fethullah gülen

Gülen’in Washington Post’taki yazısı

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bugün Medyascope’ta Skype üzerinden bir yayın yaptık. Ancak o Skype’ta seste çok ciddi sorunlar olduğu için bu yayını burada tekrar yapmak istiyorum. Yayının başlığı “Fethullah Gülen’in Washington Post’ta bugün çıkan yazısı” idi. Burada şunu söylemek istiyorum: Şu anda Brüksel’deyim, Belçika’dayım. Sabah yola çıktığımda Washington Post’ta iki ayrı haber dikkat çekti. Birisi manşette Donald Trump’ın Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’la, Rusya büyükelçisiyle Beyaz Saray’da yaptığı görüşmede IŞİD hakkında çok gizli bilgileri kendisiyle paylaştığı haberiydi. Bu çok ciddi bir haberdi, çok büyük bir skandaldı. Her ne kadar daha sonra Trump Twitter’dan yaptığı açıklamada bunun çok doğal olduğunu söylese de bu ABD’yi ve dünyayı bir şekilde karıştırmaya aday bir haber.

Gülen’in yazısının zamanlaması

Aynı Washington Post’ta, “op-ed” diye tabir edilen makale köşesinde, makale sayfasında da Fethullah Gülen’in yazısını gördük. Fethullah Gülen bu yazısında Tayyip Erdoğan’a ve Tayyip Erdoğan rejimine yönelik sert eleştirilerini tekrarlıyor. Tabii burada önemli olan husus şu: Bugün Tayyip Erdoğan’ın Donald Trump’la görüşeceği zamanda bunun Washington Post’ta çıkmış olması. Daha önce de Fethullah Gülen New York Times’a yazı yazmıştı, bunu gördük. New York Times’ta da darbe sonrasında yazdığı yazıda darbeyle ilgili, kendisiyle ilgili iddiaları reddetmişti vs. Ve ben de o tarihte bununla ilgili bir yayın yapmıştım. Şimdi burada Washington Post’ta bunun çıkmış olmasının önemi nedir? Birçok açıdan önemi var. Öncelikle tabii ki Amerika’nın en önde gelen gazetelerinden –ki benim nazarımda Washington Post New York Times’tan, Los Angeles Times’tan, hepsinden çok daha önemli bir gazete. İki buçuk yıl Washington’da yaşadım ve orada güne ilk başladığım gazeteydi, kapıma gelen gazeteydi. Sevdiğim bir gazete. Siyasi olarak özellikle Amerika’da bir numaralı bir gazetedir. Washington Post’un böyle bir yazıyı Tayyip Erdoğan’ın ziyareti sırasında o güne denk gelecek şekilde yayınlaması, yayınlamayı kabul etmesi bir kere çok önemli. Buna bağlı olarak da tabii biliyoruz ki 15 Temmuz’dan önce, ama esas olarak 15 Temmuz’dan sonra Ankara, Tayyip Erdoğan yönetimi Fethullah Gülen konusunda çok ciddi lobi faaliyetleri yürütüyor. Yüz binlerce hatta milyonlarca dolar –ki bunların bizim vergilerimiz olduğunu söylemeye gerek bile yok– Fethullah Gülen’in teşhiri için, Fethullah Gülen’in çevirdiği olayları göstermek için kullanılıyor. Ama bugün Washington Post’ta bu yazının çıkmış olması bu paraların boşa gittiğini gösteriyor. Böyle bir yazının çıkmasını engelleyememişler. Böyle bir yazının bu şekilde çıkmasını engelleyememişler. Bu başlı başına bir sorun.

Türkiye gerçekleri+Gülen yalanları

Yazıya baktığımız zaman şunu söyleyebilirim: Yazı Türkiye’nin gerçekleri artı Fethullah Gülen’in yalanlarından ibaret. Yani Fethullah Gülen Türkiye’nin gerçeklerini anlatıyor. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’nin adım adım demokrasi, hukuk devleti ve insan haklarından uzaklaşmasını anlatıyor; bunlar doğru. Ama bunlarda kendisinin sanki hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi anlatıyor. Tabii ki bunlardan birinci derecede sorumlu devlettir, devleti yönetenlerdir, dolayısıyla da Tayyip Erdoğan’dır. Ancak şunu unutmamak lazım: Türkiye’nin bu noktaya gelmesinde Fethullah Gülen ve cemaatinin, onun çevirdiği komploların ve en sonunda 15 Temmuz darbe girişiminin birinci derecede rolü var. Bunu böyle görmek lazım. Dolayısıyla bu yazı yalanla doğrunun iç içe geçtiği bir yazı. Fethullah Gülen kendini aklamak ve en büyük düşmanı olan Tayyip Erdoğan’ı karalamak için Türkiye’nin gerçeklerini kafasına göre, kendisinin bu konuda hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi kullanıyor. Mesela yazıda Kürtler, Aleviler gibi göndermeler var. Bunlar biliyoruz ki Batı kamuoyunun çok ilgisini çeken hususlar. Ama yine de biliyoruz ki Fethullah Gülen ve cemaatinin bu konularda çok büyük bir hassasiyeti yok; hatta çözüm sürecinde ve Oslo sürecinde Kürt sorununun barışçı yollardan çözümü konusundaki girişimleri baltalama ve sabote etmesiyle de biliyoruz. Dolayısıyla çok da inanmadığı şeyleri inanıyormuş gibi anlatıyor yazıda. Olayın bir yönü bu.

Çoğulcu eğitim

Bir diğer yönü bence çok önemli, benim açımdan çok önemli gördüğüm husus. Belki de yazının en az önemli gibi görünen bir hususu. Yazının sonunda Fethullah Gülen Türkiye’nin kendini toparlayabilmesi için çoğulcu ve özgürlükçü bir eğitim sistemine ihtiyaç olduğunu söylüyor — ki doğru. Ama bunu Fethullah Gülen’in söylüyor olması yanlış. Çünkü Fethullah Gülen hareketi, başından beri biliyoruz, özellikle ilk yıllarda kapısını başka yerlere kapatan bir hareketti. Bu konuda başımdan geçen bir örneği anlatmak isterim: Daha Ergenekon soruşturmaları öncesinde İstanbul’da Karaköy ya da Eminönü’nden Kadıköy’e vapurla giderken, vapurda açık havada oturuyordum. Bir genç çocuk geldi yanıma, kendini tanıttı ve bana bir şükran borçlu olduğunu, teşekkür borçlu olduğunu söyledi ve öyküsünü anlattı. Öyküsü şuydu: Kendisi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken “ışık evleri”nde kalıyor; okulun civarındaki bir yerde, Cemaat’in evlerinde kalıyor. Cemaat’in evlerinde başka kitaplar okumak, Fethullah Gülen ve onun izin verdiği kitaplar dışında kitaplar okumak yasak. Kendisi de benim o tarihlerde epey popüler olan ilk kitabım Ayet ve Slogan’ı okuyormuş. Bir Cemaat abisi gelip “Bunu okumak yasak, okuyamazsın” demiş. Daha sonra, bir süre sonra tekrar kitabı görünce bu çocuğu “ışık evi”nden atmışlar. Çocuk da bana benim sayemde –kendi tabiri bu– onlardan kurtulduğunu söyledi, bana müteşekkir olduğunu söyledi. Avukat olmuştu. Fethullah Gülen’in başka kitaplara, başka yayınlara izin vermediğini bana ilk söyleyenlerden birisi Ali Bulaç’tır. Ali Bulaç’ın kendisi şu anda maalesef Gülen cemaatinin yayın organlarında yazı yazdığı için içeride uzun bir süredir ve ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyor. Ali Bulaç bunu söylüyordu çünkü biliyordu ki kendi kitapları da o tarihlerde –80’li yılların ortalarını söylüyorum– yasaktı “ışık evleri”nde.

Dinleyiciye göre içerik

Dolayısıyla bu Fethullah Gülen hareketinin en büyük özelliği, hitap ettiği kişilere duymak istedikleri şeyleri söylüyor. Washington Post’ta yazdığı zaman demokrasi, çoğulculuk, çoğulcu eğitim, özgürlükçü eğitim diyor, Aleviler diyor, Kürtler diyor. Başka zamanlar başka şeyler diyor. Mesela Cemaat’in güçlü olduğu zamanlarda Azerbaycan’da çıkan yayın organlarında, televizyon kanallarında da Aliyev’in tek adam yönetiminin övüldüğünü biliyoruz. Yani onlar için önemli olan, bulundukları yerlerde sorun yaşamamak. Şimdi burada şöyle bir soru var: Cemaat’in Washington Post’ta böyle bir yazı yazmasının ne anlamı var? Birçok anlamı var. Bir anlamı; Cemaat’in en önemli meselesi var kalmak ve özellikle de Fethullah Gülen’in Amerika’daki varlığını sürdürebilmesi. Bu anlamda Washington Post’ta böyle bir yazının Tayyip Erdoğan’ın tam geldiği gün yayınlanması, Cemaat’in bu konuda başarılı olduğunu gösteriyor. Bir diğer husus da, Cemaat hâlâ rakiplerinin, düşmanlarının canlarını acıtabiliyor. Tayyip Erdoğan’ın canını acıtıyor, ama Cemaat sadece Tayyip Erdoğan’la ve AKP’yle uğraşmıyor.
Mesela yakın bir zamanda yine başıma gelen bir olay: Cemaat davalarından içeride olan gazetecilerle ilgili yaptığım bir yayının ardından Cemaat’in yurtdışına kaçmış isimleri hakkımda çok ciddi dezenformasyon, manipülasyon, karalama, yalan haberler piyasaya sürdüler ve bunu sosyal medyada dolaşıma soktular. Çok fazla etkilediğini söyleyemem ama tabii ki insanın canı sıkılıyor. Bu aslında baktığımız zaman Fethullah Gülen’in Washington Post’taki yazısı da o anlamda bir dezenformasyon ve manipülasyon. Dezenformasyon yaparken ülkenin gerçeklerinden hareketle yapıyor. Ama ülkenin gerçeklerinden hareket ederken de Fethullah Gülen’in vizyonunda demokratik, çoğulcu bir Türkiye olduğunu açıkçası sanmıyorum.

Lobicilik faciası

Şimdi Türkiye’de devlet, uzun zamandır Fethullah Gülen’i anlatmaya çalışıyor Batı’ya. Elinde bir yeni imkân var. Ama bu saate kadar 15 Temmuz’dan bu yana hâlâ bu cemaatin darbenin arkasında olduğunu kanıtlayamamış. Kanıtlayabilmiş olsaydı Washington Post böyle bir yazıyı yazmazdı, bu çok net. Hâlâ Batı’da Cemaat’in bu olayda pek bir rolü olmadığı, bunun varsa bile aslında çok da önemli olmadığı, önemli olanın darbe sonrasında Erdoğan’ın yaptıkları düşüncesi hâkim. Ve hükümet bunu bertaraf edemedi. Ben başından itibaren bir gazeteci olarak bu darbenin arkasında Fethullah Gülen’in bizzat kendisinin ve Cemaat’in olduğuna inanan birisiyim. Ama ben gazeteci olarak bir yargıç, savcı, polis vs. değilim. Delil bulmak benim işim değil. Ben bunca yıllık birikimimden, bu hareketi takip eden birisi olarak, bu hareketin böyle bir olaya kalkışabileceğine, kalkışmış olduğuna inanıyorum. Ama devletin işi bunun belgelerini, kanıtlarını, vs.’sini gösterebilmektir. Gösteremiyorlar. Niçin gösteremiyorlar? Çok basit bir örnek, daha yeni, Cumhuriyet gazetesi internet sitesinin genel yayın yönetmeni Oğuz Güven –ki kendisi kaç yıllık arkadaşımdır–, bir dakika mı ne süren bir başlık nedeniyle FETÖ propagandasından içeri alındı, tutuklandı. Ahmet Şık’ın ve Kadri Gürsel’in, Cumhuriyet’in diğer yazarlarının, yöneticilerinin, Ali Bulaç’ın, Ahmet Turan Alkan’ın, Şahin Alpay’ın, Mehmet Altan’ın, Ahmet Altan’ın FETÖ’den içeride olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Ama FETÖ’nün kendisi, yani Fethullah Gülen’in kendisi dünyanın en önde gelen saygın gazetelerinde köşeler yazabiliyor. Yani devletin gücü kaleminden başka bir şeyi olmayan, yazdıklarından başka bir şeyi olmayan ve bu anlamda da korkmayan, ülkesini terk etmeyen insanlara yetiyor. Onların yazdıklarını abartarak onları içeri almak, onları mağdur etmek, onları çok ağır suçlamalarla yargılamaya yetiyor. Ama öte yandan Fethullah Gülen istediği gibi, istediği yerde yaşayıp –ve onun elemanları diyeyim– istedikleri gibi yapabiliyorlar. Ve bu vesileyle Oğuz Güven’e tekrar çok geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Oğuz Güven, yaptığı ortada, gazeteci olan, suç işlememiş birisi. Ama Oğuz Güven’in ve onun gibi arkadaşlarımızın, meslektaşlarımızın içeri girmesine şu ya da bu şekilde, bilinçli ya da bilinçsiz vesile olmuş olanların herhalde vicdanları –varsa– çok sızlayacaktır. Yarın öbür gün hepimizin bir şekilde çocuklarımız, torunlarımız –ki Oğuz’un torunu var, piyasada gördüğünüz fotoğrafların çoğu torunuyla beraber– bunların kimileri ailelerini, ebeveynlerini gururla anacaklar; kimileri de utançla isimlerinin konuşulmasını istemeyecekler. Evet, kusura bakmayın, daha önce yaptığımız yayın teknik olarak internet bağlantısı nedeniyle herhalde sorunlar yaşandı. Onu iptal edip yerine bunu koyacağım.
Brüksel’den söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. Hepinize iyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir