tahran

Farhad Khosrokhavar: “İran, cihadcılar için ayrıcalıklı bir hedef”

Paris’te Sosyal Bilimlerde Yüksek Araştırmalar Okulu’nda (EHESS) araştırma yöneticisi olan İran asıllı Farhad Khosrokhavar, Tahran’daki IŞİD saldırılarının ardından Le Monde için bir analiz kaleme aldı. 8 Haziran 2017’de yayınlanan yazıyı Haldun Bayrı çevirdi.

Farhad Khosrokhavar
Farhad Khosrokhavar

İran şimdiye kadar Irak’ta, Pakistan’da, Türkiye’de, Afganistan’da ve birçok başka Müslüman ülkede nice ölümlere yol açmış olan radikal İslam adına estirilen terörizm dalgasından nispeten esirgenmişti.
Bununla birlikte Suriye’ye, Irak’a, Lübnan’a doğrudan, Afganistan ile Yemen’e ise daha dolaylı şekilde burnunu sokması, bu ülkeyi, onu vurulacak baş Şii düşman –Rafızi– gören cihadcı gruplar için ayrıcalıklı bir hedef haline getiriyor.
Bizzat İran’da, iktidarın az hoşgörülü politikası nedeniyle radikalleşen Sünniler, bilhassa Belucistan’da (İran, Pakistan ve Afganistan arasında paylaşılan ve uluslararası afyon kökenli uyuşturucu kaçakçılığının merkezlerinden olan bir bölge), ama aynı zamanda ülkenin batısındaki cihadcı Kürtler de, bu tip grupların oluşumunu nispeten kolaylaştırıyor.
Üstelik bazı liderleri İranlı yetkililer tarafından geçmişte idam edilmiş olan Cundallah gibi, ya da İran Ensar el İslamı gibi, ya da İran Adalet Ordusu (Cayş el Adl İran) gibi hücreler de var.
Beluç kavim kimliği, Sünnilik, bazı aşiretlerde Peştucaya yakın bir dil ve geniş ölçekte son derece bereketli afyon ve eroin ticareti tarafından yapılandırılan sosyal ilişkiler, önemli mafya cepleri yaratmakta. Ama dinî boyut (radikal Sünnilik) ile ekonomik boyut (mafya) çoğunlukla atbaşı gidiyor. Aynı zamanda yerleşik iktidara karşı cihadcı muhalefet cepleri de mevcut.

IŞİD üyesi İranlı Kürtler

Cihadcı İranlı Kürtlerin sayısı şu son yıllarda arttı. IŞİD üyesi Kürtler tarafından, Şii İran’ı Müslüman dünyadaki bölünmenin kaynağı olmakla kınayan video görüntüleri yaygınlaştırıldı.
Bu videoların bazılarında, İran Sünnileri dinden sapmış İran’a karşı cihad sancağını yükseltmeye çağrılıyor. Çok sayıda Sünni Kürt İranlı radikalleşti ve Suriye’de IŞİD’e katılmaya gitti; İran Kürdistanı hem bu örgütün hem de El Kaide’nin eski yerel kolu El Nusra Cephesi’nin propagandalarına hedef oldu.
Bizzat İran’da Sünniliğin radikal bir versiyonu adına terörist saldırılar için tüm koşulların hazır olduğu da söylenebilir. 7 Haziran Çarşamba günü, Meclis’le birlikte İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullah Humeyni Türbesi’ne yapılan saldırılar en az on üç ölü ve onlarca yaralıyla sonuçlandı.
İran’daki bu saldırılara doğrudan karışmış olmasalar bile, Suudi Arabistan ve bölgedeki bazı Arap ülkeleri, İran’ın şu son on yılda daha ziyade esirgenmiş olduğu bir illetten mustarip olmasına iyi gözle bakıyorlar. İran’da başarılı olmuş suikastlar sadece, 2000’li yılların başındaki nükleer krizinin tam ortasında, Amerikan kaynaklarına göre İsrail’in teşvikiyle cihadcı Kürt İranlıların işlediği fizikçi cinayetleri olmuştu.

Bütün bölgede istikrarsızlık

IŞİD’in üstlendiği Tahran saldırıları, İran’ın iktidardaki ılımlı kanadından olan ve ülkeyi Suudi Arabistan’la Suriye, Yemen, Lübnan ve Filistin’deki Hamas hususunda karşı karşıya getiren büyük anlaşmazlıklara rağmen bir modus vivendi/geçici uzlaşma bulmaya uğraşan bir başkan seçildiği anda vuku buluyor.
Bölgede şöyle veya böyle en özgür medyanın bulunduğu ülke olan ve hem İran hem de İhvan ve Hamas nezdinde daha dengeli bir politika izlenmesini savunan Katar’ın dize getirilmek istenmesi, Arap devrimlerinin akabinde her tür siyasî açılma hevesini dize getirmeyi hedefleyen bu yeni dediğimdedikçiliğin işareti.
Tutarsız ve bölgenin dosyasına vâkıf olmayan bir Başkan’ın derhal yalanlanan ya da kendi yönetimindekiler tarafından aşırı yorumlanan (özellikle Katar üzerine) tutumlara girdiği Amerikan politikası, Ortadoğu’daki istikrarsızlığı artırıyor.
Bu politika, Suudi Arabistan’ın da içinde bulunduğu bazı ülkeleri, tedrici biçimde barut fıçısına dönüşen bir bölge üzerindeki hegemonyaları konusunda yanlış beklentilere sokmaktadır.
Riyad’ın askerî müdahalesinin çatışmayı çözmekten ziyade azdırdığı Yemen örneği; Suriye’de Amerikan ve Türk kuvvetleri arasında Kürtler konusundaki gerilim ve İran’a karşı Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail arasındaki, Filistin sorununu daha uzun süre ihmal ettirecek yakınlaşma, karanlık bir geleceğin habercileri: Suriye’de Rus-İran harekâtına ek olarak yeni bir Sünni otoriterliğinin etkileri, ülkeyi yıkıma götürüyor.

Muhafazakârlarla ılımlılar arasındaki gerilimler

Suriye çatışmasının uzak bir gelecekte son bulacağını varsaysak bile, belirsiz sınırlar içinde istikrarsızlık baskın çıkacaktır. Bölgedeki belirsizlikler nazarında kendisini özerk kılan kaya petrolü sayesinde ABD, Suudi Arabistan’a ve Emirlikler’e yoğun silah satışının ürünlerini hemen toplamaktadır.
Buna karşın Avrupa, birleşik bir Ortadoğu politikası olmaksızın ve çatışmakta olan taraflara hep beraber bir baskı uygulama kapasitesine de sahip olmadan, bunun sonuçlarına maruz kalma riskiyle karşı karşıya: Bilhassa bölgenin infilakı durumunda siyah altının zamlanması.
İran cephesinin içinde, hotzotçu bir teokratik iktidar dayatmaya, hatta tekrar seçilen Cumhurbaşkanı Ruhani’yi güçsüzlüğe mahkûm etmeye uğraşan muhafazakârlar; hem yeni Suudi politikası nedeniyle, hem de Tahran’la asgari bir diyalog yolu bulmaya uğraşan selefi Barack Obama’nın aksine muhafazakâr bir başkanın İran-aleyhtarı bir politikayı cepheden benimsediği Amerikan politikası nedeniyle, alarma geçirmeye kalkışacaklardır.
Ruhani, siyasî ve kültürel alanda tedrici açılmaya gitme iradesi üzerinden saldırıya uğrama, ulusal savunma zorunluluğu adına her tür siyasî değişimi ertelemek isteyen aşırılıkçılar yüzünden sesini duyuramama riskiyle karşı karşıya. Devrim Muhafızları’nın sert kanadı ise, kendi payına, özellikle bu hususta ABD’nin kapalı tavrı nedeniyle ülkenin dünya pazarına açılması bahsinde umulan sonuçları vermeyen, İran’ın nükleersizleştirilmesi politikasını kınamak için ilave sebepler bulabilir.

Fransa-Almanya ekseni girişimde bulunmalı

Bölgedeki kutuplaşma, bütününde bakıldığında İran ile Katar’ın, her iki ülkenin de bir siyasî fraksiyonunun bağrında az çok temsilcisi oldukları çekingen demokratikleşmenin aleyhine oluşmakta.
Bundan sonra, dar görüşlü Amerikan politikasının, Suudi Arabistan’ın idaresi altındaki yeni otoriter eğilimin ve Suriye’deki İran hegemonyasının yüreklendirdiği sertlik yanlılarının borusu ötüyor artık. Karşımızdaki tehlike, bir kere başlatıldığında nereye varabileceğini kimsenin bilmediği silahlı bir çatışmanın patlamasıdır. Küreselleşmeyle birlikte; Avrupa ülkeleriyle mekânsal sürekliliği, coğrafi yakınlığı (yeni mülteci dalgası) ve ekonomik açıdan marjinalleşmiş diaspora azınlıklarının varlığı (yeni cihadcılık biçimleri) göz önüne alındığında, bu çatışma tipinin Avrupa’ya ihracı Amerika’ya ihracından çok daha kolay olacaktır.
Karşılıklı güvensizlikleri yüzünden artık sakin bir diyaloğa girmeleri imkânsız olan ülkeler arasında ılımlı bir yaklaşımı teşvik etmek için her şey yapılmalıdır. Normal olarak Amerikan süper-gücünün üzerine düşen bu rol, artık, girişimlerde bulunması gereken Fransa-Almanya eksenine geçmektedir. Fakat bu eksen dış politika alanında, hele hele Ortadoğu konusunda işlevsel olmaktan uzak durumda.

FransizKultur