlamaya başladık”. Arendt’in ne demek istediğini örnek verebilir hale geldik.
Bu “Occupy hareketleri”, Arendt’in “eylem” kavramına şu açıdan uyuyor: Biliyorsunuz orada emir-komuta zinciri, hiyerarşiler, beklenen kalıplar içerisinde devinen gruplar değil de, gayet şaşırtıcı, spontane birliktelikler oluştu. Oraya gelenlerin tabii ki bir ortak hedefi vardı, ortak hedef olmadığını söylemek mümkün değil. Ortak bir hedef vardı. O alanlarda –oralara “kamusal alan” diyelim, Gezi’lere ve Occupy’lara–, o alanlarda kurulacak ilişkilerde kimsenin bir önkabulü yoktu, bir öngörüsü de yoktu. Orada kurulan ilişkisellikler yatay olarak, dolayısıyla kim katıldıysa gayet eşit bir biçimde, dillerini ortaklaştırmak suretiyle, önce birbirlerini dinleyebilmek ve anlamayı denemek suretiyle, sonra, “günlük hayatı o koşullar altında alternatif olarak nasıl örebiliriz?” sorusuna deneme-yanılma yöntemiyle birtakım çözümler üreterek, yani tabandan ortaklaşarak kuruldu.
Occupy hareketleri, sadece söze de dayalı değil. Biliyorsunuz, birtakım yeni üretim ilişkileri –“Gezi bostanı” gibi–, paylaşım ilişkileri vs. de getirdi. Bütün bunları kapsayan bir dünya kurdu, diyebiliriz. Alternatif bir dünya ve ilişkilenme şekli kurdu, diyebiliriz. Arendt’in “eylem” dediği bu işte. Eylem, birinin kahramanca ortaya çıkıp savaşması değildir. Eylem, yukarıdan aşağıya verilecek birtakım komutlar değildir. “Siyasal aktörlerin eylemleri” dediğimiz zaman biz bugün ne anlıyoruz? Diplomasi anlıyoruz, müzakere anlıyoruz, kanun çıkartmak anlıyoruz. Hayır. Arendt’çi bir eylem, bu birlikteliklerin kuruluşunun yöntemidir zaten. Eylemle kurulur. “Eylem” der bunun adına.
Biliyorsunuz, bu “Occupy hareketleri” partilere dönüşemedi. Bu, dünyada da böyle oldu, Türkiye’de de pek fazla dönüşemedi. Arendt’in, özellikle liberal temsilî siyasetten ne kadar uzak bir siyaset anlayışına sahip olduğunu da buradan yola çıkarak anlatabiliriz. Partiye dönüştüğü anda, bir amaç-araç ilişkisi kurulmak zorunda. Ve farklılıklar yine bir kenara bırakılarak, ortak hedefte birleşilmek zorunda. Bu, eylemliliği bir parça törpüleyen bir şey. Nasıl olabilirdi? HDP biraz bunu yapmaya çalıştı aslında. Bir “yeni yaşam” projesi vardı onun. Yani, “öyle bir parti kuruyorum ki, o parti sonunda kendini gereksiz kılacak. Çünkü yerellikler oluşacak ve o yerellikler içerisinde, katılımcı, daha kurucu siyasetler oluşacak.”
İktidarlar, yani varolan iktidarlar, bunların kendi iktidarlarını ne kadar sarsacak gidişatlar olduklarını da görüyorlar.

Kırnalı: O yüzden istemiyorlar ve izin vermiyorlar.
Kesinlikle istemiyorlar ve izin vermiyorlar. Çünkü tam bir alternatif bu. Alternatif bir parti kurduğunuzda bile, yine parti sistemi kalıbının içerisinde kalıyor ve aynı sistemi yeniden üretmiş oluyorsunuz. Bilmiyorum, sorunuza cevap oldu mu?

Kırnalı: Evet, evet. Oldukça.
Kocael: Burada, kamusal alanda bulunmaktan bahsediyoruz. Biraz agonistik bir anlayışı da var. Yani, biraz çatışmacı — karşı karşıya geliyorsunuz, her şeyde anlaşmanıza gerek yok vs.. Jürgen Habermas’a da bakarsak, orada biraz daha iletişime vurgu yapılıyor herhalde. Bu iki kamusal alanı birbiriyle karşılaştırırsak nasıl bir şeyler söyleyebilirsiniz?
Habermas, kamusal alanda neredeyse tamamı söz üzerine dayalı, Kant’tan esinlenen bir “ortak akıl” geliştirme ve birtakım doğruları konuşarak, paylaşarak, müzakerelerle oluşturmak.

Kırnalı: Kamusal iletişim vasıtasıyla ortak akla ulaşmak.
Kocael: Arendt ve Habermas’ın modernite eleştirisi, araçsal akıl, rasyonalizm, bürokrasi vs. konusundaki görüşleri de ortak herhalde.
Kesinlikle. Arendt, Habermas’tan bir nebze önce yazıyor. Habermas atıfta bulunur Arendt’e. O anlamda, Frankfurt Okulu’na yakındır Arendt. Yabancılaşma, modern toplum içerisinde yabancılaşma, araçsallaştırmaya karşı farklı praksisler geliştirme… bunlar Frankfurt Okulu’nun temalarıdır. Arendt daha praksis yönünü vurgular ve bir dünya inşa etmekten bahseder. Onun içerisinde, emek, iş ve eylem kategorileri vardır. Eylem de söz ve edimden oluşur. Dolayısıyla, ben Arendt’i okuduğumda, daha karşılaşmalar alanı olarak açabileceğim bir noktadan, yani sadece konuşmalar alanı olarak değil, farklılıkların karşılaşabileceği, dolayısıyla dünyaya bakış açılarımızın genişleyebileceği imkânlar yaratan bir siyaset anlayışından bahsetmemiz gerekir.

Kocael: Arendt’in diğer bir önemli bir kavramı olan “Vita activa”ya gelmek istiyorum. “Vita contemplativa”nın karşıtı olarak. “Siyaset bir tefekkür alanı değildir, tam tersi, bir eylem alanıdır” diyor Arendt. Platon’dan başlayarak, Batı kanalına da bir sitemi var: “Siz kendi odalarınızda yazıyorsunuz, siyasî sistemler kuruyorsunuz, ama bunların gerçek hayatta bir karşılığı yok. Çünkü eylem biçimine dönüşmüyor bunlar”. Özellikle şunu da söylemek istiyorum; Arendt kendi dönemindeki kamusal tartışmalara da müdahalede bulunuyor. Macaristan’daki ayaklanma, Adolf Eichmann davası vs.. Buradan yola çıkarak, günümüzde aydının sorumluluğu ne olabilir? Böyle bir sorumluluğu var mıdır aydının?
Kesinlikle vardır bence. Güzel bir soru. Arendt’in yaptığı bütün çalışmalar zaten bence o aydın sorumluluğunu taşıyarak yapılan çalışmalardır. Hatta Totalitarizmin Kaynakları başlıklı çalışmasının başlığını, “İçinde Bulunduğumuz Çağın Yükü, Sorumluluğu” olarak önermiş; ama onu yayıncı kabul etmediği için bu isimle çıkmış.
Tüm çalışmaların amacı, bizi, ne yapıyor olduğumuzu düşünmeye davet etmektir. Entelektüelin görevi, bir “izm”in peşine düşmek değildir. Arendt’in bize temel olarak söylediği şey budur. Aydının, entelektüelin, dünyanın ve insanların sorumluluğunu gerçekten taşıyan birinin mahallesi olmaz. Biliyorsunuzdur belki, Eichmann Davası’nı izlemeye İsrail’e kendi gitmek ister.

Kırnalı: Ama New Yorker muhabiri olarak.
New Yorker muhabiri olarak, ama kendisi ister ben muhabirlik yapayım diye. Ama muhabirlik filan da yapmaz. Gider oraya, basbayağı akademisyenlik yaptığı için –Margarethe von Trotta’nın filminde izlemişsinizdir– bir türlü yetiştiremez yazıyı. Eichmann Davası’na gittiğinde ve onu kitaplaştırdığında şunu söyler, söylemeyi görev bilir: “Zamanın Nazi Almanya’sındaki Yahudi önderler, istemeyerek de olsa, Nazilerin Yahudileri toparlamasına katkıda bulundu, önünü açtı, kolaylaştırdı”. Bunu söylemeyi borç bilir. Gizlemeyi değil.
Bir ufacık düzeltme yapayım, hocalığım tutsun. Platon’dan Marx’a kadar, bir siyasal düşünce tarihi geleneği dediği gelenekle olan derdi, siyaset olarak kavramsallaştırmaya çalıştığı şeyi örtmek, gizlemek ve hatta onu imkânsız kılmak. Yani bizi siyasetsizleştirdikleri için eleştiriyor onu. Arendt’in, kitaplarında anlatmaya çalıştığı ve kendi de bir entelektüel olarak yapmaya çalıştığı: “Dünyayı öyle bir yer olarak düşünelim ki, orada edilecek her söz, yapılacak her davranış, her edim, her tavır, tavırsızlığın kendisi bile, sessizlik bile, bir etki ve iz yaratır. Bir hafıza, bellek yaratır, ya da o hafızayı, o belleği örter. Bir alan açar ya da alanı kapatır. Biz aydınlar olarak, akademik çalışmalarımızda da, siyasete müdahil olduğumuz ya da olmak zorunda kaldığımız durumlarda da, sürekli olarak bunu göz önünde bulundurarak davranmalıyız. Ben ne yapıyorum? Kime ne yapıyorum? Kime zarar veriyorum? Neyin üstünü örtüyorum, neyi açığa çıkartıyorum? Böylesi zor gri alanlarda, –tırabzansız der– tırabzansız düşünmeyi öğrenmeliyiz.” Bence gerçekten aydın sorumluluğu da budur, benim açımdan bakıldığında.

Kocael: Bireysel sorumluluk da çok önemli aslında.
Bireysel sorumluluk da çok önemli. Özgürlükten bahsetmiştik. Özgürlük, başkalarıyla kurulabilecek, başkalarıyla birlikte olduğunuz zaman gerçekleşebilecek zaten; benim sahip olduğum bir hak ya da sahip olduğum bir “tapulu mal” değil. Özgürlük, gerçekleştirilmesi, aktüalize edilmesi gereken bir şey. Şunu der: “En kara günlerde, en kötü zamanlarda bile, bazen bir eylem öyle bir alan açar, öyle bir etki yaratır ki, o açtığı alanın içine başkaları da gelir, o eylemi taşır ve tarihin akışını değiştirir. Yani, tarih dediğimiz şeyi otomatlaşmış, belirlenmiş bir süreç olarak okumamalıyız. Müdahale alanlarımız her zaman var. Yoksa bunları açmayı denemeliyiz. Açmadığımız ve sessiz kaldığımız zaman bile, bir sorumluluğumuz olduğunu bilmeliyiz” der.

Kırnalı: Bütün bu konuştuklarımız ışığında, Arendt, hem öncüllerinin geliştirdiği geleneksel bakış açılarını kıran, yepyeni sözler, yepyeni kavramsallaştırmalar geliştirebilecek kadar özgün, hem de, başta Eichmann Davası olmak üzere birçok konuda, ondan beklenen, herkesin beklediğinden farklı şeyler söyleyebilecek kadar cesur ve kendi tanımladığı aydına da uyan, layığıyla bunu yerine getirmiş biri herhalde. Siz de takdir ederseniz.
Altına da imzamı atarım.

Kırnalı: Bu muhteşem düşünürü 35 dakikalık bir sürede biraz anlatmaya çalıştık. Sağolun, çok teşekkürler katıldığınız için.
Kocael: Çok teşekkürler hocam.

Ben teşekkür ederim bu programı hazırladığınız için. Sağolun.

Kocael: Sağolun. Bugün, Boğaziçi Üniversitesi’nden Zeynep Gambetti ile Hannah Arendt’i konuştuk. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. İyi akşamlar.
Kırnalı: İyi akşamlar.