sadsa

Referandumdan ne çıkar?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Üç gün kaldı, çok tarihî bir referanduma gidiyoruz ülke olarak ve yıllardır süren, Osmanlı’dan beri süren parlamenter rejimin sonuna geliyor ülke. Üç gün kala hâlâ bir belirsizlik var ne çıkacağı yolunda, ne çıkabileceği yolunda. Nedense bu referandum öncesi anket şirketleri çok daha utangaç bir şekilde, kısık sesle konuşuyorlar; bunun birçok nedeni olabilir: Dünya çapında ve Türkiye’de de son seçimlerde yaşandığı gibi, kamuoyu yoklamalarının isabet oranlarının çok düşük olması nedeniyle bir ürkeklik olabilir; ama bir diğer ürkeklik de Türkiye’deki hâkim olan atmosfer, yani Türkiye’dekî siyasi iktidardan çekinme de olabilir.
Türkiye’nin son dönemde temel hak ve özgürlükler, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve basın özgürlüğü konusunda yaşadıkları düşünülürse; gerçekten çok kritik bir seçim yaşanıyor.
Şunu tekrar tekrar söylemekte yarar var; eğer “evet” çıkacağı kamuoyu yoklamalarında çok net bir şekilde anlaşılıyor olsaydı, bunu bize siyasî iktidar medyası aracılığıyla, zaten hemen hemen her gün bir meydanda konuşan ya da bir televizyonda soruları cevaplayan Cumhurbaşkanı aracılığıyla bu bize söylenirdi; bu söylenmiyor. Bu yoklamaları yaptırtmadıkları anlamına gelmiyor; yaptırılıyor ama sonuçların çok da fazla pazarlanabilir sonuçlar olmadığını çıkartabiliriz.
“Evet” mi çıkacak? “Hayır” mı çıkacak? Bunu kestirmek kesinlikle mümkün değil, çünkü çok geniş bir referandum yapıyoruz. Oy pusulasında neye “evet” neye “hayır” dediğimiz bile yazmıyor ve Türkiye’nin son dönemde yaşadığı temel hak ve özgürlükler, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve basın özgürlüğü konusunda yaşadıkları düşünülürse; gerçekten çok kritik bir seçim yaşanıyor, referandum yaşanıyor ve tamamen eşit olmayan koşullarda seçim kampanyası da yapıldığı açık ve net. Bir tarafta devletin bütün imkânları diğer tarafta mütevazı imkânlarla yürüyen bir mücadele var.

Millet bir kere sandığa gidecek, ancak onun bir kereliğine seçtiği kişi sürekli olarak birilerini seçecek, görevden alacak, yenilerini atayacak

Şimdi “Ne çıkar?” meselesinde, eğer “evet” çıkarsa çok net bir şekilde Türkiye’den “tek adam” yönetimi çıkacak. Bu konuda yakınlarda Prof. Şükrü Karatepe’yle aramızda geçen bir diyaloğu aktarmak istiyorum: Şükrü Karatepe, yıllar öncesinden beri tanıdığım bir isimdir. İslamî hareketler üzerine çalışan bir gazeteci olarak herhalde hayatım boyunca yüzlerce, binlerce kişiyle tanıştım; bunların kimisi hâlâ üst düzeyde görevli, kimi daha önce belediye başkanlığı, bakanlık vs. görevi yapmış. Şükrü Karatepe, 80’li yılların sonlarında, 90’lı yılların sonlarında İslamî hareket içerisinde tanıdığım en çoğulcu, demokrasiye en yakın isimlerden birisiydi, çok da iyi bir insandır. Kendisinin hazırlanan bu 18 maddelik anayasa paketini yapan komisyonun başkanı olduğunu duymak beni çok şaşırtmıştı; paketin kendisi çıkınca da daha çok şaşırdım ve kendisine geçenlerde bir telefonda bunun bir tek-adam yönetimi olduğunu ve bunu nasıl yapabildiğini sorduğumda, bana bunun tek-adam rejimi falan olmadığını, benim de o kara propagandalara alet olduğumu ya da kara propaganda yaptığımı söyledi; neyse, çok tatlı olmayan bir telefon konuşması oldu, ama geçen gün CNN Türk’teki bir programda Ahmet Hakan’ın programında Bülent Turan’la beraber –AKP’nin bir diğer üst düzey yöneticisiyle beraber– çıktıklarında bir bölüm var, orada Ahmet Hakan, “Cumhurbaşkanına soru bile sorulamıyor” diyor. Orada Şükrü Karatepe’nin verdiği cevap şu: “Başkan” –Cumhurbaşkanı demiyor, Başkan– “Başkan’a böyle bir ayrıcalık tanıdık” diyor Şükrü Karatepe ve Bülent Turan da yanında “Başkan ya o!” diyor. Olay bu kadar basit aslında ve Türkiye bir seçimde, bu seçimde “evet” çıkarsa bir seçim yapacak ve o seçimdeki seçilecek kişi, yardımcılarını, bakanlarını vs. ve daha sonra yargının önemli bir kısmını; aynı zamanda partili cumhurbaşkanı olursa, partili başkan olursa, partisinden seçilecek olacak milletvekilleri vs. herkesi belirleyecek. Yani millet bir kere sandığa gidecek, ancak onun bir kereliğine seçtiği kişi sürekli olarak birilerini seçecek, görevden alacak, yenilerini atayacak vs.. Böyle bir Türkiye’de sandıktan “evet” çıkarsa, Türkiye böyle bir şeyle karşı karşıya. 2019’da yürürlüğe girme söz konusu, ancak eğer “evet” çıkarsa Tayyip Erdoğan’ın hemen partiye katılacağını ve muhtemelen de ilk olağanüstü kongrede parti genel başkanı olacağını varsayabiliriz ve hatta bir senaryoya göre de bunun ardından hızlı bir şekilde genel seçime gidilecek; 2019’u öne almak isteyeceği söyleniyor — ki bu da bana makul geliyor, gerçekten bu olabilir bir senaryo.

“Hayır” çıksa da Erdoğan taraflı, partili cumhurbaşkanı kimliğini koruyacaktır

“Hayır” çıkması durumda ne olacak? “Hayır” çıkması durumunda Türkiye’de hemen hemen hiçbir şey değişmeyecek; cumhurbaşkanı cumhurbaşkanı, başbakan başbakan –belki yerini kaybeder– ama ondan sonra hükümet aynen duracak. Burada bir erken seçim olur mu? “Hayır” çıkması durumunda bir erken seçim kimilerine göre yapılabilir, bekleyenler var, ama bana açıkçası psikolojik olarak bunun zorlayacağını düşünüyorum ve “hayır” çıkması halinde erken seçimin olsa bile çok hızlı bir şekilde olacağını sanmam. Ama “hayır” çıkması durumunda Türkiye’de herkesin bekleyeceği şöyle bir husus olacak; Cumhurbaşkanı Erdoğan, buna karşı ne yapacak? Bunu kabullenecek mi? Devlet Bahçeli’nin söylediği, “Neden bu referandum? Neden anayasa değişikliği?” dendiğinde, bir fiili durum olduğunu ve bunu kurumsallaşması gerektiğini söylemişti Devlet Bahçeli. Böyle bir gerekçesi var ve “evet” diyen MHP’liler bunu söylüyorlar ama, eğer “hayır” çıkarsa bu fiili durum da ortadan kalkmış olacak mı? Ben açıkçası sanmıyorum. Yani, Cumhurbaşkanı Erdoğan yine taraflı, partili cumhurbaşkanı kimliğini, anayasa değişmese bile sürdürecektir. Buna karşı kim ne yapabilecek? Açıkçası çok fazla bilmiyorum.

Oylanacak olan 18 madde değil aslında Tayyip Erdoğan’ın kendisi

“Peki sandıktan ne çıkar?” meselesi tabii en çok merak edilen. Ben toplu taşıma araçlarını kullanan bir gazeteciyim, görenler vardır, hemen hemen hep aynı şekilde Marmaray’ı ve metroyu kullanırım, yollarda yürürüm ve çok insanla karşılaştığımda herkes bana aynı şeyi soruyor, ben de onlara bilmediğimi söylüyorum, ancak şunu biliyorum: Türkiye’de normal şartlarda böyle bir anayasa oylamasında, normal şartlarda Tayyip Erdoğan’ın %60 civarında bir oyu alması gerekirdi, bunun çok uzağında olduğunu görüyoruz. Geçen Abdülkadir Selvi’yle bir sohbetimizde bana “evet” oylarının %35’lerden geldiğini söyledi. Yani başkanlık sistemine ilk “evet” oranının belli bir tarihte %35 olduğunu söyledi, ancak burada şunun altını çizmekte yarar var: Bu aslında bir başkanlık sistemi getirecek olmasına rağmen, burada oylanacak olan 18 madde değil aslında, burada oylanacak olan Tayyip Erdoğan’ın kendisi. Yani, burada biz “Kamuoyu başkanlık sistemi istiyor mu? İstemiyor mu?” meselesini çoktan aşmış durumdayız; Tayyip Erdoğan’ın bir şekilde oylanması yapılıyor ve bu aslında Tayyip Erdoğan için çok riskli ve bence siyasî hayatındaki yaptığı en büyük stratejik hatalarından birisi. Bence en büyük hata, Fethullah Gülen’le kurduğu ittifaktır ve Türkiye’nin bütün her şeyinin ayarlarının tamamen bozulmasına ve bir türlü tamir edilememesine vesile olmasıdır. Fethullah Gülen yüzünden herkes bir bedel öderken; AKP”nin hiçbir şekilde bir şey ödemediğini görüyoruz. O da ayrı bir mesele olarak dursun; ancak burada sonuç olarak Tayyip Erdoğan oylanıyor. Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçiminde daha ilk turda seçilebilmiş bir isim ve burada zorlanıyor. Burada zorlanmasının en önemli nedeni, Tayyip Erdoğan oylanırken karşısında dün olduğu gibi bir Ekmelettin İhsanoğlu olmaması. Karşısında toplumun yaklaşık yarısının oluşturduğu bir kesim var. “Evet”i önde verenler bile, İbrahim Uslu’nun, Anar’ın anketinde %52-48 — 48’i yarısı olarak kabul edebiliriz.
Toplumun yarısı bir tarafta ve bir kişi bir tarafta gibi çok acayip, farklı bir oylamayla karşı karşıyayız. Dolayısıyla burada Tayyip Erdoğan kendisini ortaya atarken ve yine kampanyayı büyük ölçüde yürütürken, karşısına birisini çıkartmak istiyor ve bu birisini de Kemal Kılıçdaroğlu olarak istiyor. Keşke Kemal Kılıçdaroğlu’yla bir evet-hayır yarışına girmiş olsalardı. Böyle bir yarışa girmiş olsalardı, herhalde Tayyip Erdoğan %60’a yakın bir oy alırdı; ancak burada işin rengi MHP’nin içerisinden çıkan muhaliflerin çok aktif bir kampanya yaratması, eski ocak başkanlarının dahil olması gibi bir olayla; Saadet Partisi’nin aleni bir şekilde “hayır” diyeceğini deklare etmesiyle birlikte ve birtakım İslamî kesimlerin isimlerinin –ki geçen bir üç kişiyi konuk ettik– Hak ve Adalet Platformu gibi birtakım insiyatiflerin ortaya çıkmasıyla beraber iş çok karıştı. Bir önceki referandumda olduğu gibi HDP’nin ya da HDP çizgisinin –o zaman HDP yoktu– boykot kararı da yok, onlar da aktif bir şekilde “hayır” diyorlar. Dolayısıyla Tayyip Erdoğan bir tarafta ve karşısında çok karışık bir cephe var ve bu cephenin bazı uçları birbirleriyle bağdaşmıyor; hatta birbirlerine düşman ama bir “hayır” demekte birleşebilmiş durumdalar. Dolayısıyla buradan çok ilginç sonuçlar çıkabilir: Bunu ölçmenin; kamuoyu araştırma şirketlerinin –ki zaten itibarları bayağı ciddi bir şekilde zedelenmiş durumda– bunu ölçebilmelerinin çok kolay olduğunu sanmıyorum.

Sandıktan çıkacak sonucun bizi şaşırtacağını düşünüyorum

Şunu söyleyeyim; bu sandıktan çıkacak sonuç, bana göre –bir şeye dayanarak söylemiyorum, hissiyat; zaten bir şeye dayanarak söylediklerini söyleyenlere de inanmamanızı tavsiye ederim, genellikle hissiyatlarını söylerler, birçoğu da temennisini söyler– ben hissiyat olarak buradan çıkacak sonucun bizi şaşırtacağını düşündüğümü söyleyebilirim. Yani bu ne çıkarsa ben herhalde şaşıracağım. Yani o anlamda da çok bağlayıcı, birtakım “şu olur, bu olur” gibi şeyler söylemek istemiyorum; çünkü bu gerçekten gazeteci olarak izlediğim onca seçim içerisinde, halk oylaması içerisinde beni en çok zorlayan, anlaması zor olan, sürekli dengesi değişen bir şey.
Ancak şunu çok net bir şekilde söyleyebilirim, daha önceki yayında –“Reisçiliğin Krizi” olarak söyledim– bu referandum, “reisçilik” diye tabir ettiğim, Tayyip Erdoğan’ı tek başına her şeyin merkezine koyma anlayışının tıkanmasının getirdiği bir referandum. Kemal Can’ın Gazete Duvar’da en son yazısında söylediği gibi, artık gücünü koruyabilmek için yeni güce ihtiyaç duyuyor Tayyip Erdoğan, gücünü sürekli artırmak zorunda kalıyor çünkü çok ciddi bir şekilde yıpranıyor ve bunun getirdiği bir zorunlu etap. “Burada bir vizyon yok, burada bir perspektif sunumu yok; burada tek şey gücümüze güç katalım.” Bugün bir fotoğraf gördüm, Edirne’den yanılmıyorsam, iki billboard yan yana, birisinde Tayyip Erdoğan’ın resminin olduğu ve üzerinde “güçlü devlet, güçlü millet” vs. yazan, yanında da CHP’nin kendi parti amblemini koymadığı, küçük kızlı ilanı. Bunları yan yana görüyoruz. Bir tarafta sürekli bir güç vurgusu var, ama bu güç vurgusu –fotoğrafta da görüldüğü gibi– devlete istenen güç aslında Tayyip Erdoğan’a isteniyor ve Tayyip Erdoğan devletle özdeşleştiriliyor. Bu anlamda bir tek-adam yönetimi olarak talep ediliyor. Tabii, buradaki en önemli hususlardan birisi de, Tayyip Erdoğan için hazırlandığı belli olan bu yeni sistemin, Tayyip Erdoğan sonrasında nasıl, kim tarafından yürütüleceği sorusu var ve bu sorunun çok ciddi bir şekilde Tayyip Erdoğan’a normalde yakın olan, onu seven insanların da kafasını karıştırdığını söyleyebiliriz.
Çok net bir şeyler beklediyseniz benden kusura bakmayın, ama şunu söyleyebilirim: Gerçekten çok ilginç, çok tarihî bir kampanya yaşıyoruz. Burada bence en önemli husus, seçime katılmak, oy vermek. Ben en son 12 Eylül Referandumu’nda gitmemiştim, oylamaya gitmemiştim, boykot edenlerdenim. Burada oyumu kullanacağım, ama oyumun ne olacağını söyleme ihtiyacını bile hissetmiyorum. Biz gazetecilerin oy propagandası yapmasının da, deklarasyonu yapmasının da doğru olduğunu açıkçası düşünmüyorum.

Kılıçdaroğlu’dan gazetecilik dersi

Ancak bir gazeteci demişken, Kemal Kılıçdaroğlu’nun CNN Türk’te Ankara Temsilcisi Hakan Çelik’le yaptığı yayının son bölümünü izledim, arkadaşlar şimdi gösteriyorlar –hatta Medyascope’un sayfasına da koyduk– çok anlamlı geldi bana, orada basın özgürlüğü üzerine söyledikleri gerçekten çok önemliydi. Orada şunu söylüyor Kılıçdaroğlu: “Beni her yere çıkartın, A Haber’e de çıkayım, keşke çıkartsalar. Her türlü soruyu sorsalar ve ben de onlara bütün soruların cevabını versem” diyor. Bir meydan okuyuş içerisinde ve anladığım kadarıyla ben açıkçası televizyonda siyasî şeyleri baştan sonra izlemiyorum, ama arkadaşlardan öğrendiğim kadarıyla sadece son bölümünü gördüm. Hakan Çelik, cevval bir gazetecilik yapmış Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı, normalde çok sakin bir meslektaşımızdır; ama Kemal Kılıçdaroğlu’nu bayağı bir “sıkıştırmış” ve sonuç olarak Kemal Kılıçdaroğlu da verdiği cevaplarla anladığım kadarıyla, yakın çevresinden kişilerle konuştum, yayından memnun ayrılmış. Şimdi burada şunu söylemek istiyorum: Recep Tayyip Erdoğan, –birkaç kere söyledim, yine söylüyorum– böyle bir programa çıksa, yani kendisine sıkıştırmaya gerek yok, normal gazetecilik sorularının sorulması, bir gazetecinin ne sorması gerekiyorsa onun sorulduğu bir programa çıksa, eminim onlara çok ciddi bir şekilde Kemal Kılıçdaroğlu nasıl yaptıysa kendinden çok emin bir şekilde cevap verecektir ve muhtemelen o yayının ardından oyları da olumlu anlamda bir ivme kazanacaktır. Ne kadar kazandırır bilmiyorum ama en azından ona önyargıyla bakan birtakım insanların önyargılarının aşılmasına bile yol açabilir. Ancak Tayyip Erdoğan en önemli gücü olan, bu her türlü soruya cevap verebilme çizgisini bıraktı ve bu da zaten benim “Reisçiliğin Krizi” dediğim olayın tek başına kanıtıdır. Tayyip Erdoğan gibi Türkiye’nin tartışmasız en etkili siyasetçisinin çok iyi bildiği bir alana girmek istememesi, yani soruları doğru soruların, gereken soruların, ilk akla gelen soruların kendisine sorulmasını bile istememesi, –kendisinin ya da danışmanlarının– aslında kendi gücünün tam anlamıyla farkında olmaması ve kendi gücünü başka bir şekilde yorumladığı anlamına geliyor. O yayında Hakan Çelik-Kemal Kılıçdaroğlu yayınında bir şeyi unutmadan söyleyeyim; eninde sonunda Hakan Kılıçdaroğlu’na “Doğan yayın ilkelerine göre biz herkese karşı eşit mesafedeyiz” vs. gibi eminim kendisinin de inanmadığı şeyleri maalesef söylüyor ve orada bir yerde şöyle bir şey söylüyor: “Ben mesela size 15 Temmuz gecesi kaçıp kaçmadığınızı sordum”. Bir kere, bir ana muhalefet liderine, herhangi bir siyasetçiye “kaçmak” lafını kullanmak ne derece doğrudur? Neyse, diyelim ki doğru, “Sordum, siz de cevap vermeye çalıştınız” diyor. Belli ki cevabından ikna olmamış, neye göre ikna olmadı bilmiyorum, ama herhalde bu üslûbun onda birini bile Cumhurbaşkanı Erdoğan’a –ki onu konuk da etti, izlemedim ama konuk etti biliyorum– orada söylememiştir. Bu bile tek başına Türkiye’de bu kampanyanın nasıl eşitlikten uzak bir şekilde seyrettiğini gösteriyor ve bu 16 Nisan’ın nasıl zaten iyice daralmış olan basın, ifade özgürlüğüyle, temel hak ve özgürlüklerle, demokrasiyle doğrudan ilişkili olduğunu bize gösteriyor.

Ne çıkarsa çıksın çok daha karışık bir dönem bizi bekliyor

Başlığa dönecek olursak: “Referandumdan ne çıkar?” Referandumdan her halükârda 17 Nisan’dan itibaren sonuç ne çıkarsa çıksın, tabii ki “evet” çıkarsa evet diyenler, “hayır” çıkarsa hayır diyenler memnun olacaktır; ama bu memnuniyetlerin her iki şık için de çok uzun süreli olacağını sanmıyorum. Hangi şık çıkarsa çıksın 17 Nisan’dan itibaren bizi çok daha karışık bir dönem bekleyecektir. Tabii bu arada oranların ne olacağının da belli bir anlamı olacak; yani kılpayı olursa ayrı, çok net bir şekilde 2-3 puanlık farklar olursa ayrı olacaktır; onu da ayrıca vurgulamak lazım.
Son bir not: Referandum gecesi Medyascope’ta belli bir saatte –şu anda tam saat veremiyorum, ama saat 19.00 olabilir ya da 20.00 olabilir– çok yoğun bir yayın yapacağız onu da duyurmuş olayım. Çok sayıda kişi referandumun sandık sonuçları geldiği andan itibaren stüdyoda ya da bağlantılarla, yurtiçinden, yurtdışından bağlantılarla çok özgür bir şekilde demokratik bir şekilde, çoğulcu bir şekilde referandumun sonuçlarını Medyascope’tan gönül rahatlığıyla bir şeyler öğrenerek diyeyim, bu öğrenmeyi de seçkin konuklarımız herhalde sağlayacaktır çünkü gerçekten çok önemli akademisyenlerin, gazetecilerin sayısı giderek azalıyor, ama içlerindeki en kalitelilerin burada, akademisyenlerin, emekli diplomatların ve diğer aydınların, entelektüellerin referandum gecesi Medyascope’ta stüdyoda ya da bağlantılarla karşınızda olacağını söyleyeyim. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.