Ekran Resmi 2017-07-26 18.53.00

Transatlantik: Erdoğan’ın S-400 açıklaması, ABD’den Rusya’ya yeni yaptırımlar

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba iyi günler. Transatlantik’te karşınızdayız, bu hafta da Gönül Tol yok, ama haftaya olacak, söz. Şu anda Washington’da Ömer Taşpınar’la bu hafta yine baş başa sürdüreceğiz. Ömer, merhaba!
Merhaba Ruşen, iyi yayınlar!

Cumhuriyet Davası’yla başlayalım; bizim burada gündemimiz Cumhuriyet Davası, bugün üçüncü günü. Ahmet Şık biraz önce savunmasını tamamladı ve o Jacques Vergès’in o Kopuş Savunması denilen türden bir savunma yaptı. Kendisi yargıladı, yani siyasî bir savunma yaptı; ama daha önceki savunmaları da görüyoruz, bugün herhalde bitecek. Ne diyorsun? İngiliz basınında, Fransız basınında çok ilgi gördük; ama Amerikan basını çok fazla ilgili değil sanki. Yanılıyor muyum?
Yanılmıyorsun. Burada New York Times’ta, Washington Post’ta küçük haberler olarak çıktı, televizyonlara da yansımadı, Avrupa’ya oranla daha az ilgi var Türkiye’deki basın ve insan hakları sorunlarına. Bir bakıma artık burada kanıksandı diyebiliriz. Yani Türkiye’de gazetecilerin hapiste olması, bu davaların başlıyor olması, insan haklarıyla ilgili sorunlar, akademisyenler, hatta açlık grevleri gibi konular maalesef artık Amerikan basınında çok fazla yer bulmuyor. Daha kötüsü, Amerikan siyasetinde de belki çok etkili değil; çünkü Trump yönetiminin Türkiye’deki demokrasi sorunlarıyla, insan hakları sorunlarıyla, ifade özgürlüğü konusundaki sorunlarla ne fazla ilgilendiğini görüyoruz ne de bu konularda bir açıklama yapılıyor. Dışişleri Bakanlığı eskiden, klasik anlamda bir derin kaygı –o da artık klişeleşmiş bir sözdü–, derin kaygı dile getirir; o bile dile getirilmiyor artık. O açıdan Amerika’da Türkiye’yle ilgili bıkkınlık ve kabullenmişlik hali var diyebiliriz.

Peki, şu anda ABD’de özellikle başkentte, Washington’da en çok Türkiye’yle ilgili gündemde olan –geçen hafta konuşmuştuk– Rusya’dan alınması söz konusu olan S-400 füze savunma sistemleri. Cumhurbaşkanı Erdoğan Körfez dönüşünde bu olayın artık olduğunu söyledi. Tam konfirme etmedi Rusya aslında, ama çok net bir şekilde artık Türkiye’yle bu füze savunma sistemleri için anlaştığını beyan etti. Ne deniyor orada? Nasıl olsa son anda vazgeçer duygusu mu hâkim? Yoksa gerçekten bu ciddi ciddi olacak mı deniyor?
Şimdi ilginç bir şekilde New York Times veya Washington Post‘da, yani Türkiye’yi takip eden gazetelerde bununla ilgili kesinleşmiş bir haber çıkmadı. Yani haber niteliğinde bu kesinleşmediği için basına yansımadı. Fakat yorum yapan dergilerde, Foreign Policy gibi dergilerde, dış politika dergilerinde bu konuyla ilgili son zamanlarda haberler çıkmaya başladı; daha doğrusu yorumlar yapılmaya başladı; “Türkiye bunu neden yapıyor? Nasıl yapabiliyor?” diye. Amerikan hükümetinde de benim gördüğüm kadarıyla Dışişleri Bakanlığı’nda, Pentagon’da, Beyaz Saray’da bir “bekle gör” politikası var. Yani henüz tam olarak inanmak istemiyorlar bunun olduğuna ve sanki hâlâ bir pazarlık unsuruymuş gibi görüyorlar gibi geliyor bana. Yani “Acaba son anda vazgeçer mi? Bunu son raddeye kadar getirip anlaşma imzalandı bile diyebilir, fakat bunun parası yatırılmadıkça –yani 2,5 milyar dolarlık bütçesi var bunun– bu yatırılmadıkça bununla ilgili kesinleşmiş bir kanıya varmak istemiyorlar. Pentagon’un başındaki Savunma Bakanı Jim Mattis, bu konuyla ilgili bir açıklama yaptı ve “Ciddi sorun olur” dedi. O bir bakıma ültimatom gibiydi Türkiye’ye ve onun açıklamasından yola çıkacak olursak, NATO’daki füze savunma sistemiyle yani patriotlarla bu S-400’lerin aynı sistem içinde “interoperability” diyorlar, beraber hareket edebilme ve NATO sistemi içine entegre edilemeyecek olması, ciddi bir kaygı yaratıyor. Yani Türkiye’nin NATO içindeki yeri konusunda ciddi bir kaygı yaratıyor. Tabii bütün bunları Kürt meselesine de bağlamak gerekiyor, PYD konusunda Türkiye’nin şikâyetleri ortada, özellikle yorum yapanlar bir bakıma bunu Türkiye’nin bir misillemesi olarak değerlendiriyorlar biraz da; yani Türkiye kaçınılmaz olarak bir cevap verecektir Amerika’nın PYD’yle Suriye’de hareket etmesine, verebileceği en sert cevaplardan biri. Yani İncirlik’i kapatmak yerine Rusya’dan füze savunma sistemi alması Türkiye’nin bir nevi misilleme olabilir, bu konuyla ilgili yorumlar okuyorum — ki ben de böyle düşünüyorum. Türkiye’nin bunu yapması şu anda çok daha kolay; Amerika’ya bir bakıma “Beni çantada keklik görme, benim alternatiflerim var. Rusya’yla da daha ciddi bir stratejik ortaklık içine girebilirim” mesajı bu.

