Nikos Economopoulos

Göz Kararı (57): Fotoğraf benim hayatım: Nikos Economopoulos ile söyleşi

“Gazetecilik yaklaşımını unutun. Aradığımız şey, gazetecilik olayı değil. Fotoğraf arıyoruz.”
Nikos Economopoulos

Youtube’da altyazı kısmına tıklayarak Türkçe altyazılı olarak izleyebilirsiniz.

Göz Kararı’nın 57. bölümüne hoş geldiniz. Bugün çok özel bir konuğumuz var: Magnum Photos’dan Nikos Economopoulos. Bizim için sadece Magnum’dan olduğu için değil İstanbul, Türkiye ve Balkan’lardaki çalışmalarından, bizim coğrafyamızı çalışmasından dolayı çok özel birisi. Bize kendi yaşadığımız topraklar ve çevre hakkında çok şey anlatan birisi.

Sormak istediğimiz o kadar çok şey var ki!

Şu anda ”On the Road” (”Yolda”) isimli atölye çalışması için bir haftalığına  buradasın, değil mi?

  • Evet, bir haftalığına buradayım.
  • Atölye çalışmandan başlayalım sonra Magnum ve İstanbul’daki çalışmalarına döneriz. Bir haftalığına buradasın katılımcılarla beraber. Nasıl seçiyorsun katılımcıları? Kimler katılabiliyor atölyene?
  • Çoğunlukla Türkiye’den değil, çok çeşitli ülkelerden katılıyorlar. Bazen Türkiye’den de katılımcılar oluyor. Ama nadiren.
  • Peki bunlar fotoğrafçılık yapan insanlar mı, yoksa ağırlıklı olarak amatörler mi?
  • Genellikle çok ileri düzey amatörler ve kendilerini daha da geliştirmek istiyorlar. Amacım da bu zaten. Çünkü profesyonel fotoğrafçılar mecralarını çok belirli sınırlar içinde kullanıyorlar.  Gazeteler, dergiler için çalışıyorlar mesela. Dolayısıyla çok belirli işler yapıyorlar. Onlara öğretebilecek çok bir şeyim yok zaten. Öğretebileceklerim, daha iyi fotoğrafçı olmak isteyenler. Bunlar genellikle amatör olan fotoğrafçılar. Çok azı profesyonel. Veya ileride çok üst seviyede işler üreten bir profesyonel fotoğrafçı olmak isteyenler olabiliyor.
  • Uzun soluklu özel bir atölye çalışması da yaptın bildiğim kadarıyla?
  • Yok, sayılmaz. Öğretmeye çalıştığım şey, kendi fotoğrafçılığını nasıl daha üst bir seviyeye çıkarabileceğin, Nasıl daha görsel bir yaklaşım getirebileceğin. Benim yaklaşımım görselliğe dayalı, gazeteci veya ticari açıdan bakmıyorum. Öznel ve görsel taraftan bakıyorum.
  • Ben de onu sormak istiyordum tam. Kendi fotoğrafçılığını nasıl tanımlıyorsun.
  • Yaptığım şey gazetecilik değil. Kısmen belgesel sayılabilir. Kendimi belgeselci olarak görüyorum, gazeteci değil.  Hiç bir zaman da gazeteci olarak görmedim kendimi. Son yirmi yıldır da basın için bir şey üretmiyorum zaten.
  • Belgesel yapıyorsun ama çok fazla tek başına duran fotoğrafların var, değil mi? Bir hikayeyi takip ettiğin pek söylenemez sanki.
  • Doğru. Benim için hikayenin çok önemi yok. Özellikle de fotoğrafın görsel tarafına ilgi duyduğum için. Fotoğrafın ”bitmiş/bütün” olanını seviyorum. Bir hikayenin parçası olanını değil.  Çünkü çoğunlukla bir konu gördüğünde bir iki tane iyi fotoğraf görüyorsun.  Gerisi çok vasat fotoğraflar oluyor. Bu iş böyle yürüyor. Dergiler, bazen kitaplar, sergiler bu şekilde oluyor. Birkaç iyi fotoğraf, gerisi vasat. O yüzden benim yapmaya çalıştığım her fotoğrafın bağımsız olması ve tek başına kendi görselliğinde durabilmesi.
  • Ama diğer yandan da Balkanlar kitabında da olduğu gibi  fotoğrafların çok iyi bir şekilde bir araya gelebiliyor. Bunu nasıl sağlıyorsun?
  • Bunu söyleyecek doğru kişi ben değilim sanırım, ama galiba gördüklerime ortak bir bakış açım var.  Ortak olan, tüm fotoğraflarımda gördüğünüz şey bu. Benim içimden gelen, kişisel bir şey bu.
  • Kendi editörlüğünü mü yapıyorsun kitaplarında?
  • Evet, evet. Her zaman kendi editörlüğümü yaparım.
  • Dışarıdan bir fotoğraf editöründen veya fotoğrafçıdan yardım almalı mıyız?
  • Yok, hayır. Bazen başkalarının fikrini soruyorum ama sanırım daha en başından, genç bir fotoğrafçıyken kendi editörlüğümü yaptım. Bu konuda iyi olduğumu düşünüyorum. Çünkü bir sürü çok iyi fotoğrafçı bir editörün desteğine ihtiyaç duyuyor. Ben bu ihtiyacı hiç duymadım. Saygı duyduğum ve sevdiğim insanların fikirlerini duymayı önemserim.  Onlar da çoğunlukla benimle hemfikir olurlar. Ama fikirlerine çok da ihtiyacım yok açıkçası. Çünkü ben içgüdüyle çalışıyorum, mantık ve hesapla değil. Bu yüzden konu çalışmıyorum. İçgüdülerimin beni dürtmesi lazım.
  • Peki ya fotoğrafları sıralama konusu?
  • Sıralama konusunda kriterlerim genellikle görselliğe dayalı. Sırayla birbirine benzeyen iki fotoğraf koymak son derece sıkıcı bir şey. Görsel açıdan farklı fotoğrafları bir araya getirerek bir konu çıkarabilmenin yolunu aramalısınız. Aynı duygunun hissedildiği ama birbirinin tekrarı olmayan fotoğraflar olmalı. Tekrar, benim düşmanım! Tekrara son derece karşıyım. Yani aynı tarzı ve duyguyu koruyup aynı zamanda tekrardan kaçınmaya çalışıyorum. Çok kolay bir şey değil bu.
  • Fotoğrafla çekildiği yere göre sıralanmıyor her zaman mesela?
  • Yok, yere göre değil.
  • Çünkü bir yandan da belgesel fotoğrafçılığın sınırları içinde kalmaya çalışıyor olmalısın?
  • Yaptığım şey kelimenin çok geniş anlamıyla belgesel sayılabilir ancak bir yeri tam olarak tarif etmek gibi bir kaygım yok. Tarif etmeye çalıştığım şey benim orada geçmiş olmam. Yani direk olarak tarif edilecek şeylerin yeri benim fotoğrafımda çok az. Her zaman, pek çok fotoğrafçı gibi, tarif etmekten fazlasını yapmaya çalıştım. Bu artık hiç kolay değil. Yani hem tarif etmeye çalış, hem de tarif edilemeyecek olanı yakalamaya bak. Bunu söze dökmek kolay bir şey değil.
  • Görsellikle hissettirmek yani?
  • Fotoğraf benim için büyüleyici bir şey. Bir taraftan gerçekliğin yansıması. Diğer taraftan gerçeklikten son derece uzak. Gerçeklik, fotoğrafın belirleyici bir özelliği değil bana kalırsa. Gördüğün şey gerçek. Ama mutlaka doğru değil.
  • Fotoğraf bize doğruyu söyleyebilir mi? Ya da manipüle mi eder?
  • Öyle bir şey diyemeyiz. Bence fotoğraf, fotoğrafçının doğrusunu yansıtır ancak. Objektifin önünde olup biten hakkında fazla bir şey söylemez. Objektifin önünde olan son derece özneldir.  Fotoğrafçının o yer hakkındaki fikridir. Dolayısıyla yanlış anlaşılmaya da açıktır. Bir yerde olduğun zaman… Gazetelerin yaptıklarına bak mesela.  Baş sayfada bir olayın fotoğrafını koyarlar mesela. Sonra da herkesin ona gerçek gözüyle baktıklarına inanırlar. Halbuki o tüm gerçek değildir. Sadece gazetenin o olay hakkındaki fikrini yansıtır.
  • Fotoğraflarımızı kullandığımız bağlam da önemli yani.
  • Tabii ki! Niye o tarafı seçtin de, bu tarafı veya diğerini değil? Ve niye o anı seçtin de 10 dakika sonrasını veya öncesini değil?  Dolayısıyla bir fotoğrafçı olarak yapabileceğin tek şey kendine karşı dürüst olmak. Yani doğru olduğuna inandığın şeyi göstermek… Doğruya en yakını da budur.
  • Sen, kendi proje ve kitaplarını yaptığın için kendi fotoğrafını seçtiğin çok özel bir konumda bulunuyorsun. Magnum’un da kuruluş amacı buydu zaten ama gazete ve dergiler için çalışsan bakışın çok sınırlandırılacaktı o zaman.
  • Ben sipariş üzerine çalışan bir fotoğrafçı değilim. O yüzden son yıllarda atölyeler düzenliyorum.  Sipariş almayı sevmiyorum. Çok huzursuz oluyorum.  Çünkü dergilerdeki insanlar genellikle bana göre en kötü fotoğrafları seçiyorlar. Benim için en iyi fotoğraf genellikle farklı. O yüzden mecbur kalmadıkça dergilere çalışmıyorum. O yüzden eğitim vermeyi tercih ediyorum. Kendimi çok daha özgür hissediyorum. Kendime karşı da daha dürüst olduğumu hissediyorum.
  • Fotoğrafçı bir arkadaşım bana şöyle demişti bir keresinde: Nikos kompozisyon kurallarına aldırmaz. Kendi yapısını oluşturur. Yapıdan kasıt da kendi içerik ve anlamını yaratmasıdır.
  • Tam olarak ne demek istediğini anlayamadım. Çünkü bence bazı kompozisyon kurallarına uyuyorum ama çekim sırasında bunlar üzerine düşünmüyorum.
  • İçgüdüsel olarak yani?
  • Evet, içgüdülerimi takip ediyorum. Bazı örnekler var mesela fotoğrafçılık gelişimim sürecinde, fotoğrafı çekerken çok doğru olduğunu biliyordum. Ama akademik kurallara bakılacak olursa son derece yanlış olmalıydı. Ama tam çekim anında biliyordum ki o, iyi bir fotoğraf olacak. Ve üzerinden 25 yıl geçmiş olsa da hala onun iyi bir fotoğraf olduğuna inanıyorum. Hiç bir kurala uygun olmasa da. Dolayısıyla kendi fotoğrafçılığımdan öğrendiğim şey, içgüdülerini takip etmem gerektiği. Fotoğrafçılığımdan tatmin olmanın kesin yolu bu. Çünkü akademik kuralları, içeriği filan düşünmeye başlarsam biliyorum ki sonuç son derece sıkıcı olacak.
  • Fotoğraf çekerken düşünmek genellikle işe yaramıyor sanki zaten…
  • Kafanda bir şey varken çıkıp fotoğraf çekip sonra  dönüp bakınca hiçbir şeye benzemediğini görüyorsun. O yüzden hiçbir zaman fazla düşünmüyorum. Fotoğrafları seçerken düşünmeye başlıyorum galiba. Tekrara düşmemeye, akıcılık yakalamaya çalışırken,  içerik veya görsellik üzerine düşünüyorum. Ama bütün bir hikayeyi, giriş, gelişme, sonuç şeklinde düşünmüyorum. O başka bir boyut.
  • Bu işin daha en başındayken iyi bir editör olduğunu söyledin.
  • Söylediğim şuydu: sevdiğim fotoğrafı nasıl seçeceğimi iyi biliyordum. Dergilere seçmeyi kastetmiyordum mesela.
  • Tabii. Ama başa dönecek olursak. Fotoğraf çekmeye Balkanlarda başladın galiba, değil mi? Biraz anlatır mısın nasıl başladığını? Yunanistan’da başlayıp mı yoluna devam ettin?
  • Ben fotoğraf bakmaya başladığımda henüz bir fotoğrafçı değildim.  Yirmili yaşlarımın ortasındaydım. Hukuk okuyordum. Edebiyat ve müzik üzerine çok kitap alıyordum. Plaklar alıyordum. Bir gün İtalya’daki bir arkadaşımın evinde fotoğraflı küçük bir kitap gördüm. Ve çok etkilendim. Fotoğraflar o kadar akıllıcaydı ki. Fotoğrafa hiç o açıdan bakmamıştım daha önce. Cartier Bresson’un küçük bir kitabıydı. Dünyada sanki yeni bir pencere açılmıştı benim için. Çok zekice bulmuştum. Ve kitaplar satın almaya başladım. Benim için fotoğraf, eline fotoğraf makinesi alıp çekime çıkmak değildi. Öyle yapmadım en başlarda. Yaptığım, müzik ve edebiyatla beraber fotoğraf kitapları almaya başlamak oldu. Kitaplığımda yeni bir yer açıldı. Edebiyatın yanına fotoğraf kitapları eklenmeye başladı. Yavaş yavaş fotoğraf kültürümü geliştirmeye başladım. Fotoğraf çekmeye başladığımda görsel olarak son derece iyi eğitmiştim kendimi. O kitabı görmemin üzerinden beş sene geçtikten sonra fotoğraf çekmeye başladığımda tam olarak biliyordum ne çekmek istediğimi. Hiç amatör olmadım yani.
  • En başında biliyordun ne çekeceğini.
  • Bu kitabımda bile, sanırım fotoğraf çekmeye başladığım ilk yıldan birkaç fotoğraf var.
  • Kitabı da gösterelim.
  • Benim amatör bir geçmişim yok. Amatörlükte çekilen gün batımları, aile fotoğrafları v.s. hiç çekmedim.
  • Ama çok iddialı değil mi Cartier-Bresson gibilerini görüp sonra çıkıp aynı seviyeyi yakalamaya çalışmak?
  • Ama görsel olarak eğitmiştim kendimi.
  • Ama çıkıp çekmeye başladığında hemen çok iyi fotoğraflar çıkartamamışsındır herhalde?
  • Fotoğraflarımın küçük bir oranı en başında da iyiydi. Öyleydi çünkü, mesela, yazar olmayı kafasına koymuş birisi yıllarca okumuştur, dolayısıyla yazmaya başladığında zaten epey olgunlaşmıştır.  Hiç okumayan birine kıyasla en azından. Ben de kitaplar aracılığıyla görsel olarak kendimi geliştirmiştim. Hiç fotoğraf okuluna gitmedim mesela.  Teknik hakkında hiç bilgim yoktu. İlgim yoktu.  Ama kadraja ilgim çoktu. Hep onu düşünürdüm.  Ve iyi bir fotoğraf gördüğümde o kadar mutlu oluyordum ki. Başka fotoğrafçılardan da, iyi fotoğraflar gördüğümde tatmin oluyordum. Evet, nasıl demeli… En büyük tatmin iyi fotoğraf görmekti. Benim geçmişim bu. Laboratuvarlara gidip gelmek filan değil.  Hep yalnız veya sevgilimle veya karımla seyahat ettim. Ama hiçbir zaman bir grupla hareket etmedim.
  • Ama yine de kendi yada yakın coğrafyanda fotoğraf çekiyordun…
  • Evet, senelerce öyle oldu. Son on yıl hariç, artık öyle yapmıyorum.
  • Pratikliğinden, kolaylığından dolayı mı öyle tercih ettin?
  • Başlarda öyleydi. Türkiye’ye geldim mesela çünkü ucuzdu. Tüm tatillerimi burada geçiriyordum.  Sonra aynı sebeplerle Balkanlara gitmeye başladım. Tam da 90’larda Balkanlar hareketlenmeye başlamıştı. Yakınlığından dolayı kolaydı benim için.  Tekrar tekrar gidip gelebiliyordum. Benim için bir kere gidip görmek yeterli değildi. Gittiğim yerle bir ilişki kurmam gerekiyor çünkü. Mesela Türkiye’de. Beş yıl boyunca her sene iki üç kere geldim.  Arabayla ve motosikletle seyahat ettim. Her yere gittim. Sadece Türkiye’de 100 bin km’den fazla yol yaptım.
