rte

İslamcılığın iflası ve referandum

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Burada Medyascope’ta yaptığım yayınları takip edenler Türkiye ile ilgili birtakım hususların altını ısrarla çizdiğimi biliyorlardır. Tekrar sıralayayım. Öncelikle Türkiye’de siyasal İslam’ın, İslamcılığın çok ciddi bir kriz ve hatta iflas içerisinde olduğunu ve bunun da özellikle son birkaç yıldır çok net bir şekilde görünür olduğunu söylüyorum. Adalet ve Kalkınma Partisi, İslamî bir hareket olarak ortaya çıkmasına rağmen, ya da oradan gelmesine rağmen, siyasal İslam’ın krizinin derinleşmesine, hatta bana göre Türkiye’de iflas etmesine yol açtı.
Bir başka argümanım: Türkiye’de cihadî Selefilik olarak adlandırılan akımların, yani IŞİD, El Kaide gibi akımların sanıldığından ve umulduğundan çok daha yüksek düzeyde olduğunu, bunun ciddi bir kitle tabanı olduğunu ve giderek oluştuğunu, aynı zamanda kitle tabanına ek olarak da bir örgütlenmenin yaşandığını düşünüyorum. Bunu dile getiriyorum.
Bir başka husus da, “reisçilik” diye adlandırdığım, yani Türkiye’de AKP iktidarının sadece Tayyip Erdoğan’ın elinde tekelleşmesiyle beraber, AK Parti hareketinin bir Tayyip Erdoğan hareketine dönüşmesiyle beraber, bunun bir Erdoğancılık’tan, hatta sonra kendi tabirleriyle reisçiliğe evrilmesinin yaşandığını, bu reisçiliğin de içindeki ideolojik, politik özden arındığı, ondan uzaklaştığı için ve iktidarın çoğulculuktan, bir kolektif akıldan tek bir tekele indirgenmesine bağlı olarak ciddi bir kriz yaşadığını düşünüyorum ve bu krizin derinleştiğini düşünüyorum. Yani Tayyip Erdoğan iktidarı tekelinde topladıkça yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça ülkeyi yönetmekte daha da zorlanıyor ve yönetemez hale geliyor. Sonuç olarak ülke yönetiminde tek isim Tayyip Erdoğan olunca da buradan hareketle Tayyip Erdoğan’ın krizinin aslında Türkiye’nin bir yönetim krizine dönüştüğünü görüyoruz.
Bir diğer husus da, muhafazakâr orta sınıfların belli bir süreden itibaren Erdoğan’a, Erdoğan’ın politikalarına ve yönetme tarzına karşı çok yüksek sesle dile gelmese de bir itirazının olduğu, bir mesafe koymanın başladığını gözlüyorum. Bütün bunların referandumda net bir şekilde gözüktüğü kanısındayım.

Erdoğan’ın yüzde 60 civarı oy alması beklenirdi

Ama referandumun ardından hemen hile tartışmaları, şaibe tartışmaları işin merkezine girdiği için olayın bu yönleri ıskalanıyor, kaçırılıyor ya da hiç bakılmıyor bile. Halbuki ısrarla vurgulamak lazım: Bu referandum YSK rakamlarıyla bitmiş olsa bile, gerçekten böyle bitmiş olsa bile, yani 51,4 gibi bir “Evet” oranı ve 48.6 gibi bir “Hayır” oranı sahiden yaşanmış olsa bile, bu benim söylediğim hususların kanıtıdır. Normal şartlarda bu kadar güçlü olan, karşısında muhalefetin çok zayıf olduğu, güçlü liderlerin olmadığı bir Tayyip Erdoğan’ın kendisini ortaya sürdüğü bu referandumda %60 civarı bir oy alması beklenirdi — ki kendisi de zaten son katıldığı televizyon konuşmalarında buna benzer rakamlar telaffuz etmişti.
Burada çok ciddi bir kriz söz konusu. Ancak muhalefet siyasî iktidarın yaşadığı bu krizin derinleşip iktidarın değişmesine yönelik stratejiler geliştirmek yerine, kendi içerisinde hemen birtakım tartışmalara, özellikle CHP içerisinde girdiğini görüyoruz.
Dolayısıyla bu ilk günler –ki 7 Haziran seçimi sonrasında da böyle olmuştu; 7 Haziran’da çok bariz bir yenilgi yaşamıştı AKP– böyle krizlerin ardından özellikle ilk günler çok önemliydi. Ama ilk günlerde bu krizin derinleşmesi yerine Erdoğan’ın yarayı sarması ve kendini toparlamasını gördük. Burada da hiç unutmamak lazım, Deniz Baykal’ın Erdoğan’la görüşmesi çok ilginç bir şekilde onu rahatlatan, tekrar kendisini toparlamasına vesile olan ilk önemli anlardan birisiydi.
Burada da bir şekilde şu âna kadar yaşanan, Pazar gecesinden bugüne beş günde yaşananlara baktığımız zaman, bir muhasebe, yaşananların bir analizi yerine başka şeylerin gündemin birinci sırasını işgal ettiğini görüyoruz ve burada Erdoğan’ın ve Erdoğan destekçilerinin aslında nasıl bir kriz yaşamakta olduklarını görüp, gösterip, onun üzerinden bir siyaset üretmeye şu âna kadar ciddi bir şekilde tanık olmadık.

İslamcılığın iflası ve Prof. Karaman

İslamcılığın iflası başlığını özel olarak burada düşündüm. Çünkü burada daha önce yapmış olduğum, siyasal İslam’ın iflası üzerine yaptığım yayın çok ilgi de görmüş, tepki de toplamıştı. İzleyiciler bunu bir şekilde sürdürmemi istemişlerdi. Kimileri benim haksız olduğumu düşünerek, kimileri beni haklı bularak, kimileri de tam olarak ne demek istediğimi anlayamadıklarını söyleyerek. Ne demek istediğimi anlayamamaları diye bir olay varsa bu onlardan değil büyük ölçüde benden kaynaklanıyordur. Şimdiden özür dilemek isterim.
Siyasal İslam, İslamcılık ve referandum dediğimiz zaman aklımıza ilk gelenlerden birisi çok garip bir şekilde Prof. Hayrettin Karaman. Hayrettin Karaman yazdı, dedi ki “‘Evet’ oyu vermek farzdır”, özetle söylüyorum. Bu acayip bir olay. Özellikle benim için çok acayip bir olay. Hayrettin Karaman’ı tanıyanlar için acayip bir olay. Ben 1985 yılında, gazeteciliğe başladıktan hemen sonra İslamcılık üzerine çalışmaya başladım. Ve Türkiye’de İslamcılar kimdir, kimlerdir diye ilk okumalarıma, sohbetlerime başladığımda ilk duyduğum isimlerden birisi Hayrettin Karaman’dı. Türkiye’de Müslüman Kardeşler ekolünün tam birebir olmasa bile önde gelen isimlerinden birisi olarak söylenen, bir fıkıh yani İslam hukuku uzmanıydı. Hayrettin Karaman ve arkadaşlarının, çevresinin Türkiye’de, özellikle ilâhiyat çevrelerinde bir ekol oluşturduğu söylenirdi vs. Onun çok sayıda kitabını okuduğumu hatırlıyorum. Fetvalar, özellikle hukuk kitapları yazardı, İslam hukuku kitapları yazardı.
Hayrettin Karaman’la ilk ciddi tanışmam ve yaptığım röportaj ilginçtir. Her ne kadar kendisi pek hatırlamak ve hatırlatmak istemese de bir Abant toplantısı sırasındaydı. Çünkü Hayrettin Karaman Abant’ın bayağı müdavimlerinden birisiydi. İlklerinden olmasa bile belli bir aşamasından sonra Fethullah Gülen Cemaati’nin, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın düzenlediği Abant’a sürekli katılan ve orada bayağı da onore edilen bir isimdi. Ve orada yaptığımız bir röportaj –şimdi tam hatırlamıyorum ama– demokrasi üzerineydi.
Hayrettin Karaman gibi belli anlamlarda uluslararası –İslam dünyasını kastediyorum tabii– alanlarda belli bir prestiji de olan, Türkiye’de adı hep bir şekilde saygıyla anılan bir kişinin bugün gelip bu kadar, –nasıl söyleyeyim artık? Kendisine de çok saygısızlık etmek istemiyorum ama– yani, yakışmayan bir şey yaptı. Halk oylamasının İslam ve farz kavramıyla yan yana getirilmesinin abesliğini herhalde herkes takdir edecektir. Esas takdir edecek olanlar da herhalde bir yerden sonra İslamcılardır. Türkiye İslamcılığının –tabii ki alt taraftan, aşağıda yaygın kesimler tarafından yürütülen bir İslamcılıktan bahsetmiyorum, o ayrı bir olay–, düşünenler, yazanlar, çizenler, okuyanların belli bir kalitesi hep olmuştur. Hayrettin Karaman da bunlardan bir örnektir. Hayrettin Karaman’ın bu kaliteyi bu kadar düşürmüş olması, aslında bir krizi gösterir. Bu kriz tabii ki Karaman Hoca’nın kendi krizi, ama aynı zamanda Türkiye’de İslamcılığın ve AKP iktidarının, Tayyip Erdoğan’ın krizi. Yani insanlardan oy istemek için dinin bu kadar basitleştirilmesi başlı başına bu krizi bize gösteriyor.

Hayır veren İslmacılar

Bir diğer husus, isim vermek istemiyorum ama herkes bir şekilde biliyordur, Türkiye’de İslamcılığı hâlâ bir şekilde taşıyan, onu savunan –ki birçok insan artık İslamcı olmadığını söylüyor süreç içerisinde– insanların önemli bir kısmı, hatırı sayılır bir kısmı diyelim, özellikle bu referandumda “Evet” cephesinde yer almadılar. Ya açık açık bunu deklare ettiler, ya da daha sessiz bir biçimde deklare ettiler. Ben tanıdıklarımdan biliyorum. İslamcılık süreci içerisinde bir gazeteci olarak takip ettiğim sürede tanıdığım, bildiğim kişilerin büyük bir kısmının bu paketi içine sindirdiklerini sanmıyorum.
Tabii ki şöyle bir mesele var. Bu söylediğim kişilerin belli bir gücü yok, artık yok en azından. Çünkü bu kişiler kendilerini AK Parti’ye bağlamadılar, AK Parti’nin çizgisine gelmediler, onunla ittifak içerisine girmediler. Genellikle kendi başlarına kaldılar. Hatta İslamcılığın içerisinden bu referandum sürecinde Hak ve Adalet Platformu gibi birtakım inisiyatifler çıktı. Onlar açık bir şekilde “Hayır” propagandası da yaptılar ve tabii ki siyasî iktidar tarafından dışlandılar.
Ancak bu tür inisiyatifleri, bu tür karşı çıkışları gördüğüm zaman, tabii ki Türkiye’de şu anda AK Parti’nin, Tayyip Erdoğan’ın muazzam bir gücü, iktidarı var, onunla kıyaslandığı zaman bunların pek bir anlamı yok. Ancak şunu söylememe izin verin: Ben 85’te bu işlere çalışmaya başladım. Diyelim ki 80 sonları 90 başlarında İslamcılığa baktığımız zaman Türkiye’deki mevcut müesses nizamın içerisinde, merkez partileri içerisinde, geleneksel partiler ve diğer ordu vs. gibi kurumlar düşünüldüğünde İslamcılar da Türkiye’de –Refah Partisi de dahil– böyle görülürlerdi. Yani önemsiz, marjinal hareketler olarak görülürlerdi ve bunların hiçbir zaman belli bir güce erişemeyeceği söylenirdi. Hatta o dönemlerde yapılmış birtakım kamuoyu araştırmalarından hareketle dönem dönem şöyle şeyler çıkardı: Türkiye’de şeriat isteyenlerin oranı %2, %3 ya da %5; bunlar olsa olsa şu kadar olur vs. gibi şeyler söylenirdi.

AKP’den bağımsız İslamcılık

Şu anda Türkiye’de AK Parti’den bağımsız bir şekilde İslamcılıklarını sürdürmek isteyen kişiler ve çevreler var. Bu kişiler ve çevreler aslında AK Parti’nin denetimine girmiş olan İslamcılığın iflasından rahatsız olarak kendileri bir İslamî hareket oluşturmaya çalışıyorlar. İlginç ve bence isabetli bir şekilde burada demokrasiyi, çoğulculuğu, temel hak ve özgürlükleri, Kürt sorununda barışçıl çözümü öne çıkartıyorlar. Ve bu da onları Türkiye’de benzer temaları dile getiren başka kesimlerle yakınlaşmaya sevk ediyor.
İlginç bir olay oluyor, İslamcılığın içerisinde, “pure” (saf) bir İslamcılık arayışında olan kişilerin demokrasiyi daha fazla benimsemeye, temel hak ve özgürlüklere daha fazla sahip çıkmaya başladıklarını görüyoruz. O anlamda da şu anda devletin tekeli altına girmiş olan resmî İslamcılıktan kendilerini uzaklaştırmaya başladıklarını görüyoruz.
Burada bir başka ilginç nokta da şu: AKP’nin ilk kurulduğu zamanlarda dile getirilen muhafazakâr demokrasi gibi kavramlar bu kesimlerde birazcık rahatsızlık da yaratmadı değil. Ama AKP’nin süreç içerisinde, özellikle Erdoğan’ın iktidarı tekelleştirmesiyle beraber, bu çoğulcu demokrasiden uzaklaşmasına paralel olarak bu kişilerin başta çok fazla telaffuz etmek istemedikleri demokrasi gibi kavramlara daha fazla sahip çıkması gibi bir olaya yol açtı.

Mavi Marmara tartışması

Şimdi birtakım –dün ya da önceki gün– Mavi Marmara üzerinden yürüyen çok ciddi bir hareketlilik var Türkiye’de. Hâlâ İslamcılık iddiasındaki birtakım gruplar, kurumlar, söylenenlere, edilenlere, “manyaklar” gibi laflar karşısında, çok büyük bir infiale kapıldılar. Ülke çapında, suç duyuruları vs. ve bir şey görüyoruz. Şu anda Türkiye’deki hâkim reisçi anlayışa karşı, hâlâ kendilerini iktidara yakın, bağlı hisseden kesimlerin son bir deneyi bu aslında, şu son günlerde yaşanan olay. Çok uzun uzun anlatmaya gerek yok, herkes bunun farkında, biliyor.
Burada aslında çok ilginç bir şey yaşanıyor. Özellikle son dönemde Tayyip Erdoğan’ın yakın çevresindeki insanların ya da reisçilik olarak adlandırılan çizginin en sert, haşin savunucularının İslamî hareketten gelmediklerini biliyoruz. Hatta dindar olup olmadıkları bile şüpheli çok sayıda insanın çok güçlü olduğunu, güç kazandıklarını biliyoruz. Onlara rağmen AK Parti içerisinde kalmaya çalışan ve İslamcı hassasiyetleri olan kişiler, çevreler, kurumlar da var. Bu kurumlar genellikle yaşadıkları rahatsızlıkları Tayyip Erdoğan’a değil, o çevredeki kişilere atfederlerdi, işin kolayıydı. Meşhur “kendisi iyi, çevresi kötü” yaklaşımıyla bir nevi avunurlardı. Şimdi kritik bir noktaya geldik, çok çarpıcı bir olay yaşandı ve buna karşı İslamcı dozu yüksek bir çıkış yapılmak isteniyor. Merakla da bekleniyor. Ne çıkacak bunun sonucunda? Erdoğan, “Reis” neyi tercih edecek? Onu bekliyor insanlar. Büyük bir ihtimalle çok net bir tercih olmayacak. Normal şartlarda o söylenen sözlerin yüzde 1’ini diyelim ki benim gibi bir gazeteci etmiş olsaydı başına bin bir şey gelecekken, bakalım burada ne olacak.
Ama burada bir yerden sonra kimin neyi niçin ettiği, ötekilerin ona niçin tepki gösterdiği meselesinin fazla bir anlamı yok. Buradaki sorun şu: Türkiye’de İslamcılık devletin gündemine girince, resmîleştikçe İslamcılık olmaktan çıktı. Çünkü siyasî iktidar İslam’ı ve İslamcılığı enstrümantalize etmekle beraber İslamcıların arzuladığı şekilde bir iktidar dizaynı yapmıyor, yapamıyor, özellikle küresel konjonktürde. Zaten bunun imkânı yok, kaldı ki siyasî iktidarı elinde tutanların bunu çok fazla arzuladığı da söylenemez.
Ama şu anda referandumla beraber çok kritik bir aşamaya gelindi. Bu işin artık daha alenileşmesi, yani iktidarın aslında İslam’ı ve İslamcılığı araçsallaştırmanın ötesinde çok da fazla bir hedefi olmadığının netleşmesi ihtimali çıktı.

Tartışmaya dışarıdan müdahale

Ama burada şunu söylemek lazım: Bu olay, bu tartışma kendi içerisine bırakılırsa buradan bir netlik çıkmaz. Buradan netliği çıkartacak olan aslında dışarıdaki güçlerdir, yani İslamcılıkla ya da siyasî iktidarla doğrudan ilgisi olmayan kişilerin, buraya, bu kavgaya ya da tartışmaya müdahil olabilmeleriyle bu mümkün olabilir. Ancak ilginç bir şekilde, tekrar oraya geliyoruz, referandumun ardından başlayan tartışmalar, gösterilen tepkiler olayın sadece oylarda yapıldığı iddia edilen usulsüzlükler, hileler üzerinden dönüyor olmasıyla beraber, referandumun diğer sosyolojik, politik okumaları yapılmıyor. Yapılmadığı için de bu kriz, AKP etrafında, Tayyip Erdoğan ya da kendi tabirleriyle “Reis” etrafında yaşanan kriz de anlaşılmıyor, anlaşılmak istenmiyor. Kendi haline bırakılıyor. Kendi haline bırakılması durumunda da, bu krizle bir şekilde kendi başlarına kaldıkları durumda, iktidar ve iktidarın çevresindeki kişiler bir şekilde çözemeseler bile en azından hafifletebilirler. Yani burada İslamcılık meselesinin sadece İslamcılara bırakılması ya da İslam meselesinin sadece dindarlara bırakılmasıyla, buradaki krizin kendi haline bırakılması gibi.
Şimdi düşündükçe ben de ne dediğimi tam ifade edemediğimin farkındayım. Şöyle toparlayayım: Şu anda hem Tayyip Erdoğan, hem Tayyip Erdoğan’a destek veren farklı farklı kesimler ciddi bir kriz yaşıyor. Ama dışarıdaki kişiler, bunlara muhalif olan kesimler bu krizi görmüyorlar. Belki de görmek istemiyorlar, belki de umursamıyorlar. Görmedikleri, görmek istemedikleri ya da umursamadıkları için de bu krizi kendi haline bırakıyorlar. Bu kriz kendi haline bırakıldığı zaman krizin aktörleri tarafından en azından çözülmese bile yumuşatılabiliyor ya da ertelenebiliyor. Böyle bir olayla karşı karşıyayız.
Ama şu kanıdayım: Dışarıdan müdahale olmasa bile, siyasal iktidar içerisindeki ve çeperindeki iktidar savaşları bu krizi tek başına çok daha derinleştirmeye aday. Dolayısıyla şu anda Türkiye’de siyasal İslam’ın, kendini İslamcılıkla tarif eden kesimlerin ve de İslam’ı ve İslamcılığı araçsallaştırmış olan kesimlerin çok ciddi bir krizini yaşıyoruz. Başkanlık sistemi –ya da başka bir sistem, bunun hiçbir farkı yok– bu krizi çözebilecek formüller değil. Başkanlık sistemi en fazla bu krizin sürdürülebilirliğini, ertelenebilirliğini gerçekleştirmek için başvurulmuş bir çare olarak gözüküyor bana. Yoksa bu kriz çözülebilecek bir kriz değil. Bu gidişle, bu perspektifle bunun çözümü yok. Bunun çözümü tekrar Türkiye’nin çoğulcu, demokratik bir perspektife girmesidir. Ancak Tayyip Erdoğan’ın bu aşamadan sonra böyle bir tercih yapacağını açıkçası hiç sanmıyorum.
Biraz karışık oldu, farkındayım. Özür dilerim. İleride başka yayınlarda belki daha net anlatabilirim. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir