ts28

Toplum ve Siyaset (26): Nami Başer ile Lacan psikanalizi

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

 

Kırnalı: Merhaba, iyi günler. Toplum ve Siyaset programının bu haftaki konusu Lacan ve Lacan Psikanalizi. Lacan’ı, Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Sayın Nami Başer’le konuşacağız. Hocam, hoş geldiniz yayınımıza.

Başer: Hoşbulduk.

Kırnalı: İlk olarak genel bir çerçeve ile başlayalım. Lacan’a, psikanalizine ve konseptlerine daha detaylı gireceğiz ama Lacan kimdir, önemi nedir, bununla başlayalım. Bir de şu alıntıyı not ettik;  Louis Althusser, Lacan’a dair bir yazısında, Lacan’ı ‘’Freud’a geriş dönüş hareketi’’ olarak tanımlıyor. Ne anlama geliyor bu?

Başer: Evet, kendisi de zaten ‘’Freud’a geri dönüyorum’’ demiştir. Althusser’le birlikte aynı okulda çalıştıkları için, ekol aslında, bir alıntı gibi neredeyse. Kendisi Freud’a ihanet edildiğine inanıyor diyelim. Bir yandan Freud’un Yahudi olması, bir yandan psikanalizin en çok Amerika’da gelişmesi, bir yandan ona en yakın olan Jung, Adler gibi kişilerin, Lacan’a göre, bilinçdışının ne olduğunu anlamamaları yüzünden Freud’un söyledikleri unutulmuş, ihmal edilmiş kaynamış. Bu yüzden Freud’un söylediklerinin ruhuna, ancak bir geri dönüşle anlaşılabileceğini ve dünyaya Freud’dan sonra doğru dürüst bir psikanaliz gelmediğini sürekli olarak tekrarlamış. Tabii bu arada bir tek kendisinin Freud’a geri dönmeyi becerdiğini de iddia etmiştir. Ama hemen hemen aynı dönemde, İngiltere’de Wilfred Bion isimli bir psikanalist de benzer görüşler içindeydi. Lacan onu da tanımıştır. Dolayısıyla bu belirli bir kuşak sorunu. Diyelim ki bunlar üçüncü kuşak. Freud’un ölümünden sonra bir kuşak var. Bu üçüncü kuşak, Freud’un bir yandan bilimsel yanının üzerinde durulması, bir yandan bilinçdışının bulunmasıyla ortaya çıkmış olan bütün insanlık tarihi ile ilgili, felsefi, metafizik vb. sorunların ele alınması üzerinde durmuşlardır. Lacan buna ‘’Freud’a dönüş’’ adını veriyor. Ölmeden önce de karşısındakilere ‘’siz Lacancı olabilirsiniz ama ben Freudcuyum’’ demiş.

Kocael: Bunu biraz açalım, siz de değindiniz. Lacan, Freud’un aksine, ‘’benlik psikolojisini’’ biraz daha yadsıyarak, bilinçdışına yoğunlaşıyor ve teorisinin merkezine bunu koyuyor. Aynı zamanda antropoloji alanından Claude LeviStrauss’un, dilbilim alanından Ferdinand de Saussure’un yapısalcılığından etkileniyor. Psikanalize baktığımızda bilinçdışını yapısalcı anlamda incelemek ne anlama geliyor?

Başer: Burada iki, üç şey söyleyerek başlayalım. Yavaş yavaş gidelim. Lacan yaşarken Fransa’da ve Avrupa’da bir takım akımlar oluştu. Onun gençliğinde ‘’gerçeküstücülük’’ vardı. Sonra ‘’varoluşçuluk’’ vardı. Sonra ‘’yapısalcılık’’ vardı. Sonra, onun ölümünden biraz önce ‘’postmodern’’ akımı çıktı. Lacan bu akımların hepsiyle flört etmiştir, sadece yapısalcılıkla değil. Flört etmiş ama biraz da mesafeyi de korumuştur. Kendisi, söylediklerinin hepsinin Freud’da metin olarak bulunduğuna inanır. “Birçok Freud var” derken, Anna Freud onun düşmanıdır. Anna Freud, Freud’un kızı. Kendisi, önce İngiltere’de kaldı, sonra Amerika’ya gitti.  Amerika’da, bugün de var olan IPA’yı (International Psychoanalytical Association- Uluslararası Psikanaliz Birliği) kurdu.

Bu Freudcu akım ‘’benlik Psikolojisi’’ni yapmıştır. Lacan’a göre, Freud’da bu yok zaten. Dolayısıyla, Lacan, ‘’benlik Psikolojisi’ne karşı çıkarken, Freud’un buluşunun, bilinçdışının, en önemli özelliğinin  “ben”in yarılmış olması (Almancası “spaltung”) ve bu yarılmışlığın asla ve asla ortadan kalkmayacağı temeline oturmuştur. Bu yüzden hiç bir zaman Freud’a karşı gelmiyor, çünkü ‘’benim söylediklerim metin olarak Freud’da var’’ diyor. Ama başta kızı olmak üzere, Freud’dan etkilenip bir takım iddiada bulunan kişilerin üstüne üstüne gitmiştir. Ayrıca bu karşılıklı olmuştur. Çünkü Anna Freud Fransa’ya müfettiş olarak gelip, Lacan’ın yaptıklarının psikanalize ters olduğunu iddia ederek, onun Uluslararası Psikanaliz Birliği’nden çıkartılmasına sebep olmuştur. O da bu yüzden kendi okulunu kurmuştur. Okulunun adı, ‘’ Freudcu Paris Okulu.’’ Ölmeden bir sene önce de, aynı şeyler başına gelmesin diye okulu kapattı. Bir bakıma aynı şeyler başına geldi gibi. Çünkü ailesi olarak onun da damadı Jacques-Alain Miller, Lacan’a sahip çıktı. Fransa’da şu anda Lacancılık da bölünmüş durumda. Ama bir felsefe hocası olarak söyleyebilirim ki, bölünme o kadar korkulacak bir şey değildir. Hegel sonrası bir dünyada yaşıyoruz. Hegel, ‘’tarihte yaşadığımız için sürekli olarak bölünmeler olur’’ demiştir.

Lacan’a göre, hatta gene felsefe olarak, insan benliğinde bir birlik yoktur. Çünkü analiz yaptığımız zaman parçalanmış bir süreçle karşı karşıyayız ve onu o şekilde ele almak gerekir. Bu yüzden de Lévi -Strauss’un arkadaşıydı. Lévi -Strauss’un antropolojisini de izledi. Ama burada da Freud’a paralel olan bir şey var; Freud da yaşarken zamanının antropolojisini ve dilbilimini izlemiştir ve en çok da İngiliz antropolojisine merak salmıştır. ‘’Totem ve Tabu’’ eserini yazarken, o zamanın en önemli antropologlarından James Frazer’in antropolojik buluşlarının üzerinde durmuştur. En basit örnek, Frazer hemen hemen bütün toplumlarda gerçek bir cinayet olduğu için efsanelerin çıktığını iddia etmiştir. Bu, Freud’un  ‘’Totem ve Tabu’’ kitabında aynen yer almaktadır. Dolayısıyla, Strauss’a sadece Levi-Strauss olduğu için ya da antropolojiye ilgi duyduğu için değil, zaten psikanalizin antropolojiye paralel bir takım iddialarda bulunması gerektiğini düşündüğü için yönelmiştir. Zaten bu arada Claude LéviStrauss’un kendisi, ‘’benim üç modelim vardır; biri psikanaliz, biri dilbilim, biri jeoloji’’ demiştir. Dolayısıyla o da Freud’u okumuş olan bir antropolog olarak ortaya çıktı. Ama Lévi-Strauss üzerinde durursak çok daha yakın ona. Çünkü Lacan’ın psikanalizinde ‘’sembolik olan’’  kavramı önemlidir.  Ve bu ‘’sembolik olan’’ kavramı doğrudan doğruya Lévi -Strauss’un kültürleri incelerken kullandığı bir kavramdır. Lacan, bu kavramı Lévi -Strauss’dan aldığını hep söyler. Bir yandan, gerçek var, ruhi gerçeğimiz; dış gerçekle iç gerçekliğin birbirine eklendiği yer. Bir yandan hayallerimiz var. Bir yandan da, sembolik, yani içinde doğduğumuz ve yaşadığımız toplumdaki yasaların tamamının bize dil olarak gelmesi. Bu doğrudan doğruya Lévi -Strauss’dan gelme bir tez.

Kocael: Siz Say Yayınları’ndan çıkan Lacan kitabınızda, psikanalizin bilimsel olmadığı ile ilgili iddialara da cevap veriyorsunuz ve onları eleştiriyorsunuz. Size göre, Lacan, psikanalizi bilimsel bir temele mi oturtmaya çalışıyordu, yoksa sizin kitapta söylediğiniz gibi, aynı zamanda kültürel alanda da çok katkıları oldu mu? Mesela, edebiyat alanında da psikanaliz çokça kullanılan bir teori, değil mi?

Başer: Tabii. Burada gene önce bilimden başlayalım. Bilim anlayışı, iki dünya savaşı arasında üzerinde çok durulan bir konudur. Diyelim ki, Türkiye’de en çok tanınan Karl Popper vardır. Fransa’da Gaston Bachelard, fizikçi Pierre Duhem vardır. Popper’den sonra Amerika’da ve başka yerlerde gelişen bir bilim anlayışı var. Bunlar bir şekilde, bir yerden gene felsefe yapıyorlar “bilim şudur” diye. Bilim adamlarının, kendilerinin felsefesine uyup uymadıkları tartışılır. Mesela, Gaston Bachelard psikanalizi benimsemiştir. Karl Popper, bilimsel olmadığı gerekçesiyle karşı çıkmıştır. Gaston Bachelard’a göre de bilime girmenin bir yoludur. Bu bakımdan, Lacan bilimciydi. Çünkü o da 80 yıl yaşamış, tabii ki hayatı boyunca değişiklikler olmuştur.

Lacan aynı zamanda edebiyata da çok önem vermiştir. Gençliğinde, Fransa’da, -bugün de halen Paris’in en meşhur İngilizce yayınlar satan kitapçısı- Shakespeare and Company’nin içinde oturup, James Joyce’un yazdığı Ulysess kitabını her gün İngilizce olarak okurmuş. Lacan daha 17 yaşındayken onu izlemeye gitmiş ve çok etkilenmiştir. Çünkü James Joyce, edebiyatı, bir dil oyunu olarak görür ve dilin dışında bir edebiyat olamaz diye düşünür. Son yazdığı kitapta elliden fazla değişik dil var. Böylece, Lacan’a kelime oyunları yapma, aynı zamanda dilin çok boyutluluğunun üzerinde etkin bir şekilde durma gibi bir ivme kazandırmıştır. Fransa’da 19’ncu yüzyılın sonunda, Baudelaire sonrasındaki Fransız şiiri de, Mallarmé, Lautréamon, Rimbaud gibi, dili alıp işleyen ve oradan başka yönlere giden şairlerdir. Dolayısıyla, Lacan da bilimin yanında bir yandan da edebiyat eklenmiştir.

Bu arada ilginç olan Lacan’ın anne ve babası koyu Katoliktir. Fransa’da laiklik 1905’de ilan olundu. Anne ve baba laik olmadıkları için onu dini bir okula vermişler, dindar olsun diye. Fransa’da bazı din okullarında papazlar çok bilgili kişilerdir, orada Spinoza hayranı olmuş Lacan. Bu arada Lacan’ın ağabeyi de papaz olmuştur.

Lacan psikanalizde Katolik ilahiyatından bile faydalanmıştır. Ama sonradan, bilim anlayışı çok pozitivizme kaydığı zaman, ‘’bilim şu olmalıdır’’ dendiği zaman, onun dışına çıkıldığı için, seminerlerinden birinde alay ediyor ve diyor ki: ‘’Popper psikanalizin bilim olmadığını söylemiş. Niye bilim olsun ki, dedikodu da olabilir.’’ Sonuç olarak bir kültürel etkinlik, bir yanında bilim var. Lacan gençliğinde, mutlaka bilim olacağının üstünde durmuştur.

Kırnalı: Pozitivist manada mı?

Başer: Pozitivizm ve neopozitivizm. Birçok yönden psikanalize karşı gelindiği için “bilimsel yönü olmayabilir”e de geldi. Kesin olarak psikanalize getirdiği nokta psikoz üzerindedir. Psikozun ne olduğu Freud’a kadar zaten bilinmiyordu. Bizim bu kullandığımız hastalıkların adları, eski Yunan’dan, Hipokrates’ten beri var olan adlardır.  Ama psikoz, 18’nci yüzyılda uydurulmuş bir kelime. “Psyché”nin dış dünyayla ilişkisini kesmesi ve gerçek bir delilik.  Freud’un, 1914 yılında Schreber adlı bir psikozu, kendisini tanımadan yazmış olduğu metinden yola çıkarak yaptığı incelemeyi, Lacan ciddiye alarak psikoz üzerinde durduğu için, şu anda psikoz konusundaki bilimsel bilgimiz Lacan sayesinde gelişmiştir, diyebiliriz. Kendisi kişi olarak, gençliğinde bilimciydi. Sonradan, ‘’bilim olmasa da olur’’ diyebildi. Ama psikanalize hem bilimsel ve aynı zamanda ahlaki katkısı da olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü o zamanlar psikoz iyileştirilmiyordu. Şu anda psikozlar üzerinde durulabiliyor, onlar için özel merkezler açılıyor, bu da önemli. Mesela, Fransa’da, Lacancı olan bir psikiyatri kliniği açıldı. Şu anda psikiyatri, psikoloji ve psikanalizi beraber okuyabiliyor insanlar, yeni demokratik ortamda. O klinikte hastalara, bilhassa psikotik hastalara, hasta muamelesi edilmiyor. Doktorlar onlarla beraber bulaşık yıkıyor, çamaşır yıkıyor, konuşuyorlar vs.

Deliliğin reddedilmesiyle sonuçlanan bir bilim anlayışından, deliliğin, bir tür herkesin içinde bulunan -çünkü Lacan’a göre bir olasılık bu- ne olduğunun bilimsel olarak iyice tanınması, Lacan sayesindedir, diyebiliriz. Bilhassa psikoz konusunda.

Kocael: Yavaş yavaş Lacan’ın düşüncesine gelelim. Özneleşme süreciyle başlayalım dedik. Çünkü Lacan’da ‘’özne’’ verili , kurulan bir şey aslında. Birazdan reel imajiner ve sembolik sistem ayırımına gireceğiz ama bu noktada isterseniz ‘’Ayna Evresi’’ ile başlayalım. Lacan’da çok bahsedilen bu ‘’Ayna Evresi’’  nedir?

Başer: Bu da, Lacan’ın gençliğinde, ilk olarak ortaya çıkarttığı bir teori. Aslında teoriyi kendisi bulmadı, değişik şekilde yorumladı. Bir Fransız Darwinci psikolog Henri Wallon, çocukları incelemiş ve çocuklarla, hayvan yavruları arasındaki farkları gündeme getirirken, aslında insan yavrusunun, birçok konuda hayvan yavrusundan aşağıda bile olduğunu gözlemlemiş önce. Çünkü insan yavrusu bir yere bırakılınca ölüyor, yok oluyor. Onun muhakkak bakılması, bir kültürün içerisinde büyütülmesi gerekir. Oysa hayvanlar, mesela kuşlar kendi kendilerine uçabiliyorlar. Bu aşamada, ancak altı aylık olduktan sonra insan yavrusunda olumlu olabilecek bir farklılık görebilmiş Wallon, o da kendisini tanıması. Hayvan yavruları aynaya bakınca ya da ırmağa bakınca kendisini tanımıyor, başka biri var zannediyorlar. En çok muhabbet kuşlarıyla yapılmış deney.

Oysa insan yavrusu, aynaya bakınca orada kendisinin olduğunu anlıyor, kendisinin olduğunu anlamasının dışında, kendisinin bir suretinin olabildiğini görüyor. Ve böylece, insanlara gösterdiği yüzün değişik olabileceğini görüyor. Mesela bebek, içinde gülme arzusu olmadan gülüyor, aynadaki sureti de gülüyor. Aslında bazılarında olumsuz biçimlerde görülebiliyor bu; yalan söyleme, sonraya bırakma, ikiyüzlü olabilme, içinde bir şey düşünürken kendini başka türlü gösterme gibi insana özgü hile özellikleri olabiliyor. Hatta Lacan‘ın sonradan geliştirdiği bir şey bu; insanla hayvan arasındaki farklar açısından, bazı hayvanlar da hile yapıyor. Yani kandırma olayı. Kendisini kovalayan avcılara bir takım oyunlar oynayabiliyor hayvanlar.

Ama insanda, ‘’kandırıyormuş gibi yapma’’ kandırması var. İkiyle çarpma. İşte bu, ‘’Ayna Evresi’’ ile oluşan bir şey. Kandırıyorum derken aslında kandırmayabiliyor. ‘’Kandırıyor muyum, kandırmıyor muyum?’’ gibi bir soru oluyor ve böylece daha karmaşık, üç boyutlu bir sürece geliyor insan. Hatta o sırada İngiliz psikanalist Donald Winnicott, Lacan ‘’Ayna Evresi’ teorisini yayınladığında, bir mektup yazarak soruyor:  ‘’Acaba annenin yüzü olarak alamaz mıyız, sadece ayna mı?’’ Çünkü birçok kişi, aynanın her yerde olmadığını, hatta bazı kültürlerde hiç olmadığını söylüyor. Avrupa’da bile ancak 17.yüzyılda gelişmiş. Nasıl oluyordu bu daha önceden, nasıl açıklayabiliriz bunu? Annenin yüzünde, başka insanların yüzünde kendisini yansıtabilme olarak da bu şekilde genişletildi.

Burada gene biyografik olarak ilginç bir şey var. Lacan bu ‘’Ayna Evresi’’ üzerinde çok durmuş ve bununla ilgili bir bildiri metni hazırlamış. Freud’un, Avrupa’dan, Yahudi olduğu için kaçmadan önce son olarak bütün psikanalistleri topladığı Marienbad’da, Uluslararası Psikoanaliz Birliği’nin kongresinde bir bildiri olarak sunmuş bunu. Ama sunduğu bildiri, süre kısıtlaması yüzünden oturumu yöneten Ernest Jones tarafından yarıda kesilince çok kızıp Marienbad’tan ayrılmış ve Berlin’deki olimpiyatları seyretmeye gitmiş. Bu da bir detay.

Daha sonra o metni kaldırmış. 1946’da içeriğini düzenleyerek metni tekrar yazmış. Elimizdeki metin, tam olarak orada yaptığı sunuştur. Lacan, Ernest Jones’a (İngiltere’de psikanalizin kurucusudur) kongredeki bildirisini yarıda kesmesinden dolayı, bazı konuları yanlış anladığını söyleyerek hep teorik olarak dokundurur.

‘’Ayna Evresi’’, kariyerinin daha en başında geliştirdiği bir şey. Hatta yazmış olduğu metni Marienbad’ta Freud’a vermiş. Tabii Freud İngiltere’ye gittikten sonra sadece bir teşekkür mektubu yollayabilmiş. O sırada savaş başlamıştı çünkü. Okuyup okumadığını bilmiyoruz.

Kırnalı: Peki, ‘’özneleşme süreci’’yle devam edelim. Ayna Evresi’nden sonra, sembolik sisteme girişte “dil” ve “öteki” ile olan teması önemli unsurlardan. Lacan’ın teorisinde “Ödip kompleksi’’ yer tutuyor.Ödip kompleksi’’ ile birlikte, kendi bütünsel gerçekliğinden koparılıp sembolik sisteme girecek. Lacan’ın teorisinin içerisinde ‘Ödip kompleksi’nin yeri nedir? Ve ‘’özneleşme süreci’’ nasıl ilerliyor?

Başer: Bu konuda bazı söylemleri “Acaba Freud böyle der miydi?’’ diye düşündürüyor. Fransa’da, Gilles Deleuze ve Felix Guattari “Ödip’e Karşı’’ diye bir kitap yazdılar. Aslında o da Lacan’ın hazırladığı bir şey. Şöyle bir sözü var, tersten başlayalım onun için: “İçinde bulunduğumuz toplumlar trajik duygunun kaybolduğu toplumlardır. Böyle toplumlarda Ödip uzun süre afişte kalamaz.” Bu sözü, Ödip’in yerine başka bir şekilde, başka bir şeyle de açıklayabiliriz, gibi düşünebiliriz. Bir de, Lacan’a göre, Ödip hiçbir zaman tam olarak gözlemlenemiyor. Varsayıyoruz Ödip’i. Çünkü Lacan’a göre iki temel kompleks var; Ödip ve hadım (kastrasyon) kompleksi. Ve ‘’hadım kompleksi gerçek, Ödip ise bir efsanedir’’ der Lacan.

Kırnalı: Ama hadımın olması için Ödip’in olması lazım.

Başer: Evet. Hadımın olması için Ödip’in olduğunu varsayıyoruz; belki ileride trajik olmadan başka bir durum varsayılabilir vs. diye. Lacan bu noktaya da gene Levi-Strauss’un aracılığıyla gelmiş olabilir. Yunan tragedyasında Ödip acıklı bir şekilde anlatılıyor. Annesiyle ilişki kurup babasını öldürüyor.

Strauss, Brezilya’daki bir yerli toplumu incelemiş. O toplumlarda bu hikâyeler güle oynaya anlatılıyor. Annesini iğfal ediyor, ninesi ona yardım ediyor vs… Dolayısıyla, arkasında ille de bir tragedya olmasına gerek yok denilebilir. Zaten Deleuze ve Guattari’nin fikirleri, “tragedyadaki o Ödip yerine, öyle bir aşamaya gelip güle oynaya heareket eden bir Ödip bulabiliriz” şeklinde. Tabii, bu tartışılır. Çünkü Lacan’ın da Antigone’yi önerdiği söyleniyor. Antigone, Ödip’in kızı. Bu arada, Ödip “şiş ayak”demek. Türkiye’de bir ara psikanalizde öz Türkçe kelimeler kullanılmak isteniyordu. Ödip Kompleksi’ne, “Şiş Ayak Karmaşası” dendi.

Efsaneye göre kâhinler Thebai şehrinin kralına, bir oğlunun olacağını ama oğlunun onu öldüreceğini ve kraliçeyle evleneceğini söyler. Bunun üzerine kral, oğlu doğunca onu dağa bırakması için bir çobana verir. Çobanın onu bıraktığı yerdeki ısırgan otları ayaklarını yaraladığı için, Korint Kralı’nın ulakları onu bulduklarında çocuğun ayakları gerçekten şişmiş. Korint Kralı onu evlat edinir ve “şiş ayaklı” anlamına gelen “Ödip” adını verir.

Bu, psikanalizde önemli, o yüzden üzerinde durdum. Çünkü Ödip şişiriyor. Türkçe’de ‘’şişiriyor’’ deriz, abartır, palavradır anlamında. Ödip’in kastrasyonu kapatmak için öyle yaptığını düşünüyoruz. Bu yüzden de arkasında Ödip vardır.

Burada bir not daha düşelim; Lacan gençliğinde Alexandre Kojève’in verdiği Hegel derslerini; Sartre, Georges Bataille, Michel Leiris, Raymond Queneau ile birlikte izledi. Bu dersler Raymond Queneau’nun steno tutması ile yayınlanmıştır. Bir kısmı Yapı Kredi’de çevrildi. Orada da, “Hegel Yunan kültüründe en çok Antigone’ye, yasayla ilişkileri açısından önem verdiği için, Ödip yerine Antigone de incelenebilir” gibi bir düşünce var. Çünkü Antigone de, tahta geçen amcası tarafından verilen erkek kardeşinin gömülmemesi emrine karşı çıkarak, yazılı yasayla öbür yasayı birbirinden ayırıyor. Ama Antigone de tıpkı Ödip gibi, sonsuz yorumlara açık bir durumdadır. Kimine göre dinsiz olarak ele alınabilir. Kimine göre, kadına özgü bir yasayı üstlenme olarak alınabilir. Yani, Antigone’yi koysak bile birçok şey değişebiliyor.

Sonuç olarak, Lacan’ın ‘’Hadım Kompleksi -Kastrasyon’’ dediği şey, küçük çocuğun, kız çocuk – erkek çocuk ayırımını yaparken, annesinde erkeklik organı olmadığını anlamasıyla başlıyor. Bunun sonucunda, kendisinde olan bir şey varsa kopabileceği yoksa da olması gerektiği düşüncesi, kız ve erkek çocukta ‘’kastrasyon’’ olarak gelişiyor. Bunun öncesinde herhalde bir ‘’anneye bağlılık’’ vardı diye düşünülüyor. Çünkü Ödip’i anneye bağlılık olarak alıyoruz.

Psikolojik açıdan yapılan araştırmalarda, çocuğun altı aylık olana kadar, annenin dışında olduğunu fark etmediğini biliyoruz. Annenin içinde zannediyor kendini. Dolayısıyla, birdenbire anneden ayrılmışlık olarak görüyoruz. O anneden ayrılmışlığa verilecek bir sürü reaksiyon vardır. Bunlardan biri, Yunan mitolojisindeki Oedipus’tur. Başka bir yerde başka olabilir.

Bu arada psikozla ilgili az önce konuştuk, Lacan’ın önemli bir buluşu da, psikozda yasayı geri çeviriyor. “Nevroz” dediğimiz olayda yasa geliyor, yasa bir takım şeylerin olmamasını istiyor ve bastırıyor. Yasanın doğrultusunda arzularını bastırıyor. Ama ‘’psikozda farklı olan nedir?’’ diye baktığımız zaman, yasa daha girmemiş, içeriden benimsenmemiş. Ve gelir gelmez geri çevrilmiş. Lacan buna “Dışa atma’’ adını veriyor, Freud’dan alarak. Böyle bir şey yüzünden de “Ödip mi, başka bir şey mi?’’ diye düşünebiliyoruz. Çünkü kastrasyonun benimsenmesi veya benimsenmemesi gibi bir şey var. Lacan’a göre psikanalizde olgunluk, kastrasyonun benimsenmesidir. Kâh hadım, kâh kastrasyon diyorum, ikisi de aynı.

Kırnalı: Peki, ‘’özne’’ olması nasıl olacak? Dil burada önemli. Konuşan özneye dönüşecek. Çünkü dille beraber, o sembolik sisteme, o kodlara girecek. Lacan, sembolik sistemde Saussure’un dilbilim çalışmalarındaki,  “gösteren” ve “gösterilen” kavramlarının ayrışmasından etkilenerek nasıl bir temel oluşturuyor?

Başer: Lacan ‘’özne’’yi  dolar ($) sembolüyle yazıyor. Çünkü Fransızcada  ve batı dillerinde “S” harfiyle (Sujet) yazılıyor. Ve ortadan bölünmüşlük… Lacan’a göre, öznenin ortadan bölünmüşlüğünün günün birinde kaldırılacağını düşünen her türlü felsefe, ideoloji. Çünkü “özne”, yaşadığı sürece bu bölünmüşlükten hiçbir zaman çıkmayacak. Ancak öldüğü zaman çıkabilir.

Özne, ancak söylemler aracılığıyla özne oluyor. Lacan bu aşamada, söylemler arasında bir sınıflandırma yapıyor. Ona göre en kötü söylem, -burada kendi kendimi eleştirmiş olacağım- “üniversite söylemi”.  Sonra “histerinin söylemi” daha sonra “psikanalizin söylemi” var. Bu söylemleri birbirinden ayırmak için Saussure’un dilbilimini kullandı. Ancak Saussure’u hiçbir zaman birebir almadı. Tam tersine, Saussure’de anlam daha önemli. James Joyce, Stephane Mallarmé vb.nin şiir etkisiyle de, mesela şiirde de kullanılan, sözcüklerin hiçbir anlamı olmadan ama anlam veren sözcükler vardır; dil öyle bir hazine ona göre. Türkçeye ‘’gösterilen’’ diye çevrilen, anlamdan önce geliyor. Bir yerde karşıyım, çünkü göstermekle hiçbir alakası yok. Saussure, “Kuş dediğimiz zaman, kuşu göstermiyoruz”diyor. Kuş, “k-u-ş” olarak söyleniyor. İşaret kelimesi Arapça diye herhalde Türkçeye ‘’gösterilen’’ diye çevrildi. Fransızcası “signifiant.” Yani, anlamı veren. Ama anlamı olmayan şeyler var. Bir yandan da, anlamlar var. Saussere anlama daha çok önem veriyor. Oysa Lacan tersine çevirerek, çocuğun öznelleşme aşamasında; hiçbir anlamı olmadan, durmadan tekrarlanan parçalardan oluştuğunu gösteriyor.

Bu arada, Batı dillerinde kullandığımız “özne” kelimesi birçok anlama geliyor. Yunancadaki “Hypokeimenon” sözcüğünün  Latincede “Subjectum” olarak çevrilmesidir. Aslında, “altta yatan” veya “altta duran” demek. “Her taşı kaldırırsan altından çıkar’’ gibi bir şey. Ama ‘’konu’’ anlamına da geliyor, Fransızca’da da, İngilizce’de de öyle. Bir de, “tebaa” anlamına geliyor, o da olumsuz anlamı. Mesela bugün, Fransızlar Macron’un “özneleridir” denilebilir.

Kırnalı: “Yönetilen” manasında

Evet, çünkü o anda iktidarda olanın altında kalıyorlar. Dolayısıyla, öznelleşme, aynı zamanda bir köleliğe de götürebilir, bir özgürleşmeye de. Bu zaten Platon’dan beri felsefede olan bir tartışma.

Kırnalı: Foucault’nun da çok önem verdiği bir konu.

Başer: Doğru. Foucalt’nun da tartıştığı bir nokta bu. Lacan’da ‘’özne’’ dil içerisinde olduğu için, her zaman dil yüzünden bölünüyor. Ama aynı zamanda, dil yüzünden de ustalaşabiliyor. Bu, olasılıklar arasında. ‘’Olasılık’’ da önemli bir kavram. Çünkü Lacan’ın Heidegger’le de ilişkisi var. Hediegger’in ‘’Logos’’ adlı makalesini Fransızcaya çevirdi. Şu an yeniden çevrildi zaten, Almancası o kadar mükemmel değildi herhalde.

Lacan’ın Heidegger’den aldığı şey de; bir varlık olarak aldığımız zaman insanı, konuşan bir varlık. Çünkü Heidegger’e göre önemli olan şey ‘’varlık.’’ Var olanlar somut. Ama ‘’niçin varız?’’ sorunu en önemli sorun. İnsan öznesi, özneleşme sürecinde varlık mücadelesi de veriyor. Var olanla yetinemiyor, ama varlığını bir süreklilik olarak alıyor. Bu yüzden de sadece zaman içerisinde değişen bir yaratık. Dolayısıyla, köleliğe götüren kötü bir öznellikle, kendine hâkim olmaya götüren ya da kendini ortaya koyarken daha ılımlı olmaya götüren bir nokta arasında gidip geliyor. Bunun nedeni de şu: Psikanalize giren özne. Psikanalizden sonraki ‘’özne’nin durumu ne?

Bu arada Lacan, Türkçe’de bizim ‘’miş’li gelecek zaman’’ dediğimiz bir zaman vardır, onun üzerinde duruyor. ‘’Bir saat sonra bu konuşmamız bitecek ama on yıl sonra bitmiş olacak.’’ ‘’Bir sene sonra okulu bitireceğim ama yirmi sene sonra okulu bitirmiş olacağım.’’ ‘’On sene sonra öleceğim ama on beş sene sonra ölmüş olacağım’’ örneklerinde olan ‘’miş’li gelecek zaman’’dan bahsediyorum. Türkçe’de değişik adlar verildi buna. Fransızcası “futur antérieur.” Lacan, özneyi “futur antrieur” olarak alıyor. ‘’Şu anda geçmişten geleceğe doğru gidiyorum, ama günün birinde, bütün bunlar da gelecek olarak kalacak ve ben orada bir noktada olmuş olacağım’’diyor. Orada zaten ‘’özne’nin içinde hep daha iyi olma var. Onun içinde ‘’özne’’ iyileşebilir, değişebilir, başka türlü olabilir.

Psikanalizin bulduğu tanıları nevroz, psikoz ve perversiyon olarak üçe ayırıyoruz. Nevroz, psikoz, bir de sadizm-mazoşizme doğru giden perversiyon (sapkınlık) olarak ayırıyoruz. Bunu ahlaki olarak ele almıyoruz. Ama bir yandan da küçük çocukların hepsinin sapkın olduğunu biliyorum.

Psikanalize gelen bir özne, hiçbir zaman yüzde yüz nevroz, yüzde yüz psikoz, yüzde yüz perversiyon olmuyor. Hepsinin bir karışımı. Hatta bu da Lacan’ın kuramının bir teorisi. ‘’Normallik kuramı yapmıyorum, dolayısıyla anormallik kuramı da yapmıyorum.’’ diyor. Çünkü oluşumlar var. Şu anda psikanalize gitsem beni inceleseler, diyelim ki %30 nevroz,  %20 psikoz vs. bulabilirler. O yüzdeler arasında gidiş gelişler yapılıyor. Dolayısıyla ‘’özne’ye de müdahale edilebilir. Zaten özne müdahaleler sonucunda oluşmuş. ‘’Özne’’, kendisini kurarken dünyayı kuruyor. Bu da Kant’ın sözüdür. Lacan’ın bu bakımdan daha çok Kant’çı olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü son olarak ‘’özne ‘’ üzerine söylediği -sınavlarda sorarım bu soruyu- ‘’özne’ nesnesinin içinden dışındadır’’ diyor. Bu Kant’a yakın bir formül. Zaten somut olarak çok kolay anlayabiliriz. Çocuk anneden çıkıyor. Anneyi nesne olarak alıyor. Ama bir zamanlar içinde olduğu bir kişiydi anne. Dolayısıyla nesne ile olan ilişkisinde bir zamanlar beraber olan bir kopmuşluğun sonucunda ‘’özne’’ kendini alıyor. Böylece, muhakkak dışında ama bir zamanlar içinde veyahut ileride içinde olabileceği bir şey. Lacan’daki ‘’öznellik’’ bu işte.

Kocael: Bu, bana şunu hatırlattı. Biz daha önce Foucault ile ilgili bir program yapmıştık. Orada da “özne”nin kuruluşu ile ilgili belli şeyleri konuşmuştuk. “Özne” orada da verili değil. Decartes’ın, Lock’un anladığı anlamda bir özne yok. Yani, kendini bilen, bütün eylemlerini bilerek yapan ve sözleşme teorilerinin temelini de oluşturan bir özne yok.

Başer: “Saydam özne” diyoruz ona.

Kocael: Peki, Foucault ile Lacan arasında böyle bir paralellik kurduğumuzda, Lacan’ın biraz daha bireysel taraftan baktığına, Foucalt’nun biraz daha toplumsal taraftan baktığını söyleyebilir miyiz?

Kırnalı: Belki, toplumsal ve siyasi diyebiliriz.

Kocael: Evet. Çünkü öznenin kuruluşu ile ilgili benzer şeyler söylüyorlar.

Başer: Zaten Foucault gençliğinde, psikanalizi, felsefe ve psikiyatriye uygulamaya çalışan Binswanger’i Fransızca’ya çevirdi. Psikanalize çok ilgi duyuyordu. Bir ara psikanaliz aleyhinde yazmıştı o yüzden bunları açıklıyorum. Foucault bir eşcinseldi. 1954 yılında psikanalize gitmiş ama psikanalist onu kabul etmemiş. Çünkü az önce bahsettiğimiz Anna Freud, ‘’psikanalistler eşcinselleri kabul edemez’’ diye bir kural koymuştur. Bu nedenle Foucault psikanalize kızmıştır. Lacan psikanalizin kurumsallaştığınca bir tehlike olacağını söylüyor. Foucault da sonradan “şu anda psikanalizde doğru dürüst tek bir isim var, o da Lacan’dır” demiştir. Lacan da Foucault’nun yazdığı ‘’Deliliğin Tarihi’’ kitabı üzerine seminerlerinde övgüyle bahseder. Yani, Foucault psikanalizden haberdar birisi. Ve bilhassa Anna Freud’un kurduğu psikanaliz kurallarının tam tersi bir şekilde işlemesini de iktidarla ilgili olduğunu açıklıyor.

Fransız psikanalist Elisabeth Roudinesco -aynı zamanda arkadaşımdır onun da iki, üç kitabını çevirdim- Avrupa’dan Amerika’ya giden psikanalistlerin sosyolojik ve felsefi olarak ‘’benlik teorisi’’ yapmak zorunda olduklarını, yoksa kabul edilmediklerini söyler. ‘’Amerika’da Yahudilerin sinema yapması nasıl küçümseniyorsa, Avrupa’dan gelen psikanalistlere de aynı gözle bakılıyordu. Onun için benliklerini bu şekilde ortaya koyarken onları anlamalıyız’’ diyor. Bu aşamada iktidarda yer edinmek için bir takım teorileri kendilerine göre uydurmuş oldular. Dolayısıyla tahrif de olabilir.

Daha ağır örnekleri var; Güney Amerika’da işkencelerde psikanalistler kullanılmış. İşkence yapılan kişiler konuşmadıkları için, psikanalistlere, ‘’siz bir şekilde onları ikna edin’’ şeklinde bir kötüye kullanma var. Michel Foucault, psikanalizin kötüye kullanılabileceği üzerinde duruyor. Burada da gene bir paradoks var. Michel Foucault ‘’Deliliğin Tarihi’’ kitabını yazdığı zaman ona en çok itiraz eden Jacques Derrida oldu. Çünkü Derrida, Foucault’nun deliliği değil aklı savunduğunu söylemiştir. Descartes ile ilgili olarak da; ‘’Descartes’ın metinlerine dikkat edersek, ‘deli bile olsam düşünüyorum’ yani, delileri dışlamıyor’’ diyor. Tabii ki bu bir tartışma konusu. Bu tartışma üzerine yazan birisi de ‘’aslında Derrida deliliği sonuna kadar götürüyor, Foucault akılcı bir şekilde 20.yy. insanlarına ‘’ siz onları deli sanıyorsunuz ama hayır, onlar şu, şu, şu yöntemler ve kuramlar yüzünden deli olmuşlardır’’ diyerek sanki gene akla hitap ediyor. Onu söylüyor aslında Derrida da.

Buradan Descartes’e döneceğim. Lacan 1954’e kadar bu şekilde konuşuyordu. 1954’den sonra bir Descartesçılık başladı onda. ‘’Descartes olmasa bilinçdışı da bulunmazdı’’ dedi. Çünkü Descartes’in ölümünden hemen sonra çıkan büyük filozoflar, mesela Leibniz, ilk defa ‘’bilinçdışı’’ lafını kullanmıştır. Leibniz, deniz kenarındaki dalga seslerini ‘’bilinç’le algıladığımızı söyler. Yani, aynı zamanda bilincin üzerinde dururken ‘’bilinçdışı’’ da ortaya çıkmış gibi oluyor.

Bu arada, Descartes, Descartes’cıların iddia ediği gibi o kadar saydam bir ‘’özne’’ teorisi yapmamıştır. Bütün filozoflarda bir takım çelişkiler vardır. Bir yandan vücutla ruhu ayırmıştır. Öte yandan, ‘’ama bunlar günlük dilde beraberler, nasıl açıklayabiliriz?’’ diye beyinde bir nokta aramıştır, tutkuları incelemiştir. Dolayısıyla, ‘’Avrupa’da bilinç felsefesi bir şekilde çıkmasaydı, zaten bilinçdışı adını veremezdik buna’’ diyor.

Derrida bu konuda daha da ileri giderek, ‘’artık bilinçdışı’’ lafını bırakıp başka bir şey söylemeliyiz, mesela ‘’cruauté’’ yani ‘’zulüm’’ adını kullanabiliriz’’ der. Psikanalizin nesnesi, incelediği şey. ‘’Cruauté’’ mahsus seçiliyor. Onun için onu Fransızca’ da söyledim. Zulüm demek ama ‘’kan akıtma’’ anlamına geliyor. İnsanda, kendine ve başkalarına tahammül edememe sonucu olan bir şey, o yüzden bir zulme de yol açabiliyor. Dolayısıyla Foucault da psikanalizimden bir zulüm gördüğü için, zamanın psikanalizine karşı gelmiştir. Tabii ki şu anda Amerika’da IPA da (Uluslararası Psikanaliz Birliği) böyle değil, Anna Freud’un kullandığı kurallar çoktan değişti. Hele şu anki Amerika’da, bir eşcinsel psikanalizci gittiğinde ‘’sizi alamayız’’ diyemezler. Kurumlar da değişiyor.

Türk Edebiyatı’nda bu noktaya Ahmet Hamdi Tanpınar değinmişti. Çünkü Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde başkarakterdeki kişi, bir psikanaliz kurumu kurmaya çalışmakta ve dalavere yapmaktadır.

Problem şu: Psikanalizin kendisi de bir ‘’üst ben’’ olabilir bir özneye. “Ben”, “üst ben” ve “alt ben” olarak ayırıyoruz ya.. “O, ‘üst ben’ olduğu zaman, psikanalizin kendisinin kötülük yapabilmesi ve o ‘üst ben’ olarak insanı oynatması, (Fransızcada manipülasyon) kuklaya çevirmesi mümkün mü, değil mi?” problemi ortaya çıkıyor. Ama Foucault da basit bir şekilde ‘’toplum’’ dememiştir. Çünkü onda da bir tür antropoloji var; insanlardaki bu iktidar. İktidar yerine zulüm diyecek.  Lacan hâlâ ‘’bilinçdışı’’ demeye devam ediyor, ama ‘’bilinçdışı dille ilgilidir’’ dediği için de değişik bir noktaya geliyor.

Burada son bir noktanın üzerinde daha durayım, az önce aklımdaydı. Saussure değiştirirken, Lacan Fransız dilbilimcilerin saldırısına uğradı. Tarihsel olarak Fransa’da o zaman pozitivist dilbilimciler vardı. Lacan “ben dilbilimini tabii ki işime geldiği gibi kullanıyorum ve benim için dilbilim, psikanalizin bir koşulu olarak ele alınır” dedi. Kullandığı dilbilim de, tam olarak Saussure’un kullandığı haliyle olan bir dilbilim gibi değil.

Kırnalı: Lacan’ın en bilinen sözlerinden bir tanesi, ‘’La femme n’existe pas”; “Kadın yoktur” sözü. Birçok kesimin, özellikle de feministlerin tepkisini çekmiştir. Lacan’ın teorisi içerisinde “kadın yoktur” ne anlama geliyor? Zira bu basit bir şekilde yorumlanmış, yanlış anlaşılmış bir söz. Yanlış anlaşılan şey ne?

Başer: Şimdi, izleyicilere söyleyeyim: Lacan’ın 26 yıl boyunca verdiği seminerler bulunabiliyor. Damadı JacquesAlain Miller onları yayınlıyor. Ama damadına, “metinleri değiştiriyor, sansürlüyor” diye itiraz edenler var. Dolayısıyla, “ben bilmem kimim, dinledim ve benim kaydettiğim şudur” diye internete koyuyorlar. Dolayısıyla, yayınlarla o, farklı olabiliyor bazen. Orada okurlarken görebilirler.

“Kadın yoktur” konusuna gelince; Fransızca ile ilgili bir konu bu. Lacan insanları biraz tahrik etmeyi seviyor. Birkaç anlama gelebilecek bir şey söylüyor. Ortalık karıştıktan sonra ‘’şu şekilde de anlaşılabilir’’ diye açıklama yapıyor.

Bu Fransızca bir terim. ‘’La femme n’existe pas’’ birçok şekilde yorumlanabilir. Bir kere, ‘’La’’ kelimesinin altını çiziyor. Türkçe’de eskilerin harf-i tarif (tanımlık) dedikleri, Türkçe’de şu an olmayan bir şey. O kelimeyi vurgulamak için kullanılan bir şey.

Fransızca gibi bazı dillerde kullanılan, kelimenin anlamını tamamlayan, ama bir kelimenin başına gelmeden, kendi başına hiçbir anlamı bulunmayan sözcüklerdir. Fransızca’da bir kelimenin başına bu şekilde getirilip altı çizildiği zaman, muhakkak Türkçe’ye çevrilmelidir.

‘’La femme- Kadın’’ dendiğinde, insanların aklından geçen ve insanların anladığı anlama geliyor. Lacan, “La femme n’existe pas” cümlesinde “la”nın [“La”, Fransızca’da dişilliği belirten ön tarif eki] altını çiziyor. Yani, ‘’kadının özü yoktur’’ demektir o. ‘’Kadın’’ deyince, insanlar kadını genel bir kategori içine sokuyorlar. Bu yüzden, kadın sadece onların kafasındaki bir hayaldir. Gerçekte ‘’kadın dedikleri zaman insanların kafasında düşündükleri öz yoktur’’ demek. Bu, birinci anlamı.

Lacan, Heidegger’le olan ilişkilerinde ‘’exister’’ üzerinde durur. Heidegger bu ‘’existe’’ yani ‘’mevcut olmak’’ ile ‘’var olmak’’ arasında bir ayırım yapar. Ve ‘’exister”yi  ‘’ex-ister” diye yazar. ‘’Ex-ister’’ kendinin dışında olmak anlamındadır. Lacan’ın kadın konusuyla bağlarsak; ‘’bir tek, kadın kendinin dışında değildir. Kendidir. Diğer herkes kendinin dışındadır,’’ gibi bir anlam çıkıyor.

Lacan’ın Fransızca oyunlarından birisi de ‘’L’a’’ şeklinde yazabiliriz. ‘’L’a femme’’ O zaman da ‘’Kadın olmayan yoktur’’ gibi bir anlam çıkar. Bu da üçüncü anlamıdır.

Lacan, bütün bu anlamlara gönderme yaparak ‘’La femme n’existe pas’’ terimini kullanıyor. ‘’Kadın gizemlidir, ele geçirilmez, anlaşılmaz bir yaratıktır vs. erkekler konuşurken böyle söylerler ya, Lacan aslında bunlara karşı olarak, ‘’böyle bir şey hayal ürünüdür, böyle bir şey yoktur’’ demek istiyor. Bu yüzden de birçok anlama gelecek bu terimi kullanıyor. ‘’Zaten herkes kadındır’’ anlamına gelecek şekilde de alınabilir. ‘’Zaten herkes kendinin dışında olduğu için bu mevcudiyet onun varlık olmasını önler’’ gibi cince söylenmiş bir şey.

‘’Cinsel ilişki yoktur’’ sözü de aynı şekilde. Sormadınız ama ben söyleyeyim. Orada da ‘’Le rapport sexual n’existe pas’’ diyor. Hemen sonra seminerinde ‘’liason sexual’’ kelimesini kullanıyor. Onun için az önce seminerlerinden bahsettim. Çünkü Fransızcada ilişki için 3 kelime kullanılır. Liason, relation, rapport. ‘’Liason’’ kelimesini cinsellik anlamda kullanıyor.Rapport”, “oran” demek ama aynı zamanda da röportaj anlamındaki “rapport”. Yani, ‘’cinsellik dile getirilemez. Onu bir orana koyamazsınız. Bir oransız ilişkidir’’ demek istiyor. ‘’Le rapport sexual n’existe pas’’ dedikten biraz sonra, ‘’fizik olarak yoktur’’ diye açıklıyor onu. Ama aynı zamanda da hoşuna gidiyor. Çünkü ‘’ilişki’’ birçok anlamda olabilir ama ‘’rapport’’ deyince o da düşünülebilir. Ama ‘’hayır ben o anlamda söylemedim, ‘’oran’’ anlamında söyledim’’ diyecek.

Lacan bu söylemleri birbirinden ayırırken hep matematik raporlar yapar. Analoji. A’nın B ile olan ilişkisi, C’nin D ile olan ilişkisidir, eski Yunandan beri felsefede gelişen bir şey. Bu anlamda bakarsak ‘’cinsellik orantısızdır’’ diye çevrilmelidir.

Kırnalı: Hocam, çok teşekkürler. Maalesef süremizin sonuna geldik. Belki bir gün Lacan’ın konuşamadığımız taraflarını başka bir programda konuşuruz. Sağolun geldiğiniz için.

Kocael: Çok teşekkür ederiz. Bugün, Galatasaray Üniversitesi’nden Nami Başer’le “Lacan Psikanalizi”ni konuştuk. Bizi izlediğiniz için teşekkür edeiz. İyi akşamlar.

Kırnalı: İyi akşamlar.

Bunlar da ilginizi çekebilir