Ekran Resmi 2017-07-19 18.44.45

Transatlantik: Batı’da 15 Temmuz algısı & Trump-Putin ilişkisi ve Ortadoğu

Yayına hazırlayanlar: Gamze Elvan & Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler! Bu hafta Transatlantik’te yine Ömer Taşpınar’la tek olarak yapıyoruz. Gönül Tol, önümüzdeki hafta da olmayacak, ama bir sonraki hafta tekrar üç kişi olacağız. Ömer Washington’da. Ömer, merhaba!
Merhaba Ruşen!

Şimdi, iki konu konuşacağız; bir Orta Doğu konuşacağız, bir de geçen hafta kaldığımız yerden 15 Temmuz Darbe Girişimi ABD başta olmak üzere Batı’da nasıl algılanıyor? Geçen hafta bunu konuştuk, biliyorsun. Senin son derece soğukkanlı ve objektif değerlendirmelerini yurtdışında yaşayan Cemaatçiler, Fethullahçılar bayağı bir takdir ettiler, biliyorsun sen de fark etmişsindir. Hatta bana her zamanki kinlerini kusarak şey gibi değerlendirmeler yaptılar. Daha önce Henri Barkey’le yaptığım yayında da böyle olmuştu, ben senin söylediklerinden çok rahatsız olmuşum; halbuki sen gerçekleri söylemişsin. Şimdi, bunun bir üzerinden geçelim. Geçen hafta sen Washington İnstitute’ta Soner Çağatay ve eski Büyükelçi Jeffrey’le beraber 15 Temmuz’la ilgili bir toplantıya katılacağını söylemiştin, onu bir sorayım; orada neler konuşuldu? Neler soruldu? Sen neler anlattın? Kaldığımız yerden devam edelim.
Evet, benim katıldığım toplantı Washington’daki birçok think-tank’le yapılan toplantılara benzerdi. Gerçekten belki altı-yedi tane birbirine benzer panel vardı geçen hafta ve ben kendime daha çok şöyle bir görev edindim: Herkesin çok fazla bildiği konuları, Türkiye’deki otoriter gidişatı anlatmak yerine, ya da “Darbeden sonra ne oldu?” yerine Gülen Hareketi’ni anlatmaya çalıştım. Yani bu Hareket neden devletin içine girmeye çalıştı? Nasıl ikili bir yapısı vardı? Bu ikili nasıl oluştu? Neden Fethullah Gülen Milli Görüş’le anlaşamazken Tayyip Erdoğan’la anlaşmaya başladı? Biraz bunları anlattım ve ilgi çekiyor bunlar, çünkü Amerikalılar geçen hafta söylediğim gibi Türkiye’yi üç aşağı beş yukarı takip ediyorlar; fakat belirli kalıplar çerçevesinde duymaktan sıkıldılar artık. Yani Erdoğan’ın otoriter olduğunu anlıyorlar, mesela Gülen Hareketi’ni tam olarak anlamıyorlar; bu hafta Gülen’le ilgili çok haber çıktı. Ben de Gülen Hareketi’nin nereden geldiğini, nasıl bir hareket olduğunu, bunları anlatmaya çalıştım. Soner ve James Jeffrey, Soner daha çok Türkiye’deki otoriter gidişatı, Erdoğan’ı anlattı, Jeffrey de eski büyükelçi olarak Türk-Amerikan ilişkilerindeki kötü gidişatı anlattı.

Peki, sorular oluyor tabii. Ne tür şeyleri merak ediyorlar? Şimdi bir kere Türkler varsa izleyicilerden, onlar genellikle kendi bulundukları yerleri öne çıkartırlar bu tür toplantılarda; ama daha çok Amerikalı değişik kurumlardan gelen kişilerin soruları, neyi daha çok merak ediyorlar?
Benim ilgimi çeken şu oldu, dikkatimi çeken; mesela Kürt meselesi üzerinde çok fazla duruyorlar, çok. Yani Türkiye’deki gidişattan çok Kürt meselesi üzerinde duruyorlar hâlâ. Yani Türkiye’deki gidişattan çok Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl etkiliyor şu son dönem ve darbe konuşuluyor olmasına rağmen, birinci yılı konuşuluyor olmasına rağmen daha çok mesele burada. Özellikle Amerikalıların sordukları sorular Türk-Amerikan ilişkileri nereye doğru gidiyor? Bunun iki boyutu var, Kürt boyutu var, PYD boyutu var, Suriye — ki o şu anda daha önemli bir konu. Ama ikinci konu da Fethullah Gülen meselesi. Yani “Türkiye açısından bu ne derecede ciddi? Bir Kürt meselesi kadar ciddi mi? Erdoğan bunu nasıl kullanıyor?” Bu mesele de çok soruluyor; yani gerçekten Fethullah Gülen’in iade edilmesini istiyor mu? Yoksa acaba onun Amerika’da olması bir bakıma Türkiye’deki anti-Amerikan milliyetçi-ulusalcı havayı daha da beslemek açısından işine geliyor mu?” diye ilginç sorular da soruldu.

Ömer, demin sen de bahsettin, şimdi arkadaşlar Fransa’daki France24 Kanalı’na verdiği röportajdan bir bölüm gösterdiler. Wall Street Journal’da bir mülâkat daha çıktı National Public Radio’dan sonra. Mısır’da iktidar yanlısı bir gazeteye Sisi yanlısı konuştu ve üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri söylüyor gibi; ama her birinde de ayrı ayrı şeyler söylüyor. Wall Street Journal’la ilgili özellikle o fotoğraf çok konuşuldu, bilmiyorum senin de dikkatini çekti mi? Arkada şiir var vs. işte kıyafeti, seccade şu bu. Ne diyorsun? Semboller üzerinden mi yürümeye çalışıyor Gülen?
Valla açıkçası Ruşen, ben pek anlam veremiyorum bu tartışmalara; ama Türkiye öyle zor bir dönemden, öyle bir kutuplaşma döneminden geçiyor ki — mesela Mehmet-Ahmet Altan gibi insanlar sübliminal mesajlar verdiler diye içerideler. Yani her şeyin altında, her fotoğrafın altında, her sözün altında bir komplo, bir anlam, bir sembol aranıyor. Burada da ben açıkçası fotoğrafı gördüm, tabii ki insanlar bir paranoya içinde, “Acaba ne mesaj veriyor? Ne yapıyor?” diye. Bu bana şunu kanıtlıyor: Türkiye’de hâlâ çok ciddi, “Bu hareket güçlü ve yine bir şeyler yapabilir” korkusu var. Yani Amerika’dan gelen bir fotoğraf bir bakıma sanki Türkiye’deki havanın ne kadar kırılgan olduğunu, Türkiye’deki bu Fethullah Gülen meselesinin ne kadar insanlarda hâlâ bir korku yarattığını gösteriyor. Yani bu adam bir mesajla sanki Türkiye’yi karıştırabilecekmiş gibi. O açıdan bana, daha çok bir sosyolog olarak bakmaya çalıştığımda, bana çok ilginç geliyor. Türkiye’nin bu travmatik ruh hali.

Burada iki tane şerh düşmeme izin ver; birincisi: Hakikaten komplo aranıyor, ama Fethullah Gülen ve hareketi bir komplolar tarihi biliyorsun. Birçok kişiyi komplolarla içeri atmış, onun Sızıntı’daki –kendi imzasıyla yazmazdı o zamanlar– yazılarında kullandığı birtakım semboller vs. bu sembolleri falan çok kullanan bir hareket ve komployu çok seven bir hareket, onu bir kenara koyalım. İkincisi, demin söylediğin hususta, yanılmıyorsam hükümetten Nurettin Canikli, “İçeridekinden daha fazla FETÖ’cü var” diye yeni bir açıklama yaptı. Yani ne derece doğru, bilmiyorum, ama iktidar yetkilileri de o senin söylediğin, bu örgütün hâlâ çok güçlü olduğu gibi bir duyguya ya sahipler ya da bunu bir propaganda malzemesi olarak kullanıyorlar. Öyle de bir realite var.
Ben ikinci dediğin şeye –yani birincisi de tabii ki önemli, komplolar tabii ki önemli–, komplo üzerinden hareket edebiliyor olabilir, fakat Wall Street Journal’da bir fotoğraf üzerinden bir mesaj aramak, ya, bunlar bir şey yapacaklarsa herhalde Wall Street’ten gelecek bir fotoğrafa kalmadı diye düşünüyorum. Hâlâ bir haberleşme ağları vardır, hâlâ yapılacak bir şey varsa Amerika’daki bir söyleşide fotoğraf üzerinden gider mi, gitmez mi? Bilemiyorum. İkincisi söylediğin bence çok önemli. Onu Amerikalılar da soruyorlar, hükümet gerçekten bu işin arkasında bütünüyle duruyor mu? Yani bütün bu Cemaat üyeleri, “FETÖ”cüleri diyelim, gerçekten ayıklamak istiyor mu? İstiyorsa eğer neden hâlâ siyasetin içinde veya bilinen yerlerde bu isimler hâlâ var? Dolayısıyla bir soru işareti var ve bütün bunlar da Batı’da Erdoğan konusunda bir komplo mantığı ortaya çıkarıyor. Hâlâ “Acaba bu darbe onun kullandığı bir şey mi?” Hâlâ “Acaba Erdoğan gerçekten sonuna kadar gitmek istiyor mu? Sonuna kadar giderse Cemaat’le kendi bağları daha fazla ortaya çıkacak, siyaseten daha zorlanacak mı?” sorusu burada da soruluyor.

Peki, şunu soracağım: Orada senin gördüğün –yani izlemiş olman şart değil de, haberdar olduğun–, doğrudan kendilerinin mesela 15 Temmuz vesilesiyle falan düzenledikleri birtakım faaliyetler oldu mu? Buna bağlı diğer bir soru: Varolan faaliyetlerde boy gösteriyorlar mı? Mesela senin katıldığın toplantıda bu gruba yakın olduğu bilinen birtakım insanlar kalkıp, söz alıp bir şeyler söylediler mi? Ya da başka toplantılarda?
Şimdi, burada kendileri direkt olarak mesela eskiden Rumi Forum diye bir düşünce kuruluşu gibi bir yer vardı, onun dışında kendi düşünce kuruluşları vardı, ReThink adı altında, bunların çoğu artık eski gücünde değil; kimisi kapandı kimisiyse aktif değil çok fazla. Ve ben Cemaatçilerin düzenlediği bir panel görmedim, fakat başka bir kurum üzerinden kendilerine yakın iki-üç ismin, objektif isimle konuştukları bir-iki panel oldu. Yani buralarda Cemaat’e yakın bilinen bazı isimler konuştu. Toplantılara katılıyorlar mı? Katılmıyorlar mı? Katılsalar bile bence düşük bir profil izliyorlar. Genelde çok fazla belli etmeden saflarını, Türkiye’deki demokrasiyle ilgili bana göre akıllıca sorular soruyorlar. Geçen hafta konuştuğumuz gibi, Türkiye’deki gidişat onlara zaten çok ciddi bir nefes alma, oksijen sağlıyor ve o Türkiye’deki gidişatı son derece ciddi bir şekilde sorguladıklarında anlıyorsun ki, bunların bir kısmının, yani mağduriyet ve Cemaat’le bağlantıları var. Ama artık eskiden olduğu gibi açık açık, yüksek profilde dolaşmıyorlar bence.

Bu konuda artık çok yaygın bir gözlemimi söyleyeyim; sosyal medyada biliyorsun değişik vesilelerle beni bir nevi kum torbası gibi görüp bana hakaret eden çok insan var ve onların profillerine baktığım zaman ilginç bir kombinezon görüyorum. Mesela sol gazetelerin paylaşımları, İnsan Hakları Derneği, kimi zaman HDP vs. CHP’den paylaşım, ama bu paylaşımların hepsi tabii ki Türkiye’deki hak ihlâlleri üzerine, basın özgürlüğü üzerine. Yani kendilerinin doğru dürüst ürünü yok gibi, yani büyük ölçüde Türkiye’de şu anda ülke içerisinde var olup tabii birtakım hak mücadelesi veren kişi ve kurumların paylaşımlarını paylaşıyorlar büyük ölçüde; ama biliyoruz bu kişi ve kurumları, kendileri güçlü olduğu zaman hiç sıcak bakmıyorlardı. Böyle bir kullanma perspektifini senin demin söylediğine benzer bir şekilde yani burada yaşanan genel hak ihlâllerinin hepsini bir propaganda malzemesi olarak gerçekten kullanıyorlar ve o anlamda malzemeleri çok fazla bulmakta zorlanmadıkları da maalesef çok gerçek yani. Türkiye’de şu anda en son insan hakları savunucularının tutuklanması gibi. O yansıdı mı oraya? 6 kişinin tutuklanması?
Yansıdı. Özellikle Uluslararası Af Örgütü boyutu çok ciddi olarak yansımaya devam ediyor, fakat şöyle bir sorun var: Amerika sesini yüksek bir şekilde çıkarıp, eleştiremiyor Türkiye’yi. Gerçekten bu Kürt meselesi, PYD meselesi ve Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşıyor olması, bu stratejik ilişkilerde çok ciddi sorun yarattığı için, bir de Trump hükümeti Türkiye’deki insan hakları konusuna hiç değinmek için, fazla seslerini çıkaramıyorlar; ama tabii Dışişleri Bakanlığı’ndaki Türkiye masası, Dışişleri Bakanlığı’ndaki İnsan Hakları masası son derece rahatsız. Fakat tabii Beyaz Saray’a ya da ikili ilişkilere yansımıyor, çünkü şu anki en büyük dertleri bence –onu konuşuruz zannediyorum– Türkiye’nin Rusya’dan füze savunma sistemi alacak olması. Yani bir bakıma ikili ilişkilerdeki stratejik konular, özellikle güvenlik konuları, insan haklarını ikinci plana itiyor.

Bu noktada hemen geçelim o alana; şimdi ortak arkadaşımız Vali Nasr’ın bir yazısı çıktı iki gün önce yanılmıyorsam. Kendisi senin de hocalık yaptığın… hâlâ yapmıyorsun galiba ama, değil mi?
Yapıyorum yarı-zamanlı olarak.

SAIS’de dekan. İran asıllı ve Ortadoğu’yu en iyi bilen isimlerden birisi. O yazıyı burada yayınladık biz, başlığını biraz değiştirdim, yazının içerisinden bir şey çıkarttım. O da diyor ki, “Bir nevi, Ortadoğu’nun anahtarını Trump Putin’e hediye etti” diyor. Bir başka yazı Washington Post’ta çıktı; o da senin yakından tanıdığın Hint asıllı bir gazeteci, dış politika yazıyor. Adı Tharoor muydu?
Ishaan Tharoor.

Evet. O da özellikle Katar krizi üzerinden bir değerlendirme yaptı, orada ABD’nin bu krizi tetikleyen bir aktör olarak çok büyük bir hata yaptığını yazdı. Bunun üzerinden biraz gidelim. Gerçekten Vali Nasr’ın dediği kadar Ortadoğu’da Rusya inisiyatifi bayağı aldı ve ABD bayağı arkadan mı geliyor?
Öyle bir ortak kanı var artık, Amerikan medyasında Amerikan think-tank’lerinde de o yöne doğru bir bakış artık belirli bir hale geldi. Şimdi Trump yönetimi, Rusya’yla iyi ilişkiler kurmak istiyor, bu en başından beri ortada ve bunun nedenlerini herkes sorguluyor. Bunun nedenleri “Acaba silahsal bir bağ mı? Rusya’nın elinde Trump’la ilgili bir bilgi mi var?” Çünkü Trump mesela Çin’e karşı son derece sert konuşabilirken, genelde Rusya’ya bu kadar yumuşak bir şekilde yanaşması, hatta Rusya’yı bir stratejik bir ortak gibi görmesi, IŞİD konusunda özelikle radikal İslam’a karşı, cihadcılığa karşı Rusya’yı bir ortak olarak görmesi, doğal olarak Amerika’da sorgulanıyor. Çünkü Rusya sonuçta Kırım’ı işgal etmiş, NATO’yla adı konmamış bir Soğuk Savaş içinde ve son derece saldırgan bir ülke olarak görülüyor. Suriye’deki faaliyetleri de kesinlikle sadece IŞİD’e karşı değil; bütünüyle rejimi güçlendirme yönünde İran’la yakın giden bir ülke. “Acaba Türkiye’yi NATO’dan koparabilir mi?” tartışması yapılırken Trump’ın Putin’e bu kadar yakın olması, Amerika’da çok ciddi bir soru işareti yaratıyor.

Peki, burada bir parantez açalım Ömer. Bu meşhur G-20 zirvesinde yaptıkları açık görüşmeye ek olarak, diğer liderler yemekteyken baş başa bir saat görüştükleri çıktı ortaya. Hatta bu görüşmede Amerikan tarafının tercümanı bile yokmuş, sadece bir Rus tercüman varmış; yani iki kişi ve bir Rus tercüman ve bir saat ne konuştukları bilinmiyor. Önce buna Trump yine her zamanki gibi “fake news” “yalan haber” demişti; sonra bunu Beyaz Saray’da doğruladı, ama içerik bilinmiyor. Orada şu anda –biliyorum– sağlık sigortası meselesi çok konuşulduğu için biraz geri planda kalmış olabilir, ama bu çok normal bir durum değil herhalde.
Normal bir durum değil, fakat Amerika’da şu anda bahsettiğin meseleden daha önemli, bir haftadır –sizin de zannediyorum bununa ilgili bir haberini olmuş konuşulan– Trump’ın oğlunun kampanya sırasında geçen yıl, Haziran ayında yani geçen yıl bu zamanlarda, seçimlerden önce, kampanya sırasında Rusya’ya, Kremlin’e son derece yakın bir avukatla, lobicilik yapan bir grupla konuşması ve bu grubun “Elimizde Hillary Clinton’la ilgili gizli belgeler var, size vermek istiyoruz” demesi üzerine Trump’ın oğlunun bunun üstüne atlaması, “O gizli toplantıya kimler katıldı? Acaba bu gizli toplantı Trump’la Moskova arasında Kremlin arasında bir organik bağ var mı?” sorusunu gündeme getirdi. Şimdi bu ortamda bahsettiğin haber çıktı, “Putin’le gizli görüştü” diye. Şimdi bir de şunu belirtelim: Trump medyaya karşı bir savaş açmış durumda. Özellikle CNN’e karşı, burada çok seyredilen CNN’e karşı, geçmişte AKP’nin Doğan Medya’ya açtığı gibi bir savaş açmış durumda. Hatta burada demin bahsettiğin Washington Post’taki arkadaşım Tharoor, Trump’la Erdoğan’ın medyaya yaklaşımını benzeten bir haber de yapmıştı. Bu çok ciddi konuşuluyor; yani Trump’ın medyayla savaşı. Dolayısıyla medyada ne çıkarsa Trump hemen “Bu yalan” diyor, ama arkasından belgeleriyle içerinde sızdırılan haberlerle bu çıkınca Trump bu sefer geri adım atıyor, “Evet, doğru” diyor “fakat bu bilgileri sızdıranlar Amerikan derin devleti ve beni yıkmak istiyorlar” diyor, “bu kabul edilemez” diyor ve bu sefer bürokrasiyle ve Beyaz Saray’daki kendine bağlı çalışan ama aslında demokratlara yakın olarak gördüğü Dışişleri Bakanlığı’ndan memurlarla bir kavga içinde. Ve Amerika’nın şu andaki dış politikası o kadar karışık ki, yani Dışişleri Bakanı’yla Trump’ın Beyaz Saray’ı arasında o kadar ciddi bir çatışma var ki — Katar meselesinde mesela farklı farklı yerlerdeler. Rusya meselesinde de daha dengeli gitmeye çalışan bir Pentagon var, Dışişleri Bakanlığı var; ama Trump iki tane tweet’le veya Putin’le yaptığı gizli bir toplantıyla birdenbire herkesin kafasındaki o şüpheleri tekrar gündeme getiriyor. Ve Trump işadamı gibi yönetiyor Amerika’yı; yani bir bakıma devlet geleneğine uygun şeyler yapmıyor, devlet geleneğinde hiçbir zaman Başkan’ın yanında resmî yetkili olmadan, not tutan birisi olmadan, buradaki Ulusal Güvenlik Konseyi’nden birisi olmadan Putin’le görüşmesi, Amerikan devlet teamüllerinde olmayacak bir şey, fakat bunu yapmış. Şimdi orada ne konuşuldu? Ne konuşuyorlar? Bütün bunlar büyük bir merak yaratıyor ve Trump’a olan güven daha da azalıyor medyada ve Amerikan merkezinde. Fakat Trump’a olan sempati Trump’a oy verenlerde devam ediyor ve Trump’ı sevenler, Trump’ın farklı bir politikacı olduğuna inanlar, bu Rusya meselesine “Bir kaşık suda fırtına, hiçbir şey yok burada” diyorlar. Bütünüyle derin devletin ve medyanın Trump’a açtığı savaş olarak görüyorlar. Dolayısıyla Trump’ın tabanı Trump’ın arkasında, Trump da buna güveniyor ve hâlâ kendisinin bir sonraki seçimde yine seçimleri kazanarak gerekli cevabı vereceğini düşünüyor.

Peki Ömer, bu Türkiye’nin Rusya’dan füze savunma sistemleri alması meselesi. Yine Moskova’dan bir açıklama geldi bütün pürüzlerin aşıldığı, bir tek finansman sorununun olduğu yolunda. Daha önce de benzer bir açıklama gelmişti. Türkiye’den gelen açıklamalar, Moskova’dan gelen açıklamalar kadar coşkulu olmamakla beraber, en azından bu açıklamaları tekzip etmiyorlar. Oradan anladığım kadarıyla bu pazarlık ya da bu muhtemel alışveriş bayağı bir tedirginlik yaratıyor, öyle mi?
Demin bahsettiğimiz konu, mesela Rusya’nın alan kazanması Ortadoğu’da. O çerçevede değerlendiriliyor bu S400’ler, füze savunma sistemi de. Şimdi Trump belli hatalar yapıyor diyor Amerika’daki dış politika uzmanları. Mesela Washington Post’ta, New York Times’taki başyazılarda diyor ki: “Neden bu Katar krizi doğdu? Bu bütünüyle Trump’ın Suudi Arabistan’a açık çek vermesi nedeniyle oldu.” Ve bir bakıma “Suudi Arabistan’ın agresif tutumu Trump’ın yaptığı hatalar nedeniyle” değerlendirmesi yapılıyor. “Katar bu şekilde hem İran’a, hem Türkiye’ye hem de Rusya’ya daha fazla yanaştı” deniyor. Yani Katar Dışişleri Bakanı Moskova’ya gidip görüşmeler yapıyor mesela. Aynı çerçevede “Trump’ın Suriye’de yaptığı hatalar, özellikle Kürtleri, PYD’yi silahlandırması Türkiye’yle ilişkilerde ciddi bir kriz yarattı” deniyor. Ve Türkiye buna bir bakıma neredeyse misilleme olarak Rusya’ya daha fazla yanaşabilir. Zaten Türkiye’de bir anti-Amerikan, anti-AB, anti-Batı gidişat var. Ve Türkiye’nin Rusya’dan füze savunma sistemi alması NATO içinde çok ciddi bir çatlak olarak değerlendiriliyor. Bu gerçekten de böyle. Çünkü NATO sistemiyle interoperability’si olmayan, aynı sistem içinde çalışmayacak bir füze savunma sistemi bu. Ve bir NATO ülkesinin bunu satın alıyor olması Pentagon açısından, Amerika açısından ciddi bir başarısızlık. Burada sorulan soru şu: Acaba Türkiye bunu bir pazarlık unsuru olarak mı yapıyor? Daha önce Çin’den de almaya kalkmıştı bunu fakat son anda vazgeçmişti. Acaba bunu Amerika’dan veya Avrupa Birliği’nden –bir İtalyan-Fransız sistemi de var çünkü–, onlarla daha iyi fiyatlar ve daha iyi şartlarda bir anlaşma sağlamak için mi bunları yapıyor? Mesela teknoloji paylaşımı konusunda Patriot’lar gelse veya Fransız-İtalyan sistemi gelse daha fazla taviz alabilir mi Türkiye sorusu soruluyor. Fakat genelde korkulan Rusya’nın Ortadoğu’da hatta NATO içinde zemin kazandığı.

Peki, Ömer bitirmeden önce şu son şeyi bir kısaca… Sağlık reformunda da yeni bir fiyasko. Başta fiyaskoyla başladı, sonra toparladı dendi. Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’deki çoğunluğunun desteğini almakta zorlanıyordu. Sonra aldı. Şimdi galiba yine ciddi bir şekilde zorlanıyor. Bu yine geçici bir şey mi, yoksa çok ciddi bir çoğunluğu oluşturan Cumhuriyetçilerin Trump’la olan ilişkilerinde çok ciddi kopukluklar mı var?
Bu gittikçe yapısal bir mesele haline geldi. Çünkü Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi, yani Senato’ya oranla daha kalabalık olan Temsilciler Meclisi bir yasa çıkardı ve Obama’nın sağlık reformunu lağvetti. Ve “Yerine biz böyle bir sistem getirmek istiyoruz” diye bir proje getirdi. O projeye göre Amerika’da 30 milyona yakın kişi sağlık sigortasını kaybedecek. Yani Obama daha sosyal devlete yakın, daha Avrupa’dakine birazcık olsun benzer, sağlık sigortası şirketlerinin, ilaç şirketlerinin belini kıran bir sistem getirmişti. Şimdi sağa yakın neo-liberal politikalar izlemek isteyen Cumhuriyetçiler buna karşı tekrar özel sektörün, piyasa ekonomisinin güçlü olduğu bir sağlık sigortası sistemi getiriyorlar. Fakat burada kaybeden Amerikan halkı oluyor, özellikle de alt orta sınıf, fakirler oluyor. Bu alt orta sınıf fakirlerin önemli bir kısmı da Trump’a oy veren kişiler, özellikle bu işsizliğin yoğun olduğu bölgelerde. Dolayısıyla Trump aslında iki arada bir derede kalıyor. Tam destek vermek istemiyor bu sağlık reformuna. Ama bir yandan da Obama’dan nefret ediyor, Obama’nın sisteminden de nefret ediyor. O yüzden Trump destekliyor gibi gözüküyor bu sağlık reformunu. Fakat sonuçta bu Temsilciler Meclisi’nden çıkan yasa iki gün önce Senato’da reddedildi. Yani daha doğrusu Senato’da yeterince çoğunluk olmayacağı anlaşıldı ve Senato’daki Cumhuriyetçiler dediler ki: “Şu anda bunu rafa kaldırıyoruz, Obama’nın sistemiyle devam edilecek”. Ve bu Trump açısından da, Temsilciler Meclisi’ndeki sağa ve piyasa ekonomisine yakın Cumhuriyetçiler açısından da büyük bir başarısızlık oldu. Amerikan ekonomisi açısından da şöyle bir önemi var: Eğer Trump sağlık reformunu geçiremiyorsa, vergi reformunu nasıl geçirecek? Büyük harcamalar yapması gerekiyor buradaki altyapı sistemini değiştirmek için, altyapı yatırımları için. Onları nasıl geçirecek? Yani parti içinde bir dağınıklık var ve Trump partiyi doğru dürüst toparlayamıyor imajı doğuyor. Bu da Amerika’daki ekonomik gidişatı ve tüketici güvenini ve dolayısıyla New York’taki borsayı, faiz hadlerini etkileyebilir. O açıdan önemli bir gelişme bu.

Evet, Ömer burada noktayı koyalım. Bu haftaki Transatlantik’i de böyle noktalayalım. Sana çok teşekkürler. İzleyicilerimize de teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar Transatlantik’i yapmak üzere, herkese iyi günler.
İyi günler, teşekkürler.