Ömer, bu NATO meselesinin bir başka boyutu tabii ki esas olarak ABD, ama NATO’nun Avrupa’daki önde gelen ülkeleriyle de Türkiye’nin sorunları var; özellikle Almanya’yla var ve bunun bir ayağı da doğrudan NATO’yu ilgilendiriyor. Konya’da, İncirlik’te vs. bayağı bir gerginlik var. Bu gerginlik, biraz sanki Türkiye geri adım atar gibi oldu ama, bu gerginlik sence sürecek mi? Ve sürerse bu NATO’yu nasıl etkileyecek?
Almanya NATO’nun en güçlü üyesi değil, yani NATO’nun en güçlü üyesi sonuçta ABD; İngiltere ve Fransa’nın NATO içinde Almanya’ya göre daha güçlü bir yeri var. Fakat Almanya’nın Türkiye’yle ekonomik ilişkileri çok güçlü ve aynı zamanda da tabii Almanya AB içinde Fransa’dan daha güçlü bir konumda. Dolayısıyla Türkiye’nin AB ile ilişkilerini ciddi olarak sallayacak bu Almanya’yla yaşanan kriz. NATO içinde de çatlak ses gibi yani bu Konya üssü. Biliyorsunuz zaten İncirlik’ten çıkmıştı Almanlar. Yani bunun bir kısmı tabii Merkel’in artık illallah demesinden kaynaklanıyor; yani Merkel elinden geldiğince Türkiye’ye stratejik sabır gösterdi, içeride muhalefete rağmen Tayyip Erdoğan’la bütün iletişim kanallarını açık tuttu, fakat Merkel de şu anda seçim döneminde ve Türkiye artık Almanya’da iç siyaset meselesi. Dolayısıyla bir yapısal mesele var, yani yapısal bir sorun var Türkiye-Almanya ilişkilerinde. Artık o nedenle bu göçmen krizi olmasa, yani Türkiye’nin elindeki Suriyeli göçmenler kartı olmasa, Almanya’yla belki de çok daha sert bir şekilde ilişkiler kopabilirdi. Fakat Almanya şu aşamada birazcık kendini tutuyorsa, Merkel birazcık kendini tutuyorsa, Türkiye’ye özellikle Suriyeli göçmenler konusunda muhtaç olduğundan. Onun dışında bana göre AB’de çok ciddi bir kopuş bekliyor Türkiye’yi Almanya konusunda ve burada Türkiye’nin Fransa’yla ilişkileri devreye girecek. Yani Macron’la benim görebildiğim kadarıyla Erdoğan arasında, şu anda yeni olması nedeniyle Macron’un, Türkiye’ye açmış olduğu bir kredi var ve bu özellikle Körfez konusundaki krizle, Katar meselesinde Macron’la Erdoğan arasında ciddi konuşmalar oldu. Türkiye-Fransa ilişkileri yeni dönemde Merkel’le olduğundan daha stratejik bir ortaklığa doğru gidebilir mi diye merak ediyorum. Almanya konusunda o nedenle ciddi bir sorun var ve bence NATO’dan çok AB konusunda bir kopuşa gidiyor.

Peki, ABD’ye dönelim. Temsilciler Meclisi Rusya’ya, İran’a ve Kuzey Kore’ye yeni yaptırımlar kararı aldı. Çok iddialı bir şey, bayağı da, neredeyse üyelerinin hepsi oy vermiş gibi değil mi? Karara destek vermeyen çok az üye var. Bu şimdi Senato’ya gidecek, Senato’dan geçerse Trump’ın önüne gelecek. Tabii ki buradaki en önemli husus, Trump’ın Rusya’yla yakınlaştığı bir dönemde Rusya konusunda bu kadar net bir şeyi Kongre’nin – ki çoğunluk yine Cumhuriyetçilerin, yani Trump’ın partisinin… Bu Amerika içerisinde yeni bir kriz mi olur? Yoksa Trump da bu şeyi itirazsız onaylar mı?
Amerika içinde kriz zaten şu anda Rusya konusunda daha çok Trump’ın kampanyasındaki önemli isimlerin, kendi damadı Jared Kushner başta olmak üzere kampanyasını bir aralar yürüten başka bir ismin Rus yetkililerle, Rus büyükelçisiyle, Kremlin’e yakın avukatlarla kampanya sırasında Hillary Clinton’ın kirli çamaşırlarını bir şekilde ortaya dökmek için konuşmuş olmaları. Bu nedenle Trump ekibi ciddi bir şekilde soruşturma altında. Burada Adalet Bakanlığı’nın bağımsız bir savcısı, FBI eski başkanı Robert Miller, son derecede saygı gören ve bağımsız bir isim olarak biliniyor. Kendisi bu konuda ciddi bir soruşturma yürütüyor ve Trump’ın şu anda asıl endişesi kendisine kadar çıkabilecek bir soruşturmanın başlamış olması. Buna bir Watergate skandalı gibi bakılabilir; hatta Trump’ın etrafındaki avukatlar acaba Trump’ın kendi damadını veya kampanyasının başındaki insanı –Paul Manafort diye birisi bu, Ukrayna’dan çok büyük paralar aldığı söyleniyor, Rusya’ya yakın Ukrayna yönetiminden yani Ukrayna’nın Rusya’ya yakın olan tarafının verdiği para bu– bu kişileri affetme yetkisi var mı? Başkan olarak affedebilir mi? Hatta kendisi suçlanırsa kendisini affedebilir mi başkan? Bu tartışmalar yapılıyor. Bu tartışmalar yapılırken, Cumhuriyetçiler Temsilciler Meclisi’nde artık bu Rusya meselesinde son derece zor durumda oldukları için, Cumhuriyetçi Parti bahsettiğin şekilde Rusya’ya yaptırımların devamı konusunda bir karar aldı. Yani İran ve Kuzey Kore belliydi, ama bunun içine Rusya’yı da koyarak Rusya’nın Amerikan seçimlerine müdahale ettiği konusunda istihbarat olduğu için bu konuda ekstra daha fazla finansal yaptırımlar getirdiler ve Trump da buna imza atacağını söyledi. İlginç bir şekilde Trump burada direnmedi; normal şartlarda Trump Rusya’yla ilişkileri düzeltebilmek için veya Rusya’ya –bilmediğimiz nedenlerle– bir şekilde bağlı olduğu için bu yaptırımlara karşı çıkacak zannederdin, fakat öyle yapmadı ve Beyaz Saray’dan gelen sinyaller, Trump’ın bu yaptırımları imzalayacağı yönünde. Dolayısıyla Trump’ın bir bakıma Rusya konusunda, Rusya’yla iyi ilişkiler kurma konusunda eli kolu bağlanmış durumda Kongre tarafından, Kongre’deki Cumhuriyetçi çoğunluk tarafından. Dolayısıyla bu Kongre’de bir kriz değil; yani Trump’la Kongre arasında bir kriz değil. Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçilerin Trump’la aralarına bir mesafe koyduklarını gösteriyor bu; fakat Trump’ın da yüzü yok, yani bu konuda: “Hayır, ben Rusya’yla iyi ilişkilere devam edeceğim, yaptırımları kaldıracağım” demeye yüzü yok. Dolayısıyla eli kolu biraz bağlanmış durumda.

Peki, burada demin sözünü ettin, soruşturmayla ilgili olarak Adalet Bakanı’ndan alenen şikâyetçi olduğunu gördük, Sessions’dan ve o da Cumhuriyetçi Parti’de Trump’a ilk açık destek veren senatör olarak biliniyor değil mi? Ve oraya bir nevi ödüllendirilerek getirildi ve kaç ay oldu, Trump’ın en son ona karşı attığı bir tweet’te de gördük, çok şikâyetçi ve bir ihtimal onu görevden alabilir deniyor ve hatta yerine de Giuliani’nin gelme ihtimalinden söz ediliyor. Şimdi iç içe oluyor, ama biz seninle Giuliani’yle ilgili neyi konuştuk? Reza Zarrab olayında onun avukatlığını üstlenmesi ve şimdi o kişinin Adalet Bakanı olma ihtimali şu anda anladığım kadarıyla orada masada. İşler bayağı karışacak herhalde.
Eğer böyle bir adım atarsa Cumhuriyetçiler, Temsilciler Meclisi’nde Giuliani’ye “hayır” bile diyebilir. Çünkü Giuliani’nin bu para işleri konusunda, yani lobicilik konusunda Türkiye dahil olmak üzere başka ülkelerden yüklüce paralar almış olduğu geçmişte biliniyor. Dolayısıyla Giuliani sicili temiz bir kişi değil; fakat Trump’a çok yakın olduğu doğru, aynı zamanda senin anlattığın da doğru; yani Trump’ın Alabama eski senatörü Sessions’dan şikâyetçi olduğu da doğru. Niye şikâyetçi bu adamdan? Aslında temel nedeni Rusya konusunda bu özerk savcının, bağımsız savcının atanmasına izin vermesi, yeşil ışık yakması ve Rusya konusunda ilginç bir şekilde Sessions’ın kendisi o ve de Adalet bakanı olarak tescil edilirken yaptığı konuşmada –ki bunlar biliyorsun Kongre’den ve Senato’dan bir konfirmasyon almak zorundalar– Sessions orada yalan söyledi, yetkililere “Rus büyükelçisiyle hiçbir şekilde konuşmadım” dedi, sonra konuşmuş olduğu ortaya çıktı ve çok zor durumda kaldı Sessions. Çok zor durumda kaldığı için de “Rusya ile ilgili herhangi bir soruşturmada Adalet Bakanı olarak devrede olmayacağım, kendimi çekiyorum bu dosyadan” dedi. Dolayısıyla dosyaya müdahale etme hakkını bir şekilde kaybetti ve Trump buna çok kızıyor. Normalde Adalet Bakanı’nın Rusya davasına müdahale etmesini ve bu davanın kapatılmasını istiyor; aynı zamanda Adalet Bakanı’nın Hillary Clinton’ın üzerine gitmesini istiyor. Hillary Clinton’ın e-mailleri, Hillary Clinton’ın kampanyasında yaşanan yolsuzluklar konusunda Hillary Clinton’ın üzerine gitmediği için de kızıyor Sessions’a. Sessions da tabii ki biraz mesafe almaya çalışıyor Trump’a karşı; çünkü Adalet Bakanı geleneksel olarak her ne kadar kabine üyesi ve başkan tarafından atanıyor olsa da Adalet Bakanlığı’nın Amerika’daki bağımsız yargı sistemi çerçevesinde bir özerk konumu olması gerekiyor. Fakat Trump buna kesinlikle saygı duymuyor; bir bakıma yargının bağımsızlığına saygı duymuyor ve Sessions’ın üstüne gidiyor. Giuliani’yi getirirse bence ciddi bir siyasi kriz olacaktır Kongre’de. Giuliani yerine birazcık daha saygıdeğer birini, ama yine kontrol edebileceği birini getirmeye çalışabilir. Bu arada Sessions da direnecek gibi geliyor bana; çünkü istifa etmek istemediğini, görevde kalmak istediğini basına yansıttı.

Peki Ömer, bir konu daha var. O ilginç bir konu, Türkiye’de medya buna çok fazla yer vermedi, malum nedenlerle. Anadolu Ajansı Suriye’deki Amerikan üslerinin bir haberini yaptı ve bu çok fazla yankı bulmadı burada belki, ama Washington’da öfkeye yol açtığını duyduk. Bir kere Anadolu Ajansı olması nedeniyle doğrudan devletin yaptığı bir iş olarak algılıyorlar herhalde. Kapandı mı o olay, çözüldü mü?
Buradaki büyükelçilik çok uğraştı meselenin kapanması için; fakat Pentagon’daki öfke devam ediyor Türkiye’ye karşı. Suriye’deki bu Amerikan üsleri detaylı bir şekilde haritada gösterilince ve senin dediğin gibi Türkiye’de resmî kimliği olan bir yayın organı tarafından gösterilince, bunun sızmış olduğu ortada. Dolayısıyla şu anda şöyle bir izlenim var Pentagon’da: Türkiye son derece öfkeli Amerika’ya karşı PYD konusundaki Amerikan tavrı nedeniyle, PYD ile beraber hareket ediyor olması nedeniyle ve bu öfkesini belirli şekillerde misilleme yaparak gösteriyor Türkiye. Bunların en önemlisi yayının başında konuştuğumuz füze savunma sistemi S-400’leri alma sinyallerinin artması. Ama öbürü Amerikan askerlerinin hayatını da tehlikeye atabilecek bir şekilde bu haritanın sızdırılması. Türkiye de diyor ki: “Tamam, bu haritanın belki sızdırılmaması gerekiyordu; fakat bu üslerin orada olduğu başka yayın organlarında da yansıtıldı” — ki tam olarak nerede yansıtıldığı belli değil; Türkiye bir bakıma “Ben yapmadım” diyemiyor. Bu bir şekilde sızdırıldı ve kimin sızdırdığı konusunda bir soruşturma başlatılmıyor. Büyükelçilik de, burada Washington’daki Türk büyükelçilik de zorlanıyor kendini savunmakta. Beyaz Saray’ın fazla belli etmiyor olmasına rağmen ilişkiler bana göre son derece gerilmiş durumda şu anda Amerika’yla, Pentagon’la. Türkiye ile ilgili ismi konmamış bir kriz yaşanıyor Türkiye ile Amerika arasında. Ve bu harita bunun belki de ikinci derecedeki önemli boyutu; ama ilk mesele, şu anda en önemli mesele S-400’ler. Ve Türkiye S-400’leri alırsa, bana göre Amerika ile daha ciddi bir krize doğru gidecek ilişkiler ve Türkiye sonuçta şöyle bir durumla karşılaşabilir: Amerika yavaş yavaş İncirlik yerine alternatifler aramaya başlayabilir. Çünkü eninde sonunda bu krizin tırmanacağı ve Türkiye’nin İncirlik’in kullanılması konusunda da rest çekebileceği konusunda bir izlenim var Pentagon’da benim görebildiğim kadarıyla.

Ömer, son olarak senin bayağı iyi bildiğin bir konu, İsrail meselesi, Türkiye-İsrail ilişkileri. Sen her ne kadar Washington’da olsan da hem AB’ye hem de İsrail meselesine çok hâkimsin. Bu son meseleyi takip edebildin mi? Mescid-i Aksa meselesiyle ilgili olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AKP grubunda yaptığı konuşmaya İsrail Dışişleri Bakanlığı Twitter’dan çok sert cevaplar verdi. Daha sonra Netanyahu’nun ofisinden de sert bir açıklama geldi, çok sert ve buna karşılık Dışişleri Bakanlığı’nın açıklaması, Ankara’dan yapılan cevap o kadar sert gelmedi, Cumhurbaşkanı da tekrar bu konuya değindi, yine yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha önceki İsrail çıkışlarıyla kıyaslandığı zaman bayağı yumuşaktı yani. Belki İsraillere, yabancılara biraz sert gelebilir; ama bildiğimiz eski açıklamalara göre yumuşaktı. Bu ne anlama geliyor? Ben açıkçası şaşırdım. Yani genellikle Türkiye-İsrail ilişkilerinde Ankara üst perdeden konuşurken, İsrail daha bir temkinli davranmaya çalışıyordu sanki daha önceki dönemlerde. Şimdi İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın tweet’leri hakikaten yenilir yutulur tweet’ler değil, böyle bayağı dalga geçercesine yazılmış, üslûp olarak hiç diplomatik olmayan bir üslûp.
Evet, şimdi İsrail’deki yönetim, Netanyahu yönetimi aslında İsrail yönetiminde en merkezde gözüküyor. İsrail’deki Knesset olsun, basın olsun Türkiye’ye ateş püskürüyor ve Netanyahu o nedenle aslında bir bakıma Türkiye’den gelecek tepkilere hazırlıklıydı; fakat zannediyorum Erdoğan’ın tonu düşürmesi birazcık da İsrail’in bu meselede geri adım atmasına bağlı oldu. Yani İsrail en sonuna kadar götürmedi meseleyi ve şu anda geri adım attığı için bir bakıma Erdoğan’a da konuştuğu tonu düşürme, ettiği sözleri birazcık yumuşatma fırsatı sağladı. Benim gördüğüm kadarıyla ilk başta Türkiye’nin çok ciddi tepki vermesi birazcık da iç politikaya bağlı bir şekildeydi Türkiye’de. Yani Türkiye’de senin de anlattığın gibi antisemitizme yatkın bir ortam var ve bu konuda zaten Türkiye Batı’daki imajı son derece kötüyken bir de buradan bir sorun yaşamak istememiş olabilir. O yüzden Erdoğan zor durumda kaldı. Bir yandan Türkiye’de güçlenmekte olan Selefi ve aşırı dinci, İslamcı kesimlerin tabir caizse gazını almak gerekiyordu. Öte yandan antisemitizme kayan ve ciddi olarak daha büyük gösteriler ve Türkiye’deki Musevi toplumunun can güvenliğini tehlikeye atacak gösterilerin de önünü almak gerekiyordu. Bu konuda Türkiye, Erdoğan bana göre elinden geldiğince dengeli adımlar atmaya çalıştı. Fakat bu çok zor bir mesele Türkiye için. Çünkü Türkiye’de Arap ülkelerinden farklı olarak gerçekten sokağın tepkisine dikkat etmeye çalışan ve meşruiyet arayışını ciddiye alan bir hükümet var. Yani Arap hükümetleri sonuçta seçime gitmiyorlar, kamuoyu yoklamalarına bakmıyorlar; ama Tayyip Erdoğan bunlara dikkat ediyor ve sokaktaki popülariteye göre, nabza göre şerbet veren bir siyasetçi. O nedenle bir Ürdün Kralı’na göre, bir Mısır’daki Sisi yönetimine göre Türkiye daha farklı tepkiler vermek zorunda kalabiliyor diye düşünüyorum.

Peki, orada şu hususu tekrar sormak istiyorum: İsrail Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık Ofisi’nden yapılan o açıklamalardaki garip, yadırgatıcı üslûba ne dersin? Yani tahrik edici bir üslûp olduğunu düşünüyorum ben. Yani öyle bir üslûp ki normalde Tayyip Erdoğan, yani hepimizin bildiği Tayyip Erdoğan, onu bir orta olarak görüp, hani futbol tabiriyle muz orta diyorlar, ona acayip bir şekilde o açıklamalar üzerinden çok büyük konuşmalar, çok sert meydan okumalar yapabilirdi; alttan aldı. Ama o şaşırtıcı bir şekilde –en azından ben şaşırdım–, provokatif bir üslupla yapılmış açıklamalar gibi geldi bana.
Şu anda İsrail’deki siyasete baktığında, İsrail’deki kabineye baktığında, Dışişleri Bakanı’na baktığında, Netanyahu’nun da sağında isimler var. Dolayısıyla çok da şaşırtıcı olmaması gerekiyor. İsrail hükümetinde, İsrail siyasetinde bana göre önlenemez, kaçınılmaz olarak radikalleşen, sağa doğru radikalleşen bir akım var. Dolayısıyla Dışişleri Bakanlığı’ndan çıkan açıklamaları kontrol etmekte bazen başbakanlık da zorlanıyor olabilir ve burada şaşırtıcı olan bence İsrail’den gelen tepkiden çok Türkiye’nin senin deyiminle gelen ortaya bir bakıma çok fazla girmemesi, topa girmemesi. Bu da bana göre Türkiye’de iç dinamiklerden kaynaklanıyor, yani Tayyip Erdoğan bir şekilde olayın daha da büyümesini istemedi. Ama Netanyahu sayesinde de İsrail sahada, mesela Mescid-i Aksa’ya giriş konusunda geri adım adım attı. Mesela metal detektörleri kaldıracağını söyledi. Bu da bir bakıma Tayyip Erdoğan’a konuşma dozunu düşürme şansını tanıdı diye düşünüyorum.

Evet Ömer, burada noktayı koyalım bu hafta Transatlantik’e. Çok teşekkürler. Haftaya Gönül de olacak, sen de olacaksın. Eski günlere döneceğiz; öyle diyelim. O zaman Ömer Taşpınar’a çok teşekkür ediyoruz, izleyicilerimize de çok teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar Transatlantik’te buluşmak üzere, iyi günler.