fethullah-gulen-ekrem-dumanlijpgU2nY9lno

Fethullahçı gazeteciler neler anlatıyor?

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bugün Fethullah Gülen örgütünün Türkiye’deki medya kuruluşlarında çalışmış olup daha sonra darbenin hemen öncesinde ya da hemen sonrasında, genellikle 15 Temmuz’un öncesinde ülkeyi terk eden bazı gazetecilerin bulundukları yerlerden –ki ABD ve Avrupa ülkeleri– sosyal medya üzerinden yaptıkları bazı yayınlara değinmek istiyorum. Bunları uzun süreden beri biliyordum, duyuyordum. Arada sırada göz attığım da oluyordu. Ancak bu hafta sonu bayağı kendime iş edindim ve bulabildiğim kadarını internet üzerinden, YouTube üzerinden izlemeye çalıştım. Özellikle Ekrem Dumanlı’nın. Ekrem Dumanlı çünkü bu konuda medya ayağında Cemaat’in en önemli ismiydi. Zaten kendisi de belli bir tarihten itibaren düzenli bir şekilde yayın yapmış ve hemen hemen her konuya değinmişti. Tabii burada ilginç olan hususlardan birisi şu: Ekrem Dumanlı’nın benim tespit ettiğim ilk yayını 27 Mayıs 2017. Yani aradan yaklaşık bir yıl geçtikten sonra yayın yapmaya başlıyor. Onun dışındaki benim gördüğüm yayınların büyük bir kısmı da bu son birkaç ay öncesinde başlamış yayınlar. Bunlar genellikle Youtube üzerinden yapılıyor. Bazılarının Periscope’tan canlı yapıldığını da biliyorum. Ama Ekrem Dumanlı ve diğerleri, mesela Erkam Tufan Aytav gibi isimlerin genellikle YouTube’u kullandıklarını görüyoruz. İlk başta tek kişi yayınları. Daha sonra Skype ile bağlanarak iki hatta üç kişiyle yayın yapmış olduklarını görüyoruz. Bu da bir şekilde örgütlü bir faaliyeti bize gösteriyor. Belli bir tarihten sonra belli ki bu yapı yurtdışında yaşayan medya insanlarını sosyal medyayı kullanarak bir faaliyete geçirtmiş. Burada da örgütlü bir faaliyet göze çarpıyor. Zaten bu kişilerin ayrı ayrı gidip Türkiye’yi terk etmeleri ve daha sonra da Batı’ya, ABD ve Avrupa’ya yerleşmeleri de zaten büyük ölçüde bir örgütlülüğün sonucuydu. Tek başlarına insanların böyle zorluklarla baş edebilmeleri çok mümkün değil. İmkânsız değil, ama çok kolay değil. Burada baktığımız zaman, gördüğümüz zaman, teknik altyapı anlamında da baktığımız zaman belli bir altyapıya, imkâna sahip oldukları görülüyor.

