15 temmuz

15 Temmuz ile yüzleşebildik mi?

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Bu hafta boyunca 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin yıldönümü vesilesiyle ülke çapında ve hatta yurtdışında bir yığın faaliyet yapılıyor. Bunların hemen hemen hepsi devlet tarafından örgütleniyor, ama siyasi iktidara destek veren toplum kesimleri ve kuruluşları da bunda aktif bir şekilde yer alacağa benziyor. Onun dışında Cumhuriyet Halk Partisi de bu tür faaliyetlere olabildiğince katılmak kararlığında olduğunu beyan etti. Ama yapılan açıklamalara baktığımız zaman bu daha çok Cumhurbaşkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Erdoğan’ın etrafında, o merkeze alınarak yapılan birtakım faaliyetler olduğu görülüyor.
Bir yıl içerisinde, aslında bu yılki 15 Temmuz etkinliklerine baktığımız zaman, bir yılın büyük ölçüde nasıl heder edildiğini de görüyoruz. 15 Temmuz Türkiye’de parlamenter demokrasiye yönelik bir darbe girişimiydi ve çok şükür başarılı olamadı. Ama bir yıl içerisinde baktığımız zaman, 15 Temmuz 2016’dan 15 Temmuz 2017’ye geldiğimiz zaman, parlamenter demokratik sistemin güçlendirildiğini görmüyoruz, zaten referandumla parlamento iyice işlevsizleştirilmiş durumda; demokrasi de aynı şekilde. Gerçek anlamda Türkiye, demokratikleşme anlamında, demokrasi anlamında çok geri bir noktaya doğru sürüklendi. Özellikle 15 Temmuz’un ardından Olağanüstü Hal ile birlikte temel hak ve özgürlükler konusunda çok ciddi ihlâllere tanık oluyoruz ve duracağa da benzemiyor.

Demokrasi değil iktidarın güçlendirilmesi hedeflendi

Baktığımız zaman aslında 15 Temmuz, geçen 365 günde –ya da şu anda 360 gün diyelim– temel mesele, demokrasiyi güçlendirmek, muhafaza etmekten ziyade Türkiye’deki siyasi iktidarı korumak ve güçlendirmek olarak görüldü. Ve 15 Temmuz sonrası, Türkiye’de demokrasiyi sahiplenme anlamında 15 Temmuz’la yüzleşme yerine, 15 Temmuz vesilesiyle, onun sağladığı imkânlarla siyasi iktidarın, Erdoğan’ın her geçen gün tekelinde toparladığı iktidarın korunmasına gidildi. Dolayısıyla geçen 365 gün boyunca Türkiye’de FETÖ diye adlandırılan Fethullah Gülen Cemaati’yle bir hesaplaşmaya gerçek anlamda gidilmedi. Burası muhakkak ki, yüzlerce binlerce kişi gözaltına alındı, tutuklandı, işlerinden oldu vs. Bazıları kaçtılar ve Cemaat bu anlamda çok büyük darbeler aldı, ama bu indirilen darbelerin hepsinin fiziki darbeler olduğunu söylemek lazım. Siyasi olarak baktığımız zaman, ahlaki olarak baktığımız zaman, bir aldatmaca söz konusu. Bir zamanların Soğuk Savaş dönemlerindeki komünizm umacısı gibi bir FETÖ umacısı yaratıldı. Hoşlanılmayan herkese FETÖ etiketi yapıştırılıyor ve bunlar saf dışı bırakılmaya çalışılıyor.
Şunun özellikle farkındayız; yakından bilen, bu konuları çalışan insanlar –ki şahsen ben özellikle Gülen Cemaati konusunda 30 yılı aşkın süredir çalışan bir gazeteciyim– bu cemaate şu ya da bu şekilde yakın durmuş, onunla iyi geçinmiş, Fethullah Gülen’in kendisine “Hocaefendi” diye hitap etmiş, Pennsylvania’da ona gitmiş, hürmetlerini beyan etmiş insanların büyük bir kısmı “Ben kandırılmıştım” deyip, bir tek cümleyle geçmişte yaptıklarını hiçbir şekilde izah etme yoluna gitmeden, bir özeleştiriye gitmeden, tamamen “Ben kandırılmışım, bizi kandırmışlar” deyip, bir cümleyle olayı kapatıp bugün birçok insanı FETÖ denen yapıyla ilişkisi ne olursa olsun, belki de hiç ilişkisi olmayan insanı kolaylıkla böyle yaftalayabiliyorlar. Şunu çok net bir şekilde size söyleyebilirim gazeteci olarak: Şu anda medyada önüne gelene “FETÖ” damgası yapıştırılanların ezici bir çoğunluğunun geçmişte Fethullah Gülen Cemaati’yle, onun devlet içerisindeki paralel örgütlenmesiyle çok ciddi ilişkileri vardı, organik ilişkileri vardı. Bugün en gözde olan FETÖ avcılarının önemli bir kesimi özellikle Ergenekon süreçlerinde FETÖ’cü savcılar ve polis şefleriyle birlikte başka operasyonlara imza atıyorlardı. Şimdi ama, bütün bunlar geçmiş gibi, hiçbir şekilde bunları açıklama ihtiyacı hissetmeden bugün de FETÖ avcılığına çıkıyorlar. İtirafçılar apayrı bir konu –ona çok değindiğim için tekrarlamak istemiyorum– bu dönemi zaten, bu bir yılın en büyük ayıplarından birisi de bu itirafçı olan kişilerin hiçbir şeyin bedelini ödemeden, her önüne geleni yargısız infaza tabi tutmaları oldu ve bunların da gerçekten önlerinin açılması oldu.

Cumhuriyet tarihinin en büyük musibeti

Bu bir polemik değil; şöyle bir husus var: Türkiye’nin Fethullah Gülen gibi Cumhuriyet tarihinin belki de bu ülkenin başına bulaşmış en büyük musibetlerden birisi, bence birincisi olan bu yapıyla yüzleşmek için 15 Temmuz çok iyi bir fırsattı. Bu yapıyı bütün yönleriyle ele almak, tartışmak için ve Türkiye’de bu tür yapıların bir daha neşet etmemesi ya da bunların önünün tıkanması için 15 Temmuz çok iyi bir fırsattı; ama bu yapılmadı. Çok hızlı bir şekilde detaylarına girmeden; nasıl bir yapılanma, niçin bu kadar güçlenebildi, kim burada nasıl hatalar yaptı gibi olaylara girmeden; bir ambalajla, paketle bir FETÖ’cülük paketi yapıldı ve belli bir milat –büyük ölçüde 17-25 Aralık– seçilerek, bunun sonrasında, bu cemaate, bu yapıya mesafe koymayan herkes “potansiyel düşman” olarak ilan edildiler. Bu konuda gerçekten Türkiye çok ciddi bir fırsatı kaçırdı, kaçırmak üzere –kaçırdı da diyebiliriz– ve bunun sonucunda da zaten özellikle dış dünyaya 15 Temmuz’un hâlâ bu karanlık yapı tarafından yapıldığını anlatmakta çok ciddi bir şekilde zorlanıyor Türkiye. Devlet zaten bu konuda lobi şirketlerine çok büyük paralar akıtmasına rağmen, kimseyi, ne Batı medyasını, ne Batılı ülke yöneticilerini ikna edebilmiş değil. İnsanlar, yurt dışındaki insanlar, ve yurt içindeki insanlar da artık bu noktaya geldi. 15 Temmuz’da darbeyi kimlerin niçin yapmaya kalkıştığından ziyade, 15 Temmuz’dan sonra devletin, Erdoğan liderliğindeki siyasi iktidarın 15 Temmuz’u vesile edip Türkiye’de neler yaptığına odaklanıyor.
Bu noktada Levent Gültekin’in geçen bir yazısı ya da tweet’iydi, bir cemaatçiye yönelik olarak verdiği bir açıklama, bir tespit vardı. Çok doğruydu. Şunu söylüyor cemaatçiye: “Erdoğan’ın hataları sizi aklamaz, sizin hatalarınız da Erdoğan’ı aklamaz”, mealen söylüyorum. Sonuçta her iki taraf da ayrı ayrı, tabii ki değişik düzlemlerde, değişik ölçeklerde Türkiye’ye yönelik olarak çok ciddi hatalar yaptılar. Hataların dışında kötülük yaptılar, yapıyorlar. Ama her iki taraf da bir diğerini göstererek kendisinden yana olmamızı bekliyor. Türkiye vatandaşlarının böyle bir zorunluluğu yok. Yani 15 Temmuz nedeniyle, 15 Temmuz yüzünden siyasi iktidarın demokratik hak ve özgürlükleri rafa kaldırmasını, bu konuda 15 Temmuz’u bahane ederek insanları işlerinden etmesini, cezaevlerine atmasını savunacak hâlimiz yok. Siyasi iktidar bunları yapıyor diye 15 Temmuz gibi bir kötülüğün aslında çok da kötü bir şey olmadığını söylemek gibi bir yanlışa da kapılacak değiliz.

Darbeden Gülen’in haberi olmaması imkansız

15 Temmuz’u Fethullah Gülen tezgâhladı. Onun yaptığı bazı açıklamalarda, kendisine yakın birtakım subayların bu işte parmağı olabileceğini, ama kendisinin bunu tasvip etmediğini söylediğini görüyoruz. Böyle bir şey bu yapıyı az buçuk bilen insanlar için asla söz konusu olamaz. Fethullahçı bir subayın, hele generalin vs.’nin Pensilvanya’dan habersiz böyle bir işe karışması diye bir şey olamaz. Karıştılarsa –ki karıştılar– kesinlikle Gülen’in bizzat kendisinin bilgisi ve talimatları doğrultusunda olmuştur. Bu bir kere çok net. İkinci olarak da 15 Temmuz’la hesaplaşmak yerine, 15 Temmuz’dan hareketle bu yapıyla yüzleşmek ve bu yapıyı bütün yönleriyle ele alıp, tahlil edip bununla mücadele etmek yerine, hızlı bir şekilde olayı sadece bir polis operasyonu, istihbarat operasyonuna indirgeyip ve bunu vesile edip Türkiye’de muhalif görülen, sorun yarattığı düşünülen herkesin tasfiyesinde 15 Temmuz’un bir zemin olarak kullanılmasına da karşı durmak gerekiyor.
Bu saatten sonra ne yapılabilir? Bu saatten sonra işimizin çok kolay olduğunu düşünmüyorum. Ama her şeye rağmen, 15 Temmuz’dan sonra yaşanan bütün hak ihlallerine rağmen, bu Fethullah Gülen Cemaati ya da FETÖ, ne derseniz deyin, adını ne koyarsanız koyun, bu yapıya karşı tavizsiz şekilde dik durmaya, onları sonuna kadar eleştirmeye, eleştirmenin ötesinde de mahkûm etmeye mecburuz. Bu ve benzer yapıların Türkiye’de bir daha güç kazanmasına karşı elimizden gelen siyasi, ideolojik, sivil mücadeleyi yapmak boynumuzun borcu.
Ama şu gelinen, bir yıl içerisinde heder edilen fırsatlardan sonra, açıkçası bunu söyleyemiyorum. Türkiye’de bir zamanlar, ilk başlarda böyle bir iyimser bakışa sahiptim, artık Gülen ve cemaatinin bir daha Türkiye’de kolay kolay hiçbir şekilde varlık gösteremeyeceğine… Ama şu aşamada açıkçası çok da emin olamıyorum. Çünkü her geçen gün, her yapılan iş, her atılan adım, son dönemde atılan adımların hepsi ya da muhalefetten gelen eleştirilere verilen cevaplara baktığımız zaman, gerçekten bunların hemen hemen hepsi FETÖ’nün yok olmasını değil, FETÖ’nün tekrardan canlanmasını sağlayabilecek adımlar. Siyasi iktidar çok büyük yanlış yapıyor. Bununla mücadele etme adı altında aslında bu yapıyı geçici olarak, kısa vadede etkisizleştirip, ama orta ve uzun vadede tekrar varlığını gösterebilmesine imkân sağlayacak bir zemin yaratıyor. Bu yanlıştan dönülmesi gerekiyor, ama bu yanlıştan dönüleceğini çok sanmıyorum. Çünkü siyasi iktidarın çok ciddi, her geçen gün derinleşen bir krizi var. Ve bu kriz onun, Erdoğan ve yakın çevresinin Türkiye’de demokrasi, temel hak ve özgürlükler ekseninde somut adımlar atmalarını mümkün kılmıyor.

Önümüz parlak değil

Bu anlamda çok umutlu olmak mümkün değil. Ancak şu olabilir: FETÖ’ye de, siyasi iktidara da karşı durup, onların ikisine de mesafeli durup, tabii ki aynı mesafe, eşit mesafe diye bir şey kesinlikle söz konusu olamaz, bunu özellikle vurgulamak istiyorum. FETÖ denen yapıyla, Fethullah Gülen’le artık namuslu, vicdanlı bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının herhangi bir ilişkisinin olması hiçbir şekilde söz konusu olamaz. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Ama siyasi iktidara karşı da bu yaptıklarının doğru olmadığını, FETÖ bahanesiyle, 15 Temmuz vesilesiyle Türkiye’deki her türlü aykırı, itiraz seslerinin bastırılmasının bir fırsatçılık olduğunu insanların söylemesi gerekiyor.
Sonuç olarak, toparlayacak olursam, bir yıl içerisinde çok ciddi bir fırsat kaçırıldı. Bundan toparlama imkânı pek gözükmüyor. Önümüz bu anlamda çok parlak değil. Bu hafta içerisinde fırsat buldukça 15 Temmuz bahsinden başka yayınlar yapmaya devam edeceğim. Özellikle Fethullah Gülen Cemaati’nin bu bir yıl içerisinde ne duruma geldiği konusunda bir yayın yapmayı düşünüyorum. Muhtemelen yarın bu yayını yaparım.
Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir