Ekran Resmi 2017-08-09 18.46.23

Transatlantik: PYD’ye Rusya desteği, Irak’ta Kürt referandumu & Kuzey Kore krizi

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

Merhaba, iyi günler. Transatlantik’te yine karşınızdayız. Washington’da Ömer Taşpınar ve Gönül Tol var. Gündem yoğun. Ağırlıklı olarak Kuzey Kore’yi konuşacağız. Suriye’yi konuşacağız. Rusya’nın PYD’ye açık desteğini ele alacağız. Haşdi Şabi’nin (Irak’taki Şii milis gücü) bombalanmasını konuşacağız. Ama son dakikada Amerika’nın iç siyasetini ilgilendiren önemli bir gelişme var. FBI, Rusya soruşturması kapsamında, Trump’ın seçim kampanyasının önde gelen isimlerinden Paul Manafort’un evine bir operasyon yaptı.
Ömer, günaydın. Size günaydın, bize iyi akşamlar. Manafort olayı konusunda ne düşünüyorsun? Çok ciddi mi?
Ömer Taşpınar
: Günaydın Ruşen. İstersen önce izleyicilerimize Paul Manafort kimdir, neden önemli, onu hatırlatalım. Belki takip etmeyenler olmuştur. Paul Manafort Trump’ın kampanya döneminde, kampanyanın başındaki isimdi. Bütün kampanyanın stratejik ve aynı zamanda lojistik operasyonunu yürütüyordu. Bu isim, Amerika’da FBI’ın bir süredir Rusya ilişkileri ile ilgili olarak yaptığı soruşturmanın en önemli ismi olarak geçiyor. Çünkü kendisi Rusya istihbaratına, Kremlin’e ve Putin’e çok yakın Ukraynalı isimlere, yani Ukrayna’nın Rusya’ya bağlı kesimindeki isimlere, yaklaşık 15 milyon dolar ücret karşılığında danışmanlık yapmış. Aslında şu anda FBI’ın elinde, Trump’ın Rusya ile ilişkileri konusundaki en önemli isim Paul Manafort. Bu kişi, zaten ABD Kongresi ve Senatosu’nda yakında konuşmaya çağrılacak, kendisiyle ilgili bir soruşturma başlatıldı.
Bu sabah haberlere düşen bilgi, FBI’ın Paul Manafort’un evlerinden bir tanesine –birçok evi var Manafort’un– operasyon yapıldığı, evine girip bilgisayarları aldığı ve soruşturmaya yeni bir boyut getirdiği yönünde. Bu şunu gösteriyor: FBI’ın atadığı ve soruşturmayı yöneten bağımsız yargıç Robert Mueller şu anda da aktif ve etkili bir şekilde, Trump’ın seçim kampanyasının en önemli isimlerini –buna Trump’ın kendisi bile dahil olabilir– ciddi bir soruşturmanın altına almış durumda. Bu aslında, Trump’a karşı FBI’ın şu anda yönettiği kampanyanın en önemli aşaması diyebiliriz. Önümüzdeki dönemde, Paul Manafort’un başı FBI ile dertte olacaktır muhtemelen. Bu olay, Trump’ın Kongre ile olan ilişkilerini de etkileyecektir. Çünkü zaman içinde Kongre’de Trump’ın Rusya ile ilişkileri konusunda çok daha ciddi bir oylamaya gidilebilir. Hatta bazılarına göre de, bu konu Trump’ı görevden almaya kadar götürebilir.

Ömer, aslında şu anda Amerika’nın gündemi Kuzey Kore, değil mi?
Taşpınar
: Evet. Aslında bu Manafort olayı başgösterene kadar, dün ve bu sabahın gündemi dış politikaydı. Dış politikada da Yine Trump’ın yaptığı hatalar gündemde. Çünkü Amerika, Kuzey Kore konusunda tek sesli konuşamıyor. Aslında, Trump tatilde olmasına rağmen, dün New Jersey’de kurmaylarıyla bir toplantı yaptı ve Kuzey Kore’ye karşı son derece sert ve agresif bir dil kullandı. Şöyle dedi: “Dünya tarihinde görülmemiş kadar şiddetli bir askeri saldırı altında kalabilir Kore. Ateşle oynuyorlar, ateşle karşılık bulacaklar.” Bu konuşma üzerine borsa düştü. Amerika’da bazı kesimlerde bir panik havası başladı. Hatta dün akşam geç saatlerde Kuzey Kore’nin, ABD topraklarına ait Guam Adası’na bir saldırı düzenleyebileceği yönünde haberler çıktı. Trump’ın yaptığı son açıklama nedeniyle tansiyon birdenbire yükseldi.

Gönül, sen buradan bir savaş bekliyor musun? Savaş lafı da telaffuz edilir oldu çünkü Trump çok keskin çıkış yapıyor. Yine bir diplomasi mi olacak? Çin devreye girecek mi?
Tol
: Diplomasi olmak zorunda Ruşen. Ömer’in söylediği doğru, Trump zehir zemberek açıklamalar yapıyor, fakat ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson bambaşka bir şey söylüyor. Tillerson yaptığı açıklamada, “Biz Kuzey Kore’de kesinlikle bir rejim değişikliğine gitmeye çalışmıyoruz. Biz, Kuzey ve Güney’in birleşmesi için uğraşmaya çalışıyoruz. Kuzey Kore’nin düşmanı olmadığımız mesajını vermeye çalışıyoruz” dedi. Bu, bütünüyle çok radikal bir söylem değişikliği. Washington Post’a ismini vermeden açıklama yapan Amerikan yönetimi yetkilileri “Kuzey Kore konusunda Savunma Bakanı Mattis gibi isimler çok sert bir söylem içine girmiş olabilirler, fakat aslında perde arkasında tansiyon düşürülmeye çalışılıyor” mesajını veriyor. Bu da şunu gündeme getiriyor: Hatırlarsanız, Trump kampanya döneminde Obama yönetiminin Suriye politikasını ve Kuzey Kore politikasını çok sert bir dille eleştirmiş, Obama’yı yeterince sert olmamakla suçlamıştı. Fakat aslında, hem Suriye konusunda, hem de Kuzey Kore konusunda Obama’nın stratejisini benimsemiş durumda. Obama da, perde arkasında mümkün olduğunca tansiyonu düşüren, “Kuzey Kore’de bir rejim değişikliği istemiyoruz” mesajını veren bir yaklaşım sürdürüyordu. Trump da bunu yapıyor. Fakat kameralar karşısında çok daha agresif bir söylem kullanıyor.
O yüzden sorduğun soruya kısa bir yanıt olarak: Hayır, bir savaş beklemiyorum. Aksine bütün zehir zemberek açıklamalara rağmen tansiyon düşürülmeye çalışılıyor.

Gönül, yine seninle devam edelim. Haşdi Şabi’ye yönelik Amerikan saldırısı. Bu nasıl bir şeydir, nedendir? Bu konu orada konuşulup tartışılıyor mu?
Tol
: Konuşuluyor. Ana akım medyada çok konuşulmamakla beraber bunun tartışması yapılıyor. Şöyle bir durum var: Şii milis gücü Haşdi Şabi, bu saldırının Amerika tarafından yapıldığını ve bir sürü kayıp verdiklerini söylüyor. Fakat Amerikan yönetimi, böyle bir saldırı olmadığını söyleyerek bunu yalanladı. Aslında saldırıyı IŞİD üstlendi. Dolayısıyla bir kafa karışıklığı var. Saldırının yapıldığı söylenen bölge, Suriye’nin güneyinde, sınır bölgesi olan El Tanf. Daha evvel Amerika kendi askerî üssüne yaklaşan Iraklı Şii milis gruplara saldırmıştı. Ve hatırlarsanız, bir uçak düşürülmüştü. Ben bugün yapılan şeyin aslında İran tarafından yapılan bir propaganda olduğunu düşünüyorum. Çünkü bugün Rusya, Amerika ve Ürdün arasında üzerinde varılan bir anlaşma var. Nedir o anlaşma? “Bölgede, Suriye’nin güneyinde, çatışmayı düşürelim ve bir güvenli bölge oluşturalım” tartışması var. Bunun için Trump ve Putin’in Avrupa’da görüşmeden evvel gizli görüşmeler yaptıkları söyleniyor. Sonuç olarak böyle bir anlaşmaya varıldı. Artık Suriye’nin güneyinde daha sükûnet hâkim. Rusya ve Amerika böyle bir anlaşmaya varmışken, Amerika’nın Rusya’yı kızdıracak bu tür bir hamle yapacağını düşünmüyorum. Bunun, bütünüyle bir İran propagandası olduğuna inanıyorum. Çünkü özellikle IŞİD Irak’ta gerilemeye başladıkça, –kontrolündeki toprakların % 78’ini kaybettiği söyleniyor– İran Amerika ile daha çok uğraşmaya başladı. Artık IŞİD bir tehdit unsuru olarak ikinci plana düştü. İran Amerika’nın militan güçlerine saldırmaya başladı. Ben Haşdi Şabi saldırısını o propagandanın devamı olarak görüyorum ben.

Ömer, geçtiğimiz günlerde Washington Post’ta bir haber çıktı. Hatta Trump Washington Post’u hiç sevmez, o bile tweet’ledi bu haberi. Trump döneminde IŞİD’le mücadelede çıtanın epey yükseldiği ve bayağı başarı kaydedildiği yolunda bir haberdi bu. Haberi okumuşsundur, ne diyorsun bu konuda?
Taşpınar
: Evet. Gerçekten, Obama’dan farklı olarak, Trump yönetimi göreve geldiğinden bu yana askerlerle Pentagon’da yeni bir ilişki içinde. Trump’ın en çok güvendiği kesim ve kabinesinde en yüksek oranda yer bulanlar, askerler. Şu anda, Özel Kalem Müdürü’nden tut da, Dışişleri Bakanlığı’ndaki kilit noktalara bile askerleri getirmeye çalışıyor. Ulusal Güvenlik Danışmanı zaten bir asker. Pentagon’un başında, teamüllere aykırı olarak, daha yeni emekli olmuş bir asker var. Bütün bunlar, Trump’ın askerlere Obama’dan daha fazla güvendiğini gösteriyor. Obama yönetimi, Suriye’de sahadaki kararlarda en ince ayrıntısına kadar askerleri kontrol etmek isterken, Trump işi bütünüyle Pentagon’a bırakmış durumda. Dolayısıyla, sahadaki askerler, generaller, kendi inisiyatifleriyle IŞİD’le mücadeleyi çok daha ciddi ve çok daha sert bir şekilde yönetiyorlar. Yürütülen bu mücadelede, daha ciddi başarılar elde ediliyor. Trump göreve geldiğinden beri IŞİD’in elindeki topraklar % 30 oranında geri alındı. Ciddi bir gerileme var IŞİD’de. Fakat bunun bir de bedeli var. Amerika’nın sahada IŞİD’le bu kadar güçlü bir şekilde mücadele etmesi Kara Kuvvetleri ile gerçekleşmiyor. Nasıl mücadele ediyor Amerika? Temelde Hava Kuvvetleri’yle. Yani havadan bombalayarak. İnsansız hava araçları, normal uçaklar ve sahadaki Suriye Demokratik Güçleri, PYD, ÖSO gibi ortaklarıyla birlikte mücadele ediyor. Amerika bu unsurlarla, özellikle Hava Kuvvetleri’ni çok yoğun bir şekilde kullanınca şöyle bir sorun ortaya çıkıyor: Çok daha fazla sivil ölüyor. Musul’da, Suriye’deki Rakka’da ölen sivil sayısında çok ciddi bir artış var. Dolayısıyla, IŞİD’e karşı mücadeledeki başarı gerçekten doğru. Askerler daha ciddi olarak devrede. Fakat aynı zamanda, ölen sivil sayısında çok büyük artış görüyoruz.

Tol: Ruşen, ben de birkaç şey söylemek istiyorum. IŞİD’le mücadelede, son günlerde çok sık duyduğumuz bir şey var: Trump’ın IŞİD’le mücadele stratejisi çok dişli bir politika izlediğinden dolayı çok daha fazla işe yarıyor. Ama aslında özüne baktığımızda, yine Kuzey Kore meselesinde olduğu gibi, Suriye’de de Obama yönetiminden çok da farklı bir strateji izlemiyor.
Hatırlarsan, biz bu konuyu Medyascope.tv’de Transatlantik’te konuşmuştuk. Trump ilk seçildiğinde sen “Ne kadar farklı bir dış politika izleyecek?” diye sormuştun. Bizim söylediğimiz şey şuydu: “Sonuçta dış siyaseti belirleyen şey, sahadaki dinamikler. Sahadaki dinamikler empoze edecek ve şekillendirecek. Bir de bürokratik yapı var. Amerika Başkanı her kim olursa olsun, onun hareketini, aldığı kararları sınırlandıracak bir bürokratik yapı var. Dolayısıyla, Trump Obama’dan çok da farklı bir dış politika izlemeyecektir” demiştik. Nitekim olan şey bu. Trump’ın özellikle IŞİD stratejisine baktığımızda, Obama’nınkiyle neredeyse birebir denk düşen bir strateji izliyor. Nedir o strateji? Mümkün olduğunca IŞİD’in elinden toprak almak. Evet, bugün IŞİD’in Irak’ta topraklarının % 78’ini, Suriye’de % 58’ini kaybettiği söyleniyor. Fakat 2015 yılında toprak kaybetmeye başlamış. Yani, Obama başkanken zaten IŞİD çok ciddi toprak kaybetmeye başlamıştı.
Obama ve Trump’ın stratejisinin ikinci ayağı neydi? Mümkün olduğunca İran’ı karşısına almamak. Nitekim olan şey de bu. Trump, her ne kadar kameralar önünde sert açıklamalar yapsa da, sahada askerî olarak angaje olmamaya çalışıyor. Bu da yine Obama yönetiminden kalan bir strateji.
Üçüncüsü de, Amerika’yı mümkün olduğunca Suriye’deki çatışmaya, sivil savaşa dahil etmemek. Bu hem Obama’nın stratejisiydi hem de Trump’ın şu anda yürüttüğü bir strateji. Dolayısıyla, IŞİD’le mücadelenin bu üç ayağı hem Obama’nın hem Trump’ın stratejisinin çok da farklı olmadığını gösteriyor. Trump farklı olarak, Ömer’in de söylediği gibi, askere daha fazla inisiyatif veriyor. Bir de farklı olarak, Suriye’de Rusya’yla daha yakın çalışıyor. Yani, Obama’dan farklı olarak Rusya ile çok yakın bir işbirliği söz konusu. Kısa ve orta vadede farklı sonuçlar doğurabilir, fakat şu anda gördüğümüz kadarıyla, Trump’ın stratejisi Obama’nın Suriye stratejisinin devamı niteliğinde.

Ömer, Rusya bahsine gelmişken, Suriye’de kalalım ve Rusya’yı konuşalım. Lavrov, PYD’nin Astana’ya katılmasını talep etmiş ve Türkiye de bunu reddetmiş. Bu, gündeme düştü. Seni şaşırtmadığını düşünüyorum. Çünkü sen hep Rusya’nın PKK’yı bile terörist olarak kabul etmediğini hatırlatıyorsun bize. Bu durumda, PYD zaten ABD’nin orada bir nevi stratejik ortağı. Rusya tarafından da böyle bir sahiplenme olursa sonucu ne olabilir?
Taşpınar
: En kısa değerlendirme şu: Kürtler, bir bakıma hem Amerika’dan, hem Rusya’dan tarihlerinde görmedikleri kadar büyük destek görüyorlar şu anda. Ve bu, Türkiye’deki Türk milliyetçi hareketi olsun, Irak’taki Kürtler olsun ve Suriye’deki PYD olsun –Suriye’deki bu hareket, Türkiye’deki milliyetçi hareketle bir şekilde iç içe– Kürtler’in tarihlerinde ilk kez olarak bağımsız olmaya, devlet kurmaya, güçlenmeye yatkın oldukları bir dönemden geçiyoruz diyebilirim. Şu anda Ortadoğu’da, Türkiye’de, Suriye’de ya da Irak’ta bir Kürt olsan, tarih bizim yanımızda, bütün dinamikler, ivme bizim arkamızda diye düşünebilirsin. Böyle durumlarda da biraz fazla hırslı ve aceleci davranıp hata yapmak da mümkün. O nedenle, ben Kürt olsam bu gelişmelere sevinirdim, ama bir yandan da, “Bunun arkasından ne gelebilir? Türkiye nasıl tepki gösterir? İran nasıl tepki gösterir? Irak nasıl tepki gösterir?” — bunları düşünürdüm. Çünkü sonuçta Kürt bağımsızlığı, ister federal yapı olsun, ister özerklik olsun, ya da uzun dönemde Irak’ta olduğu gibi bağımsızlık hayalleri olsun, bölgede Kürtlerin güçlenmesi, sadece Amerika’nın ve Rusya’nın desteğiyle olacak şeyler değil. Hatta Amerika ve Rusya’nın desteği, uzun dönemde Ankara’nın, Şam’ın, Bağdat’ın ve Tahran’ın tepkisini daha da artıracaktır. Dolayısıyla Kürtlerin, özellikle PYD’nin, şu anda Rusya ve Amerika’dan destek görüyor olmasına rağmen, uzun dönemde yerel aktörlerle, özellikle de Türkiye ile ilişkileri düşünmeleri gerek. Türkiye de PKK ile savaş devam ederken, Kürt hareketinin hem Amerika’dan hem Rusya’dan destek görüyor olması, Türkiye’yi zor bir duruma itiyor. Türkiye Amerika ile zaten bir kriz yaşıyor şu anda. Rusya ile de sanki kâğıt üzerinde çok iyi gidiyormuş gibi görünse de, perde arkasında sürekli nükseden bir PYD krizi var. O nedenle, Türkiye’nin de bir bakıma Kürt politikasını gözden geçirmesi gerekiyor. Fakat iki taraf da farklı yönlere gidiyorlarmış gibi geliyor bana. Bölgede Kürt milliyetçiliği güçlenirken, Türk milliyetçiliği de yükseliyor. Türkiye’nin gösterdiği tepki de yükseliyor. O yüzden tehlikeli bir gidişat var diyebiliriz.

Gönül, aynı hususu sana sorayım. Özellikle kısa ve orta vadedeki etkisi konusunda ne dersin?
Tol
: Bunu aslında şöyle düşünmek lazım: Son zamanlarda güneyde, Rusya ve Amerika’nın vardığı anlaşmayla çatışmasız alanlar oluşturuldu biliyorsunuz. Bugün Tahran’da, Türkiye, Rusya ve İran arasında toplantılar başladı. Yine güneyde, onların oluşturdukları üç çatışmasız alan vardı. Bu çatışmasız alanlar aslında ne anlama geliyor? Bence, birleşik bir Suriye artık olamayacak. Uluslararası aktörler de bunu kabul etmeye yakın bir noktadalar. Ne olacak peki Suriye’de? Rejimin büyük oranda kontrol ettiği fakat aynı zamanda parçalı bir Suriye göreceğiz. Parçalı bir Suriye’de ilk akla gelen, Kürtlerin statüsü. Dolayısıyla, Kürtler o çatışma boyunca elde ettikleri toprakları ellerinde tutabilecekler mi? Tutabilecekler gibi görünüyor. Uluslararası güçler, özellikle Rusya ve Amerika, fiilî olarak oluşmuş bu gerçeğe bir anlamda onay veriyorlar.
Diyelim ki Suriye’de bir tür anlaşmaya varıldı. Kürtlerin otonom bölgelerini koruma projesine uluslararası güçler destek verirse, kazanımlarını tutabilirler. Tabii burada İran’ın, Türkiye’nin tutumu çok önemli. Şam’ın tutumu da önemli olabilir, fakat Şam çok güç kaybetti. İran’a baktığımızda, mesela Iraklı Kürtlerin referandum açıklamalarına İran çok net bir tepki gösterdi. Hatta Türkiye’den daha sert bir tepki gösterdi. İran, Iraklı Kürtleri hep ikna etmeye çalışıyor. Hatta geçen gün sosyal medyada gördüm, şunu söylüyorlar Iraklı Kürtlere: “Bu bağımsızlık referandumundan vazgeçin, sizin için Irak sınırları içerisinde her şeyi yapalım.” Böyle bir söz verildiği söyleniyor.

Sözünü kesebilir miyim? Barzani bugün açıklama yaptı ve çok net bir şekilde referandumun ertelenmesinin söz konusu olmayacağını vurguladı. Belli ki yapılmaması konusunda çok büyük baskı var. Her şeye rağmen yapacaklarmış gibi duruyorlar, fazla da vakit kalmadı.
Tol
: Evet. Zaten referandumun yapılmaması Barzani için çok ciddi bir siyasî kan kaybına sebep olabilirdi. Bunu yapmak zorunda Barzani. Ama hep söylediğimiz şey: Referandum yapmak ve bağımsızlık ilan etmek birbirinden çok farklı şeyler. Uluslararası aktörleri bir tarafa bırakın, Kürtlerin kendi içerisindeki o farklı fraksiyonlar da bu süreci sekteye uğratabilecek nitelikte.
Suriyeli Kürtlerin önünde çok daha çetin bir yol var. Iraklı Kürtlerin bu noktaya nasıl geldiğini hatırlayalım. 90’lı yıllardan bu yana, yani 20 yılı aşkın bir süredir verilen uluslararası bir destek var. Tabii ekonomik bağımsızlıktan söz edemeyiz. Fakat ekonomik olarak güçlenmiş, güçlendirilmiş bir yapı var. Türkiye, resmî olarak kabul etmese de, bir kabullenme hali var. Dolayısıyla, birçok faktör bir araya geldi ve yıllarca süren bir çaba sonucunda Iraklı Kürtler bu noktaya geldi. Suriyeli Kürtler için problem çok daha büyük. Suriyeli Kürtlerin bugün Rusya ve Amerika ile çalışıyor olması önemli. Fakat diğer taraftan da Iraklı Kürtlerin geldiği noktaya gelmeleri, Suriyeli Kürtler için çok çok daha zor. PKK bağlantısı yüzünden zor. Hâlâ Suriye’de çatışma devam ettiği için zor. Suriye’nin geleceği konusunda ne olacağını bilemediğimiz için zor. Yani, çok daha uzun bir yol var önlerinde.

Ömer, son olarak, sana da Barzani’nin bugünkü açıklamasını sorayım. Galiba bu referandum yapılacak. “Evet” çıkacağı da muhtemel. Ama yapılacak olması bağımsızlık anlamına gelmeyecek sanki. Ne dersin?
Taşpınar
: Daha önceden de konuşmuştuk bunu. Bir ülke referandumla bağımsızlık ilan edemez. Çünkü sadece Irak’taki Kürtlerin vereceği bir karar değil bu. Demin söylediğim meseleye dönmek istiyorum. Amerika da bu bağımsızlık kararını ve referandumu desteklemiyor. Türkiye’deki izlenimin tersine, aslında Amerika da Kürtlerin devlet kurmasını, bağımsızlık ilan etmesini istemiyor. Amerika’nın gözünde, bölgedeki dengeler, bölgedeki sınırlar son derece önemli. Herkes zannediyor ki –demin benim söylediğimden de bu çıkabilir– Amerika orada bir Kürt Devleti istiyor, Kürtlerin bağımsızlığına destek veriyor. Aslında öyle değil. Amerika bir denge siyaseti izliyor ve Kürtlerle çalışmaya mecbur kaldı. Hem Irak’ta mecbur kaldı hem de Suriye’de mecbur kaldı. Türkiye 2003’te Irak’ta, sonra da Suriye’de kendisi yeterince topa girmek istemediği için mecbur kaldı. Dolayısıyla, Amerika’nın tepkileri önemli. Kürt bağımsızlığı konusunda bence Amerika çekimser kalmak istiyor. Şu andaki statükonun devam etmesini istiyor. Ama Kürtlerin gözünde, tarihte hiç görmedikleri kadar destek görüyorlar. Yani, Amerika ile belki de ilk defa, neredeyse operasyon ötesi stratejik ortaklığa doğru giden bir ilişki içine giriyorlar. Rakka sonrası Suriye’deki ilişkiler Amerika ile PYD arasında nasıl şekillenecek? Bu çok önemli. Irak’ta Amerika ile Kürtler arasında ciddi bir ilişki var. Amerika, bölgede Kürtlerin kendine yakın bir unsur olarak kalmasını istiyor. Hatta Türkiye ile uzun dönemde ciddi sorunlar çıkarsa, Kürtler bir alternatif haline de gelebilir. Ama Amerika açısından Türkiye’yi kaybetmek son derece riskli bir konu. O yüzden Türkiye’yi kaybetmek istemiyor. Kürtlerle ilişkisini geliştirirken, İncirlik’ten mahrum kalmak, Türkiye’nin NATO’dan uzaklaşması, Rusya’dan S-400 füze alması gibi konularla karşı karşıya kalmak istemiyor. O yüzden bir denge siyaseti izliyor. Ama Barzani bu denge siyasetini zorluyor. Hem Amerika’yı arkasına almak istiyor. Hem de PYD, bölgede sırtını Amerika’ya ve Rusya’ya dayayarak, Türkiye ile masaya uzun dönemde daha güçlü bir şekilde gelmek istiyor. Bu da Kürtler açısından son derece başarılı bir taktik tabii, bunu teslim etmek gerek.

Evet, burada noktayı koyalım. Bu hafta Transatlantik’te bayağı bir konu konuştuk. Ömre Taşpınar’a ve Gönül Tol’a çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de bizi izledikleri için teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere. İyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir