Ekran Resmi 2017-06-19 22.23.08

Cengiz Çandar ile söyleşi: Ortadoğu yeniden şekillenirken

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

İyi akşamlar! Cengiz Çandar’la Skype’tan uzun bir yayın yapacağız. “Ortadoğu yeniden şekillenirken” başlığı altında birçok konuyu konuşacağız. Kendisi İsveç’te yaşıyor uzun süredir, üniversitede hocalık yapıyor. Suriye’yi, Irak’ı, Katar Krizi’ni, İran’ı, IŞİD’i, her şeyi, bölgeyi ve tabii ki Türkiye’yi konuşacağız. Cengiz ağabey, merhaba!
Merhabalar, iyi yayınlar!

Seni geçenlerde bir ana haber yayına çıkarttık, ama ne zamandır medyada Al-Monitor’daki yazıların dışında yoksun. Görsel olarak zaten Türkiye’de doğru dürüst televizyon da kalmadı, izleyicilerimiz de bayağı bir merak ediyorlar, çok ilgi olduğunu şimdiden gördüm. Uzatmadan hemen güncel olanla başlayalım: Amerika Birleşik Devletleri Rakka üzerinde Suriye Demokratik Güçleri’ne saldırdığı iddiasıyla bir Suriye uçağını vurdu; yani Kürtlerin ağırlıklı olduğu Rakka Operasyonu’nu yapan güçlere destek için Suriye rejiminin uçağını düşürdü Amerikalılar. Önce bununla girelim, bu neyi gösteriyor bize?
Şimdi, buna benzer bir gelişme yakın geçmişte yine olmuştu, Ürdün sınırlarına yakın bir noktada, Deraa’ya doğru yine bir Suriye uçağını Amerikalılar düşürdü, koalisyon güçleri adına düşürdü ve o zaman yapılan yorum şuydu: “Amerika her ne kadar IŞİD’le mücadeleyi esas alıyorsa da, Suriye rejiminin meşruiyetini de tanımamaya aslında devam ediyor ve bu aynı zamanda Suriye’nin güney bölgeleri, yani Ürdün sınırı ve Golan –ki İsrail demek o– Golan’a doğru olan kısımda rejimin tekrar egemenliğini yerleştirmesine izin vermeyecek ve Rusya’yla bir şekilde Suriye sahası üzerinde bir nüfuz paylaşımı var. Suriye’nin kuzey bölümlerinde, Halep çevresinde Rusya’nın nüfuzunu kabul etmekle birlikte, bir yandan da Rusya’ya, “Şam’ın güneyi sana ait değildir, Suriye’nin tümü Rusya nüfuz alanı değildir” mesajını ifade ediyor dendi. Şimdi, dün gerçekleşen bu uçak düşürme hadisesi ikinci fasıl olmuş oluyor. Bir de unutmamamız gerekir: Rusya’yla Şam rejiminin ilişkilerinin en yoğun olduğu dönemde bu İdlib’deki kimyasal silah saldırısı gerekçesiyle Amerika füze göndermişti, cezalandırma eylemi olarak. Yani şunu anlamak gerekiyor: ABD, birtakım yorumcuların –çok da yanlış olmayan bir şekilde aslında– Suriye’nin Rusya nüfuzu altına giderek girmekte olduğunu belirttiği bir dönemde, “Bir dakika! Ben de sahadan çekilmiş değilim; Suriye’yi tümüyle Rusya’ya bırakmak niyetinde değilim. Rejimle hesaplaşmam bitmedi, birtakım güçler benim korumam altındadır” diyor ve dünkü olayla bütün bunları bağlarsak, uçağın düşürüldüğü yer Tabka Barajı’na çok yakın, yani Rakka’nın yakını. Orada SDG var, Fırat Nehri’nin doğusundaki alan Rakka ve çevresinde olan –ki oraya da geleceğiz herhalde– Musul’da da sona yaklaşan bir operasyon var; dolayısıyla Fırat Nehri’nin doğusundan Musul’a kadar olan alan, Suriye ve Irak topraklarının ABD’nin nüfuz alanı olduğunun bu eylemle bir anlamda teyidi var, Rusya’ya da…

Tam burada onu soracaktım; Rusya da açıklama yaptı –biliyorsun–, ne dedi? “Artık uçan kuşu indiririz Fırat’ın doğusunda” dedi. Rusya’yla ABD’nin Suriye’de vardıkları düşünülen mutabakat, bu olayla beraber çökmüş mü oluyor?
Sanmıyorum, yani şimdi bu her iki büyük güç, birbirlerine karşı hem pazularını sıkıyorlar hem de bir yandan çıplak çatışmaya giremeyecek ölçüde durumun idrakında olarak bir eşgüdüm ve işbirliği yolları arıyorlar. Hatırlarsak, Amerika ve Rusya arasında, havada birbirlerine önceden bildirimde bulunma yükümlülüğü var — ki iki taraf arasında bir kazaya, bir çatışmaya yol açmasın diye. Şimdi Amerika bu eylemi yaparken –az önce söylemeye çalıştım– Rusya’ya bir mesaj veriyor: “Bir dakika! Bütün Suriye senin değildir; burada biz de varız, bunu bileceksin” diyor. Rusya da ne diyor? “Eğer Fırat’ın batısına bir daha geçersen, bir daha böyle bir eylem yaparsan, ben de daha önceki aramızdaki mutabakata uymam; karakolluk oluruz” diyor. Yani Rusya da kendi nüfuz alanının devam etmekte olduğunu, Fırat’ın batısının –aslında Halep ve çevresi diyelim– Halep’ten Türkiye sınırına kadar olan bölgeye –ve aynı zamanda Şam rejimi tabii, “bunlar da benimdir, sen de ne yapacaksan benim nüfuz alanımı hesaba katarak yap, ben de sana bunu unutturmayacağım” diyor. Şimdi, buradan iki tarafın birbirleriyle yüz yüze kalıp çatışmaya girebileceklerini –Sputnik’in haberinden yola çıkarak söylüyorum, Rusya açıklamasından– bunu beklemenin çok gerçekçi olmadığı kanaatindeyim. “Neden?” derseniz, kısa bir cümleyle ifade etmek gerekirse, bir soru şeklinde sorayım: Siz, bugün itibariyle, 2017 yılının Haziran ortası itibariyle, Amerika ve Rusya’nın, hele hele Amerika’da Trump yönetiminin Rusya bağları nedeniyle ağır bir soruşturma iklimi içine sokulduğu bir dönemde, Rusya ve Amerika’nın adeta dünya savaşına yol açacak çatışmayı, Amerika Rakka civarında bir Suriye rejim uçağı düşürdü diye girebileceğini düşünüyor musunuz? Böyle bir gerçekçilik, böyle bir hava var mı? Ben açıkçası pek sanmıyorum. Karşılıklı birbirini caydırma hesabıyla uçurum kenarına kadar durumu taşıyıp orada frene basmak demektir, ona doğru gidiyorlar gibi geliyor bana.

