25shattuckWweb-master768

Jessica Shattuck: “Anneannemi severdim ama kendisi bir Naziydi”

ABD’nin yeni kuşak edebiyatçılarından Jessica Shattuck’ın 24 Mart 2017’de New York Times’ta çıkan yazısını İlker Kocael çevirdi.

Jessica Shattuck
Jessica Shattuck

Dedem ve anneannem Naziydi. Bunu yakın bir zamana kadar söyleyemiyordum (ve yazamıyordum). Onları, farklı ve ahlâkî bir anlam taşımayan “sıradan Alman” kategorisinde görüyordum. Ancak birçok “sıradan Alman” gibi, onlar da Nazi Partisi’ne üyeydi, 1937’de katılmışlardı.
Neredeyse yüz yaşına kadar yaşayan anneannem onu tanıdığım kadarıyla yabancı ya da Yahudi düşmanı değildi; birinden nefret edecek mizaca sahip görünmüyordu. Tanıdığım ve sevdiğim bu kadının kötülükle eş anlamlı hale gelmiş bir harekete nasıl olup da kapılmış olduğu sorusu hayatım boyunca kafamı kurcaladı.
O ve dedem; sanayi şehri Dortmund’da, bir işçi mahallesinde büyümüşlerdi. İşsizlik çok yaygındı ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında bölge Fransızlar tarafından işgal edilmişti. Gençlik lideri olmak için Nazi Partisi’ne katıldılar, gençlerin tarım eğitimi aldığı Landjahr (tarım yılı) isimli programı takip ettiler. Anneannem, Nazilere Almanya’yı yeniden inşa etme vizyonuna sahip bir “idealist” olarak katıldığını her zaman söylerdi; amacı eski sade zamanlara dönmek ve “eşitliği” hakim kılmaktı.
Landjahr programında; fabrika işçilerinin çocukları aristokratların ve zengin sanayicilerin çocuklarıyla yan yana yaşıyor ve çalışıyordu. Anneannem “geleneksel” Alman hayatına dönme fikrinden hoşlanmıştı; burada artık küresel ekonominin gelgitlerine yer yoktu. Araştırmalarım sonucunda Landjahr programının, Hitler’in Almanya’yı saf ırka dayalı bir tarım toplumu yapmayı hedefleyen daha geniş “Blut und Boden” (“kan ve toprak”) vizyonunun bir parçası olduğunu anladım. Anneannem “saf ırk” meselesine girmekten kaçınıyordu.
Büyüdüğü yere çok da uzak olmayan çiftlikte onu ziyaret ettiğimde, uzun yürüyüşlere çıkardık. Bu yürüyüşler esnasında tekrar tekrar “Bilmiyorduk” derdi. “Peki Hitler konuşurken onun söylediklerini nasıl duymazsın?” diye sorardım ben de, eskiden Nazi olan sevecen anneanne paradoksuyla karşı karşıya kalarak.
Anneannem omzunu silker ve “Birçok şey söylerdi –hepsini dinleyecek hâlim yok herhalde” gibi bir şey söylerdi. Peki Yahudilerin toparlanıp götürülmesini, ya da en azından polis tarafından maruz kaldıkları tacizi de mi görmemişti? Hayır, diyordu, onun yaşadığı kırsal bölgede böyle şeyler yoktu. Her halükarda, kendi sorunlarına odaklanmıştı, amaçlarına ulaşmaya çalışıyordu, savaş sonrasında çocuklarını korumak zorundaydı.
Olan bitenden haberinin olmadığını bir bahane olarak öne sürüyordu, bunu hiçbir zaman kabul etmedim, hâlâ da etmiyorum. Anneannemin, Hitler’in kötücül Yahudi düşmanlığından ya da Nazilerin Yahudilerle ilgili planlarından (ki Hitler bunu yalandan ama başarılı bir biçimde Bolşevik terörist tehdidi ile bağlantılandırmıştı) haberinin olmaması mümkün değildi. Peki Hitler’i, korkunç, tahayyülü bile güç planları açığa çıktığında takip etmeye devam mı etti? 1930’ların sonunda Yahudilerin Madagaskar’a gönderilmesi ve doğuda “yerleşimlerin” oluşturulması konuşulmaya başlanmıştı. Buna inanmış olsa bile neden bu adaletsizlik karşısında dehşete kapılmadı? Hakların gasp edilmesi sırasında neden sessiz kaldı?
Almanca’da “bilmek” anlamında kullandığımız iki sözcük var: bilgelik ve öğrenme anlamına gelen “wissen”; ve haberdar olma anlamına gelen “kennen.”
“Haberdar olma”, tanım itibariyle yüzeysel bir anlamayı içeriyor, manipülasyona da açık. Bir şeyden “haberiniz olduğunda”, bütünün yalnızca bir kısmını görüyorsunuz demektir. Özellikle duyduğunuz ve gördüğünüz kısım çekici ise. Hitler, iş ve olanakları artırdı, Almanlar’ın kırılan gururunu okşadı, ayartıcı ve basit yalanlar söyledi; birçok Alman gibi benim anneannem de örneğin Almanya’nın Polonya savaşının Almanların kendini savunması ile başladığına inandı (1939’da, Polonya Ordusu’nun üniformalarını giyen Nazi ajanları Gleiwitz’de Alman radyo istasyonunu ele geçirdi; Hitler bunu Polonyalıların giriştiği bir provokasyon olarak sundu).
“Peki toplama kampları ile ilgili dedikodular yayılmaya başladığında ne düşündün” diye sıkıştırmıştım onu. “Hiç yabancı kaynaklardan haberleri dinlemedin mi?”
Anneannemin yanıtı “Müttefiklerin propagandası” oldu. Hitler öyle olduğunu söylüyordu. Birçok Alman gibi anneannem de ona güvendi. Onun Hitler’e duyduğu güven, açık ki anneannemi anlama ihtiyacından azat ediyordu.
2011’deki ölümüne kadar birlikte olduğum sevgi dolu anneannemi, bu insanla nasıl bağdaştırabilirdim? Yaptığı –ve yapmadığı- seçimleri anlama çabamın; yaptıklarını meşru kılmasından ve nihayetinde onu bağışlama ihtimalimden sık sık endişe duydum. Ancak geçmişle yüzleşmenin ve sorumluluk almanın bildiğim başka bir yolu yok.
Anneannem karmaşık sorulara basit yanıtlar veren bir liderden istediklerini duydu. Bu yanıtlar bir bütün olarak toplandığında ortaya çıkan tiksindirici bütünü duymamayı ve görmemeyi tercih etti. Yaşamının geri kalanına; savunulması mümkün olmayan bir işbirlikçilik geçmişi gerçeğiyle devam etti.
Ama en nihayetinde, kendi kuşağının konuşmaya yanaşmadığı bir konuda konuşarak, bana olan biteni daha iyi öğrenmenin yaşamsal değerini öğretti.