  • Peki en başından itibaren kafamda bir proje var mıydı?
  • Hayır. Tek derdim fotoğrafı yaşamaktı. Fotoğraf çekmek ve bundan zevk almak. En başından beri hep böyle oldu. Amacım bunu bir iş olarak sürdürmek, para kazanmak veya ünlü olmak değildi. Tek derdim sokakta olup fotoğraf çekmek, insanlarla tanışmaktı. Bir yeri fotoğraf çekerek deneyimlemek. Benim için hala öyle. 30 yılın üzerine hala bundan zevk alıyorum, dışarıda olmak, özgür olmak, profesyonel kaygılara kapılmamak, realiteyle oyun oynamak… Bunu seviyorum.
  • Balkanlar kitabına baktığımda şunu merak ediyorum: Çalışırken büyük bir coğrafyada birbirine yakın kültürler, insanlar mı görüyordun yoksa küçük bir coğrafyada büyük farklar mı?
  • Şöyle oldu. Türkiye’ye ilk geldiğimde kendimi çok sıcak karşılanmış hissettim. 85 senesinde geldim ilk defa sanırım. Özellikle doğuda aldığım kokular, insanların davranışları bana hep 10 yaşındaki günlerimi hatırlattı. Yunanistan’da artık kalmayan şeyleri bulduğumu hissettim. Ve kendimi mutlu hissettim.  Kendini bir yerde iyi hissetmek böyle oluyor. Ve ben böyle hissedersem, insanlarla iletişime geçebiliyorum, tanışıyorum, hissediyorum, dokunuyorum ve iyi fotoğraflar çekebiliyorum. Benim için iyi fotoğraf her zaman bir sonuç olmuştur.  Hiç bir zaman aklımda ”oraya gitmeliyim, birkaç kalıp iyi fotoğraflar çekip dönmeliyim” gibi bir düşünce yoktu. Derdim bir yere gidip fotoğraf çekme deneyimini yaşamak ve sonunda belki iyi birkaç kareyle dönmekti.  Bazen iyi oluyordu, bazen kötü.  Şöyle bir anım var mesela. Beş sene boyunca para biriktirmiştim üç dört aylığına İspanya ve Portekiz’e gidip fotoğraf çekebilmek için. Sonunda gittim ve İspanya’daki ikinci ayımın sonunda tüm filmlerimi çaldılar. Düşünebiliyor musun? Beş yıl boyunca para biriktir bir kaç aylığına fotoğraf çekebilmek için, ve tüm fotoğraflarımı kaybedeyim! İlk hafta çok kötüydüm, kızgındım.  Ama sonra şöyle düşündüm, bütün o deneyimi kimse benden alamaz ki. Orada yaşadıklarım beni daha iyi bir fotoğrafçı yaptı.  O deneyim hala orada duruyor. Fotoğraflar da dursaydı iyi olurdu tabii…  Ama yoksa da bu dünyanın sonu değil. Ben de başka bir şey yaparım. Hayatı daha güzel yaşamanın yolu olarak görüyorum fotoğraf çekmeyi.
  • Diyorsun ki buradaki sıcaklığı hissediyorum. Peki bu biraz da sanki gelenekleri arıyormuşsun gibi algılanabilir mi? Arıyor musun?
  • Hayır, pek sayılmaz. Eski gelenekleri aramıyorum. Mesela bir dönem çok festival çektim. Özellikle Yunanistan’da.  Pek çok insan o zaman geleneklerin peşinde olduğumu sandı.  Oysa o köylere festival zamanında gitmemin sebebi kimsenin ”niye fotoğraf çekiyorsun” diye sormamasıydı. Onun dışında her hangi bir zaman bir köye gidip fotoğraf çekmeye başladığında insanlar ters ters bakmaya başlıyorlar. Ne yapmaya çalıştığını anlamıyorlar. Festival olan yerleri seçmemin sebebi buydu. Kendime ve çektiğim insanlara bir mazeret yaratmış oluyordum. Gerçek sebep bu.
  • Festivallere çok ilgi duymuyorsun yani!
  • Hayır duymuyoum.
  • Bunu sorma sebeplerimden birisi de şu. Fotoğraflarında şehirler, modern İstanbul veya Atina’yı da görmüyoruz pek.
  • Doğru, haklısın. Ama gazeteci olmaklar fotoğrafçı olmak arasında ciddi bir fark var.  Benim fotoğraftan anladığım kadarıyla en azından.  Gazeteciysen bir yerde olup biteni çekmen gerekir.  Gazeteci değilsen, ne istersen onu çekersin.  İstanbul’daki büyük binaları çekmem gerekiyormuş. Niye? İlgi duymuyorum ki… Çirkin buluyorum. Niye fotoğraflayayım? Sadece beğendiğim şeyi fotoğraflarım. Benim yaklaşımım bu. Ama bir dergi, parasını verip buraya göndermiş olsaydı, o zaman mecburdum onları çekmeye şehri anlatabilmek için. Bir dergi için değil, kendi isteğimle gelmişsem buraya, o zaman istediğimi çekerim. Bu kadar basit. Kendimi, sınırlamalara tabii olmadan fotoğraf çekme fırsatına  sahip olduğum için çok şanslı hissediyorum.
  • Pratik konularda sorularım olacak. Mihmandar kullanıyor musun çalışırken veya tercüman?
  • Hayır, tercümana ihtiyaç duymuyorum. Arkadaşlarımın ya da tanıdıkların yardımcı olduğu oluyor.  Mesela bir seferinde Urfa’da atölyem vardı.  ve Urfa’dan birisi yazdı bana ve yardımcı olmak istediğini söyledi. Ben de onu atölyeye davet ettim, o da bana yolumu bulma konusunda yardımcı oldu. Ama hiçbir zaman profesyonel mihmandar kullanmadım. Sanırım benim durumumda vakit harcamak iyi oluyor. Üretken olmaya, iş yetiştirmeye çalışmıyorum. Vakit sorunu olmayınca mihmandara da ihtiyacın olmuyor.  Önemli olan bir yerde olabilmek ve sokak köpeği gibi dolanmak. Ben böyleyim.  Bu özel bir tavsiye değil. Nasıl yaptığımı anlatmaya çalışıyorum.
  • Diğer insanlarla iletişim kurmak önemli, değil mi?
  • Evet. Çok önemli. Dili konuşabilmen gerekmiyor. Konuşmasan da rahatlıkla iletişim kurabiliyorsun. Bu kadar yıldan sonra kendime soruyorum: Bir yerde bulunmak zevki bu gerçekten. Sanırım aradığım şey bulunduğum yerin kendine has, saf özellikleri ve insanları. Masumiyeti… Bunu arıyorum daha güzel bir hayat sürdürmek için. İnsanların ve yerlerin kendine has özelliklerini ve saf hallerini arıyorum. Bunu Afrika’da aramaya başladım artık. Afrika ve Güney Amerika’ya sık gidiyorum artık. Hala bu masumiyet, saflık duygusunu arıyorum.
  • Gittiğin yerin özünü bulup çıkartmaya uğraşıyorsun yani.
  • Belki bazen o yerin realitesinden uzak kalıyorum.  O yerle aramdaki ilişkiyi yaşıyorum. İlla objektif bir bakış getirdiğimi iddia etmiyorum. Oldukça öznel bence. Belirli bir yerde yaşadığım deneyimler bunlar. Aradığım şeyler hiç değişmiyor. Bunlar: insanların ve yerlerin kendine has özellikleri ve saf, masum halleri.
  • Peki, çalışma tarzın üzerinde durmak gerekirse…  Bir işkolik misin? Çalışırken, kendi projelerini yaparken ne kadar sıkı çalışıyorsun? Çünkü Alex Webb’e asistanlık yaptığım zamanı hatırlıyorum. Oldukça etkilenmiştim. Ne kadar çok çalıştıklarını biliyordum ama bu kadarına yine de şaşırmıştım. Mesela bir seferinde kendisini sabah saat 7’de otelden almak üzere gitmiştim. Odasından inmesini beklerken dışarıdan gelmişti.  Üç saattir çekim yapıyordu bile çünkü!
  • Benim hayatımda da öyle olduğum dönemler oldu. Diğer dönemlerimde daha sakindim. Yer göre, benim ruh halime göre değişiyor. Çok eskiden, yoğun çalıştığım dönemlerden hatırlıyorum. Ertesi gün çekeceğim şeylerin rüyasını görürdüm. İnsanların oldukları mekanları görürdüm. Uykuda kadraj yapardım. Yani yüzde yüz her an çalışıyordum!
  • Rüyaların gerçekleşir miydi peki?
  • Evet, evet. Şunu da hatırlıyorum: Yeni aldığım bir makineye alışmak için televizyon ekranını çekerdim. Bu fotoğrafla yaşamak demek. Fotoğraf sadece bir iş değil. Fotoğraf benim hayatım! Bunu hem zevk için hem de geçinmek için yapıyorum.
  • Sahada çalışırken fotoğraflarını editliyor musun?
  • Hayır, hiçbir zaman. Eve döndüğümde bile yapmıyorum. Magnum’a göndermediğim, üç dört senedir bilgisayarımda duran işler var mesela. Zamana ihtiyacım var. Belki farklı konuları birleştirmek isteyebilirim filan. Epey yavaşım yani.
  • Fotoğraf makinesi alışmak için çok vakit ayırdığını söyledin.  Senin kariyerin de epey uzun bir geçmişe sahip. Filmden dijitale geçişi nasıl yaşadın? Artık dijital çektiğini varsayıyorum.
  • Evet, yedi yıldır dijital çekiyorum.
  • Ve siyah beyazdan da renkliye döndün…
  • Evet, aynı zamanda renkliye geçtim. Filmden dijitale, siyah beyazdan renkliye geçtim. Geçmişte de hep renkliye geçmeyi düşündüm ama bir türlü karar veremedim. Teknik olarak benim için zordu çünkü. Yunanistan’da yaşıyorum. Düzgün laboratuvarlar yok filan. Filmleri İsviçre’ye yada Amerika’ya göndermem lazım, çünkü Kodachrome’u seviyorum.  Dolayısıyla renkli çalışmak büyük sıkıntıydı. Profesyonel olarak renkli çekmem gereken durumlar oldu. Ama tam anlamıyla felaketti. Laboratuvardan gelen filmler çok kötüydü. Tozluydu, kötü kaliteydi. Sonra dijital çıktığında ve ben dijital kullanmaya başladığımda sonuçlar muhteşemdi, çok heyecanlanmıştım. Çok basitti, bilgisayara aktarman yetiyordu.
  • Her şey kontrolün altındaydı.
  • Aynen. Ben de siyah beyazla çok fazla vakit geçirdiğime karar verdim. Yorulmuştum biraz siyah beyazdan. Nasıl iyi fotoğraflar çekebileceğimi biliyordum.  Biraz tekrara düşüyordum. Renk hayatımda yeni bir şeydi. Yeni şeyler öğrenmem gerekiyordu, merak duyuyordum. İlk aldığım dijital makine Canon (EOS5D) Mark II’ydi. O zamana kadar sadece 35mm’li bir Leica kullanmıştım. M8’in benim için iyi bir makine olmadığını düşünüyordum. O yüzden bekledim. M9 çıktığında hemen aldım. Aynı lensleri yeni bir makinede ve filmsiz kullanabiliyordum. Filmsiz çalışabilmek büyük lükstü. 100-200 makara filmle çıktığın zamanları hayal edebiliyor musun? Çok kötüydü. Dijitalden çok mutluyum. Filme dönen insanları hiç anlamıyorum. Çünkü dijitalin kalitesini çok beğeniyorum.
  • Ama dijitale geçtiğinde M9’un var olmadığı bir dönem de olmuş olmalı?
  • Hayır. İlk Canon’umu 2009’da aldım sanırım. Ve 2010’da M9’u aldım. Leica’sız sadece bir yıl geçirdim yani. Sonra sadece renkli çekmeye başladım,  hiç siyah beyaz çekmiyorum artık.
  • Leica’nın siyah beyaz gövdesini denedin mi?
  • Hayır.
  • Hangisi daha zor? Siyah beyaz mı, renkli mi?
  • Neyi kastediyorsun?
  • Fotoğrafı işleme bakımından.
  • Bunlar üzerine kafa yormuyorum hiç. Yedi yıl önce renkliye dönmeye karar verdim. En başında renkli fotoğraf konusunda oldukça cahildim. Yavaş yavaş yeni şeyler öğrenmeye başladım. Benim için ilginç bir dönemdi. Karanlık odada oldukça iyiydim esasında. Ama nefret ediyordum. Karanlıkta çalışmayı sevmiyorum. Ama mecburdum. Ama dijitale başladığımda artık karanlık odaya girmediğim için o kadar mutluydum ki… Karanlık odamı kaldırdım. Yeni bir döneme başlamıştım. Çok da memnunum. Tek bir makineyle dolaşıyorum sadece. Bir kaç pil ve kart, o kadar. Hiç bir zaman büyük makineler ve lenslerle kendimi rahat hissetmedim. Çok memnunum dijitalden açıkçası. Teknik olarak süper. İstiyorsan her türlü filtre de var. İstersen siyah beyaza çevir. Sonuçlar daha da iyi…
  • Dijitalde kendi fotoğraflarını kendin mi işliyorsun?
  • Evet. Fazla bir şey yapmıyorum gerçi. Ufak tefek düzeltmeler, o kadar.
  • Multimedya deneyen çok fotoğrafçı var. Sen denedin mi, düşünüyor musun?
  • Hayır. Öyle bir ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Benim için tek başına fotoğraf, kendimi geliştirdiğim bir süreç. Yeni bir şey öğrendiğimde uygulamaya koymaya çalışıyorum. Siyah beyazdan renkliye dönmüş olmak bana çalışacağım yeni bir alan sağlıyor zaten. Bu süreci yaşıyorum şu anda.
  • Ve artık çok farklı ülkelerde, geniş bir coğrafyada çalışıyorsun. Dijitale geçmiş olmanla bunun bir bağlantısı var mı?  O da yanı zaman denk geliyor çünkü.
  • Belki. Eğitim vermeye başlamış olmamla da ilgili olabilir. Eğitim vermeye başladım çünkü fotoğraf çekimi ve seyahatlerimi finanse etmem gerekiyordu. Çünkü ya iş almam gerekiyordu, ya ders vermem gerekiyordu, ya da zengin bir babam olmalıydı. Benim için ders vermek daha ilginç ve kolaydı. Akşamları insanlarla bir araya geliyorum, tüm gün ise İstediğimi yapabiliyorum.
  • Öğrencilerin gün boyu seni takip etmiyorlar yani? Ya da sen onları yönlendirmiyorsun…
  • Öğrencilerle çıkmayı doğru bulmuyorum. Çünkü ilk refleksleri senin yaptığını tekrarlamak oluyor. Bence yanlış. Başta konuşmalısın. Portfolyolarını görmelisin, ne yaptıklarını anlamalısın. Çekime ondan sonra göndermelisin, kendisinin işine yarayacak şekilde. Akşamları döndüğünde yaptığı işe bakar ve yönlendirmeye çalışırsın. Bu benim yöntemim. Ve iyi işliyor.
  • Yani bu bir çekim değil editleme atölyesi.
  • Evet öyle. Çekim atölyelerine inanmıyorum zaten.
  • O zaman kalan zamanı çekime ayırabiliyorsun.
  • O yüzden eğitim vermeye başladım zaten. Projelerimi ve fotoğrafçılığımı finanse edebilmek için. Fotoğrafçılığım için vaktim olmasını istiyordum.
  • Ama gideceğin yeri kendin seçebiliyorsun hala değil mi?
  • Evet, ilgi duyduğum yeri seçiyorum. Websitemde duyuruyorum ve bazı insanlar gelmek istiyor. Tekrar aynı yere gitmek istiyorsam… Her yıl tekrar gittiğim yerler var,  kısmen ticari kaygıyla da denebilir. Mesela Küba. Artık çok fazla ilgim kalmadı Küba’ya, çok gittim çünkü. Ama yine de atölye yapıyorum orada, çünkü ilgi var. Ve hayat var! Biraz tatile gider gibiyim orada. Biraz fotoğraf çekiyorum, iyi vakit geçiriyorum. Karayipler’de tatil… Niye olmasın?
  • Başka nerelere gidiyorsun? Afrika’da mesela?
  • Etiyopya’ya gidiyordum sıkı sık. Gana’ya gidiyorum. Meksika ve Guatemala’ya gittim bu sene. Kolombiya’ya gitmek istiyorum. Afrika’da Senegal’e gitmek istiyorum. Tanzanya ve Kenya’da bulundum. Mısır’a gittim.
  • Bu gittiğiniz yerlerde seyahat ediyor musunuz,  yoksa bir merkezden mi hareket ediyorsunuz?
  • Küba’da mesela geçen sefer iki atölye yaptım.  Biri Havana ve Trinidad’daydı yalnızca. Diğeri ise bir yolculuktu. Havana’dan yola çıktık, Santiago ve Baracoa’ya gittik.  Her iki günde bir 3-400 km yol almamız demekti bu. Duruma göre değişiyor yani. Bence en verimlisi tek bir yerde kalmak.  Çünkü seyahat sırasında çok fazla vakit kaybediyorsun. Oysa aynı yerde kalıp tekrar tekrar aynı yerleri görmek sana fotoğraf çıkarttırır. Sadece bana değil, öğrencilere de.
  • Tekrar aynı yerler gidebilirsin.
  • Aynen öyle. Bir yere gittiğinde turist olmakla fotoğrafçı olmak arasında öyle büyük fark vardır ki. Turist olarak bir yeri, Havana’da bir meydanı ziyaret ettiğinde mesela bir daha gitmezsin, sıkıcı gelir.  Ama fotoğrafçı için ikinci, üçüncü, dördüncü sefer hep daha verimlidir. Turist gibi mi, fotoğrafçı gibi mi davrandığın önemli yani. Öğrencilere verdiğim öğüt odur. Fotoğrafçı olmak demek aynı yere defalarca gitmek demektir. Turist gibi müze gezmek değil. Tekrar tekrar gitmeli ve o yer hakkında kendi fikrini edinmelisin. Aynı insanları tekrar gördüğünde, evlerine girdiğinde seni tanımaya başladıklarında farklı bir ilişki geliştirmeye başlamış olursun. Fotoğrafçı olmakla turist olmak arasında büyük fark var yani.
  • Peki senin bu yerlerde çektiğin fotoğrafları bir kitapta filan görecek miyiz yakında?
  • Vaktim olduğunda çok kitap yapacağım inşallah.
  • Peki şunu sorayım o zaman: Tüm bu farklı ülkelere seyahatlerin, bir büyük konunun halkaları mıdır?
  • Muhtemelen öyle olacak. Tam olarak bilemiyorum henüz. Net bir cevabım yok. Sürmekte olan bir proje şu an için.
  • Türkiye defalarca geldin. İlki defa otuz iki sene önceydi. Bu süre zarfında Türkiye’de değişmeyen ne oldu?
  • Çok değişti Türkiye bence.  Bilemiyorum. Belki doğu daha az değişti.  Küçük yerlere gittiğinde hala otuz sene öncesi gibi. Ama büyük şehirler… Mesela İstanbul’a ilk geldiğimde nüfusu beş milyondu. Şimdi yirmi… Büyük bir fark. İyisiyle kötüsüyle. Türkiye bana artık çok ilginç gelmiyor,  çünkü pek fotoğraf çekmiyorum Türkiye’de artık.  Atina’da da öyle. Çekmiyorum çünkü pek merakım kalmadı artık buralara. Kendi şehrim gibi hissediyorum burayı. Ama dün yine ilginç bir şeyler buldum çekecek. İstiklal’de bile mesela.
  • Yeni bir yer oldu çünkü İstiklal belki de?
  • Yok… Ama ortada hiçbir şey artık İstiklal’e benzemiyor. Otuz sene öncesi gibi. Biliyorum, net bir cevap istiyorsunuz. Ama cevaplar her zaman net olamıyor.
  • Peki Balkanlarda o kadar zaman geçirdin ve şimdi çok farklı yerlere gidiyorsun…
  • Balkanlara gitmiyorum artık.
  • İnsanların sana karşı, fotoğraf çekilmesine karşı tepkisinde fark var mı? Türkiye’de, Yunanistan’da, Bulgaristan’da insanlar benzer tepkiler gösteriyordur muhtemelen.
  • Her yerde tepkiler benzer birbirine.
  • Farklı tepkiler olmuyor yani?
  • Tehlikeli yerlerde farklı olabiliyor.  Afrika ve Güney Amerika’da tehlikeli yerler olabiliyor. Oralara fazla gitmemeye çalışıyorum. Çünkü devamlı güvenlik kaygısı yaşıyorsunuz. Güvenli olan yerlerini tercih ediyorum. O durumda da insanlar…. Mesela Küba’da fotoğraf çektiğinizi görenler kendi davranışlarını değiştirmiyorlar. Sizi önemsemiyorlar. Bu çok iyi bir şey. Türkiye’de ise şunu hatırlıyorum: Çocuklar büyük sorundu. Hemen gülmeye başlıyorlardı. Türkçede ilk öğrendiğim kelime ”Gülme!”ydi. O zaman da asker gibi durmaya başlıyorlardı.
  • Son zamanlarda genç fotoğrafçılar kolektifler oluşturmaya başlıyorlar. Sen de Magnum’dasın. Kolektiflerin faydaları nedir?
  • Bahsettiğin kolektifleri bilmiyorum.  Ancak Magnum’daki deneyimimi paylaşabilirim. Nasıl kolektifleri kastediyorsun?
  • Şöyle diyelim: Fotoğrafçıların bir araya gelmesini, bir ajans oluşturmalarının faydalı olduğunu düşünüyor musun?
  • Duruma göre.
  • Magnum sana nasıl faydalı oldu mesela?
  • Çok saygı duyduğum fotoğrafçılarla bir araya geldim. Çok şey öğrendim onlardan.  Ve arkadaşları olmaktan kıvanç duyuyorum. Diğer yandan, çok pratik. Yunanistan gibi dünyadan uzak bir yerde yaşarken  fotoğraflarının ajans üzerinden dağıtılması çok pratik. Genel olarak ele alacak olursam, ben bir grup insanı değilim. Kendi başıma takılmayı severim. Bir takım oyuncusu değilim. Magnum da buna fırsat var. Grup çalışmaları olduğunda da parçası olsan da kendi işinle meşgul olabiliyorsun.  Özgürlüğe sahipsin Magnum’da. Hep öyle kalır umarım.
  • Bu yıl Magnum’un 70. yaşgünü. Sen hangi yıl katılmıştın?
  • 1990’da adaylığa kabul edilmiştim.
  • O zaman ki prosedür şimdikiyle aynı mı?
  • Öyle. Ama farklı yöntemler var başvurmak için. Ben Yunan, Amerikan Costa Manos’la tanışmıştım ortak  bir arkadaş aracılığıyla.  Ona ilk fotoğraflarımı gösterdim. Bana güzel sözler söyledi. Bir proje tamamladığında Boston’a gönder dedi. Portfolyomu New York’takiler gösterdi.  ”Bu yıl başvuracak mısın?” diye sordu.  İyi fikir olacağını söyledi. Ben de başvurdum, kabul edildim. İki sene sonra yeni bir portfolyo verdim. 92’de ikinci aşamaya geçtim. 94’te tam üye oldum. Üç sınav var diyebiliriz. İlk aşamada yüzde elli artı bir oya ihtiyacın var. İkinci aşamada sadece o iki sene çektiğin fotoğraflar üzerinden oylama yapılıyor ve üçte iki artı bir oya ihtiyacın var. Dört yılın sonunda da üçte iki artı bir oya ihtiyacın var. En zoru ikinci aşamaydı bence. Çünkü sadece iki yılda çektiğin fotoğraflarla fotoğrafçıların üçte ikisini ikna edebilmelisin.
  • Sorularımızı tamamladık gibi. Toparlamak için: ”On the Road” (”Yolda”) projenle ilgili olarak… Bunlar bir atölye serisi. Peki daha büyük bir projenin de parçası mı?
  • Bu bir atölye ve eğitim projesi değil sadece benim için fotoğraflama projesi de aynı zamanda.  Bu on ikinci yılı. Biz de onun şerefine bir kitap yapmaya karar verdik. Sadece öğrencilerin işlerinden oluşan bir çalışma. Ben seçkiyi ve sıralamayı yapıyorum. Ekim ayında Berlin’de çıkaracağız kitabı muhtemelen. Uluslararası dağıtıma gidecek. Çok etkileyici olan şu: Sonuç o kadar iyi ki. Katılımcıların işlerinden o kadar etkilendim ki. Çok işim var yani.
  • Seçmeye başladın mı peki?
  • Pratik sıkıntılar vardı başta. Çok katılımcı var çünkü. Berlin’deki arkadaşım çok akıllıca bir öneride bulundu. Çünkü bazı insanları dahil etmemek hiç kolay değil. Biz de üç veya daha fazla atölyeye katılanlardan seçki yapmaya karar verdik. Yirmi kişi civarında yani… Yoksa altından kalkamazdık.
  • Peki ya sadece bir kere katılan ama olağanüstü fotoğrafı olan birisi varsa?
  • Onu dahil etmiyoruz. Ama şöyle bir planımız var: Bundan sonra her sene, o senenin katılımcılarıyla bir kitap/katalog hazırlayacağız. Her istediğimizi yapabilme şansımız yok ne yazık ki. Biz de böyle bir çözüme gidiyoruz. Yoksa yüzlerce insanı dahil etmemiz gerekecek. Görsel bir denize dönüşür, içinden çıkılamaz hale gelir. Ama kalite gerçekten çok iyi. Seneye size bir kitap getireceğim, o zaman görürsünüz.
  • Onu görmek çok ilginç olur. Bir diğer ilginç olacak şey de sadece senin  fotoğraflarından oluşacak ”On the Road” ikinci bölümü görmek olurdu.
  • Evet, göreceğiz. Ama kendi fotoğraflarımı katılımcılarınkilerle karıştırmak istemiyorum. Benimkilerin daha iyi olduğunu düşündüğümden değil kesinlikle. Bazen öğrencilerimin ki daha iyi. Bir araya koymak istemememin sebebi  İnsanların kıyaslama yapmaya başlayacak olması. Bu hoş olmaz. O yüzden ben kendimi dışarıda tutmayı yeğliyorum. Sosyal medyada da öyle yapıyorum. Kendi hesabımdan kendi fotoğraflarımı paylaşıyorum. Diğer bir hesaptan sadece öğrencilerimin fotoğraflarını paylaşıyorum. Ben seçiyorum onları da.
  • Çok teşekkür ederiz buraya kadar gelip bizimle sohbet ettiğin için. İzleyicilerimize de teşekkür ediyorum. Umarım önümüzdeki sene kitabını göreceğiz.
  • Evet, mutlaka getireceğim.
  • Teşekkür ederiz, iyi günler.
  • Nikos Economopoulos

Bunlar da ilginizi çekebilir