Peki, nüfuz demişken, Suriye’de nüfuz sahibi olan ya da bunu güçlendirmek isteyen İran var. İran da doğrudan IŞİD hedeflerine yönelik füze saldırısı yaptı — ki İran’dan atılan füzenin Irak üzerinden geçip Suriye’deki IŞİD hedeflerini vurduğu açıklaması yapıldı. Sen daha konuya hâkim birisin ama, ben galiba ilk defa böyle bir şey duydum. Yanılıyor muyum?
Yanılmıyorsun, yani İran-Irak savaşında –1980-88 cereyan eden savaşta– İran’ın Irak’a gönderdiği birkaç cılız füze söz konusuydu, ama asıl Saddam’ın özellikle Tahran’ı –bir seferinde biz de Tahran’daydık, hatta Turgut Özal’la birlikteydik– füzelerle vurduğu vâkidir. Şimdi, İran böyle bir gösterişli füze saldırısını, IŞİD’in Tahran’da giriştiği eylemlere cevaben yaptı. İlk defa vâki oluyor ve tabii bu bir sürü mesajı kendiliğinden beraberinde getirdiği için ilginç ve önemli. Bir yandan, Amerika’ya itiraz edemeyeceği bir gerekçe ortaya atıyor; çünkü bu Trump yönetiminin neredeyse Ortadoğu’da temel olarak odaklandığı İran’ın tecridi politikası, İran’ı yalnız bıraktırma politikası ve İsrail’le, Netanyahu İsrail’iyle tamamen örtüşen bir politika bir yanıyla bu. Fakat bir yandan da, “En büyük baş ağrıtıcı mesele IŞİD” deniyor. İran da diyor ki: “Kardeşim, sen geleceksin, Tahran’da beni vuracaksın; ben de gelir seni vururum”. IŞİD de uluslararası koalisyonun üzerinde oluştuğu, birleştiği bir zamk işlevi görüyor ve İran dolayısıyla bir anlamda füze saldırısıyla hem meşruiyet kozunu ele geçirmiş oluyor, hem de aynı zamanda “Ben şakaya gelmem, bana dokunanı yakarım, füze de kullanırım. İşte gördüğünüz gibi benim İran’ın güneydoğusundan atılıp Irak’ı boydan boya geçip, Suriye’nin ortasında IŞİD’i vuracak teknolojik gücüm ve imkânlarım vardır. Dolayısıyla benimle ilişkilerinizde bazı şeylere uymanız ve bazı şeyleri hesaplamanız gerekir” mesajını Amerika’ya da İsrail’e de, IŞİD’e gönderdiği füzeyle, diğer başka bölgesel aktörlere… — herhalde geliriz ona, Suudi Arabistan falan…

Ona daha sonra geleceğiz ama Suriye’de bir kalalım; okudun mu bilmiyorum, Der Spiegel’de Christopher Reuter Rakka Operasyonu’nu yerine izledi ve bayağı geniş kapsamlı bir şey yaptı, röportaj yayınladı. İngilizce versiyonundan biz de Medyascope’ta çevirip koyduk, orada şöyle bir şey söylüyor: SDG –tabii ki YPG ağırlıklı– orada yaptığı birtakım görüşmelerden hareketle, o klasik sorulan soru var ya: “Rakka’ya girip ne yapacaklar?” Ya da başka yere. Çünkü Kürtlerin yaşamadığı yerler ya da çok az yaşadığı yerler. Christopher Reuter’in yazdığına göre, gözlemleri ve temaslarına göre, sanki orada YPG’nin hedefi Kuzey Suriye özerk yönetimi ya da demokratik federasyonu gibi başlık altında, Kürtlerin olmadığı bölgeleri de kapsayacak bir perspektifleri olduğu hakkında bir şey yazdı. Bu gerçekçi bir şey mi? Sahici bir şey mi?
Sahici bir şey mi? Evet. Gerçekçi bir şey mi? Biraz üzerinde durmaya, tartışmaya değer. Aslında bu soru bana şunu hatırlattı: Geçen yılın 2016 yılının Mart ayında bu Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu, o isimle kurulduğu zaman, yani Rojava’daki PYD’nin başını çektiği özerk yönetimlerin yerini alacak şekilde Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu ilan edildiği gün, ben Süleymaniye’deydim, Irak Kürdistanı’nda bir konferanstaydım. Salih Müslim oradaydı, Tom Friedman oradaydı, Amerika’nın Ortadoğu’daki daha doğrusu IŞİD’le mücadeledeki Başkanlık temsilcisi –ki hâlâ o görevini sürdürüyor– Brett McGurk oradaydı, aklına gelebilecek bütün bu konularla ilgili kişiler oradaydı ve bu haber bizim gibiler dışında, bölgenin aktörleri dışında pek fazla heyecan yaratmadı, dünya basınında yankılanmadı. Toplantıya girerken o gün Salih Müslim’in yanına gittim ben, en ön sırada oturuyordu, yanında da New York Times’ın meşhur köşe yazarı Tom Friedman, dedim ki: “Nedir bu Kuzey Suriye Federasyonu? Nereden çıkarttınız şimdi bunu birdenbire?” Dedi ki: “Burada heyecan duyulacak bir şey yok, Türkiye falan da tepkisel bildiriler yayınlıyor ama, böyle bir ihtiyaç var. Biz giderek kontrol alanımızı genişlettik, Kürt olmayan bölgeler de var, Arap müttefiklerimiz de var. Bir yönetimi modeli oluşturmak, günlük hayat nasıl gelişecek? Yarın öbür gün Suriye’de savaş bitince nasıl bir model olacak? Bunun bir egzersizi bu” dedi. 2016’nın Mart ayında hatırlarsak Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu ilan edilmişti ve Kürt kelimesini de kullanmadılar, Rojava kelimesi yoktu içinde. Pek de ciddiye alınmamıştı, şimdi şimdi Rakka Operasyonu’yla birlikte Rakka’dan IŞİD’i çıkartmak hedefi ortaya çıkınca ve Araplar da önemli ölçüde tabii hâlâ silahlı güçlerin belkemiğini orada IŞİD’e karşı savaşan YPG, Kürtler oluşturuyor, ama yine de Araplar geçen yılla kıyaslanamayacak çapta büyüdüler ve katıldılar bu işin içine. Şimdi orada Rojava’daki özyönetim modelini giderek Araplara da benimsetmeye başlayan bir çabası var PYD’nin ve de YPG’nin. Şimdi soruya gelirsek tekrar: Gayet sahici bu. “Gerçekçi mi?” dersek, bu biraz Suriye’de yakın gelecekteki güçler dengesine bağlı. Öyle ki bir yandan Rusya’yı da hatırlıyoruz, Astana Süreci sırasında bir anayasa taslağı hazırladı ve anayasa taslağında federal bir Suriye önerisi var ve bu Kürtlerin, YPG’nin, PYD’nin tamamiyle istediği format. Bu çerçevede Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu, bir model olarak sunulabilir. Şimdi, Rakka’nın tümü Kürt değil tabii, Arap bölgeleri de var; ama Kürtlerin iddiası da zaten bu özerkliği esas alan bir model olduğu için, “Federal bir Suriye’de, tıpkı 2003’ten sonra Irak’ta olduğu gibi, Suriye’de eğer bir gün savaş biterse, federal bir Suriye kurulursa, Arap bölgeleri de Kürtlerle ittifak halinde en azından Kuzey Suriye’de demokratik özerk bir yapı niye kazanmasınlar?” diye bir iddia var. Rusya’dan da bu konuda destek alabileceklerini düşünüyorlar, Amerika’ya da bunu benimsetme ihtimalleri mevcut, ne de olsa silah arkadaşlığı yapıyorlar Rakka’da. Burada enteresan olan, tabii buna malum sebeplerle alerjisi olan Türkiye, bir de garip bir şekilde İran. Çünkü İran’ın içerisinde Kürt meselesi var, orada da Kürtler var ve Irak’tan sonra bir de Suriye’de böyle bir federatif, Kürtlerin işlevsel olacağı bir modelin İran tarafından benimsenmediğini, bundan rahatsız olduğunu da biliyoruz. Hatta ben yine Süleymaniye’de –daha sonra bu sene içinde birkaç kez gittim– Erbil’de, Dohuk’ta, Kürt yetkililerle, Kürt ileri gelenleriyle –illa Iraklı olanları kastetmiyorum– konuştuğum zaman, Rusya’dan bu konuda anlayış gördüklerini ama İran’ın buna itirazı olduğunu söylemişlerdi. Dolayısıyla gerçekçiliğinin ölçüsünü önümüzdeki dönemde bütün bölge çapında ve özellikle Suriye zemininde oluşacak yeni güçler dengesine giden…

Cengiz Ağabey, istersen aynı soruyu eksik sorarak, Kürt meselesinde sahici olduğunu bildiğimiz başka bir şey var: Irak’taki bağımsızlık referandumu. 25 Eylül için kararlaştırıldı. Mesut Barzani en son Türkçe de tweetler attı: “Artık ben bağımsız Kürdistan bayrağı altında ölmek istiyorum” diye. Şimdi burada, sahici olduğunu biliyoruz. Bu gerçekçi mi? Yani Irak’ta Kürtlerin bağımsız devlet kurma olayı gerçekçi mi?
Şimdi az önce beni anlatırken bir gönderme yaptın, “Al-Monitor’da yazdığın yazılar dışında Türk medyasında gözükmedin” diye. Ben Al-Monitor’a son yazdığım yazıda –ki ben “Bağımsız Kürdistan” başlıklı iki günlük bir sempozyuma Dohuk’ta birkaç ay önce katılmıştım, bütün Kürt siyasi eliti oradaydı, eski Amerikan-Irak Büyükelçisi Zalmay Khalilzad oradaydı, Fransız Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner oradaydı, Kürdistan bağımsızlığının en ateşli savunucusu olan Amerikalı Peter Gabriel oradaydı, İsmail Beşikçi Türkiye’den gelmiş oradaydı, DBP’li Kâmuran Yüksek konuşmacı olarak oradaydı, ben vardım, ben de konuşmacıydım, Amberin Zaman vardı Türkiye’den ve orada öyle bir bilgiler aldık ve öyle bir hava esiyordu ki, Mesud Barzani’nin 25 Eylül’de referandum açıklamasının ön hazırlıkları çoktan başlamıştı ve Kürtlerin uluslararası alanda lobi faaliyeti içinde olduğu belliydi. Geçen hafta Al-Monitor’da yazdığım yazıda ben bu göndermeleri yaptıktan sonra tam senin sorduğun soruya gelip, gerçekçiliğini sorgulayan, ama daha ziyade soru işaretleriyle bunu bırakan bir yazı kaleme aldım ve orada iki unsura dikkat çektim: Bu öyle bir konu ki, bölgesel iki önemli büyük gücün en azından bir tanesinin onayı olmadan –yani siz bağımsızlık ilan edebilirsiniz de, nasıl uygularsınız?– o iki güç de Türkiye ve İran. Bu iki büyük bölgesel gücün arasında bir kara devlet halinde olmaya mecbur ve Bağdat’la da biraz limoni ilişkilerle olacak. Tabii Bağdat, Kürdistan’ın bağımsız olmasına karşı koyamayabilir ama bundan mutlu da olmaz açıkçası. Denizlere nereden çıkacaksınız siz Kürdistan olarak? Bölgede de iki büyük güç var, bölge dengelerini etkileyebilecek: biri Türkiye diğeri İran. Dolayısıyla ikisinden en azından birinin onayını almanız lazım; her ikisi de resmî açıklamalarında buna yeşil ışık yakmış gözükmüyorlar. Şimdi işin bir boyutu bu; dolayısıyla gerçekçi değilmiş gibi gözüküyor, ama bugün birtakım bilgiler aldım –tam bugün birkaç saat önce, orayla konuşurken–, bir tanesi Barzani’nin iç bütünlüğü sağlamak bakımından bağımsızlık halinde başkanlığa bile aday olmayacağı ve geçiş döneminde –önümüzdeki sonbahar seçimler olacak Kürdistan’da– Necmettin Kerim’in, Kerkük valisinin –ki o Barzani tarafıyla KDP’yle arasını iyi tutan, onu beceren, aynı zamanda Kürdistan Yurtseverler Birliği yani Talabani örgütünün yöneticilerinden ve Kerkük valisi, Kerkük’ün seçilmiş valisi, bir özelliği de Amerikan vatandaşıdır–, Türkiye’yle de iyi ilişkiler halinde olduğunu biliyoruz, Kerkük petrollerinin de dışarı çıkışı, Türkiye üzerinden oluyor–; şimdi, Kürtleri biraz deştiğiniz zaman, Kürt siyasi elitini, şu dönemde diyorlar ki: “Amerika’nın temel bir itirazı yok. Amerika ‘Zamanlamasını iyi düşünün, düşündünüz mü? Gereği var mı?’ gibilerden laf ediyor, ilkesel itirazda bulunmuyor. Avrupa henüz bir şey söylemiyor, Rusya’yla, Rosneft’le –önemli petrol şirketiyle– Kerkük sahasını da içine alabilecek olan çok önemli bir petrol anlaşmasını çok yakında gitti Neçirvan Barzani Moskova’da imzaladı. Şimdi Rusya’nın da desteğini alabileceklerini düşünüyorlar ve İran’ın ne zaman ne yapacağını hiçbir zaman bilemezsiniz. İran, birdenbire oradaki Kürt bağımsızlığını, oradaki nüfuz alanını kurabilmek ve konsolide etmek için desteklerse kimsenin şapkası havaya fırlamasın. Türkiye’ye gelince, Kürtlerin iddiası, “Türkiye buna karşı çıkıyor görünüyor, ama bizim ikili görüşmelerimizden aldığımız izlenim, pek de öyle karşı olmadıkları; yani Türkiye’nin kendi kamuoyunun ve Türkiye’deki şu andaki iç siyasi ortamın ihtiyaçları, Türkiye’nin bu açıklamaları yapmalarına yol açıyor olabilir, ama bizim ikili ilişkilerde Türkiye’den duyduklarımız pek cesaret kırıcı değil” diyorlar. Şimdi hal bu ise, ikinci bir de daha Musul operasyonu başladığı zaman Kürtler Musul Operasyonu’na girerken dediler ki: “Tamam biz Irak ordusuyla, Bağdat ordusuyla birlikte bu operasyonuna gireriz, ama Musul kurtarıldıktan sonra eski halimizde kalamayız, konuşacağımız şeyler olacak” dediler ve bu Kürdistan bağımsızlık fikri o zaman ortaya atıldı. Dolayısıyla “Gerçekçi mi? Değil mi?” diyorsan, kâğıt üstünde gerçekçi gibi gözükmeyen bu hal, perde arkasında Kürtlere baktığınız zaman, “Niye olmasın?” Bu argümanlarıyla sürdürebilecekleri bir kıvamda gözüküyor. Bir de tabii şu var: Gerek Irak’ın eski dışişleri bakanı –ki KDP’nin ileri gelenlerinden birisidir, Mesut Barzani’nin de dayısıdır– Hoşyer Zebari, gerekse Mesut Barzani’nin kendisi, “Bağımsızlık demek, birdenbire sınırları çizip bağımsız devlet olarak yaşamaya başlamak anlamına da gelmez” diye biraz esneklik marjında tutuyorlar; çünkü nereden baksanız Irak, Bağdat, –Türkiye ve İran’ı bir yana bırakıyorum şimdi– “Ne bağımsızlığı? Öyle şey yapamazsın sen” deyip, Haşdi Şaabi’yle, yani bu Şii milislerle, Şii ağırlıklı ordusuyla belli çatışma alanlarında, Şengal’de, Hanekin’de, hatta Kerkük civarında, “Bir dakika!” deyip çatışmaya girmeye kalkarsa, Musul sonrası Kürdistan peşmergeleriyle, bu sıkıntılı bir süreç olabilir. Dolayısıyla Kürtlerin bu işin uygulanabilir olması için zamana ve ikna çabasına ihtiyaç var.

Ağabey, istersen şu Musul’un üzerinden biraz geçelim, Musul’dan bahsettin. Kısaca, deniyor ki, kent savaşı başladı, hatta İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en sert kent savaşı yaşanıyor vs. En son Fransız gazeteciler yaralanmış ve onların mihmandarı olan Kürt bir gazeteci ölmüş, Musul’da bayağı bir olay yaşanıyor. Musul herhalde IŞİD’den bir şekilde alınacak, ama hep söylenen bir husus var: IŞİD’den alınsa bile bu meselenin çözülmesi kolay değil, çünkü orada Sünni Arapların statüsü meselesi var. Bu konuda senin gördüğün okuduğun, takip ettiğin kadarıyla post-IŞİD, yani IŞİD sonrası Irak’ta Sünni Arapların geleceği konusunda hakikaten onları tatmin edebilecek birtakım hazırlıklar var mı? Yoksa “Önce bir IŞİD’i halledelim, sonra bakarız” yaklaşımı mı egemen?
Yani bunlar birbirleriyle biraz iç içe durumda. Yani açıkçası, ben son bir sene içinde üç-dört kere gittim bölgeye, Bağdat’a da gittim ve ileri gelen Sünnilerle de orada görüştüm. Bir tanesi Meclis Başkanı Bağdat’ta, Selim Cuburi, bir tanesi şu anda Cumhurbaşkanı Yardımcısı Usame Nuceyfi — ki Usame Nuceyfi’nin kardeşi IŞİD Musul’u aldığı zaman Musul valisiydi. Bu Esil Nuceyfi Türkiye’nin adamı biliniyor; bu Türkiye’nin Başika’daki askeri varlığının Esil Nuceyfi’yle birlikte kurtarıldığı, onun davetiyle, onun Türkiye’yle olan yakınlığıyla bunun mümkün olduğu biliniyor; fakat aynı zamanda da deniyor ki: “Musul kurtulduktan sonra, bir gün gelecek kurtulacak, Aziz Nuceyfi Musul’a giremez, yani oradaki Sünniler onu neredeyse linç eder, çok da kuvvetli bir hali yok; bütün gücü Türkiye’yi arkasına almış olma görüntüsünden geliyor, bir gücü yok.” Şimdi bakıyorsunuz, Nuceyfiler Musul’un önemli Sünni temsilcilerinden, Musul’da bundan sonra ne kadar güç sahibi olacakları, dolayısıyla Bağdat’a etkilerinin ne olduğu ve ne olacağı büyük bir soru işareti. Aynı durum Selim Cuburi gibi kişiler için de geçerli. Buradan şuna gelmek istiyorum: Musul’da çok şiddetli şehir çarpışmaları olsa bile, savaş geldi Eski Şehir’e dayandı Musul’da; yani Musul’un neredeyse 4/3’ü IŞİD’in elinden çıktı. Yani mesela El Bab’da koskoca “Türkiye ordusu” dediğimiz güç, El Bab gibi senin şimdi oturduğun, bu yayını yaptığın yerden, Atatürk Havalimanı kadar bir mesafeydi El Bab Türkiye sınırlarından. İki ay sürdü. Küçücük de bir yer. Dolayısıyla Musul’un bu Eski Şehir’inin alınması, IŞİD şiddetli bir direnme ortaya koyduğu ölçüde daha sürebilir. Hemen bir haftalık, iki haftalık iş olmayabilir. Sen de işaret ettin. Çok kanlı ve son yıllarda dünyanın birçok yerinde görülmemiş boyutta şehir savaşlarına yol açıyor. Fakat sonuç olarak baktığımızda, IŞİD gidecek artık Musul’dan. Şimdi 2014 yılının 10 Haziran’ında Musul’u ele geçirmiş IŞİD’den bahsederken, şimdi konuştuğumuz noktaya bak: 19 Haziran 2017 tarihi itibariyle. Rakka’dan da gidecek. Fakat IŞİD’in gitmesi demek, bölgedeki o alandaki Sünniler nezdinde IŞİD vb. ideolojilerin, örgütlerin nüfuzunun ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Bunlar biraz bedevi ve gezici Arap aşiretleri zemini üzerinden hareket eden unsurlar oldukları için ve Selefiliği de, Vahhabiliği de Arabistan Yarımadası’nda 17. yüzyıldan beri taşıyan benzeri yapılardır zaten. Irak’ın içlerine doğru, Suriye’nin çöllerine doğru çekilebilirler. Ve gerek mesela Türkiye’nin çok yakın ilişkiler içinde olduğu Ahrar el Şam gibi, ha babam isim değiştiren, en son Heyet Tahrir El Şam adını alan El Kaide’nin Suriye uzantısı Nusra gibi unsurlarla birleşerek, iç içe geçerek, amalgam hale gelerek yine Sünni temsilini belli ölçülerde sürdürebilirler. Buradan şuraya gelmek istiyorum, sorunun can alıcı noktasına gelirsek, Musul sonrasında Sünniler ne şekilde temsil edilecek? Nasıl sistemin içine yerleşecek? Bu mesele çözülmüş değil, askıda değil. Çünkü IŞİD dışındaki Sünni unsurlar Sünnileri temsil edemeyecek. Bu iddiayı gerek Kürtler, gerek Irak’ın Şiileri, gerekse Suriye’nin başka unsurları –Suriye ölçeğinde bakarsak– ileri sürüp kabul ettiremeyecek ölçüde zayıf durumdalar. Bunun formülünü de ne Amerika, ne koalisyon ortakları henüz bulabilmiş değil. Dolayısıyla Musul’un IŞİD’den temizlenmesinden sonra da daha dersimiz bitmiyor yani. Daha uzun süre bu pilav su kaldıracağa benziyor Ortadoğu coğrafyası üzerinde.

Körfez’e geçelim. Katar Krizi, ne diyorsun? Çok sert başladı. Sonra sanki biraz yavaşladı gibi. Sen nasıl görüyorsun? Bu krizin bayağı ciddi bir kriz olduğu gözüküyordu. Bir tür Katar’ı diğer Körfez ülkeleri yutmak istiyor, ya da Suudi Arabistan başta tabii. Ya da ben bunu “diz çöktürmek” diye söylemiştim. Ama şimdi sanki biraz yumuşadı, Katar’ın Amerika’dan uçak alması ve ortak tatbikat gibi hususlar girince. Nasıl görüyorsun o olayı?
Önce tam bu noktada bir şey söyleyeyim, oradan doğrudan soruya girmeye çalışayım. Bu konuda Katar neydi, ne oldu, nereye doğru gitti, nereden başladı bu iş? Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ilişkileri neydi, ne şekilde seyretti konusunda mükemmel bir yazı bugün Gazete Duvar’da Prof. İlhan Uzgel imzası altında çıktı. İlhan Uzgel herhalde Medyascope izleyicilerinin iyi bildiği bir isim olmalı. Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi, bizim Mülkiye’nin Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı’ydı. KHK’lardan biriyle, Mülkiye temizliği sırasında İlhan Uzgel de gitti ama, İlhan Uzgel’in uzmanlığı yazılarıyla kendisini gösteriyor. O yüzden izleyicilere salık veririm, bugün İlhan Uzgel’in Gazete Duvar’da Katar ve Suudi Arabistan konusunda çıkan yazısına bir göz atsınlar. Şimdi ben bu soruya cevap verirken şunu söyleyeyim: Bir önceki soruyla bağlı olarak Suudi Arabistan’la Katar; daha doğrusu Suudi Arabistan’ın başını çektiği gözüken, Mısır’ın da rol aldığı, Birleşik Arap Emirlikleri’nin de devrede olduğu ve kanatlarında da Bahreyn ve Yemen’in devreye girdiği bu “Katar’ı tecrit ve Katar’ı cezalandırma” çatışması, bir yandan da az önceki soruyla bağlantılı olarak söylemek istediğim şu: Musul sonrası veya IŞİD sonrası bölge çapında Sünni durumun yeniden dizayn edilmesi, toparlanması hesabıyla da yapılıyor. Çünkü Suudi Arabistan, Katar ve bir yönüyle Türkiye, işte Bahreyn’iyle, Birleşik Arap Emirlikleri’yle önemli olarak ve Sünni Arap dünyasının geleneksel siyasi lideri sıfatını taşıyan Mısır’la birlikte, Suriye Savaşı’nda özellikle Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar üçlüsüyle kendisini ortaya koyan şekliyle Cihadi Selefi güçlerin önemli destekçisiydi; hem para, hem silah, hem lojistik olarak. Şimdi bu Sünni oluşumun, IŞİD’in sahne dışına itilme dönemine geçildiği sırada çatladığı ve bu bölgesel Sünni yapılanmanın yeniden dizayn edilmek istendiği göze çarpıyor. Unutmadan hemen söyleyeyim, İlhan Uzgel adından söz etmişken, Katar’ın Amerika’yla bir yandan silah anlaşmasıyla bu gerginlik, bu çatışma zayıfladı diye yanlış bir izlenim çıkmasın diye o da yazısında ısrarla belirtmiş, Katar’ın ABD’yle şimdi şu sırada yaptığı bir anlaşma yok. Obama döneminde yapılmış, teslimatının ne olacağı belli olmayan, zamanı çok netleşmemiş olan ve aynı zamanda da hangi silahları ve hangi savaş uçaklarını hangi boyutlarda kapsadığı da netleşmemiş bir anlaşma var. Bu birden servise konuldu. Sanki Amerika’yla Katar geçen hafta bir anlaşma imzaladılar. Dolayısıyla Amerika bir yandan Suudi Arabistan’a yüz küsur milyar dolarlık silah anlaşması yaptı, şimdi Katar’la da on beş milyar dolarlık F15 anlaşması yaptı, iki tarafa da silah satıyor. Böyle bir durum yok. Suudi Arabistan’la yaptığı da zaten bir niyet beyanı. Henüz bağlanmış bir anlaşma yok. Yani bu Körfez konusunda bazı yanıltıcı bilgilerden uzak durmakta, filtreden geçirmekte yarar var. Ama tekrar konuya dönersek şunu söylemek istiyorum: Suudi Arabistan’la Katar arasındaki çatışmayı bölgesel çapta IŞİD sonrası Sünni dünyanın yeniden dizayn edilmesi genel çerçevesi içinde anlamakta bence yarar var. Fakat bunu anlamak çabası gösterirken unutmamak gereken de şöyle bir husus var: Suudi Arabistan ve Katar arasında ve Birleşik Arap Emirlikleri ile Katar arasındaki sürtüşme ve çatışmanın bayağı bir tarihi var. Bu unsurlar, Körfez’de bir tarafında Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, diğer tarafında da Katar’ın yer aldığı iki ayrı odak var. Ve on yıllardır bunlar birbirleriyle iyi değiller zaten. Bir yandan görüntüde yakın gözüküyorlar, bir yandan da büyük mücadeleler var ve Katar bütün derdini Suudi Arabistan’a karşı kendisini ayakta tutacak, hanedanını ayakta tutacak bir denge aramakla geçiriyor.

Cengiz Ağabey, burada bir araya girip… Graham Fuller’in bir yazısını biz çevirdik. Onun kendi bloğu var biliyorsun, orada yayınlıyor yazılarını. O ilk olayı, krizi anlatırken uzun uzun Al Jazeera’dan bahsediyor. Yani Katar’ın en önemli, Suudi Arabistan’ı ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni, hatta sonradan bugünkü Mısır’ı en fazla rahatsız eden unsurlardan birisinin Al Jazeera olduğunu söylüyor. Biliyoruz ki Al Jazeera Arap dünyasında birtakım liberal değerlerin vs.’nin yaygınlaşmasına aracı oluyor, ama bir tek şartla, Katar rejimine yönelik hiçbir eleştiri yapmadan; ama bütün Arap dünyasına yönelik çok sert eleştirilerin de yıllardır olduğu bir yer. Bu boyut gerçekten çok merkezî bir yer tutuyor mu sence de?
Tutuyor. Al Jazeera’nın çok büyük, çok yaygın bir etkisi olduğu biliniyor. Fakat Arapça Al Jazeera’dan bahsediyoruz tabii ki. İngilizce Al Jazeera’nın yayın politikası biraz farklı. Fakat şimdi bizim Türkiye’de, Türkiye kamuoyu olarak pek farkında olmadığımız, iyi bilmediğimiz bir husus var: Al Jazeera’nın Arap izleyici kesimlerinde, Moritanya’dan, Fas’tan, aklınıza neresi geliyorsa, Umman’a kadar, Sudan’a kadar, Arap dünyasının en ücra köşelerine kadar muazzam bir izlenme ve etki alanı var Al Jazeera’nın. Fakat Al Jazeera’ya yakın önemde, neredeyse eşit önemde bir başka yayın daha var. Biz Türkiye’de bununla hiç ilgilenmedik, bilmiyoruz –çünkü o da Arapça–: Al Arabiya. Ve bunlar rakip birbirine. Al Arabiya televizyonunu Al Jazeera’ya rakip olarak Suudiler hemen destekledi, kurdu, besledi. Ve onun da yayın yönetimi tıpkı Al Jazeera’nın başındaki dönemde olduğu gibi Filistinlilerdi ve büyük ölçüde Lübnanlılardı. Onlar basın-yayın alanında, Arap dünyasında ileri gelen unsurlar onlardır profesyonel anlamda. Ve Al Arabiya da yayın politikası olarak Al Jazeera’ya –tırnak içinde söylüyorum- benzer bir şekilde liberal, özgürlükçü, tabii koyu Filistin yanlısı bir yayın izliyordu. Dolayısıyla Al Jazeera’nın önemi çok büyük olmakla birlikte de ona karşı bir de Al Arabiya televizyonu var, bunun önemi var. Şimdi Al Jazeera’nın görünmeyen, bizim çok iyi izlemediğimiz başka bazı fonksiyonları: Al Jazeera’nın bilge kişi kabul edilen bir danışmanı vardır, başdanışmanı gibi: Şeyh Yusuf el-Karadavi. Yusuf el-Karadavi Müslüman Kardeşler’in… –kendisi Mısırlı zaten ve Mısır’a giremiyor, kaçaktı– Müslüman Kardeşler iktidar sahibi olduğu zaman, Mursi cumhurbaşkanı seçildikten sonra, uzun bir aradan sonra Mısır’a dönebilmişti. Mursi devrildikten sonra yine çıktı Mısır dışına. Yusuf el-Karadavi Müslüman Kardeşler’in önemli bir ideoloğu sayılıyor. Aynı zamanda Taliban rejimine, bütün o unsurlara karşı çok önemli vaazlar, fetvalar vermiş, destekte bulunmuş bir isimdi. Al Jazeera’nın de bütün bu radikal, liberal filan türde, Suudileri çok rahatsız edecek türde yayın yapmış olan ve gerçekten de önem taşıyan –yayın tarzı itibariyle– Al Jazeera’nın de başfetvacısı ve başdanışmanı konumunda. Hatta ona karşı bu son gerilimde bir kampanya açılınca Türkiye’de de bazı din adamları onu savunan açıklama yayınladılar.

Diyanet İşleri Başkanı da yaptı en son, Mehmet Görmez de yaptı.
Şunun için söylüyorum: Katar’ın çok kuvvetli bir Müslüman Kardeşler bağlantısı var, Katar Hanedanı’nın. Müslüman Kardeşler’in ileri gelen kadrolarını, Yusuf el-Karadavi olmak üzere, onun Al Jazeera başdanışmanı olarak fonksiyon göreceği bir şekilde onlara yer verdiler. Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu olarak bilinen –her ne kadar şimdilerde reddediyorsa da– Hamas’ın dışarıdaki siyasi lideri Halid Meşal Suriye’yi terk etmek zorunda kaldığı vakit ona kapılarını açan, yer veren, imkân veren, Katar’dı. Al Jazeera’nın ilk ve çok uzun yıllar, birkaç sene öncesine kadar, görevde bulunan bir numaralı kişisiydi. Vaddah Filistinlidir, Müslüman Kardeşler sempatizanı bilinir. Şimdi dolayısıyla Türkiye’de de Müslüman Kardeşler’e sempati duyan, iktidar odağında da yer almış birtakım unsurlar ile Katar arasında hem ideolojik akrabalık var, bir sürü siyasi, askeri ve iktisadi ve ticari ilişkinin yanında sıkı ideolojik ilişkiler şu anda Türkiye’de iktidar odağının bir bölümünde yer alan AK Parti’deki bazı unsurlarla Katar’daki Müslüman Kardeşler arasında bir ideolojik yakınlık var. Fakat bu aynı zamanda Suudi Arabistan’ın Müslüman Kardeşler’e olan öteden beri düşmanlığı, keza Mısır’ın şu andaki Sisi rejiminin düşmanlığı ve de Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Müslüman Kardeşler alerjisiyle birleştiği zaman, bir yanıyla da ideolojik bir çatışma da var Katar ve diğer bütün bu unsurlar arasında. Dolayısıyla Trump’ın Suudi Arabistan’a yaptığı ziyaretten sonra böyle kalkıp birtakım Arap danslarını yapması, etmesi, birtakım görüntülere girmesi, yoğun ticari ilişkiler, askeri destek vaatleri, İran’a karşı Amerikan desteğiyle yeni bir oluşuma gidilmesi filan, bütün bunlardan Suudi Arabistan’ın cesaret almasıyla birlikte Katar’la öteden beri varolan bu sürtüşmeler bir hesaplaşmaya doğru, kendi yanına Birleşik Arap Emirlikleri’ni ve Mısır’ı da –anti-Müslüman Kardeşler zemininde birleşen bütün unsurlarla birlikte– bu krizi tetiklemeye imkân verdi. Ama bu kriz bir de post-IŞİD yani Musul sonrası, Rakka sonrası bölgedeki Sünni toparlanma oluşumu hesaplarıyla da yakından ilişkili. Hatta son cümle olarak, bu kriz derin bir kriz ve arızî yumuşama görüntüleri aldatmasın, bu kriz devam edecek gibi gözüküyor.

Peki, burada Türkiye çok net bir şekilde Katar’ın yanında yer aldı, bunu gördük. Hatta sıra bekleyen o anlaşma öne çekildi Meclis’te vs., asker meselesi, üs meselesi. Ama biliyoruz ki AK Parti yönetiminin ve tabii ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Katar’la çok yoğun ilişkisi var; ama Körfez’le, Suudi Arabistan başta olmak üzere diğerleriyle de ilişkisi hiç yabana atılacak bir ilişki değil. Ve güç dengelerine baktığımız zaman Suudi Arabistan’la Katar herhalde kıyaslanamaz her anlamıyla, nüfus, coğrafya vs. Hem nüfus, hem nüfuz anlamında vs. Peki Türkiye’nin burada acele bir şekilde angaje olması –yoksa angaje olmadı da biz mi angaje olarak gördük?– riskli bir hamle değil mi?
Riskinden öte basiretsiz bir hamle bence. Yani siz bir yandan ikide bir ecdadımız diye Osmanlı dönemine, Osmanlı görkemine, yani bir emperyal havaya, edaya gönderme yapıyorsunuz Türkiye’de; ondan sonra Ortadoğu politikanızda, en yakın dostunuz, toplam üç yüz bin kişiden oluşan, iki milyon kendisinden olmayan Pakistanlı, Hindistanlı, Filipinli, Taylandlı, Filistinli, Lübnanlı vs. nüfusa hükmeden üç yüz bin kişilik, İstanbul’daki bazı küçük belediyelerin nüfusundan daha küçük bir Ortadoğu aktörüyle kendinizi bir eksene oturtuyorsunuz. Ve ona karşı da büyük çapta, bizzat kendi jeopolitik alanında, Suudi Arabistan ile, Birleşik Arap Emirlikleri ile, Yemen ile, en önemlisi Mısır’ı arkasına alarak bambaşka bir eksen kurulurken; siz Araplar-arası çatışmanın içine küçük bir Arap aktörüyle, sayısal olarak, –soruda da vurguladığın, altını çizdiğin– nüfuz olarak ve nüfus olarak gayet sınırlı bir Arap aktörünün yanına kendinizi bir eksen oluşturuyormuş gibi koyuyorsunuz. Bu riskli değil, basiretsiz. Basiretsiz olduğu için de risk oranı son derece yüksek bir politika. Ve burada birtakım bazı başka iddialar var. Mesela Wall Street Journal’da dün ya da bugün yanılmıyorsam, Türkiye, daha doğrusu Cumhurbaşkanı bunu, Katar’a olan hamlenin aslında kendisine yönelik bir hamlenin ön hazırlığı şeklinde okuduğu, o yüzden böyle bir tepki verdiği şeklinde yorumlar da var.

Bu peki gerçekçi bir değerlendirme olabilir mi sence?
Gerçekçi değil demenin zor olduğu bir değerlendirme diyeyim.

Evet. Peki ağabey, kapatırken senin özdeşleştiğin konuyla kapatalım, değinmeden olmaz: Filistin meselesi. Şimdi Trump ilk başta çok ciddi bir İsrail yanlısı –yani hatta, gelir gelmez başkenti Kudüs’e taşıyacak vs. dendi– ama şimdi sanki biraz daha temkinli hareket ediyor. Kendisi mi öyle yapıyor, yoksa Amerika’daki müesses nizam mı onu oraya çekti tam bilemiyorum ama. Bir de Hamas’ın programını, strateji belgesini değiştirdiği, daha ılımlılaştırdığı falan gibi bir şey var. Bu yeni dönemde Trump –eğer başkanlığı sürdürürse tabii–, Filistin meselesinde olumlu olumsuz bir gelişme bekleyebilir miyiz, yoksa yine bu hep aynı bildiğimiz inişli çıkışlı, sonuçsuz bir şekilde devam mı eder?
Kestirmeden kısa bir cevap olacak ama, bana en son söylediğin daha muhtemel gibi gözüküyor. Çünkü Trump çok ateşli girdi bu konuya. Hatta Mart ayında ben Beyrut’taydım; Beyrut’ta ortalık ayağa kalkmıştı bu iş bitti diye. Ne oldu dedik? Trump Netanyahu’yu kabul ediyor Beyaz Saray’da ve iki devlet çözümüne kapıyı kapatan, “Siz neyi uygun görüyorsanız onu yapın” demişti Netanyahu’ya. Zaten Netanyahu hiç iki devlet çözümüne falan teşne bir yanı hiçbir zaman olmadı. Dolayısıyla Trump Netanyahu’ya tamamıyla yeşil ışık yaktı ve Filistin meselesi en çatışmalı, kanlı dönemine adım attı deniyordu. Zaten başkenti de malum Tel Aviv’den alıp Kudüs’e taşıyacaktı. Bugüne kadar hiçbir Amerikan başkanının, Amerikan yönetimlerinin bütün İsrail yanlılığına rağmen tevessül etmediği bir şeydi. Fakat az önce senin de isabetle belirttiğin gibi, gelişmeler öyle olmadı. Sonra Mahmud Abbas’ı kabul etti Beyaz Saray’da. Bu sefer onun kulağına hoş gelecek birtakım cümleler söylendi. Peki ne oluyor diye sorarsak, demin senin formülasyonunla Amerika’daki müesses nizam, “Bir dakika Sayın Başkan, sen iyi niyetlisin ama biraz acemisin galiba bu işlerde; burada Dışişleri Bakanlığı vardır, Pentagon vardır, Ulusal Güvenlik Kurulu vardır, siyaseti biraz bunlar yapar. Bunların hepsinin de bir kurumsal hafızası vardır. Bu sorunda da müesses Amerikan politikaları vardır, öyle bir hamleyle değişmeyecek” gibi bir tavırla, sanki Trump’a egemen oldular. Hele bir de bu Suudi Arabistan ziyaretini yapınca, –ki o ziyaretle ilgili perde arkası da, ilk ziyaretini İsrail’e yapacakmış, İsrailliler ona demiş ki “Arap dünyasını toptan kaybedersin, karşına alırsın. Önce Suudi Arabistan’a git, oradan bize gel. Sorun değil.”– Suudi Arabistan’a gidince Arap dünyası açısından daha önceki söylemlerinin uygulanmasının, Arap dünyasını toptan kaybetme riski taşıyarak ne kadar zor olduğunu galiba gördü Trump. Dolayısıyla hayatın gerçekleri ve Amerika’daki müesses nizamın buluşmasının etkileriyle ilk söyleminden farklı bir söyleme geldi. Fakat buradan sorunun en son bölümüne gelirsek, Trump döneminde Filistin sorununun çözümünden anlamlı gelişmeler ya da sonuçlar bekleyebilir miyiz? Hayır diyorum ben. Bir, Trump’ın dört yılını tamamlayacağı konusunda ben ciddi olarak şüpheliyim. Bir ayağı çukurda olan Amerikan başkanının Ortadoğu’da Filistin sorunu gibi artık kangrenleşmiş bir sorunu çözmedeki ağırlığı zaten olamaz. Bölgedeki aktörler kendilerini, bir ayağı çukurda, dört yılını tamamlayıp tamamlayamayacağı şüpheli bir başkana iradelerini kolay kolay, niyetlerini teslim etmezler. Onun da bu kadar gücü yoktur. İki: Şu anda bölgedeki ağırlık merkezi, gelişmelerin sıklet merkezi Ortadoğu’nun doğusuna doğru, Akdeniz hattından ziyade işte Mezopotamya hattı, İran’ın, Irak’ın, kısmen Suriye’nin bulunduğu, hatta Körfez’e, Suudi Arabistan-Katar Krizi’nin yansıttığı şekilde, oraya kaymış durumda. Dolayısıyla bir dönemde bizim adeta ergen hayatımızın tümüne damgasını vurmuş olan “Ortadoğu sorunun özü Filistin sorunudur, Filistin sorunu çözülmeden hiçbir şey olmaz” durumu ikinci plana inmiş durumda. Artık bölgedeki ağırlık sıkleti Filistin sorunu üzerinden inşa etmiyor kendisini. Yarın öbür gün bu tekrar yön değiştirebilir ama, görünebilir bir gelecekte Filistin sorunu ikincil ağırlıkta olacağı için, hele Trump gibi bir ayağı biraz topal gözüken bir başkanın Amerikası altında da çözülmesini ya da çok ileri doğru yol almasını beklemek bence fazla iyimserlik olacak.

Evet Cengiz Çandar, noktayı koyalım. Elli beş dakikadır galiba yayın yapıyoruz. Maşallahımız var, maşallahın var. Evet, neyi konuştuk? Suriye’yi konuştuk, Suriye’deki bölgesel ve uluslararası güçleri konuştuk, Musul’u konuştuk, Kürt referandumunu konuştuk, Katar Krizi, Filistin dedik ve Ortadoğu’yu baştan sona konuştuk. Derim ki arada sırada böyle toplayalım konuları, birlikte böyle uzun yayınlar yapalım. Çok teşekkürler, İsveç’ten yayına katıldın. İzleyicilerimize de çok teşekkür ediyoruz. Birazdan burada Cemal Kafadar Kültür Tarih Sohbetleri’nin konuğu olacak. Kendisini izlemenizi özellikle şiddetle tavsiye ederim. 17. yüzyılı, Osmanlı’yı konuşacaklar. Cengiz Çandar’a tekrar çok teşekkürler, bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz, iyi akşamlar diliyorum.

Bunlar da ilginizi çekebilir