Ekran Resmi 2017-03-20 18.53.22

Mazlum-Der’de neler oluyor? Ahmet Faruk Ünsal ile söyleşi

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. İslami camianın en önemli insan hakları kuruluşu olan Mazlum-Der’de ilginç şeyler yaşandı, yaşanıyor ve anladığımız kadarıyla önümüzdeki süreçte de yaşanacağa benziyor. Hafta sonu Ankara’da kayyum marifetiyle bir olağanüstü genel kurul toplandı ve burada, varolan yönetim bir şekilde devrildi. Ramazan Beyhan’ın genel başkan olduğu ilan edildi. Biz şu anda, bir önceki mi diyeceğim, tam ne diyeceğimi de bilemiyorum aslında, Mazlum-Der’in en son genel başkanı olan Ahmet Faruk Ünsal’la konuşacağız. Ahmet Faruk merhaba.
Merhaba Ruşen.

Evet ne diyeceğim, eski başkan mı, şimdiki başkan mı? Çok ilginç ve değişik bir durum yaşanıyor, pek örneği de görülmeyen bir durum. Şu anda nedir olay?
Şimdi bakın, her dernekte, her partide görüş ayrılıkları olabilir. Görüş ayrılıklarının bir arada kalmayı mümkün kılmayan bir vaziyete dönüşmesi de mümkündür. Bunun tabii ki dernekler yasası içerisinde, mevzuat içerisinde çözümü var. Olağan ya da olağanüstü bir genel kurulda bu ihtilaf çözülebilir. Biz de benzer bir süreç yaşadık arkadaşlarımızla. Özellikle bu çatışmalı süreç şehirlerde hendeklerin, barikatların kazılarak şehir savaşlarının başladığı süreçte, bizde de birtakım ihtilaflar, belli konularda anlaşamamak noktasında kendisini gösteren bazı ihtilaflar ortaya çıktı. Bunlar çok anlaşılabilir şeyler, tabii şeyler. Zaman içerisinde bu ihtilafımız bizim bazı arkadaşlarımızın olağanüstü genel kurul talep etmesi şeklinde kendisini ortaya koydu. Bizim tüzüğümüze göre olağanüstü genel kurul yapabilmek için üyelerimizin beşte birinin imzası gerekiyor. Olağanüstü genel kurul talep eden arkadaşlarımız üyelerin beşte bir imzasını getirmek yerine bize delegenin 190 küsur imzasıyla önümüze geldiler. Biz de kendilerine dedik ki “Dernekler kanununda, bizim tüzüğümüzde ve medeni kanunda delegenin imzasıyla olağanüstü genel kurul çağrısı yapmamız mümkün değil. Bu keyfilik olur. Siz gidin, bizim üye sayımız belli, yedi bin küsur üye sayımız var. Bunun beşte birinin ne kadar ettiği belli. Gidin, o kadar sayıda imzayı toplayın, ne kadar sürede toplarsanız toplayın getirin. Dolayısıyla hukuki şartları oluşmuş kabul edeceğimiz için biz zaten istesek de istemesek de bu olağanüstü genel kurula gitmek durumunda kalacağız.” Ama arkadaşlarımız üyenin beşte bir imzasını getirmek yerine delege imzasında ısrarla bir olağanüstü genel kurul talebini dile getirdiler. Bununla ilgili bir mahkeme süreci başladı. Biz mahkemede doğrusu çok şaşırdık. Çünkü tüzüğümüzde çok açık bir şekilde, üyelerin beşte biri ifade edilmiş olmasına rağmen, hâkim anlaşılmaz bir şekilde olayı bilirkişiye gönderdi. Bilirkişi de bu kadar açık ifadeye rağmen delege imzasının kâfi geldiğini söyleyerek olağanüstü genel kurul konusunda görüş beyan etti. Hâkim bunu kabul etti. Şimdi bakın Ruşen Bey; bir yargı kararının kesinleşebilmesi için mahkeme kararının temyizde onanması gerekir. Biz doğal olarak mahkemenin verdiği bu kararı temyize götürdük. Temyizde, henüz temyizin neticesini almadan bu arkadaşlarımız birinci derece mahkemesinin hukuken kesin olmayan kararının arkasına sığınarak olağanüstü genel kurul çağrısı yaptı ve genel kurulu topladılar. Biz hukuken kesinleşmemiş bir karar olduğu için bu olağanüstü genel kurul çağrısını hukuksuz ve gayrı meşru bulduğumuz için hafta sonu yapılan kongreye katılmadık. O kongrede maalesef 15-16 şubemiz kapatıldı. Şimdi derneğin 24 şubesi var, siz 15 şubesini kapatıyorsunuz. Neredeyse üçte ikisini kapatarak, dernekteki binlerce üyenin üyeliğine son vererek bir darbe vuruldu. Bu darbeyi vuran arkadaşlarımız “Biz kurucu iradeyiz” savının arkasına sığınarak bir tasarrufta bulundular. 1) Genel kurul hukuksuzdu, çünkü temyizle kesinleşmemiş bir mahkeme kararına dayalı olarak bu genel kurul yapıldı; 2) Genel kurulda hiçbir şekilde hak etmedikleri halde 15 şubemizi ve binlerce üyemizin üyeliğine son vermek suretiyle bir darbe vuruldu. Bunu adeta 28 Şubat’a benzetiyorum. 28 Şubat’ta da kurucu iradeyi temsil ettiğini söyleyen insanlar siyasal iradelere hatırlarsanız bir şekilde darbe vurmak suretiyle görevden uzaklaştırmaya uğraştılar. Burada çok benzer süreç işledi.

Burada şeyi sorabilir miyim? Şimdi olayın büyük ölçüde Kürt sorunu ve başta bahsettiğin şehirlerde yaşanan olaylardan kaynaklanmış olduğu çıkıyor. Çok açık, net soracağım. Mazlum-Der yönetimine “Kürtçü” suçlaması yönelttiler yanılmıyorsam, yanılıyor muyum?
Yanılmıyorsunuz, çok doğru. Bir suçlamayla biz muhatap olduk. Size şunu açıklıkla ifade ediyorum: Ne Mazlum-Der’in bu şehir savaşlarının yaşandığı dönemde yazdığı raporlarda, ne benim herhangi bir ifademde hiçbir şekilde hendeklerin, barikatların meşru bir hak arama yöntemi olarak tasvip edildiğine dair tek bir ifade, bırakın ifadeyi tek bir ima dahi bulamazsınız. Dolayısıyla Mazlum-Der açıklıkla o dönemde, şu anda da, ben Mazlum-Der’in genel başkanı olarak halen de hendeklerin ve barikatların, şiddetin, insan öldürmenin, insan kaçırmanın bir meşru hak arama yöntemi olarak tasvip edilmesinin doğru olmadığını söylemiştik, halen de söylüyoruz. Raporlarımızda da biz bunu açıklıkla ifade ettik. Dedik ki, Kürt sorununun çözümü siyasi süreçlerin açılıp (…) her iki tarafın ateşkes ilan etmek suretiyle yarıda bırakılmış olan görüşmelerin, müzakerelerin yeniden başlatılmasında olduğunu ifade ettik. Bunu ifade ettikten sonra da şehir savaşlarında yapılan hak ihlallerinde, kim hangi taraftan işlem yaptıysa bunu açıklıkla, görgü tanıklarının ve bizim temaslarımızın ışığında raporlaştırdık. Dolayısıyla esasında çatışan taraflara eşit mesafede durarak herhangi bir tarafı tutmadan, herhangi bir tarafın tezini esas almadan gerçekten adaletin emrettiği şekilde, adil bir şekilde bu raporları yazdık. Şimdi bakın şunu özellikle vurgulamak isterim: Biz bu raporlarımızı yazarken, raporlama heyetlerimizi oluştururken Mazlum-Der’de görev alan, şu anda bize muhalif olan arkadaşlarımızla da, bizimle beraber hareket eden arkadaşlarımızla da, herkesi raporlama çalışmasına davet ettik. Dedik ki Cizre’de raporlamaya gideceğiz, Nusaybin’de, Silopi’de, Dargeçit’te… Şimdi bakın, biz bu raporlama çalışmalarının heyetlerini oluştururken gizlilik içerisinde yapmadık. İlan ettik falanca yere gidiyoruz diye. Arkadaşlarımızın zamanları uygun olmayabilir, paraları olmayabilir, anlaşılabilir bir şey. Raporlarımızı hazırladıktan sonra bir tartışma platformuna bu raporları atarak dedik ki: “Bakın sahadaki arkadaşlarımızın bulguları ve çalışmaları bunlardır (…)”Bunlara dair herhangi bir eleştiri de gelmedi; raporlarımızın neredeyse yüzde 98’ine. Bunlar kamuoyunda paylaşıldıktan sonra bazı basın organlarında eleştirilmeye başlanınca: “Siz taraflı yayın yaptınız, taraflı rapor tuttunuz.” E kardeşim rapor hazırlama heyetine gelin dedik, gelmediniz. Raporların taslak kısmını gruplara attık, “Paylaşın, görüşlerinizi söyleyin” dedik, tek bir görüş beyan etmediniz. Ondan sonra kamuoyunda çıkan falanca gazete, filanca internet sitesinde raporlarımızı hedef alan tavrına uygun olarak raporlarımızı eleştirdiler.

Peki şunu sorabilir miyim? Anladığım kadarıyla çok yoğun bir medyada son olağanüstü genel kurulla ilgili bayağı bir şey çıktı, sosyal medyada daha çok. Ve genellikle hava şu: Siyasi iktidarın, yani Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının Mazlum-Der’e bir operasyon yaptığı yolunda çok ciddi bir şekilde yorumlar var. Ben de AK Parti’den tanıdığım, mesela Büyükşehir Belediyesi’nde başkan yardımcısı yanılmıyorsam, Ahmet Selamet’i gördüm; oradaki olağanüstü kurulda olanlardan. Bu AK Parti bağlantısı bir spekülasyon mu, yoksa siz de gerçekten bu iddiaları ciddiye alıyor musunuz?
Bakın, şunu söyleyeyim: Siyaset yapmak her üyemizin hakkı. Her üyemiz herhangi bir siyasal partide siyaset yapabilir. Bizdeki yöneticilik vasıflarından istifa etmek koşuluyla –çünkü biz yöneticilerimizin siyaset yapmasını istemiyoruz, ama üyelerimiz yapabilir– gidip herhangi bir siyasal partide siyaset yapabilir. Biz Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı değiliz. Falanca partiyi suçlama noktasında değiliz. Ama bakın şöyle bir şey olsaydı: Biz olağanüstü genel kurul yapmış olsaydık, AK Parti’nin dışında herhangi bir partide görev alan bir eski üyemizi divan başkanı yapmış olsaydık bize farklı bir suçlama gelirdi. Ama onlar sizin de az önce ifade ettiğiniz gibi AK Parti’de siyaset yapan bir arkadaşımızı divan başkanı olarak gösterdiler. Nasıl bir çifte standartla karşı karşıya olduğumuzu söylemek istiyorum.

Bu arada, tabii bilmeyenler için söyleyelim, sen de AK Parti eski milletvekilisin. Yani sonuçta hepiniz aslında aynı mahallenin insanlarısınız. Öyle değil mi?
Bir tarafı öyledir. Ama biz insan hakları işi yapmaya başladıktan sonra artık siyasal bağlantılarla işimizin bitirilmesi gerekir. Bakın geçtiğimiz günlerde, bu aralar tabii bu referandum süreci dolayısıyla bize de çok sık röportaj talepleri oluyor. Çok siyasallaştığı için, esasıyla bir tarafıyla da insan haklarıyla ilgili bir konu olmasına rağmen ben referanduma dair hiçbir röportaj talebine olumlu cevap vermedim. Çünkü şu dönem söylenen bir söz iktidar partisinin ya da muhalefet partisinin bir şekilde işine geleceği ya da karşı çıkacağı bir şey olabilir. Biz Mazlum-Der’i özenle bu tartışmaların dışında tutmaya çalıştık. Bu kadar özene rağmen hâlâ falanca partiyle bizim ilişkilendiriliyor olmamız gerçekten vicdanî değil.

Bundan sonra ne olacak? Şimdi iki tane Mazlum-Der mi var? Bir tane mi var? Ne olacak? Hukukî bir sürecin yürümekte olduğunu ya da yürüyeceğini kestirebiliyoruz ama, bir şeyin tadı kaçtı herhalde değil mi?
Şimdi tabii ki hukukî süreç yürüyecek. Bundan imtina etmeyeceğiz. Fakat şimdiye kadar mahkemelerde karşılaştığımız sonuçlar maalesef tüzüğümüzün, medenî kanunun, dernekler yasasının açık hükümlerine rağmen bizim mahkemeler nezdinde haksız çıkmış olmamız gerçekliğinden bakar isek bundan sonra nasıl bir sonuç alırız meselesi bizim için bir muamma. Ama biz hukukun süreçlerini, mekanizmalarını çalıştırmaktan imtina etmeyeceğiz. Şimdi olayın ben tekrar başlangıç noktasına gelerek birkaç noktayı tekrar hatırlatmak isterim: Bizim en çok tartışılan, bence gerçekten bir başarı öyküsü olan, gururla her yerde savunmamız gereken, son Cizre raporumuz oldu. Cizre raporumuzla ilgili siyasetin en tepelerinden “Bu raporları hazırlayanlar bunun hesabını verecekler, kim oluyorlar ki bu tür raporları hazırlıyorlar” diye çok yüksek sesten itirazlar geldi açık bir şekilde. Bununla birlikte hem Genelkurmay’ın, Mazlum-Der’in de içinde bulunduğu birtakım dernekleri İçişleri Bakanlığı’na şikâyet ettiği bir süreç yaşandığını gördük, hem de maalesef dernek içerisinde bize muhalif olan arkadaşların hareketlenmeleri oldu. Bunlar birbirine çok yakın, paralel süreçlerde gelişti. Dolayısıyla öyle anlaşılıyor ki biz raporlarımızı eğer devletin ya da güvenlik güçlerinin durduğu yere yakın bir dil içerisinde hazırlamış olsaydık, bu tür bir aleyhte propagandayla veya dernek içerisinde bir muhalefetle karşılaşmayacaktık. Fakat şunu hatırlatmak istiyorum: Özellikle 15 Temmuz’dan sonra İkinci Ordu Komutanlığı’nın sorumluluk alanı içerisinde olan operasyon bölgelerindeki bütün paşalar, Ordu Komutanı Huduti de olmak üzere hepsi darbeyle ilişkilendirmek suretiyle cezaevinde. Dolayısıyla bizim o raporları hazırlarken güvenlik güçlerinin aşırı güç kullanarak, hatta meşruiyeti zorlayarak birtakım hukuksuzluklar yaparak aslında siyasal iktidarı zora sokmak istediklerine dair bulgularımız 15 Temmuz’dan sonra bu paşaların tutuklanmış olması meselesiyle bir arada düşünüldüğü zaman, esasında çok da haksız şeyler olmadığını söylemek mümkün. Biz iktidara, devlete ya da şu bu örgüte husumet veya dostluk amacıyla bir şey yapmıyoruz, yapmayız, işimiz o değil. Bizim işimiz olanı raporlamak ve bir çatışma var ise onun ortadan kalkacağı siyasal zeminlerin, diyalog zeminlerinin tekrar kurulması konusunda kamuoyu oluşturmak. Bunu yaptık. Her iki tarafa eşit mesafede yaptık, bir tarafa yaslanarak değil, doğrudan adil şahitler noktasında sözümüzü söylediğimiz için zannediyorum buradan gelen bir rahatsızlıkla böyle bir süreç yaşadık.

Son olarak şunu sormak istiyorum: Aslında Mazlum-Der’in tarihine hızlı bir baktığımız zaman, Türkiye’de İslami hareketin muhalefette olduğu ve büyük ölçüde mağdur edildiği, bir başka zorluk yaşadığı dönemlerde kuruldu. Adım adım kendini kanıtlayarak, bir tarafta İnsan Hakları Derneği vardı. Mazlum-Der de kısa bir süre içerisinde özellikle ilk başta dindarların haklarını, hukuklarını savunmakla başlayıp Türkiye’de kendini kanıtladı. Şimdi ama uzun bir süredir Türkiye’yi İslami hareket kökenli insanların yönettiği dönemde bir kriz yaşanıyor. Değil mi?
Aslında evet. Bu izahatın gerçekliğe tekabül eden tarafı olduğuna ben de inanıyorum. Bizim Mazlum-Der olarak kendi tabanımızla büyük ölçüde tersleşmeye başladığımız süreç Suriye İç Savaşı’na dair hükümetin tutumuyla ilgili olarak ifade ettiğimiz görüşlerle başladı. Biz o dönem hükümetin şu andaki tutumuna benzer bir tutumla eleştirmiştik, Türkiye’nin savaşın bir noktasında olmaması, barış masasının kurulmasına aracı olması noktasında o günkü Suriye politikasını eleştiren farlı tarzda bir tutum sergiledik. Bu hem bizim camianın sivil toplum kuruluşlarıyla büyük ölçüde ayrıştığımız, hem tabanla yani siyasal iktidarla büyük bir aidiyet hisseden tabanımızla ayrıldığımız bir noktaydı. Bunu bir şekilde idare edebildik. Sonra Gezi sürecinde maalesef büyük bir kırılma yaşandı. Biz o zaman da Gezicilerin taleplerinden bağımsız olarak, şiddet kullanmadan evrensel gösteri hakkını savunduğumuz bir pozisyon takındık. Biz gösteri hakkını savunduk, Gezicilerin taleplerinin herhangi bir şekilde yanında ya da karşısında değil, ama gösteri hakkını savunduğumuz bir tutum aldık. Orada da tabanla farklılaştık. Ama son seçimlerden sonra, 7 Haziran seçimlerinden sonra maalesef şiddet ortamına dönen Kürt meselesinde aldığımız tutum ve müzakerenin, diyalogun devam etmesi noktasındaki tutumumuz galiba bardağı taşıran damla oldu. Biz baştan beri ifade ediyorduk, tekrar ifade ediyorum, asla, hiçbir şekilde şiddeti onaylayan bir ifade kullanmadık. Hendeklerin, barikatların meşru müdafaa olduğunu söylemedik. Hiçbir şekilde bunu ima etmedik. Kürt sorununun çözümünde diyalogun ve siyasal süreçlerin sonuna kadar açılmasını ve ikitaraflı ateşkesin bir an önce yapılmasını her zaman ifade ettik, hâlâ ifade ediyoruz. Buradaki tutumumuzun bu büyük farklılaşmada bardağı taşıran damla olduğu kanaatindeyim.

Son olarak anladığım kadarıyla hukukî süreç nasıl biterse bitsin –ama pek umutlu olmadığınızı hissediyorum– her halükarda Mazlum-Der adının kimde kalacağı bilinmemekle beraber iki farklı yapı ortaya çıkacak gibi görüyorum. Yanılıyor muyum?
Şöyle söyleyeyim, bir kurumsal fetişizm içerisinde olmamak lazım. En nihayetinde kurumlar sizin belli işleri yapmanız için araçlardır. Tabii ki biz Mazlum-Der isminin önemli olduğunu düşünüyoruz. Mazlum-Der ismini parlatan, emekleriyle Mazlum-Der’i bir yere getiren, bir mahallenin vicdanı haline getiren insanların bu süreçte bir şekilde tasfiye edilmelerine, şubelerimizin kapatılmalarına elbette hukukun zemini içerisinde engel olmaya çalışacağız. Bu çok büyük bir akıl tutulmasıdır. Binlerce insanı neredeyse çeyrek asırdır mücadele ettikleri, parlattıkları, marka haline getirdikleri Mazlum-Der’den kopartacak bir akıl tutulmasının hukuk zemini içerisinde itham edilmesini, hukuk zemini içerisinde hesaplaşmasını elbette yapacağız. Bakalım bu süreç bizi nasıl bir sonuçla karşılaştıracak? Ama bu bizim insan hakları mücadelemizde, eğer hukuken kaybetsek bile bu mücadeleden bizi ayıracak bir şey olmaz. Nihayetinde insanlığımızın, vicdanın Müslümanlığın gereği olan hak mücadelesi bir şekilde devam eder.

Teşekkürler Ahmet Faruk Ünsal. Mazlum-Der’in ilginç öyküsünü, bunca yıldan sonra geldiği, yaşadığı, aslında kötü yarılmayı diyelim, konuştuk. Çok teşekkürler. Kolay gelsin. İzleyicilerimize de bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz. İyi günler.