Ekran Resmi 2017-05-01 21.28.06

Son KHK ihraçları: Pelin Buzluk, Özgür Müftüoğlu, Ulaş Bayraktar & Osman İşçi ile söyleşi

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

 

Merhabalar Medyascope.tv izleyenleri. Bugünkü yayında son KHK ihraçlarını konuşacağız. Konuklarım arasında Pelin Buzluk, Özgür Müftüoğlu, Ulaş Bayraktar ve Osman İşçi yer alıyor. İlk olarak Pelin Buzluk ile başlamak istiyorum.

Pelin Hanım, ödüllü bir yazarsınız. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nda mühendis olarak çalışıyordunuz ve bu görevinizden ihraç edildiniz. Açıklama da yaptınız. “Bir süredir kurum içerisinde baskıya maruz kalıyordum. Görevden ihraç edilme sebebim olarak, büyük oranda akademisyenlere destek vermemi görüyorum” dediniz. Tam olarak ne hissediyorsunuz?

Buzluk: İyi akşamlar, herkese selamlar öncelikle. Tam olarak ne hissediyorum? En yoğun olarak hissettiğim duygu, öfke şu anda. Çok öfkeliyim. Haksızlığa uğramış olmanın öfkesi var. Benim yaşadığım ve başıma gelen büyük kötülüğün bir parçası olarak öfke uyandırıyor içimde. Onun dışında, tabii ki şok oldum. Ama yine de çok büyük bir sürpriz olmadı. Çünkü bir süredir hissettiğim bir baskı vardı. “İyi niyetli” bir baskı. İyi niyetliyi tırnak içinde söylüyorum tabii.  Ama giderek artan, giderek sizi zora sokan, yaşam alanınızı daraltan bir baskı. Örneğin, hiçbir panele katılamıyordum, hiçbir eyleme gidemiyordum. Facebook hesabımı dondurmuştum. Bunun gibi baskılar vardı. Şimdi, bir yandan, bir rahatlama hissediyorum; bitti sonunda, diye. Yeni bir hayat başlıyor önümüzde. Kendimiz olarak var olmanın başka yollarını bulacağız. Dayanışma içindeydik. Şimdi yine aynı insanlarla omuz omuza olacağız. Bunu bilmenin bir enerjisi de var, bir güveni de var. Böyle düşünüyorum.

Pelin Hanım, sizi yolcu etmeden, şunu da sormak istiyorum. Size çok sayıda destek tweetleri atıldı, mesajlar paylaşıldı. Can Öz, Burhan Sönmez, Altay Öktem, Levent Cantek gibi isimler ne hissettirdi size?

Buzluk: Ben, haksızlığa uğramış birine sosyal medya üzerinden destek olurken, belki de boşa çekilmiş bir kürek gibi görülmekten çekinirdim, haksızlığa uğramış kişi tarafından. Ama öyle olmuyormuş. Gerçekten bana yaşam enerjisi verdi. Kalkıp devam etmek için güç verdi. Bir arada olmak, sesime ses verilmesi…

Belki çok uzakta biri, belki hiçbir şey yapamayacak. Ama acayip bir direnç veriyor. Kesinlikle çok mutlu etti. Bana yüzlerce insan mesaj attı. Mesela, insanların açtığı stantlara uğradığımda “bir şey fark ediyor mu, bilmiyorum” derdim. Bana hafifçe gülümserlerdi. Yanlarında dururdum bir- iki saniye ve gülümserdim sadece. Aslında bunun önemini anlamış olduk. Dayanışmanın, illa maddi bir şey üzerinden olmayacağını, bizi işsizlikle, açlıkla terbiye edemeyeceklerini, -zaten oradaki konuklardan bunu kanıtlayanlar da oldu, onlara büyük saygı duyuyoruz- gösterdiler. Yani böyle zamanlarda dayanışma kesinlikle çok önemli. Kesinlikle yaşatıyor. Devam etme enerjisi veriyor. O yüzden çok minnettarım herkese.

Pelin Hanım çok teşekkürler katıldığınız için.

Buzluk: Ben teşekkür ederim.

Tekrar geçmiş olsun. İyi akşamlar.

Buzluk. Sağolun. Herkese selamlar, hoşçakalın.

Yayınımıza, Doç.Dr. Ulaş Bayraktar’la devam etmek istiyorum. Ulaş Hocam, duyabiliyor musunuz sesimi?

Bayraktar: Duyuyorum, merhabalar.

Hoşgeldiniz yayınımıza.

Bayraktar: Hoşbulduk.

Hocam, sosyal medyada da bir yazı kaleme aldınız, çokça da paylaşıldı bu yazı. O yazıda birçok şeyi anlattınız aslında. “Bir yükün kalktığını hissediyorum. Aslında ilk KHK’da atılmıştık ama bu süreyi bekliyorduk” dediniz. “Eski rektör, imzamızı çekmemizi istemişti ama bir tercih olarak ben bunu uyguladım” dediniz. Bu süreçle ilgili ne düşünüyorsunuz? Genel olarak KHK süreci ve “Barış Akademisyenleri” imzacılarının içinde bulunduğu durumla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bayraktar: Ocak ayında, daha ilk fırtına patladığında onu söylemiştim. Hâlâ da biraz öyle düşünüyorum.  Zaten akademi hedefteydi. Akademiyle bir hesap görülecekti. Biz bunun listesini ve vesilesini vermiş olduk. Yani biraz işlerini kolaylaştırdık. “Alın işte yangına ilk atılacaklar ve onlar için de size bir şey veriyor olduk” dedik. Dolayısıyla, katalizör olarak zaten başımıza gelecek olayı biraz daha hızlandırmış olduk. Oradan başımıza ne geleceği belliydi, bunu ilk tepkiden itibaren gördük. Çünkü mevcut iktidarın, bu tür gerilimlerde geri adım atmamayı tercih ettiğini çok uzun zamandır biliyoruz. Bir bisiklet gibi her zaman pedala basarak ilerliyorlar. Bu, 15 Temmuz’la birlikte, bizim üniversitede daha değişik bir teknikle gidiyordu. Henüz OHAL’in yarattığı imkânlar ortada yokken, sözleşme yenilememe biçiminde cezamız kesilmişti, diyelim. Bu, artık açık açık yazılıyordu da. Sözleşmenin yenilenmeme gerekçesinde, atılan imzaya dair soruşturma gösteriliyordu. Bir soruşturma var, bunun cezası verilmiyor. Onu donduruyorlar, soruşturmayı durduruyorlar. Ama ceza verilmemiş soruşturmayı gerekçe göstererek sözleşme uzatmıyorlar. Çok ilginç bir şeydi. Biz bugüne kadar, hâlâ o KHK’da ismimizi görememenin şaşkınlığını yaşıyorduk. “Allah allah, niye ki, bir yanlışlık vardır, bizi unutmuşlardır.” Hani, Davutoğlu’nun söylediği, matbaaya giderken bir takım sayfalar yolda düşüyordu ya seçim beyannamesinde, bizimkisi de öyle oldu diye düşünüyorduk. Ama arkadaşlarımızın isimlerini görmek, bazı şeylere şahit olmak, onu beklemek, yaşamaktan daha zor geliyor insana. Şu anda ben yaşadığımı biliyorum. Arayan, soran, mesaj atan bir sürü insanın ruh haline bakınca, en az ben üzüldüm gibi geliyor bana. “Tamam, halledeceğiz, geçecek bunlar” diye biz onlara moral vermeye çalışıyoruz. Roller değişiyor. İlginç tabii, beni en çok o şaşırttı bu süreçte. Bizim için bu kadar aşikâr olan bir şey için “Nasıl olur, nasıl sizin başınıza gelir, nasıl ihraç ederler?” denmesi.  Yıllardır bir sürü insanın başına geliyor bu. Biz, geleceğini söylüyoruz. Geçen hafta “Bu Cuma gelecek” dedik. Cumaları çıkıyor ya KHK’lar. Cuma bekleyişlerimiz var. Ama Cuma günü çıkmadı.  “Herhalde, özel gün ve haftaları da seviyorlar, 1 Mayıs’ta çıkarırlar. O gün 1 Mayıs İşçi Bayramı, emek hediyesi olarak verirler” dedik. Arasını buldular işte. 29 Nisan’da, 689 tertip olduk. Böyle işte.

Pelin hanım, “öfkeliyim” dedi. Ben olmamaya çalışıyorum. O yazıda da onu yazdım. Şimdi çocuklarla da onu konuştuk. “Star Wars” felsefesinden gidecek olursak; Anakin Skywalker’ı Darth Vader yapan, hatırlar mısınız, Yoda’nın bir sözü vardı: “Korku öfkeyi; öfke nefreti yaratır; nefret, karanlık tarafa giden yoldur.” Herhalde ben o karanlık tarafa geçmekten korktuğum için baştan tedbiri alıp, biz düşmanımıza benzemeden güzel şeyler yapacağız diye umuyorum.

Ulaş Hocam size tekrar döneceğim. Özgür Hocam duyabiliyor musunuz?

Müftüoğlu: Evet duyuyorum sizi, buyurun.

Hocam, bugün 1 Mayıs kutlamalarına katıldınız, yazı da yazdınız. Orada yine akademisyenlerle bir araya geldiniz, yürüdünüz. Sizden çok kısa olarak izlenimlerinizi alabilir miyim?

Müftüoğlu: 1 Mayıs bana her zaman iyi gelmiştir. Orada moral topluyorsunuz. Yine öyleydi. Bu seneki 1 Mayıs’ın diğerlerinden biraz daha farklı olduğunu düşünüyorum. Yazdım da. Daha önce birbirlerini sadece 1 Mayıs alanlarında gören bütün o gruplar, çok kısa süre önce, 16 Nisan referandumu için yaklaşık iki aylık bir süredir sokaklarda, işyerlerinde, mahallelerde birlikte çalışıyorlardı. CHP’lisi, HDP’lisi, EMEP’lisi, Haziran Hareketi, hep birliktelerdi. Dolayısıyla, Türkiye’deki demokrasi güçleri uzun yıllar sonra birlikte fiili bir iş yaptılar. Sonuç olarak baktığınızda, -bırakalım YSK’nın sonuçlarını- başarılı da oldular. Evet, bütün baskılara rağmen, tüm eşitsiz koşullara rağmen, Türkiye’de, özellikle İstanbul’da tabii, “Hayır” daha iyi örgütlenmişti. Ve sandıktan esas anlamda “Hayır” çıktı. Burada bir başarı elde edilmiş oldu. Bu, aslında bir moral üstünlük sağladı. Çünkü her şey çok kötüye gidiyor ve bundan duyulan büyük ölçüde kaygı, toplumsal demokratik kesimlerin, toplumsal desteği kaybettiklerini ve artık bütün toplumun biat eden bir yere doğru gittiği algısı oluşmaya başlamıştı. Özellikle de, 1 Kasım seçimlerinden sonraki süreçte. Bu şimdi bir şekilde tersine döndü. Bunu da en iyi o alanlardakiler biliyorlardı. Dolayısıyla onun bir canlılığı, coşkusu, renkliliği vardı.

Ama diğer taraftan şu da var; bütün bu üzerimizdeki baskılar. Tabii bunu sadece akademisyenler ve kamu emekçileri değil, bütün toplum çeşitli şekillerde hissediyor, çok ciddi bir baskı altında duruyor. Türkiye bu baskı içerisinde ciddi bir rejim değişikliğine, otoriterliğin kalıcılaştığı OHAL koşullarında kalıcı bir hale dönüşecek bir otoriterlik sürecine doğru gidiyor. Bunu da durdurabilmenin yolunun da, şimdiye kadar belki parlamentoda seçimlerde oy kullanmak, bir partiyi seçmek, parti aracılığıyla bu mücadeleyi yürütmek gibi bir anlayış vardı ama bu, aslında 16 Nisan referandumunda, hem referandum sürecinde, hem de sonuçları itibariyle artık buna da bir güven kalmamıştır. Bunu herkes biliyor ki, artık Türkiye’de şu koşullar içerisinde gerçek anlamda bir seçim yapılamaz. Güvenilir bir seçimin yapılabilmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Zaten getirilen düzenlemelerle parlamentonun yetkileri olabildiğince daraltıldı. Dolayısıyla mücadele nerede yürüyecek? Mücadele, sokakta, işyerinde, mahallede yürüyecek. Kim yapacak bunları? İşte o 1 Mayıs alanlarını dolduranlar. Daha önceleri “Hadi 1 Mayıs’a gidelim de arkadaşları, dostları ahbapları görürüz” düşüncesiyle gidiliyordu 1 Mayıs’lara. Bu kavgalı gürültülü olanları söylemiyorum tabii. Ama bu sefer, herkesin, buradan bir mücadele çıkartmak, bunu bir olanak olarak kullanmak düşüncesi, bir umudu, beklentisi vardı. Ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Aslında 1 Mayıs’ın gerçekten tarihsel anlamı da budur. Birlik, dayanışma, beraber mücadele etme meselesidir. Yazımda da yazmıştım bunu; “OHAL koşullarında en iyi nasıl bir 1 Mayıs olabilir?” dersek, herhalde budur.

En azından, benim Bakırköy’de gördüğüm,  -ama izlediğim kadarıyla diğer kentlerde de çok farklı değil- bu yıl 1 Mayıs’ın önemli olduğunu düşünüyorum. Buna benzer bir durum, hatırlarsanız, Nevruz’da yaşanmıştı. OHAL koşullarında yapıldı. Katılım iyiydi. Heyecan da iyiydi. Toplumun dinamizmine güveniyorum önümüzdeki süreçte. Dolayısıyla umutsuz da değilim. 1 Mayıs da bunu gene tekrarladı, benim açımdan.

Özgür hocam, bir soru daha sormak istiyorum size. KHK ihracı sonrasında, “üniversiteyi bir medrese anlayışına dönüştürmeyi amaçlıyorlar” diyorsunuz.

Müftüoğlu: Sesinizi alamadım.

KHK ihracı sonrasında şöyle bir açıklama yaptınız: “Üniversiteyi bir medrese anlayışına dönüştürmeyi amaçlıyorlar.” Tam olarak ne anlatmaya çalışıyorsunuz? Gazetelerde ve söyleşilerinizde, yıllardır üniversitelerdeki dönüşümü yazan birisisiniz. Burada anlatmaya çalıştığınız şey tam olarak nedir? Üniversitedeki dönüşüm nedir?

Müftüoğlu: Aslında, 12 Eylül sonrasından bu tarafa, YÖK’le birlikte, siyasi iktidarlar üniversiteyi tamamen işlevsizleştirmeye, evrensel işlevini ortadan kaldırmaya ve kendilerinin, bütün topluma karşı olan, toplumun zararına olan politikaları, çevreyle ilgili politikalar, sosyal politikalar, ekonomi politikaları, dış politika gibi her bir alandaki meselelerde, üniversiteyi sadece, kendilerinin yaptıklarını meşrulaştıracak bir yapı haline dönüştürmeye çalışıyorlardı. Bütün istekleri buydu. Bunu da nasıl yaptırıyorlardı? 1402’liklerde olduğu gibi bir baskı ortamı yaratarak bunu yapmaya çalışıyorlardı. Ama biraz önce arkadaşlarımızın da söylediği gibi, bu baskı ortamı daha önceden de vardı, yeni bir şey değil. Üniversite ve akademi üzerinde baskı, özerkliği ortadan kaldırmak, sermayenin siyasi iktidarın arka bahçesi haline getirilme düşüncesi her zaman vardı. Ulaş arkadaşımızın da söylediği gibi bu imzalar gerçekten vesile oldu. Aslında belki de şaşırdılar, beklemiyorlardı.  Bütün bunca yıllık baskıya rağmen, o üniversitede hâlâ vicdanı olan, hukukun üstünlüğüne inanan, düşünce özgürlüğüne inanan, demokrasiye ve özgürlüğe inanan akademisyenler varmış. Tüm uğraşlarına rağmen. Bu, herhalde onları biraz telaşlandırdı çünkü beklemedikleri bir durumdu diye düşünüyorum. Ve hızla burayı tasfiye etme yoluna gitmeye çalıştılar. Ben, bugün bizim de karşı karşıya kaldığımız durumun bu olduğunu düşünüyorum. Düşünmeyen, sorgulamayan, tartışmayan bir ortam düşünün. Bunun adına, tabelasına Üniversite deseniz ne olur, demeseniz ne olur?

Bu, sadece belli dogmalaşmış şeyleri burada tekrar etmek, siyasi iktidarın önümüze koyduğu ezberleri sanki bir bilimmiş gibi yapıp, bunu toplumu ikna etmenin bir aracı gibi kullanmaktan başka bir şeye gelmez. Bu da hakikaten, gerçek bir üniversite, evrensel bir bilgi ve bilim üreten bir üniversite olmaktan çıkıp, olsa olsa bir medreseye dönüşür. Bu düşünceyle bunları söylemiştim.

Osman Hocama dönmek istiyorum. Osman Hocam, duyabiliyor musunuz beni?

İşçi: Evet, duyabiliyorum.

Osman Hocam, siz hâlihazırda İnsan Hakları Derneği (İHD) MYK üyesisiniz. Aynı zamanda, Kampfplatz Dergisi Yayın Kurulu üyesisiniz. Çok fazla soruşturma geçirdiniz, gözaltında tutuklamalar oldu. Bu dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz? 15 Temmuz sonrasında var olan OHAL durumunu ve genel olarak KHK’ları… Ulaş Hoca’nın da söylediği gibi “bekliyorduk zaten, her hafta bununla karşılaşıyoruz” diye mi düşünüyorsunuz. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

İşçi:  Şöyle bir durum ortaya çıkıyor. Şahsım için söylemiyorum, benden önce ihracı yaşayan arkadaşlarımız ve birlikte ihracı yaşadığımız arkadaşlarımızda, devletin bizlere yönelik politikası ile ülkedeki genel siyasi ortam ve hak ihlalleri arasında büyük bir bağlantı var. Bundan kastım şu; devletin, genel olarak sokağa çıkan insanlara ilişkin şiddeti artarsa, bununla ilgili söz söyleyen insan hakları savunucuları -ki bu, bizim tanımımıza göre sadece İHD veya bir başka insan hakları örgütünün üyesi olması gerekmez, avukatlar, tıp doktorları, akademisyenler, sendikacılar da buna dâhildir- bununla ilgili söz söyleyenlere yönelik de ihlâller artmış oluyor.  Bu paralellik şöyle bir durum: Örneğin, 90’lı yıllarda, sokağa çıkan insanlar öldürülürken, o dönemde bu konuyla ilgili ses çıkartan, bu konuyla ilgili talepleri dile getiren 24 İHD üyesi öldürüldü. 2000’li yıllarda ise bu, hukuki baskıya dönüştü. KCK operasyonları yapıldığı sırada, ben ve birlikte yargılandığımız 45 insan hakları savunucusu arkadaşım, cezaevine girdik. Bir kısmımız tahliye oldu, bir kısmımız ceza aldı. Bizim yargılamalarımız hâlâ devam ediyor. Buradaki mesele; bizim, insan hakları savunucuları, akademisyenler ve bir bütün olarak toplumda söylediğimiz sözün, ülkedeki gerçekliğe değip değmemesi. Ve bu gerçekliğin, o günkü kamu otoritelerinin, o günkü iktidarı elinde bulunduranların istediği şekilde olmaması ile alakalı. Biz bu imzayı attığımız zaman tam da bunu yaptık. Dedik ki; ‘’bu ülkede bir sorun var ve bu gerçeklik ortada.’’ Bunu söyledik, sadece hakikati dile getirdik. Nitekim bizim dile getirdiğimiz bu hakikat o gün büyük baskı gördü ama uluslararası toplumda da 15 ay sonra, -biz 11 Ocak 2016’da imzalarımızı açıkladık- 10 Mart 2017’de, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri tam da bizim söylediklerimizi söyledi ve ek olarak da, bize yönelik baskıları dile getirdi. Bu ortam, hak savunucuları açısından, akademisyenler açısından, maalesef şiddet değişmediği sürece, devam eden bir durum. Burada bizim pozisyonumuz, yaşananları sorgulamak mı yoksa olduğu gibi kabul etmek mi, buna bakmak gerekiyor. Entelektüel olmak, insan hakları savunucusu olmak, bence akademisyen olmanın anlamı budur. Benim üniversitedeki öğrencilik yıllarımdan öğrendiğim şey; soru sorabilmeyi öğrenmekti. Yoksa “Akademi”den anladığımız şey kitap, ders kitapları okumaksa, üniversitedeki sınıfa gitmeye gerek yok, evde çok daha fazla kitap okurum. Ama entelektüel dönüşüm, düşünsel dönüşüm için üniversitede bir arada bulunup bunları konuşmak gerekiyor.

Ben, Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi’ndeki tek imzacıyım. Dediğim gibi, bu sorgulamalar, soruşturmalar, o günkü yönetimin bu durumdan memnun olmaması ile alakalı. Dolayısıyla, çözümünün %80 – %90 oranında bu ülkedeki toplumsal sorunların çözümü ile bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Yoksa                   X Üniversitesi’nin yöneticisinin tek başına verdiği bir karar olduğunu düşünmüyorum.

Evet. Ulaş Hocam, size de şunu sormak istiyorum: Yine, 690 sayılı KHK ile çok önemli bir karar daha alındı. Aslında, bir şekilde, yargı yolunu tamamen kapatma kararı. Bu süreçte ihraç edilenlerin açtığı davalar otomatikman OHAL Komisyonu’na devredilecek, bu sırada var olan masraflar da davanın üzerine bırakılacak. Bir taraftan, yüzlerce akademisyen, kamu görevlisi ihraç ediliyor, bir taraftan da yargı yolu tamamen kapatılıyor. Gidişatı nasıl görüyorsunuz?

Bayraktar: Çalışmadığım yerden sordunuz ama. Gidişatı çok görmenin imkânı yok sanırım. Bir bilim adamı sıfatıyla konuşacaksam, bunu belli kavramlara, olgulara, belli bir rasyonaliteye bağlamam lazım. Ama şu anda olan şeyler, daha çok kaos teorisine yakın. Bir kaos ortamında verilen tepkiler ve alınan şeyler. Kimsenin, bir adım sonra ne yapılacağına dair bir fikri olduğunu zannetmiyorum. Zaten bu yargılamada çıkan bir şey yok. İdari mahkemeye, karar alıcılara teşekkür ediyorum en azından bizi beyhude bir takım masraflardan kurtardılar. Gidecektik, dava açacaktık, bir sürü masraf. Şimdi dediler ki, boşuna masraf yapmayın zaten bir şey çıkmayacak. Bu, şu açıdan da iyi oldu: Uluslararası hukuk yollarına başvurmak için bizim için kısa bir yol. Çünkü idari mahkemesine gidecektik ve red cevabı alacaktık. Bir üst mahkemeye gidecektik, reddedilecekti, Anayasa Mahkemesi vs. o iş uzayacaktı. Şimdi, bir komisyon var. Komisyon zaten toplanamadı. Dolayısıyla, bizim bu aşamada, belki de ilk derece yargı mercimiz AİHM olacak, tabii oradaki angajmana sahip çıktığı sürece.

Ben en başından beri şunu söylüyorum: Bizim o imzayı atarken temel muradımız, orada ciddi bir hukuksuzluk ve adaletsizlik olduğuydu. Buna dikkat çekmek istemiştik. Hal buyken, yani, zaten bir haksızlığa hukuksuzluğa dikkat çekmeye çalışırken, buna verilen tepki için de hukuktan medet ummak, bana en başından beri kendi içinde bir çelişki gibi geliyor.  Zaten bizim, BAK- Barış Akademisyenleri’nin varoluş sebebi hukuksuzluk. Biz, “Hukuksuzluk var” dediğimiz için başımıza gelenlere, “Nerede bu hukuk?” demek en başından beri bir çelişki.

Evet. Peki, Özgür Hocam, sizin şöyle bir açıklamanız oldu: “Maalesef, sessiz kalan akademisyen arkadaşlarımız da bu işin bir parçası olmuşlardır” dediniz. Bundan sonra, akademisyenler, BAK süreci veya Eğitim-Sen’li akademisyenler ne yapmalı, nasıl hareket etmeli?  Söylediğiniz, o sessiz kalan akademisyenlerin olması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bayraktar: Üniversitelerin bir işlevi var. Bilgi üreteceksiniz, bilgi sunacaksınız. Bunun da gerçekleşmesinin belli koşulları var. Bu koşullar ortadan kalktığı zaman siz bu işinizi yapamazsınız orada. Bugün bir akademisyen, bir bilim insanı, düşünce özgürlüğünü kullanamıyorsa ve ifade edemiyorsa, ders verirken özgürce konuşamıyorsa ve öğrencileri özgürce konuşmaya teşvik edemiyorsa, araştırmalarını yaparken hep belli kaygılarla ve korkularla hareket ediyorsa, zaten orada bilim yapılmaz.

Bizim karşı karşıya kaldığımız durum, -tabii bu sadece bizim özelimizde değil-dediğim gibi, uzun yıllardır, üniversitelerde çeşitli dönemlerde, araştırma görevlilerinin, akademisyenlerin üzerinde pek çok baskı vardı. Bunun özel örnekleri de vardı. O süreçleri de katıyorum tabii buna. Bizimki de burada çarpıcı bir durum olarak, daha uç nokta olarak karşımıza çıkıyor, sözün bittiği yer anlamında söylüyorum. Buna dahi hâlâ ses çıkartmayan, yan odadaki arkadaşınız mesela, o bile, sizin bu durumunuz karşısında bir yorumda bulunmayarak, ille de sizi suçlaması gerekmez, ama suskun kalması dahi, burada onaylamak anlamına geliyor. Burada şunu da özellikle belirtmek lazım: Bizim karşı karşıya kaldığımız durumda, üniversite yönetimleri yani, akademik kimlikleri olan kişiler, üniversite yöneticileri, Türkiye’deki genel hukuksuzluğun bir parçası olmuşlardır. Buna karşı çıkması gereken Üniversite, tam tersi, adaletsizliğe, hukuksuzluğa alet olmuştur. Hatta alet olmanın da ötesine geçerek, buradaki “sözde akademisyenler” kendileri gibi düşünmüyor diye ya da birilerine yamanmak için, kendi meslektaşlarını ihbar etmişlerdir. Bunun da ötesine geçerek, sadece ihbarla da kalmamıştır. Bugün birçok üniversite, katmerli cezalandırma yoluna gitmektedir. Uzaklaştırıyorlar, sözleşmeleri yenilenmiyor, bir de üstüne KHK geliyor. Bir işkenceye dönüştürecek bir durum. Bunu yaratanlar da bu üniversitedekilerdir.

Benim çalıştığım, öğrenciliğimin de geçtiği Marmara Üniversitesi’nde, 80’li yıllarda, yani 12 Eylül döneminde, üniversite yönetimi -ki onlar daha muhafazakâr kişilerdi, hatta sağcı oldukları bilinirdi- üniversite içerisindeki meslektaşlarını Sıkıyönetim Komutanlarına vermemişlerdir. Her şeye rağmen, barış imzacısı olduğu için Barış Davası’ndan yargılanan, cezaevine giren tüm hocalarımızın özlük haklarını da sonuna kadar korumuşlardır. Bu, aynı düşüncede olmayan, ama neyle ilişkin? Bir bilim insanı. Düşünceye, her şeyden önce, kendisi gibi düşünmese dahi, buna saygı duymak durumunda olan kişilerdir.

Bugünse, bırakın onu, kendilerinin ihbar ettikleri bir durumu da ortaya çıkartıyorlar. İhbar ediyorlar, ihraç ediyorlar ve buna karşı sessiz kalmayan, buna karşı tepki gösteren öğrencilere de soruşturma açıyorlar, korkutmaya çalışıyorlar. Bununla beraber, İnanılmaz bir baskı ortamı yaratılıyor. Bütün bunlar olurken, hiçbir şey yokmuş gibi kalkıp o dersliklere girip çıkan, bir şeyleri yazıp çiziyormuş gibi yapanlar, kusura bakmasınlar ama bu sürecin ortaklarıdır. Bu yaptıkları da sorgulanmalıdır. Yani siz ne yapıyorsunuz? Sınıfa girip ne anlatıyorsunuz, neyi tartışıyorsunuz? Burası nasıl bir üniversite? Ortaokul dahi olsa, orada bile öğretmenler hiç değilse günlük durumlar üzerinden bir şeyler söyleyip genel bir yorumlama yaparlar, yapmak zorundadırlar. Bunu bile yapamayan bir durumla karşı karşıyayız. O yüzden, üniversite yönetimleri başta olmak üzere, o üniversitelerde hiçbir şey yokmuş gibi ses çıkartmayan “meslektaşlarımızın” da bu konunun bir parçası olduklarını, sorumlusu olduklarını söylüyorum.

Özgür Hocam son kez size döneceğim. “Ne yapmalı?” konusunu bir kez daha soracağım. Osman Hocam, Özgür Hoca’yı da dinlediniz, söylediklerine katılıyor musunuz? “Üniversite bu duruma alet olmuştur. Birbirlerini ihbar eden akademisyenler var” diyerek özellikle de 1402’liklerle karşılaştırdı. Korkut Boratav da, daha önceki KHK’da kendisiyle yaptığım bir röportajda, “80 döneminden daha kötü bir durumdayız” demişti. Buna katılır mısınız?

İşçi: Tabii. 1402’liklerdeki deneyimle bugünkü deneyim arasında büyük benzerlikler var. Bazı açılardan da farklılıklar var. Bugün, birlikte çalıştığımız meslektaşlarımız olan arkadaşlarımızın sessiz kalma tutumu veya ihbar etme tutumu, bizimle aynı dünya görüşü paylaşmasalar bile, mesleki etik açısından aykırı bir şey yapmalarının, büyük oranda, yaratılan korku ikliminden kaynaklandığını düşünüyorum. Korku ikliminden kastım; 20 Temmuz 2015’de Suruç katliamı ile başlayan, daha sonrasında da kademe kademe şiddetin arttığı, bir milyon dört yüz bin insanın etkilendiği bir durumda karşımıza çıkan şey, sözün önünün kesilmesi ve şiddetin artması.

Çok iyi hatırlayacaksınız, 2016 yılı Mayıs ayının ortasında, milletvekili dokunulmazlıkları kaldırıldı. Ama 8 Haziran’da da operasyona giden asker ve güvenlik görevlilerine koruma zırhı getirildi. Yani, bunun anlamı şu: “Söylenecek her türlü sözün önüne geçelim ve aksine, şiddeti doğuralım.” Bizim, Fakülte’den anladığımız, – fakültenin kelime anlamlarından bir tanesi, zihinsel beceridir- zihinsel beceriyi kullanan kişiler olarak buna ses çıkarttığımızda, dünya görüşü aynı olmasa bile, bizimle sırf bu söz, ifade özgürlüğü ve mesleki özgürlük kapsamında değerlendirilebilecekken ve bununla bile dayanışma gösterip, en azından olumsuz bir şey söylenmemesi gerekirken, bize karşı tutum geliştirilmesinin tek sebebi, yaratılan korku ikliminin bir parçası olduğunu düşünüyorum.

Bizim zihnimiz, bunlardan azade değil. Bu ülkede, üniversiteye gelip bir şeyler okuyana kadar, yıllarca “tekçi” zihniyetle yetişiyoruz. Sokaktaki çocuk oyunlarından tutun, üniversiteye gelmeden önce okuduğumuz ders kitaplarında, ikili ilişkilerimizde, bu ülkenin farklı kimliklerinin yok olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla, bir akademisyen, bu toplumun genel ortamından azade değildir. Ancak ve ancak, tutumu, diyelim ki bizim yaptığımız gibi, bir bildiriyle veya bir aktivite ile entelektüel sorumlulukla açıklama yapmıyorsa, çok aksi olduğunu düşünmüyorum, bu noktada Özgür hocaya kesinlikle katılıyorum. O yüzden söyledim zaten, bu işin çözümü, ülkedeki genel iklim, -çok net ismini söyleyecek olursak- “Kürt meselesinden” kaynaklı şiddet ortamı son bulmadıkça, bu iklim değişmeyecektir. İki gün sonra bir başka arkadaşımız olacak ve belki de bugünkünden daha az ses çıkartan, daha fazla sessiz kalıp, daha fazla ihbarcı kişiler olacak. Çok şaşırtıcı olmaz. O noktada Özgür Hoca’ya katılıyorum. Kendisinin 12 Eylül deneyimi bence çok öğretici. Son küçük bir not olarak; bizim İHD olarak yaptığımız ilk çalışmalardan bir tanesi, 1402’liklerle ilgiliydi. Haldun Özen hocamızın “Entelektüelin Dramı” kitabı, 1402lik sorunu yaşayan, ihraç edilen hocaların vakalarını anlatıyor. Orada öğrendiğim bir şey var. Bu işlerin çözümü dayanışma. Ben yargılandığım, cezaevinde kaldığım dönemde de bunu söylemiştim. Dayanışma, bizim tek aracımız. Sesimiz kısılıyorsa, bugün arayan arkadaşlarımız bizim sesimiz oluyor. İfade özgürlüğümüz yok ediliyorsa, bugün konuşan arkadaşlarımız ifade özgürlüğümüzü kullanıyor. Dolayısıyla, sessiz kalanlar aslında tam da bu prensiplerin ihlal edilmesine yol açıyor. O yüzden, dayanışma çok önemli.

Hocam, teşekkürler. Ulaş Hocam, sizden de bir son söz almak istiyorum. Eşiniz Bediz Yılmaz da ihraç edildi. Dışarıdan size gelen tepkiler nasıldı?

Bayraktar: Bediz benden daha kıdemli, çünkü o iki kere atıldı. Atmalara doyamıyorlar. Çünkü daha önce, Ağustos ayında, görev süresini uzatmamıştı rektörlük, yardımcı doçent olduğu için.  Bir kez attılar, hızlarını alamayıp bir daha attılar. Dolayısıyla o benden daha kıdemli. İlgililere bildiriyorum: Bu haksızlıktır, karımın karşısında beni küçük düşürdüler, beni de bir kez daha atmalarını kendilerinden rica ediyorum.

Osman Hoca ve Özgür Hoca’nın biraz önce söylediklerine bir ek olarak; üniversiteliler demek ki artık fildişi kulesinde yaşamıyor. 1402’lik zamanında Korkut Hoca’yı Mersin Üniversitesi’ne davet etmiştik. Babasından anlatmaya başladı. Atıyorlar ama adam yok, Pertev Naili’yi yine geri alıyorlar. Çünkü dil bilen yok, eğitim yok. Şimdi o kadar kolaylaştı ve ucuzlaştı ki bu diploma. Ne zamandır söylüyorum; kayıt yaptırdıkları anda verelim diplomalarını. O kadar kolay ki. Şimdi elinizi sallasanız, doktoralı, lisanslı insan var. Üniversite kuruluyor, beş sene sonra doktora programı açıyor. Oradan doktor çıkıyor. Bence, yeteri kadar sebat eden herkes profesör olabilir. Dolayısıyla, bizim artık eskisi kadar değerimiz yok. Üniversitenin kendi içindeki anlamı değişti.

Ben daha önce de bunu dile getirmiştim. Ekollerde yetişmediğim için Akademiyi çok da gözümde büyütmedim. Çok fazla bir anlam yüklemedim ona. Benim şahit olduğum şey; şu anda idrak ettiğimizden çok farklı olmadığı. Belki de, o eksikliğini hissettiğimiz Akademiyi kurmamız için bir fırsattır bu. Gerçekten, bir dayanışma, gerçekten entelektüel ve aydın sorumluluğumuz varsa, gerçekten buna bir anlam atfediyorsak, hodri meydan! O zaman kendi Akademimizi kendimiz kuracağız. Bunun ilk tohumları atıldı Dayanışma Akademileri’yle. Gerçekten bu kadar büyük bir sorumluluk iddiamız varsa, bunun sınavını vereceğiz. Sınavımız şimdi başlıyor.

Hocam, çok teşekkürler.

Bayraktar: Ben teşekkür ederim.

Özgür Hocam, programı kapatırken yine size de sorayım. Ulaş Hoca, güzel bir yere getirdi. “Kurmak istediğimiz Akademi’yi kurmak için bir fırsat, hodri meydan!” dedi. Bu konuda ne düşünürsünüz? Ne yapmalı bundan sonra?

Müftüoğlu: Bundan sonra, örgütlü olarak hareket etmemiz gerekiyor her şeyden önce. Hem Eğitim-Sen içerisinde, hem BAK’la birlikte, örgütlü olarak hareket ediyoruz gerçekten, etmeye çalışıyoruz. Bunu bozmadan sürdürmemiz lazım. Bizim önemli bir ayağımız yurtdışında şu anda. Yurtdışında pek çok arkadaşımız var imzacı olan ve bizimle aynı duyguları, aynı düşünceleri paylaşan. Burada bir şekilde hep bir arayış içerisindeyiz, ama bu, nasıl fiili ve resmi bir yola konur? Tabii ki OHAL koşulları içerisinde kalıcı bir şey yapabilmek belki mümkün değil ama biz öğrencilerimizle ilişkilerimizi, bağımızı, toplumla ilişkilerimizi sürdüreceğiz. Yeniden yazacağız, çizeceğiz. Öğrenci arkadaşlar bana “Hocam ne yapacağız şimdi?” diye soruyorlar. Kadıköy’deki bütün sendikaların salonlarını dersliğe çevireceğiz. Oralara gideceğiz, oralarda yapacağız derslerimizi. Hem de daha özgürce yapacağız, üniversitede bazı kısıtlılıklarımız oluyordu. Dolayısıyla bu işi daha rahat yürüteceğiz. Başka çaremiz yok. Biz bu ülkede yaşıyoruz. Bu ülkede pırıl pırıl gençler var. Onları oraya terk edemeyiz. Dolayısıyla, hem bir taraftan tabii ki mücadeleyi yürütmemiz lazım. Osman Hoca’nın söylediği gibi, bütün o toplumsal dayanışma ve birlikte ne yapacaksak, önümüzdeki süreci bu gösterecek. Dolayısıyla, bunun daha demokratik, daha insan haklarına, evrensel haklara saygılı bir yere doğru, hukukun üstün olduğu daha demokratik bir yere gitmesi için mücadelemizi sürdüreceğiz. Ama öbür taraftan da, akademideki işlerimizi bırakmayacağız. Gene örgütlü bir şekilde, öğrencilerimizle, toplumda olan dostlarımızla, işçilerle, emekçilerle diğer kesimlerle birlikte çalışmamızı sürdüreceğiz.

Hocam çok teşekkürler.

Müftüoğlu: Ben teşekkür ederim.

Osman Hocam, Ulaş Hocam, sizlere de teşekkür ederim katıldığınız için.

İşçi: Biz teşekkür ederiz. Sağolun.

Bayraktar: Sağolun eksik olmayın.

Tekrar geçmiş olsun.

Bayraktar: Son bir şey daha söyleyebilir miyim? Çok konuşuyorum ama şunu söylemem lazım. Türkiye’de basın özgürlüğü olsaydı, Medyascope. tv gibi bir yer olmazdı. Bu atılmalar olduğu için de, Medyascope.tv gibi bir yer kuracağız. Buna çok inanıyorum. Bana çok umut veriyor Medyascope.tv.

Sağolun, bir gün stüdyoda da konuk etmek isteriz.

Bayraktar: Yerel Medyascope.tv kurup karşınıza çıkacağım, göreceksiniz. Görüşmek üzere, hoşçakalın.

Peki Hocam. Medyascope.tv izleyenleri, Osman İşçi, Ulaş Bayraktar ve Özgür Müftüoğlu ile son KHK ihraçlarını konuştuk. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. İyi akşamlar.