ikili

Trump ile Erdoğan anlaşabilir mi?

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Trump ile Erdoğan anlaşabilir mi?

Merhaba, iyi günler. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yarın Amerikan başkanı Donald Trump’la buluşacak. Bu uzun zamandan beri gerçekleştirmek istediği bir buluşmaydı. Nihayet oluyor. Ama Amerikan tarafının aynı önemi atfedip atfetmedikleri tartışmalı. Etmedikleri kesin de, nasıl bir önem atfettikleri çok belirli değil. Türkiye, Ankara, bu buluşmaya önem atfediyor. Tabii ki her şey bir yana sembolik olarak dünyanın hâlâ bir numaralı gücü olan ABD’de Beyaz Saray’da Oval Ofis’te fotoğraf vermek başlı başına önemli. Konuşacak da çok şey var. Sorunlar var. Çok net sorunlar olmasa da Türk-Amerikan ilişkilerinde konuşulacak şeyler olmuştur. Ama bu sefer çok önemli meseleler var. En azından Ankara için çok önemli meseleler var.
Birincisi Suriye ve Suriye’de Kürtlerin Amerika’yla bir tür stratejik işbirliği yapıyor olması ve en son alınan silah verme kararı. İkincisi Fethullah Gülen’in hâlâ ABD’de yaşıyor olması. Üçüncüsü de Reza Zarrab davası. Bu üç olay da Ankara’nın öteden beri ABD’yi sürekli sıkıştırmak istediği, sıkıştırdığı ve Amerikan yönetiminden çok somut olarak Ankara’nın istediği yolda adım atmasını istediği hususlar. Bunların her biri başlı başına Ankara için çok önemli.
Ama bunların her birinin Amerikan yönetimi açısından o kadar önemli olduğu söylenemez. Özellikle tabii ki YPG’nin yani Suriye’deki Suriye Demokratik Güçleri içerisindeki Kürt unsurların Pentagon’un deyimiyle silahlandırılması meselesi ABD’nin önceliği, bunu biliyoruz. O kadar önceliği ki Erdoğan gelmeden önce bu karar Trump tarafından onaylandı, izin verildi ve açıklandı. Pazartesi izin verildi, Salı resmen açıklandı. Aydın Selcen’in “Açık Oturum”da geçen hafta söylediği önemli bir değerlendirme vardı. Erdoğan’ın geleceği, Beyaz Saray’daki buluşmayı ABD resmen açıklamayı bayağı geciktirdi. Ancak YPG’ye silah kararı açıklamasının ardından Ankara’dan ziyaretin iptali yolunda hiçbir açıklama gelmemesi, hatta tam tersine Erdoğan’ın Trump’la bu konuyu yüz yüze konuşacağını söylemesiyle beraber bu açıklama yapıldı. Yani Aydın’ın dediği gibi resmî açıklamadan önce Ankara’ya isterlerse bu ziyareti iptal etme şansı tanınmış olabilir. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan bu ziyareti her ne olursa olsun yapmak istiyor.

Geri adım mümkün mü?

Şimdi burada temel konunun YPG’nin silahlandırılması olacağı kesin. Erdoğan bu konuda Trump’a geri adım attırabilir mi? Bu silah verme meselesinden Amerikan başkanı geri döner mi? Bunun olabileceğini düşünen hiç kimseye rastlamadım. Yapılan yorumlarda temenni edenler var, ama olabileceğini söyleyen kimseye rastlamadım. Ancak herkes yine de şunu söylüyor: Trump çok değişik birisi. Neyi ne zaman yapacağı belli olmuyor. Öngörülemeyen birisi, çok çabuk fikir değiştirebilen birisi. Dolayısıyla ne olur ne olmaz diye ufak da olsa kapı aralanıyor. Ankara’nın da buna çok önem verdiğini kestirmek mümkün. Yani Trump’ın öngörülemez birisi olması, birçok devlet için, birçok devletin yöneticileri için riskli bir hususken Ankara için, Türkiye’yi yönetenler için pekâlâ bir avantaj olarak görülebiliyor.
Neden böyle? Bence bunun esas nedeni şu: Amerikan sistemi içerisinde –öngörülebilir bir sistemi var ABD’nin, çıkarları var, attığı adımlar var, politikaları var– bunların içerisinde Türkiye kendi çıkarlarını Amerikan sistemine dayatma şansına çok fazla sahip değil. Yani Amerikan sisteminde otomatik bir şekilde, hani hep söylenen, “Başkan kim olursa olsun hiçbir şey değişmez, orada çarklar hep bir şekilde yürür” önermesinin doğru olması halinde, Ankara’nın ABD nezdinde çok fazla bir şansı olma durumu yok. Ancak Trump gerçekten varolan sistemin dışında kendi kafasına göre, sisteme rağmen birtakım şeyler yapabilirse işte o zaman bir al-ver ilişkisi belki Trump’la olabilir diye bir beklenti var. Bunun sınırlarını göreceğiz.
Trump şu âna kadar Amerika’daki mevcut müesses nizamla –ya da İngilizce deyimiyle establishment’la– sık sık karşı karşıya geldi. Ama bunların büyük bir kısmında çok ciddi darbeler yedi. Özellikle İslam ülkelerinden gelecek olan ziyaretçilerin engellenmesi konusundaki adımları, kararnamesi yargı tarafından iptal edildi. Şu anda ABD’de içeride çok ciddi bir tartışma var. En son FBI direktörünü görevden almasıyla beraber –ki görevden almasının nedeninin ve seçim kampanyası döneminde Rusya’yla olan ilişkilerinin FBI tarafından sorgulanıyor olması durumu var. Bundan dolayı Amerika’da çok ciddi bir meşruiyet tartışması yürüyor. Ve hem müesses nizam içerisinden, hem de müesses nizamın bir şekilde parçası gibi görülebilecek yapılar, özellikle büyük medya tarafından Trump’a karşı çok ciddi bir mücadele yürütülüyor. Hatta bu mücadelenin onun görevden alınmasını hedeflediğini bile söyleyebiliriz.

Trump ve sistem

Şimdi böyle bir durumda kendi içeride, kendi sistemiyle belli sorunları olan bir Trump’ın Türkiye’yle olan ilişkilerinde sistemin beklentilerinin dışında adım atması teorik olarak beklenebilir. Yani zaten bu mevcut sistem Trump’ın hoşuna gitmiyor. Bunlardan kendini kurtarmak istiyor. Ve Türkiye’yi bu anlamda bir fırsat olarak görebilir diye düşünülebilir. Ama buna çok ihtimal vermiyorum. Sistemle olan kavgasını başka alanlarda, özellikle içeride vermeyi tercih edecektir. Ve Türkiye gibi bir dosyada ayrıca kendine fazladan sorun çıkartmak istemeyecektir.
Şimdi filmi biraz başa saralım. Normalde ABD’de seçimi Hillary Clinton’ın kazanması bekleniyordu. Ve Türkiye de bu konuda Hillary Clinton’ın Obama’nın çizgisini büyük ölçüde muhafaza edeceğini düşünerek ona göre yatırım yapmaya başlamıştı Ankara. Ama daha sonra Trump’ın adım adım güçleniyor olması, sürpriz yapabileceği ihtimalinin ortaya çıkmasıyla beraber Ankara’nın pozisyonunda birtakım rötuşları gördük. Özellikle de Hillary Clinton’ın kampanyasına Fethullah Gülen Cemaati’nden bağışlar yapıldığı yolunda haberlerin çıkmasıyla beraber Hillary Clinton’la olan mesafenin daha da açılmaya başladığını gördük. Şunu unutmamak lazım: Donald Trump kampanyasını kendi imkânlarıyla yürüttü ve bağış kabul etmedi. Dolayısıyla Gülencilerin ona sızma ihtimali teorik olarak çok zayıftı. Ve daha sonra da Trump’ın kazanmasıyla beraber dünyada, özellikle demokrasiyle yönetilen ülkelerde bir endişe, kaygı ortaya çıkarken, bir hayal kırıklığı yaşanırken Türkiye bundan çok fazla rahatsız olmadı.

Türkiye’nin lobi faaliyetleri

Trump seçeneğini Ankara hemen kabullendi, hatta bundan daha da memnun oldu. Çünkü başta söylediğim gibi sistemin izin vermediği birtakım şeyleri Trump’la beraber yan yollardan ya da birtakım yeni yöntemlerle aşabilme ihtimalinin masada olduğu düşünüldü. Özellikle Fethullah Gülen’in iadesi meselesi; orada biliyoruz ki sürekli olay yargıya atılıyor, “yargı bağımsızlığı” deniyor ve ülkeyi yönetenlerin bu konuda hiçbir şey yapamayacağı söyleniyor. Clinton olsaydı Türkiye’nin bunu söylemesinin imkânı bile kalmazdı. Bu konuda lobi yapmasının imkânı bile kalmazdı. Ama şunu görüyoruz: Trump geldiğinden beri Trump’la beraber Türkiye bu konuda çok yoğun bir faaliyet yürütüyor, lobi faaliyeti yürütüyor. Hatta ilk ulusal güvenlik danışmanını Ankara resmen maaşa bağlamış. Bunun da daha seçilmeden önce Fethullah Gülen’i Humeyni’ye benzeten ve terörist olarak tasvir eden bir yazıyı Washington’da bir gazetede yayınlattığını biliyoruz. Ve bu kişinin, Mike Flynn’in, birtakım görüşmelerle Fethullah Gülen’in bir şekilde Türkiye’ye verilmesi konusunda adımlar atabileceği yolunda birtakım beklentiler yaratmış. Ama o kişi istifa etmek zorunda kaldı biliyoruz. Bir başka önemli olay, yine Türkiye’nin bu kadar kazanmış olduğu diyelim, parayla kazanmış olduğu Mike Flynn’in.
YPG’yle ilgili bir başka olayda da çok önemli bir adım attığını bu son imzayla beraber gördük. O da şu: Obama yönetimi Donald Trump seçildikten sonra Donald Trump’ın ekibine şunu söylüyorlar –bunlar artık eski diplomatlar; ülke yöneticileri tarafından, Obama yönetiminden isimler tarafından açıkça söylendi– Obama’nın ulusal güvenlik danışmanı, Trump’ın danışmanı olacağı kesin olan Mike Flynn’e şunu söylüyor: “İstersen YPG’ye silah meselesini biz giderayak imzalayalım. Siz de Türklerle böyle bir sorunla başlamayın”. Yani: “Günahı bizim üzerimize kalsın, sizin üzerinize kalmasın” dendiği zaman, Mike Flynn’in “Hayır siz imzalamayın, biz onu kendimiz değerlendireceğiz” dediğini bugün öğreniyoruz. Belli ki orada da Türkiye Mike Flynn üzerinden YPG’ye silah verilmesi meselesini de bir şekilde iptal ettirmek ya da en azından erteletmek konusunda adımlar atmış. Ama Mike Flynn gittikten sonra şu anda Trump’ın etrafındaki çoğu asker kökenli insanların, üst düzey yöneticilerin Trump’a YPG’nin bir an önce silahlandırılması konusunda o izni imzalattığını anlıyoruz.

YPG dışı konular

Buradan geniş dönüş olabilir mi? Ya da buradan geri dönüş olamazsa diğer konularda, Zarrab konusunda ya da Fethullah Gülen konusunda Ankara’nın istediği birtakım şeyleri Trump verebilir mi? Şu âna kadar yaşananlardan, görünenlerden Trump’ın pekâlâ bunları isteyebileceğini öngörebiliriz. Yani “Ne olacak ki? Zaten kimdir bu adam? Gitsin Türkiye’ye ya da başka bir ülkeye,” diyebilir. Ya da Zarrab davasında çok da fazla cevval bir yargı süreci olmasını çok umursamayabilir. Bunlarla Türkiye’nin beklentilerini karşılamak isteyebilir. Ancak istese bile bunu yapabilme imkânının olduğunu düşünmüyorum. Çok güçlü dirençlerle, yargıdan ve diğer kurumlardan, medyadan çok ciddi dirençlerle karşılaşacaktır. Bu anlamda istese bile, Erdoğan’ın taleplerini karşılamak için ona sözler verse bile, bunu hayata geçirebilme imkânının çok fazla olduğunu sanmıyorum. Özellikle YPG meselesinde artık bunun dönüşünün olacağını hiç düşünmüyorum. Çünkü Trump’ın seçimdeki en önemli vaatlerinden birisi, dış politika vaadi olarak IŞİD’i sonlandırmaktı. IŞİD’i sonlandırmanın bir ayağı Musul’da yaşanan operasyonda ağır ağır yürüyor. Bir diğer ayağı da Suriye olacak ve Rakka olacak. Rakka’da da Amerika’yı yönetenler Suriye Demokratik Güçleri dışında sahada başka bir unsur göremiyorlar.
Şimdi genellikle bize şöyle bir seçenek sunuldu, Trump’ın önünde iki seçenek var. Birisi Suriye SDG, yani Suriye Demokratik Güçleri –ki YPG ağırlıklı–, bir diğer seçenek de Türkiye. Halbuki Amerikan medyasında ve Amerikan düşünce kuruluşlarının ürettikleri metinlere baktığımızda böyle bir ikili seçeneğin asla söz konusu olmadığını görüyoruz. Ortada varolan iki seçeneği şöyle tarif ediyorlar: Bir SDG, Suriye Demokratik Güçleri; ikinci seçenek ABD’nin kendi ordusu. Yani bu silahlandırma olayı olmasaydı, IŞİD’i yok etme perspektifinden vazgeçecek değildi ABD. Ama bunun yolu olarak da Kürtlerle bu anlaşmayı yapmayıp, Kürtleri partner almamaları durumunda Türkiye’yle şu ya da bu şekilde, Türkiye’nin desteklediği muhalif güçler ya da Türk ordusuyla operasyon yapma seçeneğinin hiçbir şekilde masada olmadığı söyleniyor. Eğer Kürtler olmasaydı, yapılacak olan Amerika’nın doğrudan kendi ordusuyla oraya girmesi — ki bu konuda hiç hevesli olmadıklarını görüyoruz. Yani ABD orada kendi adına karada savaşacak unsurlar arıyor. Ve burada güvenebileceği, şu âna kadarki deneyimlerinden hareketle güvenebildiği unsurlar Suriye Demokratik Güçleri. Ankara’nın IŞİD konusunda yeterince bir güven veremediğini çok net bir şekilde müşâhede ediyoruz. Yani bir Ankara seçeneğinin, Ankara’yla beraber IŞİD operasyonu yapma seçeneğinin Trump’ın yanındaki ekipte çok fazla olmadığını, belki de hiç olmadığını görüyoruz.

Türkiye artık örnek ülke değil

Obama ilk seçildiğinde önce Kanada’ya gitmişti; ama Atlantik-ötesi ilk ziyaretini Türkiye’ye yapmıştı. Bu hep söyleniyor, çok önemli bir ziyaretti. Yaptığı konuşmalar çok önemliydi. Ve Türkiye’yi bir nevi tüm İslam dünyasına örnek olarak gösteriyordu. Türkiye üzerinden tüm İslam dünyasına seslendi ve o tarihte de bunun anlamı bayağı bir vardı. Türkiye Avrupa Birliği sürecinde reformlarla hızla ilerleyen bir Türkiye’ydi. Şu anda ABD’nin başında popülist bir lider var. Demokrasiyi çok fazla önemseyen bir kişi olmadığı çok belli. Basın özgürlüğünü, diğer konuları çok fazla önemseyen bir lider olmadığı çok belli. Ama Trump Türkiye’ye gelmedi, geleceğe de benzemiyor. İlk ziyaretlerini Suudi Arabistan’a, İsrail’e ve Vatikan’a yapacak. Suudi Arabistan’a yapacak olması da zaten arada geçen süre içerisinde Türkiye’de ve ABD’de nelerin değiştiğini bizlere gösteriyor.
Şunu unutmamak lazım: Donald Trump çok popüler bir tabirle –ulu orta kullanılıyor ama ona en uygun isimlerden birisi herhalde odur– İslamofobik birisi. Gelir gelmez ilk imzaladığı kararnamenin bazı Müslüman ülkelerden kişilerin ülkeye girişini engellemek olması da bunu gösteriyordu. Dolayısıyla böyle birisinin İslam karşıtlığının, İslam’a ve Müslümanlara karşı alerjisinin kolay kolay gideceğini sanmıyorum. Dolayısıyla onun Tayyip Erdoğan gibi bir liderle uyuşabilmesi normal olarak mümkün değil. Ancak bu karakter özellikleri ve varolan sistemleri aşabilme perspektifleri vs. gibi nedenlerle anlaşma ihtimallerini yabana atmamak lazım.
Ancak şunu özellikle vurgulamakta yarar var: Türkiye’nin bir şekilde Trump yönetimiyle, Trump’ın kendisiyle anlaşabilmesi çok da iyi bir şey değil. Konulardan bağımsız olarak söylüyorum. Yani bu Kürt meselesi ya da başka bir mesele, Fethullah Gülen ya da başka bir mesele, onlardan bağımsız olarak söylüyorum. Şu anda dünyada demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri, Helsinki İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni benimseyen, özümseyen insanların hazzetmediği bir ABD başkanıyla ülkemizi yönetenlerin arasının çok iyi olmasının çok da iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum. Ama tabii ki dış politikada çıkarlardır esas olan diyerek birtakım şeyler, ahlak vs. gibi şeylerin ötesinde değerlendirilecektir, o da olabilir.
Ancak şunu da söyleyeyim: Trump’la kurulacak olan ilişkilerde az verip çok almak ya da eşit ölçüde alabilmek gibi hesapların da çok fazla tutacağını sanmıyorum. Son olarak da şunu söyleyeyim: Trump’ın da ABD’yi ne kadar yönetebileceği zaten çok belli değil. Ama şu anda en önemli mesele YPG’ye silah verilmesi meselesi, ardından Fethullah Gülen meselesi ve Zarrab meselesi. Zarrab meselesi çok hâkim olduğum bir konu değil, ama Fethullah Gülen’e kolay kolay dokunacaklarını sanmıyorum. Bunun hem yargı boyutu var, yargı bağımsızlığı boyutu var; ama bunun çok ciddi siyasi boyutları da var. Fethullah Gülen dünyanın dört bir yanındaki bunca yıllık faaliyetlerini değişik dönemlerdeki Amerikan yönetimlerinden tam anlamıyla bağımsız, habersiz yapabilecek bir güçte birisi değildi. Dolayısıyla Fethullah Gülen’in ABD’nin çok kolay feda edeceği bir koz, enstrüman olduğunu açıkçası sanmıyorum. YPG konusunda da bu noktadan geri dönüş olacağını sanmıyorum. Türkiye’nin ABD’yi bu konuda ikna etmeye çalışmak yerine kendi Kürt politikasını ve Suriye Kürtlerine yönelik politikasını gözden geçirmesinde yarar var. Biliyorsunuz bugün de Putin Suriye’de Kürtlerle çalışmaya devam edeceklerini; silahlandırmanın söz konusu olmadığını ama birlikte çalışma olacağını söyledi.
Suriye’deki Kürtler, baktığımız zaman hem ABD’yle, hem Rusya’yla, hem bir şekilde Esad yönetimiyle, bir şekilde bölgenin diğer önemli gücü olan İran’la çok da sorun yaşamıyorlar. Yaşadıkları sorun Türkiye’yle yaşanıyor, Türkiye’nin kırmızı çizgileri nedeniyle. Ama Türkiye’nin tek başına bütün bu güçlerden bir şekilde değişik düzeylerde destek alan Kürtlerin önünü kesme, onları etkisizleştirme –Kürt örgütlerini, YPG ve PYD’yi kastediyorum– çabaları şu âna kadar bir sonuç vermedi. Bu saatten sonra da sonuç vereceğe benzemiyor. Bence yapılması gereken, bu güçleri Kürtlerle –PYD ve YPG’yle daha doğrusu– çalışmamaya ikna etmek için boşuna uğraşmak yerine, Türkiye’nin, Ankara’nın kendi politikasını gözden geçirip Suriye’deki Kürt örgütlerini, Kürt yapılanmalarını daha uzlaşılabilir bir noktaya çekme yolunda gayretler sarf edilmesidir. Zamanında temaslar olmuştu, bunu biliyoruz. Türkiye’de bu dönemde çözüm süreçleri vs. vardı. Birtakım temaslar oldu ama akamete uğramıştı. Trump’ı ikna etmekle uğraşmak yerine –ki bundan bir şey çıkmayacağını kestirebiliyoruz– Türkiye’nin kendisinin Kürt politikasını gözden geçirmesi herhalde herkes için en hayırlısı olacaktır, özellikle de Türkiye için. Ve Türkiye’nin de bu sayede kendi Kürt sorunuyla da yeniden yüzleşme imkânı belki doğmuş olur.
Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir