33

Mardin’deki Süryani varlıklarının geleceği: Araştırmacı yazar Erkan Metin ile söyleşi

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Oral Orpak: Merhaba iyi günler! Bugünkü yayınımızda Mardin’deki Süryanilerin varlıkları üzerine bir konuşma gerçekleştireceğiz. Araştırmacı-yazar, aynı zamanda avukat olan Erkan Metin’le beraber bir yayın gerçekleştireceğiz. Bilindiği gibi Süryani Vakfı’na ait, Süryani cemaatine ait varlıkların bir kısmı Diyanet İşleri’ne devredildi ve Hazine’ye aktarıldı. Bunun üzerine bir söyleşi gerçekleştireceğiz. Erkan Bey, hoşgeldiniz!

Erkan Metin: Hoşbulduk, iyi yayınlar!

Bir başlayalım, Süryaniler kimdir? Neler oluyor? Mal varlıkları neden bu hale geldi? Genel bir giriş yapalım isterseniz, bilmeyenler için.

E.M.: Tabii ki! Süryaniler Mezopotamya’nın bu coğrafyada en eski, en köklü haklarından birisidir. Köken olarak Asur İmparatorluğu, Aramiler, Keldaniler gibi topluluklardan oluşuyor. Yaklaşık 7000 yıllık bir tarih söz konusu. Yine Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla birlikte, Hıristiyanlığı bir toplum olarak ilk kabul eden halktır. Coğrafyamızda, Türkiye’de özellikle Mardin, Urfa, Adıyaman, tabii ki Hakkâri gibi bölgelerde yerleşik bir halktır. Maalesef 100 yıl kadar önce yaşanan olaylar neticesinde de büyük bir nüfus kaybına uğramış, şu anda yaklaşık 20 bin, 25 bin civarında Türkiye’de yaşamaya devam eden insanlardır. Süryaniler elbette Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra bu anlamda pek çok ibadethane, manastır, kilise gibi eserler üretmişlerdir. Irak’ta, Suriye’de, Türkiye’de pek çok Süryani kilisesi mevcuttur, üretken bir halktır bu anlamda.

Süryanilerin mal varlığı konusuna gelelim; bu gündeme bayağı geldi, çünkü 2012’de Büyükşehir Yasası geçti Meclis’ten, 13 il büyükşehir oldu ve Süryanilerin mal varlıkları, aslında köy statüsünü kaybedip mahalleye dönüşmesiyle beraber bir sıkıntı yaşamaya başladı bu araziler. Çünkü ondan sonraki süreçte kurulan bir devir-tasfiye ve paylaştırma komisyonu var valilik bünyesinde. Bu komisyon nasıl kararlar aldı? Süryani varlıkları niçin Hazine’ye devredildi?

E.M.: Sorunlar sadece komisyonla ya da 2012 yılından itibaren başlamıyor, isterseniz daha geçmişe de gidelim. Lozan’la ilgili durumlar nedeniyle mesele başlıyor. Biliyorsunuz, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu anlaşması Lozan Anlaşması’dır. Lozan’da azınlıklar konusu da başlı başına bir özel başlık olarak ele alınmış, bu konuda anlaşma yer etmiştir. Bu anlaşmada 37. madde ve 42. maddenin son fıkrasına göre Türkiye’de yaşayan Müslüman olmayan azınlıklar, devletin koruması altındadır. Bu halklara ait, cemaatlere ait mal varlıkları, mülkler, ibadethaneler, Türkiye Cumhuriyeti’nin özellikle kolaylık sağlayacağı ve koruma altında tutacağı mülklerdir. Ancak pratikte bu böyle olmamıştır; çünkü Lozan’ın teminatı bir anlamda o dönem mevcut olan Milletler Cemiyeti’ydi. Anlaşmaya uyulup uyulmadığı, ne derecede uyulduğunun denetlenmesi, Milletler Cemiyeti’nin göreviydi; fakat Milletler Cemiyeti ortadan kalktıktan sonra bu anlaşmanın pratikte bir denetim fonksiyonu maalesef ortada olmadı. Ve dolayısıyla Süryanilerle, hatta diğer azınlık haklarla ilgili olarak Türkiye’de fiili bazı olumsuz uygulamalar ortaya çıkmaya başladı. 1936’da bir beyanname usulü getirildi ve “Azınlıklara ait tüm vakıf mal varlıklarına ilişkin beyanname verme zorunluluğu getiriyoruz” dendi. Şimdi bu da vakıflar da Osmanlı döneminde özellikle kurulmuş kadim eski vakıflar olduğu için vakfı kuranların bizzat başvurma zorunluluğunun yerine getirilmesi mümkün değildi. Yani Osmanlı kayıtlarında örneğin, vakfın kurucusu İsa Mesih olarak kayıtlı veya Meryem Ana olarak kayıtlıydı. Şimdi çıkartılan 1936 beyanname yasasında bizzat kurucunun başvurması şartı getirilince, şimdi İsa Mesih’in, Meryem Ana’nın başvurma gibi bir durumu olmadığı için pek çok mal varlığı beyanname verilmediği gerekçesiyle Hazine’ye devredilmişti. Haliyle oradan başlayan bir mülke el koyma anlayışı devam ediyordu. Pek çok mahkeme, Yargıtay uygulamasıyla bu olumsuz durum daha da çeşitlendirildi ve geliştirildi. Ta ki 2008 yılına kadar, 2008 yılında hatırlarsanız AB’ye uyum yasaları çıkartılıyordu. Bu anlamda da yeni bir vakıflar kanunu düzenlemesi getirildi. Burada bu gayri Müslim vakıflarının taşınmaz mal elde etmesi için bazı kolaylıklar getirildi; fakat bu defa karşımıza Büyükşehir Yasası çıktı. Şimdi daha evvel köylerde bulunan bu ibadethaneler, mülkler köy tüzel kişiliğinin ortak malı olarak değerlendiriliyordu, yasal statüsü buydu. Fakat Büyükşehir Yasası çıktıktan sonra –ki örneğini Mardin’de yaşıyoruz–, Mardin büyükşehir haline getirilince bu defa köyler mahallelere dönüştü ve bu 6360 sayılı Büyükşehir Yasası’ndaki hüküm uygulamaya konuldu. Buna göre: “Valilikteki bir tasfiye ve paylaştırma komisyonu kurulacak, mahallelerde bulunan mal varlıkları değerlendirilecek ve kadastro işlemi neticesinde bunlar Hazine’ye mi devredilecek,

Vakıflar’a mı devredilecek? Bu değerlendirme bu komisyon tarafından yapılacak” dendi. Haliyle Mardin büyükşehir haline gelince, 2014 yılında da büyükşehir yönetimi kurulunca Tasfiye Komisyonu da görev almaya başladı, bu defa köy tüzel kişiliklerine ait olan yani durumları askıda olan bu elliden fazla mülkümüz –ki aralarında liseler var, manastırlar var, araziler var ve mezarlıklar var– bunlar Tasfiye Komisyonu tarafından değerlendirildi. Yalnız bu son derece sessiz sedasız yapıldı, yani Mardin’de biliyorsunuz hâlâ yaşayan 2000 civarında Süryaniler var, orada aktif olan büyük vakıflarımız var. Bunlarla hiçbir danışıklı işlem yapılmaksızın sessizce bu komisyon faaliyet yürüttü.

Araya gireceğim de, kiliseler dediniz, şu an sayısını biliyor musunuz? Kaç tane kiliseye el konuldu?

E.M.: Toplam 50 tane mülk söz konusu. Bunların yaklaşık yanılmıyorsam 15 civarı kilise ve manastırdır. Bunlar da yeni mülkler değil; Bizans, Roma dönemine uzanan çok eski, köklü yerlerdir, mülklerdir bunlar. Haliyle bu Tasfiye Komisyonu faaliyet gösterince daha evvel seçilmiş büyükşehir yönetimi –ki bunlardan bir tanesinin eş belediye başkanı Süryani’ydi– bunlar itirazda bulundular ve dava açtılar, bu Tasfiye Komisyonu’nun kararlarına yönelik.

Tam o noktada ben avukat kişiliğinizle size sormak istiyorum, yaklaşımınızı önemsiyorum; yapılan yazılı bir açıklama var, Mor Gabriel Manastırı Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Kuryakos Ergün’ün imzasıyla çıkan bir basın açıklaması. Şimdi burada şöyle bir ifade kullanılıyor: “Kilise ve manastırlarımız belki de tarihin en zorlu hukukî sürecini yaşıyor” diyor. Bu hukukî süreçte gerçekten Süryanilerin eli kolu bağlı mı şu an?

E.M.: Şöyle bir durum yaşandı, daha evvel Büyükşehir Belediyesi bu komisyon kararlarına itiraz bakımından hukukî işlemlere girişti; fakat bu defa da kayyum atanması durumu söz konusu oldu. Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atanınca, kayyum da tıpkı Süryanice ve diğer dillerde olan tabelaları indirme işlemi gibi bu itiraz işlemleri konusunda geri adım attı ve başvurularını geri çekti. Dolayısıyla Tasfiye Komisyonu’nun kararları konusunda itiraz noktası yaratılamadı ve Mor Gabriel Vakfı bu noktada devreye girdi, bu komisyon kararlarına yönelik olarak henüz daha açılmış dava yok; fakat bir iptal başvurusunda bulunuluyor, bir dava açılıyor bu önümüzdeki hafta zannedersem bu konuda dilekçe verilecek. Fakat hukukî durum gerçekten son derece zor; çünkü hem kadastro işlemleriyle ilgili süreç yaşanmış geçmiş, hem komisyon kararları çıkmış; dolayısıyla bunlarla ilgili itirazlar da reddedilmiş, haliyle dava olarak İdare Mahkemesi’nde bu davaları kazanma şansımız son derece düşük bir hale gelmiş. Benzer bir durumu zaten o bölgede Midyat’ta bulunan Mor Gabriel Manastırı’yla ilgili arazi sorunları üzerine yaşamıştık. Hatırlarsanız 2013 yılında o dönem Başbakan olan Sayın Erdoğan bir demokratikleşme paketi açıklamıştı, Mor Gabriel Vakfı arazilerine el konulmuştu; hem bölgedeki bazı aşiretler, hem de Hazine tarafından. Bu mal varlıklarının vakfa iade edileceğine dair, Sayın Erdoğan, demokratikleşme paketiyle taahhütte bulunmuştu; çünkü açılan tüm itiraz davaları kaybedilmişti, reddedilmişti, bir tek AİHM’e süreç taşınmıştı. Neticede hükümet o dönemde taahhütte bulundu. “Biz bu konuda gerekli girişimde bulunacağız ve Vakıflar Genel Müdürlüğü aracılığıyla iadesini sağlayacağız” demişti. Vakıflar Genel Müdürlüğü, o dönem bir karar alarak bu el konulan arazilerin sadece %20’sini iade etti; fakat %80’i hâlâ Hazine üzerinde kayıtlı duruyor. Dolayısıyla biz şunu anlıyoruz Süryaniler olarak; maalesef ülkemizde dava açarak, itirazda bulunarak bir sonuca varma şansımız yok. Gerek Mor Gabriel Vakfı’nın arazileri konusunda bunu tecrübe ettik, gerekse bu son durumda da durum bunu gösteriyor. Dolayısıyla hükümet eğer isterse bir anlık kararla Vakıflar Genel Müdürlüğü aracılığıyla aslında bu iadeyi bir günde dahi sağlayabilir. Haliyle bizim tek şansımız şu an hükümetin bu konuda bir doğru adım atması ve Vakıflar Genel Müdürlüğü aracılığıyla bu arazilerin, mülklerin sahiplerine yani Süryani halkına iadesinin sağlanmasıdır. Başka bir şansımız şu anda pratikte gözükmüyor maalesef.

Şu koşullarda iç hukuk yolları tüketildiğinden, AİHM’den bir sonuç beklemiyor musunuz? Ya da daha doğrusu dava oraya taşınabilir mi?

E.M.: Taşınabilir. Dediğim gibi Mor Gabriel’le ilgili olarak zaten şu anda AİHM’in başvurusu yapıldı fakat oradaki süreç yıllar sürebiliyor, hâlâ o konudaki başvurumuz karara bağlanmadı. Şimdi bu geçen süreç içerisinde de maalesef zorlaşıyor şansımız. Açıkçası hükümet bu konuda 2013 yılında taahhütte bulunmamış olsa, bekleriz; fakat hükümet bir yandan aynı günlerde, yani şu komisyon kararlarının ortaya çıktığı günlerde bir yandan da iftar yemeklerinde “Siz azınlık değilsiniz, siz bu ülkenin asli vatandaşlarısınız. Sizin sorunlarınız bizim sorunlarımızdır” şeklinde söylemlerde bulunuyor; fakat bu sözde kalan, lafta kalan bir boyut maalesef. Pratikte biz bunun karşılığını bekliyoruz; yani hele hele bu mal varlıkların bir de Diyanet İşleri Başkanlığı’na söz konusu. Yani hükümet nasıl bir memnuniyet duyabilir bundan? Bir kilisenin Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsis edilmesinden? Müslüman kardeşlerimiz, yurttaşlarımız bu ülkede nasıl vicdanı rahat durabilir böyle bir durum karşısında? Ama maalesef bakıyoruz genel anlamda ne ana medyanın ne halkımızın bu konuda çok da duyarlı olduğunu görmüyoruz.

Aslında son bir soruyla kapatmak istiyorum çünkü zaten karamsar bir tablo çizdiniz şu an, tek çıkış yolunun hükümetten gelecek bir karar olduğunu söylediniz. Diyanet İşleri Başkanlığı bu arazileri, kiliseleri acaba kullanabilir mi? Nasıl bir uygulamada kullanabilir ki burayı?

E.M.: Şimdi bakın, tabii Tahsis Komisyonu “Hem belediyeye hem de Diyanet İşleri Başkanlığı’na bunu tahsis ediyorum” demiş; böyle bir yetkisi var. Şimdi nasıl kullanabilir? Açıkçası bir örneğini Urfa’da gördük. Urfa’da Kasım 2016’da bizim orada yine çok eski kiliselerimiz vardır: Mor Petrus ve Mor Pavlus Kilisesi. Ve bu kiliselere bakıyoruz, bir Eyyübiye Belediyesi’ne tahsis edildi, bir kısmı kültür merkezi olarak kullanıldı, diğer bir kısmı daha Harran Üniversitesi’ne tahsis edildi, İlahiyat Fakültesi’nin vakfına devredildi. Şimdi bir kilise bir ilahiyat fakültesine dönüştürüldü; fakat oradaki ilahiyat fakültesinde maalesef Süryanilerin ilahiyatına dair bir teolojik eğitim verilmiyor. Haliyle buna benzer, bize göre çarpık, maalesef haksız durumlar yaşanabilir. Şimdi bunun çok örneğini dediğim gibi yaklaşık 100 yıldır yaşıyoruz. Kilise olarak aslında mevcut olan yapıların camiye dönüştürüldüğünü yine Urfa’da görüyoruz, Urfa merkezinde çok eski kilisemiz şu anda bir cami olarak kullanılıyor. Bu uygulama tabii yapılabilir, mesele buranın kültür merkezine dönüştürülmesi de değil yani kültür merkezine de dönüştürebilir belki (…)

Evet, sanırım yayında bir kesinti yaşadık. Son söylediğinizi tam olarak duymadık, onu tekrarlayabilirseniz…

E.M.: Önemli olan mülkiyet hakkına saygı duymaktır. Sonuçta bu Süryanilerin yeriyse Süryanilere ait olmalıdır, bu hak verilmelidir. Dediğim gibi pek çok insan aslında bu konuda duyarlılık gösterirse bu hatalara son verilir diye düşünüyorum. Sadece Süryanilere yönelik değil; çünkü Ermeni kardeşlerimize, Rumlara da maalesef aynı hatalar yapılmıştır.

Evet, çok teşekkür ederiz, çok sağolun zaman ayırdığınız için.

E.M.: Ben teşekkür ediyorum.

Değerli Medyascope.tv izleyenleri bugün araştırmacı, yazar Erkan Metin’le beraber Mardin’deki Süryani varlıkları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. İyi günler!