Screenshot_7

Açık Oturum (91): Katar krizi, İran’daki IŞİD saldırıları, Rakka Operasyonu Konuklar: Amberin Zaman, Aydın Selcen, Ahmet Kasım Han

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

 

Sedat Pişirici: İyi akşamlar! Medyascope.tv’nin 91. Açık Oturumu’nda karşınızdayız. Stüdyoda bu akşam sadece beni göreceksiniz; fakat üç tane konuğumuz var tartışmak, değerlendirme yapmak üzere. İlk konuğumuz Amberin Zaman, bize Washington’dan Skype üzerinden bağlanıyor. Gazeteci Amberin Zaman’la Katar Krizi’ni, İran’da IŞİD saldırılarını ve Rakka Operasyonu’nu konuşacağız. Amberin, merhaba!

Amberin Zaman: Merhabalar!

S.P: İkinci konuğumuz, Aydın Selcen. Müstafi diplomat Aydın Selcen. Kendisine sürekli Erbil eski başkonsolosu deyip duruyoruz. Belki yeni bir isim, yeni bir unvan söylemek gerekir diye konuşmuştuk daha önce. Aydın Selcen de aynı konularda değerlendirmelerini almak üzere bize Bodrum’dan bağlanıyor. Saat 20.30’a kadar iki konuğumuzla bu konuları değerlendireceğiz, 20.30’da Kadir Has Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ahmet Kasım Han yayına bağlanacak Malta’dan. Onunla da aynı konular üzerinden konuşacağız. Dolayısıyla bu akşam Açık Oturum, dış politika, dış gelişmeler ağırlıklı bir açık oturum olacak. Efendim, konumuz nedir? Elbette öncelikle Katar Krizi. Hafta başında Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Yemen Katar’la ilişkilerini kestiklerini açıkladılar. Bu beş ülke Katar’la ilişkilerini kestiklerini açıkladıktan sonra –gerekçelerini de birazdan söyleyeceğim– onlara Libya, Maldivler, Ürdün, Moritanya ve Komor Cumhuriyeti de katıldı. Fas da bir tür bu koalisyonun bir üyesi oldu. Katar Krizi başladıktan sonra birkaç tane önemli haber aldık: Rakka’da IŞİD’e karşı operasyon başladı; IŞİD İran’da parlamentoda ve Humeyni’nin kabrinde iki ayrı saldırıda bulundu, 12 kişi öldü ve Kuzey Irak’ta Kürt yönetimi 25 Eylül’de bağımsızlık referandumu yapma kararı aldığını duyurdu. Katar Krizi başladı, bu esnada Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump, bir tweet attı, özetle –biliyorsunuz, herhalde bu yayını izleyenler onu da bileceklerdir, ama söyleyelim– dedi ki: “Ben, Suudi Arabistan’ı ziyaret ettiğimizde Kral’la konuştuğum sırada onlar bana radikalizmin finansmanı konusunda Katar’ı işaret ettiler” dedi. Sonra Trump, dün Katar Emiri’yle telefonla konuştuğunu, daha doğrusu ABD’de Beyaz Saray’da yapılan açıklamada Trump’ın Katar Emiri’yle görüştüğü, kendisini Beyaz Saray’da ağırlayıp bu konuyu konuşabileceğini söylediğini açıklandı. Bugün gelen haberler Katar Emiri’nin böyle bir görüşmeyi reddettiği yönünde. Çok klasik bir laf olacak, bayram değil seyran değil, “Suudi Arabistan ve diğerleri Katar’a neden posta koydu?” diye soracağım; önce Amberin Zaman’dan bir başlayalım.

Amberin Zaman: Valla, herhalde yaygın kanaat, Trump’ın Suudi Arabistan gezisi ve Suudi Arabistan’a açık çek şeklinde yorumlanan desteği, özellikle de bir şekilde İran’ı hedef noktasına koyan perspektif çerçevesinde Suudi Arabistan bunu bir fırsat olarak gördü ve Katar’ı hizaya çekme fırsatı olarak değerlendirdi; oradan doğdu bütün bunlar, ama tabii Katar’la Suudi Arabistan’ın arasındaki husumet tabii çok eskiye dayanıyor. Biliyorsunuz şu andaki Katar Emiri, Suudi yanlısı olan babasını devirerek tahta oturdu ve kendince bölgede bağımsız bir aktör olarak kendisini ortaya koymaya koyuldu ve bunun bir ayağı sözde bağımsız olan, sözde Batı standartlarında olan Al Jazeera televizyonu –ki bu Al Jazeera televizyonu, biliyorsunuz Arap Baharı’nda öncü bir rol üstlendi; neredeyse oradaki rejimlere, yıllarca iktidarı elinde tutan diktatörlere vs. karşı insanlarla, Al Jazeera bunu sürekli destekler bir pozisyondaydı biliyorsunuz–, bütün bunlar, demokrasi söylemi vs. Suudi Krallığı’nı son derece rahatsız etti. Aynı zamanda, biliyorsunuz Katar sıvı gaz üzerinden büyük paralar kazandı; yani esas gelir kaynağı bu ve bu sahaları İran’la ortak ve anlaşarak işletmek zorunda, dolayısıyla İran’la da ilişkileri var Katar’ın ve bu tabii başta Suudi Arabistan’ı olmak üzere son derece rahatsız eden bir durum. Dolayısıyla işte “Katar Emiri’ni hizaya çekelim, bir sarsalım” ve bir de tabii Hamas’a ve Müslüman Kardeşler’e destek verdiğini de göz önünde tutarsak –ki bunlar da Suudi Arabistan perspektifinden, Sisi gibi diktatörlerin perspektifinden, “terörist, kötü kişiler” olarak görüldüğünü de hatırlarsak– dediğim gibi Katar Emiri’ni bunlara verdiği destekten vazgeçirmek, İran’la arasına net mesafe koymak, Al Jazeera’yi susturmak… Bütün bunlar talep ediliyor aslında, ama gördüğünüz gibi Katar direniyor bir şekilde. Tabii orada Ortadoğu’nun en büyük Amerikan üslerinden biri var, biraz ona da güveniyor tabii. İlk başta, sizin de tarif ettiğiniz gibi Donald Trump sanki diğer taraftan yana bir taraf sergiledi, ama biliyorsunuz dün telefonla aradı Katar Emiri’ni: “Gel buraya, istiyorsanız aranızı bulalım” falan diye biraz hakemlik rolüne soyundu Trump. Bu arada Mattis’in derdi şu: “Ben oradaki askerlerime nasıl yemek yollayacağım? Su yollayacağım?” Yani büyük bir panik havası hâkim bu Pentagon’da, onu da belirtelim ve Dışişleri Bakanı Tillerson da son derece rahatsız Trump’ın bu açıklamalarından, İçişleri’nde de bildiğim kadarıyla büyük bir panik yaşandı. Sanırım bunun üzerine bir düzeltmeye koyuldu Beyaz Saray ve Trump telefon açıp işte arabuluculuk rolüne soyundu.

Bu 110 milyon dolarlık silah anlaşması, bu krizden önce Amerika’yla Suudi Arabistan arasında imzalanan bu silah anlaşması, bu para, Suudi Arabistan ve diğerlerinin Katar’ı hizaya çekmesi öncesi ABD’ye bir tür sus payı mıydı?

Zaman: Yani diplomata soralım bunu ama, yani bu kadar kabaca tarif edilemez bu olay. Tabii Katar’dan öte Suudi Arabistan açısından esas mesele İran; çünkü biliyorsunuz Suudi Arabistan nüfusunun %10’unun Şii olduğu tahmin ediliyor ve bütün petrol zenginliği Şiilerin yaşadığı bölgede bulunuyor ve bu konuda son derece büyük bir hassasiyet içerisinde ve Şiilerin bir şekilde İran tarafından rejim aleyhinde provoke edildiği algısı var Suudi Arabistan’da. Zaten Yemen Savaşı’nın temeli de bütün bu kaygılardan oluşuyor. Dolayısıyla o silahları alarak, evet bir şekilde Amerika’yla ilişkilerini daha ileri noktaya götürüyor, bir şekilde Amerika’yı arkaya almış gözükmek hevesinde Kral; ama tabii o kadar basit değil bu işler. Ve Amerika mesela İran’la savaşmayı göze alır mı? Yani böyle bir şeyi hayal ediyorsa Suudi Arabistan, bilmiyorum. Tabii Trump çok öngörülmez bir lider, nereye varır işler? Bilemeyiz. Özellikle Suriye’deki son gelişmeleri göz önünde tutarsak; çünkü orada net bir şekilde, güney bölgesinde Şii milislere, yani rejimin Şii müttefiklerine karşı saldırılar düzenlemeye başladı biliyorsunuz Amerika.

Peki, dediğiniz gibi eski diplomata soralım aynı soruyu. Bu kriz neden çıktı Aydın Selcen?

Selcen: Şimdi, Amberin Hanım’ın saydıklarının hepsi doğru; bunlara ekleyecek fazla bir şey yok. Zaten söyledi, bir tanesi İran ile olan denge siyaseti, bir diğeri Müslüman Kardeşlere ev sahipliği. Bu da açıkçası Al Jazeera ve Al Jazeera üzerinden belki –Suudi Arabistan’ın o hassas hidrokarbon yataklarına sahip bölgesindeki Şii nüfusa sanki sahip çıkar bu Arap Baharı havası üzerinden bir şey– ve bu uyarıları da dikkate alıp hizaya girmiş olmaması. 2014’te de bir 9 ay filan galiba sürmüştü bu diplomatik ilişkilerin askıya alınması. Bu defa önemli olan kara sınırı ve hava sınırının kapatılması. Zaten haritaya bakıldığında görmek kolay. Neticede Katar bir yarımada; bunun önemi –Amberin’in de söylediği gibi– 10 bin civarında ABD askerinin bulunduğu oradaki ABD Merkez Komutanlığı CENTCOM’un bölge karargâhı olması; ama buarda şu notu düşmekte fayda var: Bahreyn’de CENTCOM’un deniz birimi var; tabii Bahreyn ile Katar’ı birebir eşlememek lazım, farklı ABD açısından; ama kabaca âmiyâne konuşmak gerekirse Bahreyn’i Suudi Arabistan’ın elinden kurtaramamıştı. Ama tabii orada bir Şii direniş oluştu; belki o ABD’nin işine gelmemişti, böyle de söylenir, ama bu notu düşmekte fayda var. Birileri Kuveyt’te devreye girmeye çalıştı; iki ülke arasında Kuveyt’in şimdiye kadar yapabildiği, anlaşılan, Suudi Arabistan’ın ültimatomunu iletmekten ibaret. Amberin’in söylediği, Trump’ın önce böyle bir çıkış yapması sonra görüşmesi konusu şunu hatırlatıyor: Yakın zamanda, malum, Brüksel’deki beşinci madde yani NATO’nun bir ülkesine yapılan bir saldırının ittifakın tamamına yapılmış olarak telakkisine ilişkin maddeye sahip çıkmaması, buna yer vermemesi geniş geniş medyada yer aldı. Hem Savunma Bakanı Mattis hem Ulusal Güvenlik danışmanı McMaster hem Dışişleri Bakanı Tillerson –yani hani bir savaş çıksa savaş kabinesi olacak ulusal güvenlik konularının birincil derecede sorumlu kişiler– bunların haberi olmadan yaptığını biliyoruz; burada da belki –bilmeden söylüyorum– bu Katar’a çıkışı, çünkü sosyal medya paylaşımları da bir literatür konusu oldu, ABD Başkanı’nın direk kendisinin yazdığı anlaşılan sosyal medya mesajlarının ABD resmi açıklamaları yerine geçip geçmeyeceği konuşuluyor; ama en üstteki kişi konuştuğu zaman tabii diğerleri ne derse desin tamir açısından pek önem arz etmiyor. Örnek vermek gerekirse; Katar’ın başkenti Doha’daki ABD Büyükelçisi de Katar’a sahip çıkan açıklamalarda bulundu. Örneğin terörün finansmanına karşı en önemli ortaklardan biri dedi. Fakat arkadan Başkan’ın ne dediği önemli. Beyaz Ev’den yapılan bu açıklama bu anlamda mühim; reform konuşmasından sonra bu Körfez İşbirliği ülkelerinin belki Washington’da bir araya gelecekleri anlaşılıyor. Bu arayı bulursa bence de ABD bulur. Ama bunun zamanı bu kadar çabuk bence olmaz. Bu epey bir zaman alır. Yani kabaca en az altı ay belki bir sene sürecektir. Velev ki ABD bunun IŞİD ile mücadele açısından taşınamaz bir yük olduğunu görsün. Ve Katar’ın da mutlak surette uzlaşı adımları atması beklenmelidir. Çünkü ayakta kalacak hali yok; ne nüfus büyüklüğü bakımından ne coğrafi konum bakımından.

Peki hemen şununla devam edelim. Bu krizle birlikte Türkiye’nin tepkisi ne olacak diye bakarken Türkiye’nin tepkisi, değerlendirmesi en üst düzeyde geldi. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan 6 Haziran Salı akşamı iftar yemeğinde büyükelçilere hitaben yaptığı konuşmada “Katar’a karşı başlatılan yaptırımları doğru bulmadığımızı peşinden ifade etmek istiyorum” dedi. Katar’ın ortaya koyduğu yapıcı tutumu takdirle karşıladığını söyledi. Hemen ertesi gün de Meclis Genel Kurulu’nda Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Katar Devleti Hükümeti arasında Katar topraklarında Türk kuvvetlerinin konuşlandırılmasına ilişkin uygulama anlaşması ile protokolün onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun tasarısı kanunlaştı. Bu ne anlama geliyor?

Selcen: Aslında bu anlaşma –bunu Amberin de söyledi– içerik olarak daha önce yapılmış bir anlaşma uygulamasının ama bu kadar hızla geçirilmesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden kuşkusuz siyasî bir destek anlamına geliyor. Yoksa bu, hatırlarsanız, ABD güçlerinin Irak’tan kalkmasına, yani Türk silahlarının Katar’da konuşlanmasına cevap verecek çerçeve anlaşma. Ama tabii bunun arkasından oraya gerçekten bir güç projeksiyonu yapılması Türkiye’yi Suudi Arabistan ile Katar arasında doğrudan taraf yapar, Suudi Arabistan’ın başını çektiği tüm diğer ülkelere karşı. Zaten takip edenlerin paylaşımlarına göre Suudi Arabistan medyasında şimdiden Türkiye’yi hedef alınmaya başlamış vaziyette. Bu da yine bir başka sürdürülemez yapısal çelişkiyi ortaya çıkaracak. Çünkü bir taraftan Suriye’de hem Rusya’yı hem ABD’yi memnun etmek, diğer taraftan…

Amberin Zaman’a geçelim isterseniz; onunla devam edelim. Amberin Zaman, şimdi Katar’da zaten bir Amerikan üssü varken, orada 11 bin Amerikan askeri varken, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde dün kabul edilen bu anlaşma ile…, şu anda zaten bizim Katar’da 94 tane askerimiz var. Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilen bu kanuna göre oraya daha fazla asker gönderebileceğiz. Ama orada zaten bir Amerikan üssü var.

Zaman: Türkiye o kartı elinde hazır tuttuğunu beyan etti. Bence özellikle sembolik bir adımdı bu Türkiye açısından. Unutmayalım ki Tayyip Erdoğan kendisine dost bildiği herkese son derece vefalı davranan bir kişi; yani birçok yönüyle eleştirebiliriz biz Tayyip Erdoğan’ı, ama vefa borcunu hiçbir zaman unutmayan bir kişi ve biliyorsunuz darbenin hemen akabinde kendisine ilk telefon açan lider Katar lideri. Yine Türkiye’nin Katar’la bir sürü ekonomik ilişkisi var, belki iktidarın çıkar ilişkileri de vardır; bütün bunları bir kenara koyalım, ama gerçekten Erdoğan, karakterini tanıdığımız kadarıyla bunu aslında bir onur meselesi yapmıştır kanaatimce. Gerçi ilk gün tamamıyla bir suskunluğa bürünmüştü –Saray mı diyeceğiz? Artık oraya ne deniyor bu günlerde bilmiyorum ama– ve asında o biraz şaşırtıcıydı, çünkü tam da dediğim gibi kendisine dost bildiklerini savunması beklenirdi Erdoğan’dan. Bence biraz bocalama geçirdiler. Neden? Çünkü anladığım kadarıyla Erdoğan iktidarı bir şekilde Katar’ın hedef alınmasını, Türkiye’nin hedef alınması şeklinde yorumladı. Ve bu işin arkasında Amerika da gözükünce, özellikle de Trump’ın tweet’leri ile birlikte bence hafif bir panik havası yaşandı Ankara’da o ilk gün. Ama akabinde, Erdoğan’ın da talimatı ile AK Parti Meclis’te bu kanun tasarısını öne çekti. Ama dikkat ettiyseniz kullandığı dil bence Tayyip Erdoğan’ın normal konuşma tarzına çok uygun değil; çok daha ılımlı bir dil kullanarak kınıyor bence bu Katar’a yapılanları. Çünkü neticede tabii Türkiye biraz arada derede kalıyor değil mi? Çünkü Suudi Arabistan ile de iyi ilişkileri var Türkiye’nin. Araya sıkıştı.

Şu iddia Amerika’da yönetim çevrelerinde ya da Amerikan basınında dillendiriliyor mu? Konuşuluyor mu yani? Bu krizin başlangıcında Suudi Arabistan’ın da Mısır’ın da söylediği şey, Katar’ın Müslüman Kardeşler’e, El Kaide’ye, hatta alttan alta IŞİD’e dahi destek verdiği yönündeydi. Böyle bir şey konuşuluyor mu oralarda?

Zaman: Yani Türkiye’nin mi?

Hayır Katar’ın. Yani Suudi Arabistan ile…

Zaman: Katar’ın Müslüman Kardeşler’le, Hamas’la işbirliği yaptığı, Suriye’deki birtakım cihatçı örgütlere Türkiye üzerinden destek sağladığı yıllarca konuşuluyor. Aynı şekilde Suudi Arabistan’ın da El Nusra ile ilişkileri, El Kaide ile ilişkileri, IŞİD ile ilişkileri… bütün bunlar konuşuluyor. Yani Türkiye fiilen IŞİD’e karşı savaşa katılana dek aynı şeyler Türkiye hakkında da dillendiriliyordu.

Peki, kaldığımız yerden devam edelim Aydın Selcen ile. Aydın Selcen müsait mi?

Selcen: Evet müsaitim.

Peki Türkiye’nin tavrını değerlendiriyorduk; sıcağı sıcağına Katar’ın yanında olmasını…

Selcen: Ben o kadar iyi niyetli olduğunu düşünmüyorum, aslında biraz sanki denetim kayboluyor gibi bir endişeye kapılıyorum. Çünkü benim görüşüm her zaman aynı. Aslında benim dediğim, yazımda da belirtmiştim –eski emekli büyükelçi, Dışişleri müsteşarlarından Uğur Ziyal’ın bir sözüne atfen–, yani diplomaside işgüzarlık ile etkinlik arasında bir fark var. Veyahut daha önce başka bir sözü anımsarsak, sessiz kalmak için iyi bir fırsat kaçırdılar demişti. Kuşkusuz Türkiye etkin olabilir, olacaktır. Katar ile ayrıcalıklı ilişkileri olabilir –onun da ne olduğunu tam bilemiyoruz– ama Suriye’de bu ikisini biz aynı takımda değerlendirdik ve bunun bir sürpriz olduğunu varsaymak da herhalde güçlü ihtimal. Dolayısıyla şimdi iki sponsor birbirine düşünce –Suriye’de örneğin–, burada da yeni bir ayarlamaya gitmek lazım. ABD’nin Katar’a olan tutumunu dikkate almadan bir hamle yapmak söz konusu değil esasen; Arap ülkesi olmadığı için Türkiye’nin Kuveyt’in yaptığı gibi bir mekik diplomasisi yapmaya imkânı yok. Öte yandan bunu yapacak nitelikte ve yetkide kimse de yok Türkiye’de. Türkiye’nin ne bir sivil Ortadoğu temsilcisi var, ne bu nitelikte bir dışişleri bakanı veya Sayın Cumhurbaşkanı’ndan bir şekilde görev alacak danışmanı var. Nitekim İslam Konferansı Örgütü dönem başkanı sıfatıyla, zaten Cumhurbaşkanı’nın doğrudan kendinin yaptığı anlaşılıyor. Şimdi kendinin yapması kuşkusuz önemli; fakat ondan başka yapabilecek kimse olmadığını da herhalde işaret ediyor. Şimdi Beyaz Ev’in önerdiği Körfez İşbirliği Toplantısı’nı bizim yapmamız da herhalde söz konusu değil. Dolayısıyla soğukkanlı olmak, sessiz olmak ve perde arkasından yapılacakları yapmak. Örnek olarak Tahran’daki saldırıdan sonra sanırım daha önce açıklanmıştı ama Dışişleri Bakanı Cevat Zarif’in Ankara’ya gelmesi kuşkusuz önemli. Bence işi usulünce götürmekte, açıklama yapmaktan kaçınmakta fayda var. Bir de tabii sembolik olarak Katar’da doğrudan kuvvet konuşlandırmaya gelirsek, zaten ondan sonra diplomatik açıdan tamir fırsatı ortadan kalkar.

Peki sizin yazınızın…

Selcen: Manevra alanı ortadan kalkar.

Yazınızın sonunda bir cümle var. Irak Kürdistan Başbakanı Neçirvan Barzani ile Rusya Devlet Başkanı Putin’in Petersburg’daki görüşmesinden önce resmen açıklanan Rosneft ile işbirliği açıklamasını siz bu yazıya eklemişsiniz. Ne diyorsunuz?

Selcen: Benim aslında söylemek istediğim orada… Ona bakarsanız pek çok hareket eden parça bir arada. Şimdi Suriye Irak sınırında olup bitene bakarsanız örneğin orada İran destekli olduğunu bizim de söylediğimiz Haşdi Şaabi milisi ile ABD destekli Özgür Suriye Ordusu güçlerinin Irak-Suriye sınırının denetimi için bir yarış ve mücadele içinde olduğunu görüyoruz. Biraz daha aşağıda bu Şengal’in hemen güneyindeki kapı Abu Kama için daha aşağıda yine ABD’nin doğrudan Suriye destekli milisleri hedef aldığını görüyoruz; burada ciddi bir itişme var örneğin ve bizim açımızdan bu bir zor bir durum ortaya koyuyor. Çünkü biz sürekli bir Kürt takıntısıyla “Şengal’de ikinci bir Kandil istemeyiz” diye bir terane tutturduk gidiyoruz. Bugüne kadar başka bir şey duymuyoruz; oysa pek çok şey gelişiyor, aynı zamanda Irak Kürdistan Bölgesi Başbakanı Neçirvan Barzani’nin ziyareti vesilesiyle imzalanan anlaşma kuşkusuz önemli. Çünkü biz Irak Kürdistan Bölgesi ile enerji alanında ilişkilerimizi neden geliştirdik? Çeşitlendirmek için. Bir taraftan zaten Rusya’ya bağlıyız, arkasından İran’a bağlıyız, şimdi bağımlı olduğumuz ülke gelip komşumuz olan Irak Kürdistanı’nda yine başat güç oluyorsa bunu bizim düşünmemiz gerekir. Önceden haber var mıydı yok muydu bilemiyorum; herhalde Neçirvan Barzani kadar yakın, samimi, kapsamlı bir lider Cumhurbaşkanı’nı en azından doğrudan bir görüşmesinde bilgilendirmiştir diye ümit ediyorum. Ama bu da Türkiye açısından önemli. Söylemek istediğim: Bir iki konuyu içeriye tekrarlayarak dış siyaset olmuyor. Pek çok şey aynı anda cereyan ediyor, tek bir kişinin dikkatini hepsine birden toplaması mümkün değil. Zaten Dışişleri Bakanlığı denilen şey de bu işe yarıyor. Bunu belirtmek isterim.

Peki, Amberin Zaman ile devam etmek isterim. Bu kriz esnasında IŞİD’in İran’daki eylemini yorumlamanızı isteyeceğim. İzlediniz mi? Ne dersiniz? Orada neler oluyor?

Zaman: Çok yakından izlemedim, ama anladığım kadarıyla işin en şaşırtıcı yönü bu tabii. Bu eylemi üstlenen kişiler İranlı, yani demek ki IŞİD’in içinde İranlılar da var. Tabii İran’da bir Sünni nüfus var, unutmayalım, ama yine de oldukça şaşırtıcı. Ama tabii en dikkat çeken zamanlama; biliyorsunuz İran bunu Suudi Arabistan’ın üzerine yıktı, esas işin arkasında Suudi Arabistan’ın olduğunu savundu. Artık bilemiyorum doğrudur değildir, ama tabii bu bir anlamda, herkes “Rakka Rakka” derken, aslında IŞİD’in çok seri bir şekilde terör eylemlerine gayet rahat devam edebildiğini en son Londra’da gördük. Bunun bir diğer yansıması ve kanıtı.

Peki, şimdi dediniz ya, “Rakka Rakka” derken birdenbire İran’da IŞİD eylemi olduğunu gördük. Rakka’daki operasyonları bir şekilde durdurmak, engellemek niyetiyle IŞİD İran’da harekete geçmiş olabilir mi? Ya da başka yerlerde, Londra’da olduğu gibi yeniden hareket geçmesi beklenir mi? Amerika’da buna yönelik bir önlem alma girişimi var mı?

Zaman: Yok, yani ben İran’da saldırı düzenleyerek, Londra’da insanlara satırla saldırarak Rakka Operasyonu’nu durdurmayı ümit ettiğini hiç sanmıyorum; gayet sofistike bir örgüt. Tam tersi, şunu anlatıyor: Yani tamam, sen belki Rakka’yı benim elimden alırsın, ama benim terör eylemi düzenleme özgürlüğümü elimden almazsın. Ben yine seni vururum, hem de Avrupa’nın kalbinde de vururum; işte, İran’ı vururum. Bence bu eylemler devam edecek, Rakka alındıktan sonra da devam edecek. Çünkü IŞİD gibi yapılar değişen koşullara çok hızlı ayak uydurabiliyor. Ve şu anda zaten şöyle bir iddia var: Rakka’da bulunan esas kadroların çoktan kenti terk ettiği ve Deyrezzor’a doğru yöneldiği, oralarda kümelendiği iddia ediliyor. Ve Rakka’da savaşın uzun ve çetin olacağını bize Amerikalıların kendileri söyledi. Ama neticede Rakka’yı ele geçirmekle bitmeyecek bu örgüt; orası net.

Sizin daha önce Açık Oturum’da söylediğiniz bir şey vardı. Askerler Suriye’yi ve hatta Irak’ı terk etmek istemiyorlar demiştiniz. Rakka Operasyonu’nu bu çerçevede de değerlendirmenizi rica edeceğim. Kadir Has Üniversitesi Öğretim Üyesi Ahmet Kasım Han yayında. Ahmet Bey, merhaba.

Ahmet Kasım Han: Merhabalar.

Konuştuğumuz konu Katar Krizi elbette. Katar Krizi ile birlikte şöyle bir tarama yaptığımızda gördüm ki sizinle bayağı bir konuşulmuş. Pek çok kaynak Katar Krizi’ni değerlendirmenizi istemiş. Hem Amberin Zaman hem Aydın Selcen’e Açık Oturum’un başında sorduğum soruyu size de sormak isterim. Bu Katar Krizi neden çıktı? Durduk yerde mi çıktı, yoksa bunun arka planı var mıydı, bekleniyor muydu böyle bir şey?

Kasım Han: Hayır, durduk yerde çıkmadı. Bu krizin arka planı var. Hatta Katar’ın böyle bir kriz beklediğini de söylemek mümkün. Nereden söylemek mümkün? Katar’ın Hamas’ın strateji belgesini değiştirmesi yönünde ciddi bir çaba harcadığını ve Hamas’ı buna ikna ettiğini, bunun sonucunda da Hamas’ın Filistin topraklarındaki varlığını bugüne kadar üzerine dayandırdığı kurucu belgesinin ifadelerini değiştirerek 1967 Savaşı sınırlarını İsrail sınırları olarak kabul ettiğini içeren bir strateji belgesini yayınladığını biliyoruz. Bunların tamamı Katar’ın böyle bir fırtınanın gelmekte olduğuna dair bir algısının olduğunu gösteriyor. Ayrıca Katar’ın dış politikasına ilişkin Körfez ülkelerinde ciddi bir rahatsızlığın uzunca bir zamandır olduğunu bu konuyu izleyenler biliyorlar. Ve bu zaten ifade de edilen bir şeydi, daha iki sene, belki biraz daha öncesinden beri.

Peki, madem bunun bir arka planı vardı, bugün olmasının nedeni var mı? Ben demin konuklara da sordum; yani Suudi Arabistan’ın ABD ile 110 milyar dolarlık bir anlaşma yapması örneğin; işte, “Şimdi bak, sen bir sus, ben bu Katar’a bir fırça atacağım, sen de bizi destekle” anlamına mı geliyordu? O nedenle mi bu anlaşmadan sonra bu iş yapıldı falan?

Kasım Han: Bunu sadece Katar’a indirgemek, yani o ikisinin, Amerika ile Suudi Arabistan’ın yaptıkları anlaşmayı sadece Katar’ı köşeye sıkıştırmak için yaptıklarını söylemek doğru olmaz. Obama yönetimi esnasında Suudi Arabistan ciddi biçimde Amerika ile ayrı düşmüş bir müttefiki idi Amerika’nın. Trump ise tamamen farklı bir tutum içerisinde; özellikle de İran ile ilgili olarak Suudi tezlerine çok yakın bir tutum içerisinde; bütün bunlar Suudilere tekrar Amerika ile yakınlaşmak için ciddi bir fırsat olduğunu söyledi. Ve bunun sonucunda ortaya çıkan vaziyette iki taraf yakınlaşma fırsatı buldular. Bu yakınlaşma fırsatını çok iyi değerlendirdi Suudi Arabistan. Ve Amerikalılara özellikle Trump politikalarıyla alakalı önemli birtakım kaldıraçlar sağlayacak –nasıl söylemek lazım? – kimi favor’lar/kıyaklar yaptı. Bu noktada işte bu silah anlaşması ile Trump’ın iddiasında olduğu o tekrar Amerikan işçisini çalıştıracak, Amerikan sanayisine para çekecek bir hamleyi başlatabilecek düzeyde çok ciddi bir yük, dünyada birçok ülkenin gayrisafi yurtiçi hasılalarının üzerinde, 300 milyar doları aşan bir rakamla bir ihale vermiş olması, 40 milyar doları da Amerikan altyapısına harcayacağını söylemiş olması… Şimdi burada kurulacak sıcak ilişkiler sonucunda Suudi Arabistan’ın tabii Körfez’de kendisini çok daha rahat davranabilir ve kimi hesapları görebilir hissetmesine de neden oldu. Dolayısıyla bu noktada bu iki olay birbiryle bağlandı.

Peki, bir soru: Türkiye hemen Katar’ın yanında olduğunu hissettirecek iki adım atıverdi. Önce Cumhurbaşkanı Erdoğan resmen “Katar’ın yanındayız” dedi bu krizde. İki: Hemen Meclis Genel Kurulu’nda Katar’da asker bulundurma ile ilgili tasarı kanunlaşarak geçirildi. Türkiye’nin bu tavrını nasıl değerlendirirsiniz?

Kasım Han: Şimdi, Türkiye biraz fazla acele taraf oluyor, ama bunun çok bir sonucunun olmayacağını söyleyeyim. Zira bu mesele hızlı sonuçlanacaktır. Türkiye’nin aldığı kararlar sembolik olarak önemli olmakla beraber, Katar konusu Suudi Arabistan tarafından hızlı çözülecek bir meseledir. Ve öyle olduğu için bu alınan kararların uygulanması ve bir sonuç yaratması çok söz konusu olmayacaktır. Ama sembolik olarak ciddi bir mesajdır bu. Ancak şunu da bilmek lazım: Katar Krizi’ni çözecek olan Türkiye değil, Körfez ülkelerinin diğerleri, Kuveyt başta arabulucu olacaklar ve Türkiye’nin bir tavır almasından evvel bana sorarsanız Suudi Arabistan’ın baskısı Katar indirdiğinde sonuç verecektir. Ve Katar’ın Suudi Arabistan’ın hangi isteklerine evet diyeceğine karar vermesi ardından belki Türkiye araya girerek o sonuçların Katar açısından çok sorunlu olmasına engel olabilir.

Son bir soru: İzliyorsunuz gelişmeleri; bu kriz Katar’da Katar Emiri’nin değişmesine kadar varabilecek bir sonuç yaratır mı?

Kasım Han: Evet, o noktaya kadar varabilir; ama ben o noktaya varacağını düşünmüyorum. Yalnız Suudiler durmak isteğiyle başladılar bu operasyona; çok ciddi tavizler almadan durmayacaklardır. Katar’ı bütünüyle uyumlu hale getirene kadar baskıyı sürdürecekler. Katar da bu konuyla ilgili olarak farkındalığını ortaya koydu; aslında konuşarak anlaşmak istediğini söylemesi Katar’ın taviz vermeye hazır olduğunu söylemesi ile aynı; başka bir manası yok.

Ahmet Kasım Han, çok teşekkür ederiz, zamanınızı aldık, çok sağolun Açık Oturum’a katıldığınız için.

Kasım Han: Rica ediyorum, çok teşekkür ediyorum. Konuklarınıza da sevgiler, selamlar.

Teşekkürler. Amberin Zaman yayınımızda mı? Amberin Zaman ile devam edebiliyor muyuz? Arkadaşlarım tekrar Amberin Zaman’ı ve Aydın Selcen’i yayına bağlamaya çalışırlarken toparlamaya çalışalım biz de ne olup bittiğini. Bildiğiniz gibi hafta başında birdenbire –bize göre birdenbire, ama örneğin Ahmet Kasım Han’a göre birdenbire olmayan– bir kriz çıktı. Suudi Arabistan ve bir kısım ülke Katar ile olan ilişkilerini durduruverdi. Yayında şu anda kim var acaba? Aydın Selcen yayında. Amberin Zaman da yayında, tamam o zaman. Sorduğumuz bir soru vardı Amberin Zaman ile oradan devam edelim. Daha önceki Açık Oturum’da demiştiniz ki Amerikan askeri Rakka Operasyonu başarıyla sonuçlansa, IŞİD’den temizlense dahi bölgede kalmak istiyor. Suriye’de bir şekilde kalmak istiyor. Buradan bakarak bugün sürdürülen Rakka Operasyonu’nu nasıl değerlendirirsiniz?

Zaman: Yani tam olarak duymadım soruyu, ama “Amerikan askeri kalacak mı kalmayacak mı?” diye sordunuz galiba. Yani, Amerikan askeri kalacak, hangi sayıda hangi düzeyde kalacak esas o tartışılıyor şu anda. Çünkü neticede Suriye’nin bütünü için bir vizyon ortaya koymadan bu yönetim — ki koymayacağı da bir kocaman bir soru işareti halen; yani Amerika’nın nasıl bir varlık göstereceği konusunda çok net bir şey söylemek mümkün değil, ancak şurası gayet net: Bu muallak durum sürdüğü sürece Amerika orada tabii ki askeri varlığını devam ettirecek; orada, biliyorsunuz, iki tane önemli üssü var: Haseke ve Kobani’de. Bir anti-terör perspektifi çerçevesinde mutlaka oradaki Özel Kuvvetler denetimindeki bölgede varlıklarını sürdürecektir diye düşünüyorum. Ama tabii, Kürtlerin arzu ettiği şekilde bu ilişkiyi bir siyasî ilişkiye dönüştürme konusunda şimdilik bir karar henüz alınmış değil.

Peki, Kuzey Irak Kürt yönetiminin referandumuna daha sonra geleceğiz; izin verirseniz Aydın Selcen ile devam edelim. İşte, Rakka Operasyonu başladı. Pek bir bilgi de alamıyoruz aslında ne olup bittiğine ilişkin. Bu esnada IŞİD İran’da bir saldırıda bulundu. İran vatandaşı IŞİD militanları 12 kişiyi öldürdü. Birbiriyle bağlantılı mıdır değil midir? Rakka’da ne olmaktadır?

Selcen: Arzu ederseniz öncelikle Tahran’daki saldırı ile ilgili bir iki şey söylemek isterim. Birincisi Amberin’in dediği gibi, bunların İran vatandaşı olması ilginç. Bu ta 70’lerin ortasından beri belki Tahran’da gerçekleşen ilk terör olayı; o açıdan önemli. Rejimin kalbine yönelik, yani Meclis’e, bu kadar olağanüstü istihbarat faaliyetine ve güvenlik önlemine rağmen bunun yapılmış olması; öte taraftan İmam Humeyni’nin türbesi olayı var. Fakat burada tuhaf bazı durumlar da var. Çünkü bir tarafta siyanür hapı ile intihar eden saldırgan var. Bu pek IŞİD işine benzemiyor. Öbür tarafta, yine bir intihar saldırısı var; ama intihar saldırısı yaptığı zaman IŞİD, biliyorsunuz, mümkün olduğu kadar –maalesef, keşke böyle olsaydı gibi yanlış anlaşılmasın, tam aksine, yani “Kayıp sayısı ne kadar çoksa o kadar iyidir”– mantığıyla hareket eder. Ama burada tuhaf, yani IŞİD’e benzemeyen bir operasyon şekli olduğuna da dikkat çekmek lazım. Öte yandan bu saldırının Londra ile veya benzeri Nice’te örneğin kalabalığın üzerine sürülen kamyon veya Paris’teki saldırıları bunlarla eşdeğer görmemek gerekir bence. Çünkü Batı’da bu tür kendi kendine –bunu daha önce zannediyorum burada Medyascope’ta da söylemiştim, eline bir bıçak alan, sopa alan biri bile manşetlere çıkacak kadar kan dökebilir– bu tür eylemler de olabilecektir; ama Tahran’daki daha farklı bir operasyon şekli. Bunun karşılığı söylem karşılığı zaten Devrim Muhafızları’nın Suudi Arabistan’ı suçlu tutması ve karşılık vereceğizden öte intikamını alacağız demesiyle, söylem karşılığı retorik olarak ortaya konuldu. Ama somut olarak İran’ın kuşkusuz Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Lübnan’da, özellikle sahada yapabilecekleri var. Öte taraftan, yasa dışına çıkacak operasyonlarla bunun faturasını Suudi Arabistan topraklarında da kesebilir. Bu bugün olmaz, yarın olmaz, altı ay sonra olur. Onu bilemeyiz, ama mutlaka bir karşılığı olacaktır bence diye düşünürüm. Bunun, hatta sosyal medyada benzetmiştim, bazı arkadaşlarım da anlamadı, Rusya da örneğin ne bizim uçak düşürmemizi karşılıksız bıraktı, ne de St.Petersburg’da yapılan terör saldırısını Suriye’de karşılıksız bıraktı. Hatta bunlardan çok daha cılız denebilecek Mısır dahi, en son Kıpti Hıristiyan kilisesine yönelik eylemin cezasını Libya’da vermeyi aradı. Onun arkasından da örneğin bu Suudi Arabistan’ın başı çektiği, Katar Emiri’ne karşı hamleyi de buralarda aramak lazım. Rakka’ya gelirsek; Rakka’da ben şunu uygulamaya çalışıyorum: Biz Türkiye’den bakış, Ankara’dan veyahut diyelim, sürekli bir Amerika ve Kürtler diye tutturuyoruz, haritaya bakmıyoruz. Haritaya bakıldığında Amerikalıların Kürtlerle veya Kürtler’siz, Suriye’de Kürtlerin olması dolayısıyla Kürtlerle işbirliğine teşne olduğu için hem Irak’ta ve Suriye’de iki tarafla da işbirliği yapabiliyor. Irak’ta ve Suriye’de bize göre birbirine uymayan iki tarafla ABD işbirliği yapabiliyor. Biz yapamıyoruz, niye ABD yapıyor? Çünkü ABD’nin bizim gibi sırtında tırnak içinde bir “ideolojik saplantı bagajı” yok; o alanı tutunmaya çalışıyor, yani kendi ayak atmadan o alanı kendi istemediği güçlere –başta İran olmak üzere– yasaklamaya yönelik hareket ediyor. Rakka’da olan biten bu. Bir de Rakka’dan haber alamıyoruz dediğiniz zaman; anlıyorum, demek istediğiniz de Rakka’dan artık aşağısı zaten Fırat Nehri, ama kuzey, doğu batı, üç koldan artık şehrin kenar mahallelerine girecek kadar, omurgasını YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri bu şekilde kuşatmayı daraltmış vaziyette bugün itibariyle.

Peki, bu haftanın bir diğer gelişmesi de Kuzey Irak Kürt Yönetimi’nin 25 Eylül’de bağımsızlık referandumu yapacağını duyurması oldu. Amberin Zaman, bu beklenir bir şey miydi? Nasıl yorumlarsınız?

Zaman: Aslında bu referandumu yapacağını Mesut Barzani tarih vererek ilk bana açıklamıştı. 2015’in Ekim’inde yapılması bekleniyordu bu referandumun; sürekli ertelendi. Yani o açıdan sürpriz değil, ama tabii biliyorsunuz, Kuzey Irak konusunda büyük bir iç kargaşa var; Meclis toplanamıyor, partiler arası çok büyük çekişmeler var. Öyle bir ortam; Meclis ile açılamamış bu kavgalar yüzünden böyle bir kararın açıklanması tabii kimileri tarafından hayret verici bir bir durum olarak algılandı. Çünkü neticede bir milli mutabakat gerekmezdi, daha şimdiden zaten Goran denilen parti, basına (…) şimdiden sıfır bir muhalefet yapmaya başladı, çatlak sesler şimdiden duyulmaya başladı. Biliyorsunuz Mesut Barzani buradaydı; geçtiğimiz günlerde buraya gelip Beyaz Saray’da Trump’ın damadı ile bir görüşme yaptı, Ulusal Güvenlik danışmanı McMaster ile görüşme yaptı. Tillerson’la görüşmek istedi, ama müsait değildi. Bir destek aradı bu referandum için; açıkçası pek umduğu desteği bulamadı Washington’da ve buna rağmen bu açıklamayı yapmaları kanaatimce ilginç, demek ki çok kararlılar. Ve yapacaklar bunu.

Peki bu referanduma Kerkük’ü de dahil edeceklerini söylemişler, yanlış okumadıysam.

Zaman: Evet o çok enteresan. Çünkü neticede Bağdat’la da birtakım müzakereler sürüyordu bu konuda; daha doğrusu Başbakan Abadi ve Barzani arasında. Ve şöyle bir strateji geliştirmişti sanırım Kürt yönetimi. Yani bu sözde ihtilaflı bölgeleri elimizde bir pazarlık kozu olarak tutalım, onu hemen dahil etmeyelim ki Bağdat’ın tepkisi o nispette biraz daha ılımlı yumuşak olsun, Abadi de kendi muhaliflerine karşı daha zor duruma düşmesin. Ama belli ki vazgeçilmiş bu stratejiden ve topyekûn böyle bir karar alındı. Ama tabii kimileri de şöyle bir soru atıyor ortaya: Çok rahat sayılmaz, madem sen bu kadar gözükara davranıyorsun, neden bağımsızlık ilan etmedin? Çünkü referandum yaptığın zaman, referanduma kadar kalan zaman diliminde, senin bağımsızlığına referanduma karşı olan bütün güçlerin birlikte hareket ederek sana karşı her türlü tavrı geliştirmeye, ayağını kaydırmaya yönelik her türlü adımı atmalarına fırsat tanımış olacaksın. Referandum ile bağımsızlık arasındaki zaman dilimi ise gene aynı gelişmelere gebe olabilir, madem bu kadar gözükarasın, oldu olacak bağımsızlık ilan etseydin diyenler de var bu şehirde. Yani Kürdistan’ın bağımsızlığını geri çevirmekten bahsediyorum tabii.

Peki, belki bu konuda son soru. Diyelim ki referandumdan bağımsızlık kararı çıktı.

Zaman: Diyelim ki değil, yani net. Kürtlerin %99’u zaten bunu istiyor.

Sonrasında ne olur? O süreç nasıl devam eder?

Zaman: Yani, dediğim gibi karşı çıkanlar mutlaka olacaktır. İran bir kere bu durumdan hiç hoşnut değil. İnsanların Irak’taki seçimler yapılmadan biliyorsunuz seçim yapılacağını Amerika’da böyle açıklamanın Abadi yönetimini zora sokacağını ve bu kararını ertelemelerini istediklerini zannediyorum, ama ertelemediler. Aslında büyük bir kumar sayılabilir bir yandan yaptıkları. Tabii burada Türkiye’nin tavrı da bence çok çok önemli. Dikkat ettiyseniz şu âna kadar bildiğim kadarıyla –belki Aydın duymuştur– Dışişleri’nden bir açıklama gelmedi sanırım. Cumhurbaşkanı da bu konuda herhangi bir açıklamada bulunmadı, hatta MHP de, ilk öne atılacak diye bakabileceğimiz kesim de bir şey söylemedi. Tabii Irak Kürdistanı’nın kaderi, geleceği Türkiye’ye son derece bağlı. Bu vana kapatıldığı anda, petrolün akışı durdurulduğu anda tabii Katar’dan çok daha zor bir duruma düşebilir. Dolayısıyla bir şekilde Türkiye’nin rızası alındı mı sorusu bence gündeme geliyor bu durumda. Ve bu konuda ben esas Aydın’ın düşüncelerini çok merak ediyorum. Şimdi Neçirvan Barzani’nin Rusya’ya gidip anlaşması (…) biz o noktaları, çok kimse tam olarak bilmiyor anlaşmanın detaylarını. Elli yıllık bir enerji anlaşması imzalandı ve çok tartışma konusu; an itibariyle halen Irak Kürdistanı acaba bir üçlü anlaşma çerçevesinde mi yapıldı bu? Aydın’ın bu konudaki söyleyeceklerini son derece merak ediyorum.

Peki, soruyu sizden alalım, Aydın Selcen’e yöneltelim. Duydunuz mu Aydın Bey?

Selcen: Duydum. Bir iki şey söyleyeyim müsaade ederseniz. Bir kere bağımsızlık referandumunu yapmaması mümkün değildi Mesut Barzani’nin. Bu zaten kalan son karttı; KDP için de Irak Kürdistan Bölgesi için de. İkincisi, sahadaki çizgiye bakmak lazım; yani IŞİD ile mücadele, IŞİD’i topraklarından defetme mücadelesi, Irak Kürdistanı’na doğal sınırlarına erişme fırsatı verdi. Bunun içine mutlak surette tabii ki Kerkük vilayetinin tamamı değil, Havice zaten dışarıda, fakat Kerkük petrol sahasının tamamını üç kubbesiyle beraber koymak lazım. Kerkük petrol sahası bir uçtan bir uca 120 kilometre. Bu önemliydi; Kerküksüz Irak Kürdistanı zaten hiçbir şey demek. Üçüncüsü, evet, Katar gibi vanayı kapatma durumu var ama, işte bunu yazımın sonuna neden ekledim? Çünkü o anlaşmada belki Amberin’in dediği gibi, öyle elli sene yüz sene filan onlara girmeyelim, ama önemli olan, Rosneft hem bazı sahalarda Irak Kürdistanı ile üretim paylaşımı anlaşması imzalıyor, hem boru hattından faydalanma hakkını alıyor, hem üretim ve keşif arama faaliyetinde, petrol arama faaliyetinde işbirliği oluyor. Dolayısıyla böyle bir Rusya sigortası sanki edinmiş oluyor. Dolayısıyla Irak Kürdistan bölgesi, kişisel olarak da Başbakan Neçirvan Barzani anlamlı bir adım atmış oluyor. Öbür taraftan mesele Kerkük’ün, yani Bağdat evet dediği takdirde Kerkük’ün Irak Kürdistan bölgesinde kalmasında. “Bize Basra yeter, çıngar çıkacağına, zaten yeteri kadar meselemiz var, Kerkük’ü de alsınlar, bu defteri kapatalım” derse, ondan sonra zaten ABD açısından da bir sıkıntı yok. Çünkü ABD’nin sıkıntısı Bağdat ile olan ilişkileri şu IŞİD’i alt edinceye kadar sürdürmek ve Bağdat’ı tümüyle İran’a bırakmamak. Bunu da Haşdi Şaabi’nin sahadaki gücü ile pek çok değişken bir arada yürütüyor. Buna bakmak lazım. Fakat neticede hani bu “Osmanlı’da oyun bitmez” gibi fazla, ya da benim pek çok kez yazılarımda yaptığım benzetme gibi, işte, “Çalım atarak gidip taca çıkmak” gibi. Türkiye’nin bugünden yarına sürekli her olan bitene bir cevabı olması mecburiyeti yok. Türkiye’nin belirli bazı doğruları olması lazım; bunun üzerine eğilmesi lazım. Bunlardan biri de komşusundaki Kürtler. Irak’ta da Suriye’de de kendilerini hangi siyasi oluşumlar üzerinden temsil ediyorlarsa, onlarla sağlıklı –can ciğer kuzu sarması olmaya gerek yok– iş yapabilirse diye de ilişkiler kurmak için, bunu yapabildiğimiz takdirde önemli ölçüde rahatlayacağız.

Peki, Aydın Selcen, çok teşekkür ederim. Amberin Zaman, çok teşekkür ederim katıldığınız için. Bu Açık Oturum’da da başta Katar Krizi olmak üzere bu bir haftada bölgede, Ortadoğu’da yaşananları değerlendirmeye çalıştık. Umarım izleyenler için zihin açıcı olmuştur. İyi akşamlar efendim.