Ekran Resmi 2017-03-20 14.55.13

Metin Karabaşoğlu ile söyleşi: Referanduma doğru Türkiye

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi haftalar, iyi günler. Metin Karabaşoğlu konuğumuz. Daha önce de bir kere konuk etmiştik, o zaman FETÖ konuşmuştuk. Nurcular nasıl bakıyor bu olaya diye konuşmuştuk. Metin Karabaşoğlu Nurcu camianın içerisinden bağımsız bir ses. Ama sadece Nurculuk üzerinden değil, daha genel olarak Türkiye’de referandum kampanyasının nasıl gittiği ve daha genel bir tabirle söyleyecek olursak muhafazakâr camiada nelerin nasıl konuşulduğunu konuşacağız. Hoşgeldin Metin.
Hoşbulduk.

“Evet”i “Hayır”ı bir kenara bırakalım, ama ben seni takip ediyorum, bir rahatsızlığın var bu yaşananlardan, bu süreçten, başkanlık ya da adının ne olduğu bile tam net olmayan süreçten. Nedir, neyin rahatsızlığını ifade ediyorsun?
Bu rahatsızlık referandum süreciyle ilgili bir rahatsızlık değil, sadece onunla ilgili tanımlarsak sanırım yetersiz olur. Daha 2014 yılında cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra, ki ben 2002’den bugüne hem seçimlerde hem referandumlarda AK Parti’nin bulunduğu yerde oy kullanmış, AK Parti’ye oy vermiş bir kişi olarak burada konuşuyorum. Ama şöyle bir şeyi ifade etmiştim: Gelişen bir dil vardı. Mâlum 2013’te, 17-25 Aralık sonrasında Fethullahçılığın bir şekilde kadrolaşarak, o güne kadar kadrolaşması üzerinden gayrı meşru bir şekilde devlete el koyma teşebbüsü adeta gerçekleşti. Ama buna karşı meşru bir mücadeleydi, seçilmiş bir hükümetin buna karşı kendini savunması, ülkeyi savunması, demokrasinin ilkelerini ve kurumlarını savunması son derece haklı ve meşru bir mücadeleydi. Dolayısıyla da şunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum: Çoklarının sustuğu, henüz çünkü…

Evet, hatırlıyorum.
Tablonun netleşmediği zamanlarda ilk bu noktada tavır koyabilenlerden biriydim.

Bir de çok acımasız… Bir de sen şimdi tabii, senin o dönemde, kimin ne olduğunun belli olmadığı dönemde Nurcu bir şahsiyet olarak alenen…
Kasım ayının başında, 17-25 Aralık’tan önce bu noktada evet.

Fethullahçılığa karşı çok net bir pozisyon…
Birçokları bir sağa bir sola, bakalım hangisi kazanacak, ona göre tavır alayım pozisyonundayken burada ilkesel olarak, meşru olanın yanında yer almak lâzım diye bunu ifade etmiş biri olarak, çok erken bir zamanda tavrını çok net ortaya koymuş biri olarak yine aynı ilkeselliğin bir devamı olarak; cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen sonra 2014 Eylül’ünde ben bir yazı yazdım karakalem.net’te, bizim sitemizde “Kapıdaki Tehlike” diye. Orada vurguladığım şey şuydu: Bazen bir mücadeleye girdiğinizde rakibiniz tarafından farkına varmadan dönüştürülürsünüz. O gayrı ahlâkî metotlar kullanır, söylem üretir. Siz de farkına varmadan onunla mücadele ederken aynı dil ve söylemin etkisi altına girebilirsiniz.

Düşmanına benzemek.
Evet. Böyle bir tehlikenin olduğunu, böyle kodlamalar üretildiğini, damgalamalar üretildiğini, bunun ahlâkî açıdan bir kayıp anlamına geldiğini ve Türkiye’nin geleceği açısından bir risk oluşturuyor olduğunu ifade etmiştim. Endişelerimi daha sonra da ifade ettim. Misal olarak diyeyim, daha 7 Haziran seçimlerinden iki ay önce yine bu “kapıdaki tehlike” vurgusunun bir devamı olarak, “Tek Adama Karşı Tek Adamlar” diye bir yazı kaleme almıştım. Şimdi Türkiye’de tablo olarak baktığımızda Kemalist kesimlerin bir tek adam kültü var Mustafa Kemal üzerinden. Fethullahçılıkta da Fethullah Gülen üzerinden bir tek adam kültü oluştuğunu görüyoruz. Ve garip bir şekilde, AK Parti içerisinde veya muhafazakâr-dindar çevre içerisinde Erdoğan’ın adeta Mustafa Kemal ve Fethullah Gülen gibi tek adam olarak resmedildiği bir söylem gelişiyor. Bu kaybetmektir, ilkesel olarak kaybetmektir. AK Parti’yi değerli kılan, güçlü kılan ve bugüne kadar başarılı kılan, bu ülke için güzel şeyler yapmasını sağlayan şey onun farklı düşünceleri buluşturabilmesi, ortak aklı temsil edebilmesiydi. Burada problemler var diye daha o zamanlar ifade etmiştim kendi namıma endişelerimi. Bu endişemi ifade ederken 7 Haziran ve 1 Kasım’da seçimler oldu. Seçimlerde tercihim az önce ifade ettiğim şekilde oldu. Dolayısıyla şöyle diyeyim: Bu noktada sıkıntının bugün olduğunu, üç ay beş ay içerisinde, referandum meselesiyle başlayan bir sıkıntı olmadığını düşünüyorum.

Tabii burada önemli bir dönüm noktası var: Darbe girişimi. Sen bu darbe girişiminden önce birtakım kaygılarını, eleştirilerini dile getiriyorsun. Ama sonra darbe öyle bir olay oldu ki birçok yapılan şeyin meşruiyet zemini gibi oldu.
Şöyle diyeyim: İşte orada yine ne var? Darbe ahlâksızca bir teşebbüs, gayrı meşru bir teşebbüs. Dolayısıyla darbeye karşı olmak, seçilmiş meşru hükümetin yanında yer almak gerekiyor. Doğrusu bu zaten — ki darbe sonrasında burada konuşmamızda siz, biz, hepimiz böyle bir duruşla konuştuk zaten. Ama burada ben şöyle beklerdim devamında — ki mesela benim için bir hayal kırıklığını ifade etmesi bakımından ifade edeyim: Ben en son siyasi liderleri canlı yayında Yenikapı mitinginde dinledim. Hepsini dinledim. Ve Yenikapı mitinginden beri hiçbir siyasî şeyi dinleyemiyorum. Bu bir düş kırıklığını gösteriyor çünkü çok kısa bir zamanda, o Yenikapı ruhu denen şeyin çok kısa bir zamanda dağıldığını ve tekrar pozisyonlar alındığını, burada bu dalgayı nasıl kendi hedeflerimiz açısından bir manivelaya, bir imkâna dönüştürebiliriz şeklinde bir arayışın, dilin yerleşmeye başladığını gördük. Ve bana göre referandum da böyle sıkıntılı bir dil ve süreç içerisinde şey oldu.

Referanduma girmeden önce şu mağduriyet meselesini bir konuşalım. Şimdi zaten darbenin öncesinden itibaren, adı şimdi FETÖ olan yapılanmaya karşı en açık tavır alanlar ve yakında –yani bir Nurcu olarak, eninde sonunda akraba diyelim en azından, öyle biliniyor– bulunanlardan birisin. Senin gibi birkaç kişi daha var böyle. Şu anda darbe sonrası yapılan birtakım şeyleri de “Bu kadarı da fazla, haksızlık…”, yani birtakım mağduriyetlere yol açtığını söylüyorsun. Bunu biraz açalım mı? Şimdi çok sayıda, binlerce kişi işinden oldu falan. Değişik gerekçelerle bu yapılıyor: Bankaya para yatırmak, Bylock kullanmak, şudur budur. Ama bildiğim kadarıyla sizin bizzat tanıdığınız ve böyle olmadığını bildiğiniz birçok insan da bundan mağdur oldu. Bunlar herhalde başvuruyorlardır geri alınmak için. Neler yaşanıyor orada?
Orada tek tek birilerinin hayatlarına baktığımızda, aile hayatlarına baktığımızda çok büyük sıkıntılar olduğunu görebiliyoruz. Ben şunu ifade edeyim: İki boyutlu olarak açarsak; bir, Fethullahçılıkla hiçbir alâkası olmadığı hâlde böyle bir damgayla işinden gücünden olan, birebir tanıdığım insanlar var. Zaten mâlum o KHK’larla sol kesimden de birçok insan işinden oldu, görevinden alındı. Ayrıca dindar camia içerisinde böyle insanlar olduğunu biliyorum. Risâle-i Nur camiası içerisinde enteresan bir şekilde galiba bazıları aynı mı zannediyorlar bilmiyorum, ağırlıklı olarak da orada birtakım iç hesaplaşmaların belli kurumlarda, birini ihbar ediyorsanız siz kendinizce bir yer ediniyorsunuz veya geçmişten kalma bir hesabınızı görüyorsunuz. Ki böyle örnekleri biliyorum, bu şekilde ihbarlar falan. Radikal diyebileceğimiz kesimden, Fethullahçılığı asla tasvip etmesi mümkün olmayan kesimlerden o şekilde mağduriyet var. Yani Risâle camiası içerisinde birebir tanıdığım, Fethullahçılığın semtinden geçmemiş kişiler var. Bunlardan ayrı olarak şu kanaatteyim: Diyelim ki o yapı içerisinde bir şekilde bulunmuş. Mesela kolejlerinde bulunmuş, onların dershanelerinde okumuş, öğretmen olmuş, kolejlerinde öğretmenlik yapıyor. Orada dahi ben ölçünün, ayarın kaçırıldığını düşünüyorum. Darbe teşebbüsüne bilfiil katılmış olanların hak ettikleri cezayı alması gerekiyor. Keza Fethullahçı yapı içerisinde kriminal işlere bulaşmış olanların, bu işlerin karşılığı olan cezayı almaları gerektiğini düşünüyorum. Ama şimdi düne kadar “Ne istediler de vermedik” denen… 2013 senesinin Ekim’inde söylendi bu söz, dershaneler tartışması çıktığında. Bu iken öbür tarafta altı, ortası ve üstü diye ayrım yapılırken 17-25 Aralık sonrası dönemde, şimdi altı, ortası, üstü ayırmaksızın bir şekilde orada bulunmuş, destek vermiş, para istemişler vermiş veya sempati düzeyinde bir ilişkisi olmuş, veya dinî hizmet diye orada bulunmuş, ama asla kriminal bir işe bulaşmamış olanların da ben hak etmedikleri düzeyde mağdur olduğunu düşünüyorum. O yapı açısından bakarsak, o yapıda biz iç içe bir şey görüyoruz. Bir cemaat boyutu var, bir örgüt boyutu var, bir de kült boyutu var. Kült boyutuyla örgüt boyutu iç içe geçmiş zaten. Asıl problem odağının orası olduğunu düşünüyorum. Onunla ilgili her türlü şey yapılmalı ve o şey dağıtılmalı bana göre. Bu dinî açıdan da baş belası, ülke açısından da baş belası. Ama o geniş cemaat çeperine dönük yapılan eylemlerin de, girişilen işlerin de ben adalet ölçüsünün dışına taştığını düşünüyorum.

Burada tekrar referanduma, buradan geçecek olursak bu olay referandumu etkileyecek mi sence?
Ne düzeyde etkiler bilmiyorum. Ama iki açıdan etkisinin olacağını düşünüyorum, belki üç açıdan diyelim. Birincisi, doğrudan bu şekilde mağdur olmuş kişiler ve onların aileleri var. Kendisinin Fethullahçılıkla hiç alâkası yok ama diyelim ki yirmi sene sonra işinden gücünden atılmış, darbeci örgüt mensubu damgası yemiş insanlar var ki mesela birini gördüm bir Anadolu seyahatimde. Pehlivan yapılı biri, sanki yirmi sene yaşlanmış, zayıflamış, çökmüş. Belki otuz kilo vermiş, o vaziyette gördüm. O kişinin aile ve arkadaş çevresinin oy tercihinin herhalde onun görüntüsü, iş dünyasında yaşadıklarıyla ilgisi olacağını düşünüyorum. Böyle bir tablo olacağını düşünüyorum. Diğer taraftan böyle bir tanışıklık, akrabalık söz konusu olmasa da AK Parti’nin ortaya çıkarken ortaya koyduğu değerler; özgürlük, adalet –ki kalkınma partisi olmadan önce adalet partisi, isminin ilk harfi o– bu değerler açısından ilkesel olarak bunu sorunlu gördüğü için referandumda tavrı ona göre oluşacak diye düşünüyorum bazı kişilerin. Öbür taraftan ise bazı kesimlerin burada yaşanan mağduriyetler ve alâkasız insanların veya kurumların bile bir şekilde kapsama alanı içerisinde girmesi dolayısıyla bazılarının da kendisini sağlama almak, emniyetli bir noktaya kendini çekmek anlamında bu defa diğer yönde bir tavır sergileyeceğini düşünüyorum.

Sıranın kendilerine gelmemesi için.
Çift taraflı etkisi olacak bana göre, hem “Evet” hem “Hayır” yönünde.

Genel olarak bu referandum tartışması çok yoğun yapılmıyor ya da benim takip ettiğim kadarıyla pek yapılmıyor. Zaten medyanın büyük bir kısmı hükümetin kontrolünde ve orada zaten tek tip bir şey yürüyor da. Sizin camiada, sizin çevrelerde referandum tartışmalarında –“Evet” mi “Hayır” mı çıkar diye sormayacağım ama– neler konuşuluyor daha çok? Ne tür beklentiler, kaygılar var?
İki zıt tablodan bahsedebilirim. Birçok insanda ikisi aynı anda var ama hangisinin daha ağırlıkta olduğuna göre tercihi değişebiliyor. Bunlardan birincisi 2002’den başlayarak 2012-13’e kadar AK Parti’nin ortaya koymuş olduğu vizyon, çerçeve, idealler ve tutturduğu dil, üslûp, söylem. Bununla gelinen sonuç, özellikle Davutoğlu’nun devre dışı bırakılmasından sonra — ki orada şöyle bir şey görüyorum: Siyasette beraber çalışırsınız, ayrılırsınız, bunlar son derece anlaşılır şeyler. Ama neticede bu güzel bir şekilde olur. Benim mesela 17-25 Aralık öncesi dershane krizinin başlamasından itibaren defaatle vurguladığım, daha önce bir yazımda söylediğim bir şey vardı, sosyal medyada, değişik yerlerde viral olarak dolaştığını da duydum, “Ayrılıklar ahlâkımızın sınanma anlarıdır” diye. Burada ahlâkî açıdan sorunlu bir şekilde bunun gerçekleşmesi bütün bu şeylere baktığında… Neyi söylüyorduk, ne söyleniyor? Ne için yola çıkılmıştı, bugün söylenen ne? Dün ne vaat ediliyordu, bugün ne vaat ediliyor? Dün ümit veren bir AK Parti, bugün korkuyla sonuç hedefleyen bir AK Parti. Dün hep söylemleri özgürlük, adalet yönünde olan bir AK Parti, bugün ise güvenlik psikoloji içerisinde konuşan bir AK Parti. Dün daha geniş bakan, bugün içe kapanmacı bir AK Parti. Bu şekilde bakıp tavrını gözden geçirenler var. Şöyle diyeyim: Bu insanlar açısından bakarsak bu insanlar değişmedi bence. Bu insanlar aynı yerde duruyorlar, AK Parti’nin değiştiğini düşünüyorlar.

Burada tabii Batı’yla ilişkiler de var, çok önemli bir husus. Genellikle şöyle bir şey yapılıyor: Dindarlar milliyetçidir, Batı-karşıtıdır ve Batı’yla olan meselelerde otomatik olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanında pozisyon alır.
Bu doğru bir şey değil bence. Ben kendi namıma ifade edeyim. Daha önce buradaki konuşmada da bir sorunuz olmuştu, “Nurcular Tayyip Erdoğan’ın yörüngesine girmiş gözüküyorlar” yönünde bir ifadeniz olmuştu. Ben de demiştim, Risâle-i Nur açısından yörüngeyi oluşturan, mecrayı oluşturan isim Bediüzzaman Said Nursî’dir. Bediüzzaman açısından, onun ortaya koyduğu ilkeler açısından bakar, o ilkeler çerçevesinde Erdoğan’ın tavrı buna uygunsa beraber hareket eder, ayrıysa orada ayrıldığını ifade eder şeklinde. Burada yüz sene önceden bir tavır olarak Bediüzzaman’ın söylediği bir şey vardır. Avrupa’ya dair çok net ve keskin bir eleştiri ifade ettikten sonra şunu da söyler: “Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir” diye. Burada zaten bütünüyle bizim bakmamız gereken bir şey bu. Mevcut şartlarda gördüğüm en önemli sıkıntılardan biri bu. Şimdi Türkiye nasıl yekpâre değilse, Türkiye’nin içinde o yelpazede çok farkı eğilimler söz konusuysa bu Avrupa açısından da geçerli. Yani misal Donald Trump da Amerikalı, Rachel Corrie de Amerikalı. Şimdi bu ikisini nasıl eşitleyebiliriz? Avrupa açısından da aynı tablo geçerli. Dolayısıyla orada blok olarak bir karşıtlığın veya “Bunlar blok olarak karşıtlar” söylemi muhafazakâr sağ veya dindar kesimdeki herkes için geçerli değil. Böyle bir gözlemi cevap olarak söyleyeyim. İkincisi ben kendim blok olarak karşıtlığı zaten âdil bulmuyorum. Bilâkis burada zaten yapmamız gereken bir şey böyle içe kapanmacı, esasen Kemalizm’in bize öğrettiği “Herkes bize düşman, dört tarafımız düşmanla çevrili” söylemi yerine meseleyi devletler ve siyasetlerle de sınırlı bir alandan öte görüp dünyanın her tarafında iyi insanlar ve kötü insanlar olduğunu, iyi şeylerin peşinde olan insanlar ve kötü şeylerin peşinde olan insanlar olduğunu görebilmek ve dolayısıyla meseleyi devletler mücadelesinden öte iyiler ve kötüler, iyilik için çalışanlar ve kötülük için çalışanlar açısından görmek ve bu noktada Batı dahil olmak üzere dünyanın her yerinde müttefikler bulmak, doğru olan yöntemin de bu olduğunu düşünüyorum.

Düşman değil müttefik aramak.
Evet.

Peki bu referandum sürecine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bahçeli’yle, MHP’yle, daha doğrusu MHP’nin yönetimiyle kurduğu ittifak genel olarak muhafazakâr camiada sempatiyle mi karşılanıyor? Yoksa ne gibi tartışmalar var?
Bunun muhatabın Türk olduğuna veya Kürt olduğuna göre değiştiğini görebiliyoruz. Türk dindar muhafazakâr ise daha bunu olumlu, pozitif olarak değerlendirdiğini, Kürt dindar muhafazakâr ise bunu endişeyle karşıladığını görebiliyoruz. Onun ötesinde de 2002’den başlarsak AK Parti geleneksel sağ muhafazakâr bir dille yola çıkmadı. Geleneksel sağ muhafazakâr çizgi devletçi ve milliyetçi bir aksta ilerler. AK Parti ise iktidar olduğu sürede dahi muhalefet olan bir parti durumundaydı. Birileri “Devletin asıl sahibi biziz” diyorlardı. AK Parti o devleti adalet ve özgürlük noktasında dönüştürme iddiasıyla yol alıyordu. 2007 krizi bundan dolayı yaşandı. 2010 referandumu buna bir cevap olarak oluştu. Sonrasında çözüm süreci. Çözüm süreci de geleneksel dindar sağın milliyetçi, devletçi reflekslerini aşabilen, son derece önemli bir çığırdı. Ama bu noktada AK Parti’nin ve AK Parti üzerinden sağ, dindar, muhafazakâr kesimlerin giderek devletçi ve milliyetçi bir reflekse doğru yönlendirildiğini ben düşünüyorum. Şöyle bir zannım olduğunu düşünüyorum: Muhafazakâr kesim muhtemelen “Devlet artık biziz” diye düşünüyor. Ama devlet tarafından zihin dünyalarının ele geçirildiğini düşünüyorum.

Zihin dünyalarının ele geçirilmesi. Burada tabii dönüp dolaşıp çoğulculuk meselesine geliyoruz. Çoğulcu başlayan bir hareketin çoğunlukçuluğa dönüştüğünü görüyoruz.
Bunu defaatle değişik zeminlerde, hem medya ortamlarında hem de birebir sohbet ortamlarında ifade ettim — ki referandum süreciyle ilgili bence en önemli sıkıntı da zaten bu. Türkiye’de sistem değişikliğinin gerekliliği üzerine son derece haklı bir şekilde tartışabiliriz. 12 Eylül Anayasası’nın savunulacak bir anayasa olmadığı konusunda, her ne kadar yüzde 92’yle geçmiş olsa da bugün sorulsa herhalde ülkenin yüzde 92’si, belki daha fazlası 12 Eylül Anayasası’nın savunulacak bir anayasa olmadığını sanırım söyler. Bu noktada bence yüzde 50, 55, 60 aksını aşan bir şey vardı çoğulcu açıdan baktığımızda. Dolayısıyla herkesin içine sinen… Anayasalar siyaset bilimi teorisinde sosyal sözleşme olarak değerlendirilir. Bir sosyal sözleşmeyse bu anayasalar, bir ülkedeki bütün fertleri bağlayan, dolayısıyla bunun olabildiğince geniş bir sosyal zeminde, olabildiğince çok kesim tarafından müzakere edilmesi, herkesin düşüncesini, endişelerini ifade etmesi, katkılarını ortaya koyması bir kere anayasanın hazırlanma sürecinde çoğulcu bir anlayışın olması beklenirdi. Sonrasında bu gerçekleşmiş, herkes düşüncesini ifade etmiş, değerlendirilmiş, bu noktada güzel bir müzakere yapıldığı konusunda herkes müttefik ama birileri katılmamış, tavır koymuş, sonunda şu oy veya bu oyla çıkmış. Böyle bir tablo gerçekleşebilseydi ben yarına dair daha sağlıklı bir siyasal ve sosyal zeminde ilerlerdik diye düşünüyorum. Ama mevcut şartlara baktığımızda çoğulcu bir şey değil. Çoğunluklu bir dil değil, ikna etmeye yönelik bir dil değil, icbar ve izam etmeye yönelik. Böyle bir şey, “Zorundasın”. Mesela şey gibi, darbeci ve terörist eşleştirmesi gibi. Mesela bu dil çok tehlikeli bir dil. George Bush’un 2011’deki şer ekseni denklemine çok benzer bir dil. George Bush’a böyle bir dil yakıştırabiliriz, ama Tayyip Erdoğan’a ben bu dili yakıştıramıyorum.

Son bir şey sormak istiyorum. Şöyle bir yaklaşımın da olduğu söyleniyor: “Tamam biz bu yetkiyi Tayyip Bey’e verelim. Ama ondan sonra…” Türkiye’de özellikle dindarların sistemle çektiği, kendilerince birtakım mağduriyetleri var Cumhuriyet’ten beri. Her ne kadar “Devlet biziz” dese de yarın öbür gün bir seçim yapılıyor, bir kişi seçiliyor ve bu kişi Türkiye’de birçok şeyi tek başına hayata geçirebilecek. Şu anda o kişi size yakın, sevdiğiniz bir kişi, ama bugünün yarını da var. Böyle bir olay hakikaten var mı kafalarda?
Olduğunu görüyorum böyle bir şeyin. Ama ben zaten bunu sorunu olarak görüyorum. Ben artık bu ülkenin kişiler üzerinden meseleleri konuşmaması gerektiğini… Bu ta Abdülhamit zamanında böyle, sonra İttihatçılar zamanında böyle, Kemalizm döneminden beri böyle. Bence hepimizin beraberce başarabileceğimiz şey ilkeleri yerleştirmek, sağlam demokratik kurumlar tesis etmek. Kişiler üzerinden de düşünmeye devam ettiğimiz sürece biz hem hata yapmaya açık halde oluruz, hem de çatışmalara açık bir zeminde oluruz diye düşünüyorum.

İstersen burada noktayı koyalım. Atladığımız bir şey kaldı mı?
Benim aklımda yok.

Son bir, doğrudan referandumla alâkalı değil de, Nurculuk ne durumda şu anda?
Şöyle bir tablo görüyorum: Genel olarak Fethullahçılığın geldiği nokta itibariyle bakarsak bundan dolayı… Çocuklara din anlatıyoruz, iman anlatıyoruz, ahlâklı dindar insanlar olarak yetişmesini sağlıyoruz diye yola çıkan bir hareketin bir örgüt faaliyeti içerisinde olduğu; öyle ki kendi insanına yabancılaşmış, kendi toplumuna yabancılaşmış, ona karşı, onun demokratik kurumlarına karşı darbe teşebbüsüne girecek kadar da alçalabilmiş. Böyle bir tablo karşısında bütün aileler ve özellikle gençler açısından baktığımızda genel olarak dinî hizmetler alanında bir problem olduğunu düşünüyorum. Nur talebeleri, Nurculuk bunun dışında değil. Ayrıca Nurculuk açısından bakarsak ta 70’lerden gelen bir şey var. Nur talebelerinin Bediüzzaman’dan aldıkları ölçüyle ortaya koydukları bir tavır var. Tepeden, siyaset üzerinden toplumun dindarlaşması diye bir yöntem doğru bir yöntem değildir. Asıl olan birebir insana ulaşmaktır. Ondan sonra o insanların, dindar insanların nasıl bir siyaset, nasıl bir parti… O kendiliğinden, spontane şekilde oluşacak bir şeydir. Ama yukarıdan aşağıya toplumun dindarlaşması diye bir şey söz konusu olamaz. Bu verimli de olamaz, ilkesel olarak doğru da olamaz. Dolayısıyla demokrasinin kurumsallaşması özgürlük ve adalet ilkesinin siyasette temel değer olarak yerleşmesi için çalışılması gerekir ki Demokrat Parti çizgisine destekleri bundan dolayıdır. Ama bundan dolayı, 70’li yıllardan başlayarak Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi oluşumları, öbür tarafta da önce Kaddafi’nin Yeşil Devrim’i, sonra İran devrimi üzerinden; bir, siyasi parti üzerinden dindarlaşma, iki, bir radikal devrim yoluyla toplumu dindarlaştırma. Bu iki eğilimin bu duruşları sebebiyle Nur talebeleriyle 70’li yıllardan kalma bir hesaplarının olduğunu şu mevcut şartları Fethullahçılık üzerinden Nur talebelerine dönük geçmişten kalma, neredeyse elli senelik hesabı görmek gibi bir çaba içerisinde olduklarını da görüyoruz.

Yani faturayı size de kesiyorlar.
Evet.

Metin Karabaşoğlu’yla çok güzel bir sohbet ettik. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.