İktidarın yanlışlarının yarattığı elverişli zemin

Tabii buradaki sorulardan birisi: Niye yaklaşık bir yıl çok fazla ses çıkarmayıp şimdi çıkarmaya başlıyorlar. Çünkü bence bunun en önemli nedeni Türkiye’de siyasi iktidarın FETÖ’yle mücadele konusunda yaptığı vahim hatalar. Bu vahim hatalar neticesinde Türkiye 15 Temmuz ve 15 Temmuz’daki Gülen örgütü bağlantısını dünya gündemine taşımak yerine 15 Temmuz sonrası yaşanan büyük tasfiyeler, gözaltılar, işten çıkarmalar, tutuklamaların tartışılmasına neden oldu. Bu da tabii ki bu yapıya, bu örgüte çok elverişli bir zemin hazırlamış oldu. Şimdi bundan istifade ettiklerini görüyoruz. Tabii bu arada ilk başta o yaşanan olayın şokuyla bir süre kendilerine gelemedikleri de anlaşılıyor. Tam ne diyeceklerini de belki bilmiyorlardı; ama şimdi baktığımız zaman, dinlediğiniz zaman, birbirini kopya eden, tekrar eden birtakım açıklamalar, yaptıkları değerlendirmeler, söyledikleri var. Yaklaşık bir yıl boyunca belli bir güç istiflemişler ve bu arada Türkiye’de siyasi iktidarın yaptığı hataları kendi lehlerine çevirmenin yollarını aramışlar. Şimdi kendilerini güçlü, emin hissettikleri bir yerde bir şeyler yapmaya çalışıyorlar.
Çok etkili oluyor mu? Çok emin değilim. Ekrem Dumanlı’nın YouTube’daki yayınlarının ne kadar izlendiğiyle ilgili rakamlara baktığım zaman, çok olağanüstü büyük rakamlar yok. Az rakamlar değil, ama çok olağanüstü büyük rakamlar yok. En fazla izlenen yayınlarına baktığım zaman Ekrem Dumanlı’nın “Abdullah Gül Hocaefendi’yi tanır mı? İşte şahit olduğum olaylardan birkaçı” diye yaptığı bir yayınının 60 binin üzerinde izlenmiş olduğunu görüyoruz. Orada da bir cazibe var. İzledim o yayını. O yayında Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanıyken New York’a gittiği bir sırada kendisinin gazeteci olarak yanında olduğunu, Gülen’le konuşmak istediğini, Ekrem Dumanlı’nın da aracılık yaptığını, telefonla konuşturduğunu anlatıyor. Orada ilginç bir husus var. Zaten Ekrem Dumanlı’nın yayınlarını izlediğiniz zaman kendisinin Gülen’le, Pensilvanya’yla Ankara arasında bir arabulucu olduğunu ya da İngilizce deyimiyle contact person, aradaki kişi olduğunu görüyoruz. Bir şekilde onun üzerinden karşılıklı mesajlar gittiğini görüyoruz. Tabii bu örgütsel bir bağlantı. Ama Ekrem Dumanlı bunun böyle olmadığını söylüyor. Her seferinde kendisine bu konuda bir şey söyledikleri zaman, “Bakayım, bir şey yapabilir miyim” diyor ve yapıyor tabii. Bir yerde de Fethullah Gülen’in kendisi üzerinden hükümete yönelik yolladığı bir mesajda şöyle bir şey var, tam kelimeler böyle olmayabilir ama Fethullah Gülen kendisine “Biz sizle arkadaş değil miyiz?” diyor. Yani kendisinin Fethullah Gülen’le ilişkisini bir örgüt yöneticisi ya da cemaat lideri ve onun takipçisi değil bir arkadaşlık ilişkisi olarak tarif ediyor — ki bu bana açıkçası hiç inandırıcı gelmedi. İnanan varsa, bilmiyorum Ekrem Dumanlı’nın dışında inanan var mıdır.

Özeleştiri sıfırın altında

Bu yayınları neden izledim? Tabii bir gazeteci saikiyle izledim, bu hareketin üzerine yıllarca çalışan bir insan olarak merak ettim; ne diyorlar? Ne diyor olabilirler? Nasıl açıklıyorlar bütün bu yaşananları? Ve tabii ki en çok merak ettiğim, pek beklemiyordum ama, yine de merak ettiğim husus, acaba bir özeleştiri var mı? Herhangi bir konuda kendi yaptıkları hatalarla bir yüzleşme imkânı var mı? Onca yaşanandan sonra, onca değişiklikten sonra bir yüzleşme, bir tartışma var mı? Tabii ki yok. Sıfır, hatta sıfır altı bile diyebiliriz. En fazla şöyle bir özeleştiri var: Biz AKP’ye, Erdoğan’a güvenerek hata etmişiz” gibi bir şey var. Kendileri her zaman için çok iyiler. Türkiye’nin AB üyeliğinde demokratikleşmesini isteyen bir yapı var. Öte yandan Tayyip Erdoğan onları kullanan, aslında İslamcı, Avrupa’yı da istemeyen vs. şu bu birisi. Kendilerinin bir anlamda aldatıldığını resmetmeye çalışıyorlar. Ve ilginç bir şekilde, bunların dilinde, Ekrem Dumanlı ve diğerlerinin dilinde İslamcılık bir aşağılama şeyi olarak kullanılıyor. Mesela siyasetbilimci İhsan Yılmaz’la yaptığı bir yayın var Ekrem Dumanlı’nın. O soruyor, o cevap veriyor, “Siyasal İslam neden iflas etti?” diye.
Şöyle bir anımı anlatmak istiyorum bu noktada. Bu hiç unutmayacağım olaylardan birisidir. Yıllar önce, 2004 sonunda ABD’ye, Washington’a Vatan gazetesinin temsilcisi olarak gitmiştim. 2007 Haziran’a kadar orada çalıştım. Bu arada değişik vesilelerle oradaki Türkiye’den gelen gazetecilerle birlikte haber takip ettik vs. O sırada New York’ta Anadolu Ajansı’nın muhabirlerinden birisi daha sonra Today’s Zaman’ın başına geçecek olan Bülent Keneş’ti. Bülent Keneş Boğaziçi Üniversitesi mezunu, İngilizce bilen birisi. Tabii onun o tarihte Cemaatçi birisi olarak Anadolu Ajansı New York bürosunda çalışıyor olması Cemaat’le AKP hükümetinin ilk ittifak başlangıcının bir göstergesi gibiydi. Bir grup gazeteci Başbakan Erdoğan’ı yanılmıyorsam takip ediyorduk. Ben Washington’dan New York’a gitmiştim. Yemek yiyorduk toplu halde. Orada tartışmanın bir yerinde ben İslamcılık lafını kullandığım zaman Bülent Keneş Cemaat’in medya çalışanlarının büyük kısmında sıklıkla gördüğümüz gibi bir kibirle kendisinin Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi okuduğunu, İslamcılık diye bir kavram olmadığını bana söylemişti. Hiç unutmuyorum. Ben de o tarihlerde İslamcılık üzerine çok sayıda kitap yazmış birisiydim. Ama hiç tartışma bile etmemişti ve o tarihte İslamcılık gibi bir kavramı bile kabul etmeyen bir hareket, bugün kendisi İslamcılığı, AKP’ye ve Erdoğan’a yönelik en önemli argüman olarak bu hareketin İslamcı olduğunu söylüyor.

Nazım Hikmet, Ahmet Kaya, Sabahattin Ali…

Şimdi baktığımız zaman, en çok Ekrem Dumanlı’nın yayınlarında özellikle yoğunlaştım, en fazla dile getirdiği husus şu: “Biz kaçak değiliz, sürgünüz.”. Ben burada birkaç tane yayın yaptım. Belli ki izlemişler, ondan da rahatsız olmuşlar anladığım kadarıyla. Adım verilmeden bana yönelik, “Solcu gazeteciler, Cemaat uzmanları böyle böyle diyor” gibi laflar var. Herhalde beni kastediyorlar, başkaları da vardır belki. Ekrem Dumanlı uzun uzun kendilerinin kaçak olmadığını, sürgün olduğunu söylüyor. Ve bu konuda da sürgün olmanın kötü bir şey olmadığını, İslam tarihinden ve Türkiye tarihinden örneklerle veriyor. Ve Türkiye tarihinden örneklerle verirken de tabii en çok biz solcular için idolleşmiş isimleri kullanıyor. Mesela Nazım Hikmet’i, mesela Ahmet Kaya’yı, Sabahattin Ali’yi kullanıyor. Tabii buna ne denir? En azından şunu söyleyebiliriz: Kendini bildi bileli solcu olan birisi olarak benim gözümde Nazım Hikmet gibi bir değerle Fethullahçı medya çalışanlarının kıyaslanacak hiçbir yönü yok. Çok net. Tabii ki burada adaletin olmadığını ve bu yüzden kaçtıklarını… Kaçma demiyorlar tabii, sürgün olduklarını söylüyorlar. Bence bu sürgün falan değil. Daha önceki dönemde Adliye’yi büyük ölçüde kendileri kontrol ettikleri için, yargılamalardan çok fazla ürkmüyorlardı. Ama daha sonra kendi yargıdaki elemanları, örgüt üyeleri büyük ölçüde tasfiye olduktan sonra iş ciddiye binince ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. Ben onların sürgün olduğunu düşünmüyorum. Kendilerini böyle tanımlayabilirler, o kendi bilecekleri iş. Ama bir Nazım Hikmet’le, Ahmet Kaya’yla, Sabahattin Ali’yle kıyaslamak biraz fazlasıyla hadsizlik oluyor, haddini bilmemek oluyor. Onu özellikle vurgulamak istiyorum.
Bir başka verilen örnek Can Dündar örneği. Ama şunu söyleyelim, bir kere daha söylediğimi hatırlıyorum: Şu anda çok sayıda, onlarca eski Fethullah Gülen medyasında çalışan insan Batı’dalar, ama bunların hemen hemen hiçbirisi Batı’nın itibarlı yerlerinde, itibar sahibi değiller. Genellikle kendilerini gizleyerek, çok fazla ortaya çıkmayarak varlık sürdürmeye çalışıyorlar ve bir prestijleri yok. Çünkü herkes eninde sonunda Türkiye’de neler yaşandığını az buçuk biliyor. Şu anda birçoklarının gözünde Tayyip Erdoğan Fethullah Gülen’den daha kötü olduğu için Batı’da bu kişilere karşı biraz daha yakın duruyor olabilirler, ama bildiğimiz zaman –ki bunu Batılı değişik gazetecilerle, diplomatlarla görüştüğümüzde çok tanık olduğum bir şey– bu Cemaat denen yapının –ya da FETÖ, adına ne derseniz deyin– ne olduğunu, buradaki organik ilişki sahibi insanlara çok da fazla güvenilmeyeceğini Batı’da Türkiye’yle ilgili insanlar biliyorlar. Dolayısıyla bunları adaletsizlikten mağdur olmuş ve ülkelerini gözü yaşlı bir şekilde terk etmek durumunda kalmış entelektüellerden ziyade, örgütsel hesapları boşa çıkınca ülkeden kaçmak durumunda kalmış kişiler olarak görüyorlar. Kendi yüzlerine söylüyorlar mı bilmiyorum, ama ben onların adına da pekâlâ söyleyebilirim.

İçerdekiler/dışarıdakiler

Baktığımız zaman verilen referanslara, Ahmet Altan tabii en çok, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne gibi bu yapıyla organik ilişkisi olmayan –ama Ahmet Altan yazmadı– diğerleri bunların yayın organlarında yazan ve şu anda içeride olan kişilerden bahsediliyor. Cemaat’le ilişkili olabilecek kişi olarak, istisnai olarak bir Mustafa Ünal, Zaman gazetesinin Ankara temsilcisi cezaevinde şu anda. Ona bir referansa tanık oldum. Onun dışında çok fazla kendi insanlarından referans verebilecekleri çok fazla insan yok. Zaten büyük bir kısmı dışarıda. Ama Ekrem Dumanlı’nın bir yayında söylediği gibi, içeride değiller ama her gece rüyasında içeridekileri görüyor. Yani ne diyeceğimi bilemedim. İçerideki insanları rüyasında gördüğü zaman, onların acısını ne derece, onların zorluklarını ne derece paylaşmış oluyor, açıkçası bilemiyorum.
Şimdi mesela “itirafçılar, gizli tanıklar” diye yayın yaptı Ekrem Dumanlı ve bundan şikâyet ediyor. Gerçekten gizli tanıklık, itirafçılık hukuk devletinde olamayacak şeyler, hele bizdeki uygulamalarıyla. Ama şunu biliyoruz ki bu uygulamalar Ergenekon döneminde ve özellikle Fethullahçıların egemen olduğu bir dönemde Türkiye’de sistemin içerisine sokulan uygulamalar. Bunlar sanki yeni başlamış gibi yapılıyor. Zaten geçmişteki uygulamalar, geçmişteki haksızlıklar, komplolar, adaletsizliklere yönelik hiçbir referans yok, onu demin söyledim.
Hep bir milat, 17-25 Aralık’tan ya da 15 Temmuz’dan sonra başlamış gibi. Onun öncesinde sütten çıkmış ak kaşık gibi bir Cemaat var. Bütün derdi toplumsal barış olan ve nasıl söyleyelim, Avrupa Birliği olan, ileri demokrasi olan bir Cemaat var. Ama bir taraftan kötü bir Erdoğan çıkıyor vs. Bunun böyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Cemaat’in ne derece çoğulcu, toplumsal barıştan yana olduğu –ki çözüm sürecini sabote etmek için ellerinden geleni yaptıkları hâlâ hafızalarımızda tazedir, biliyoruz–, ama onlar böyle bir anlatı yapıyorlar. Dolayısıyla bu anlatının çok fazla alıcı bulmasının imkânı yok. Kendilerinden olan insanlara, özellikle yurtdışında yaşayan insanlara, okullarda görev yapan vs. insanlara yönelik olarak bir nevi onları tatmin etmeye yönelik birtakım açıklamalar olarak görmek lazım.
Bu yapılan yayınların, Cemaat’e sıcak bakmayan, uzak duran, hatta eleştirel olan insanları etkileyebilmesinin çok fazla mümkün olduğunu sanmıyorum. Geçmişte Zaman gazetesi ve bu yapının diğer medya kuruluşlarının kendilerinden olmayanları etkileme yönünde bir kapasitesi vardı, becerisi vardı, imkânları çok güçlüydü. Bunu yapabiliyorlardı. Ama şu anda görüyoruz ki şu anda çok fazla inandırıcılığı olmayan, ama bir şeyler yapmış olmak için yaptıkları bir faaliyet var. Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim: Eğer 15 Temmuz sonrasında Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan 15 Temmuz’la mücadeleyi Türkiye’nin daha da demokratikleşmesi, hukuk devletinin güçlendirilmesi için bir fırsat olarak görmek yerine kendi tek kişilik yönetimini pekiştirmenin fırsatı olarak görmeseydi, böyle yayınları yapabilecek yüzleri bile olmayacaktı. Ancak özellikle son bir senede yaşananlar, daha öncesi de var ama özellikle son bir senede yaşananlar, Fethullahçıları ve onların medyadaki uzantılarını tekrar cesaretlendirmişe benziyor.

15 Temmuz yayınları

Ama benim izlediğim kadarıyla, gördüğüm kadarıyla çok fazla bir şey üretemiyorlar. Özellikle 15 Temmuz’la ilgili yaptıkları çok sayıda yayın var. Bu yayınların hepsi birtakım ayrıntılar üzerinden, şurada şu öyle olmuş, şu şunu söylemiş, şu şurada ne arıyordu gibi birtakım ayrıntılar üzerinden giden, henüz net olmayan fotoğrafı alabildiğine speküle ettiklerini görüyoruz. Ancak şunun cevabını hiçbir zaman vermiyorlar, daha doğrusu böyle bir şeyi tartışmıyorlar: Cemaat niye bunun içinde var? Genellikle şöyle bir şey yapılıyor, Adem Yavuz Aslan’ın bir yayında gördüm öyle bir söyleyişini: Cemaat bu kadar salak mı? Salak demiyor da işte salağa benzer bir laf söylüyor, siz öyle anlayın. Böyle bir şeye niye kalkışsın diyor. Benim de buna verecek cevabım: Gerçekten Cemaat’e o kadar güçlü ve örgütlü, yıllarca devletin içerisinde örgütlenmiş bir yapı olarak, bir şey atfediyorduk. Ama 15 Temmuz günü gördük ki o kadar da akıllı değillermiş. Fethullah Gülen’in yaratıcılığının, zekâsının ve komploculuğunun da sınırları varmış. Ve büyük ölçüde bu kendine aşırı güvenden kaynaklanan bir şey. Yani şunu söylemek, bir şeyi yapıp beceremiyorsunuz, sonra “Niye bunu yaptın?” diye soranlara “Ben bunu beceremeyecek kadar aptal mıyım?” diyorsunuz; buna verilecek cevap “Kusura bakma, ama aptalsın” olur. Burada da “Böyle bir saçmalığı Cemaat niye yapsın?” diye açıklama yapmaya çalışıyorlar.

Sütten çıkmış ak cemaat

Cemaat böyle bir saçmalığı niye yapar? Çünkü Cemaat’in kendisi başından itibaren, 1970’li yılların başından itibaren bir gizlilik üzerine, saçma bir arayış üzerine, koca Türkiye’de, bu büyük ülkeyi ele geçirme gibi saçma bir fikir üzerine bina edilmiş bir yapı söz konusu. Dolayısıyla bu yapının bir yerde duvara toslaması kaçınılmazdı. Bu 15 Temmuz 2016’da oldu belki. Belki daha öncesinde olmuştur. Ama şu açıklamanın ötesinde bir açıklama göremiyorsunuz: “Biz bunu yapacak kadar deli miyiz, biz bunu yapacak kadar şey miyiz?”. Onun dışında hiçbir şekilde yok. “Bu tamamen bir komplo” vs. diye tarif etmeye çalışılan bir şey var. Yani Cemaat, Gülen örgütü kendini sütten çıkmış ak kaşık gibi göstermeye, kuyruğu dik tutmaya ve anılarla, geçmişte kurulan ilişkilerle kendilerini savunmaya çalışıyorlar. Orada şunu görüyorsunuz: Tamam bu gazeteciler zamanında uçaklara binmişler, devletin en mahrem yerlerine gitmişler, en olmadık kişilerle olmadık zamanlarda bir araya gelmişler. Kimi zaman devlet onları aramış, kimi zaman bunlar devleti aramış. İşler tıkır tıkır yürüyormuş. Herkesin adı geçiyor yaptıkları yayında görüyorsunuz. Sonra? Sonra yollar ayrılmış. Ve kendi yaptıklarını bir gazetecilik faaliyeti olarak sunmaya çalışıyorlar. B
u gazetecilik falan değil. Yapılanların hepsinin aslında zamanında Gülen örgütünün, küresel bir örgüt olan bu yapının o dönemde işbirliği yaptıkları devleti yönetenlerle kurdukları organik ve hemen hemen hepsi Fethullah Gülen’in bilgisi ve yönergeleri dahilinde yapılan ilişkiler olduğunu görüyoruz. Gazeteciliğin bunun bir şekilde kolaylaştırıcısı olduğunu görüyoruz. Yani o uçağa binildiği zaman gazetecilik faaliyetinden ziyade iki yapı arasındaki ilişkiyi kuruyorlarmış. Şimdi tabii uzaktan, Amerika’dan ya da Avrupa’nın değişik yerlerinden “Bir gün ben o bakana dedim ki”, “Başbakana dedim ki”, “Cumhurbaşkanı beni aradı, ben ona şunu dedim” gibi anlatılarla aslında kendilerinin hiçbir kabahatleri olmadığını söylüyorlar. Ama bu anlatıların hepsi, sakin bir şekilde, serinkanlı bir şekilde dinlediğiniz zaman, bu anlatıların hepsi aslında kendilerinin bu yaşananların doğrudan bir parçaları olduğunu gösteriyor.
Evet, bu yapıyla organik ilişkisi olmamasına rağmen cezaevinde yatan Ali Bulaç gibi, Ahmet Turan Alkan gibi, Mehmet Altan, Ahmet Altan gibi, Murat Aksoy gibi, çok sayıda, adı şimdi dilimin ucuna gelmeyen insanların hepsinin bir an önce özgürlüklerine kavuşmasını diliyorum. Ve Türkiye’nin bu yapıyla olan mücadelesini hukuk devleti içerisinde, temel hak ve özgürlükleri gerileterek değil, tam tersine ilerleterek başarılı bir şekilde sürdürmesini diliyorum. Ama şu andaki mevcut siyasi iktidardan bunu başarabilmesini beklemek tamamen saflık olur, bunun bilincindeyim. Ama yine de bunları söylemenin bizim boynumuzun borcu olduğunu düşünüyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir