Ekran Resmi 2017-08-16 18.45.19

Transatlantik: ABD’de ırkçı saldırılar, İran-Türkiye ilişkileri, Gümrük Birliği tartışmaları

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler! Transatlantik’te karşınızdayız, Washington’da Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’la önce biraz Amerika Birleşik Devletleri’ni konuşacağız. Çok yoğun olaylar yaşandı, ırkçı saldırılar oldu ABD’de. Daha sonra bölgeye geleceğiz ve bölgede Suriye’yi, Türkiye-İran ilişkilerini ve Irak’ın geleceğini konuşacağız. Arkadaşlar merhaba!
Gönül Tol
: Merhaba Ruşen!

Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen!

Ömer, önce sana sormak istiyorum; bu Charlottesville’de aşırı sağcılar ya da Neo-Nazi’ler bir gösteri düzenlediler ve o gösteriye de protestolar oldu ve bir Neo-Nazi kalabalığın içine girip bir kişiyi öldürdü. Anladığım kadarıyla ABD tam bir şok halinde ve Trump’ın buna verdiği tepkiler, refleksler de çok ciddi bir şekilde tartışılıyor, sorgulanıyor. Bir anlatsana bize, tam olarak ne oluyor orada?
Taşpınar
: Evet, aslında Amerika’daki şok, bu olaydan çok Trump’ın verdiği tepki üzerine bir şok yaşanıyor. Şimdi, olayı şöyle bir anlatalım; Virginia’nın önemli şehirlerinden Charlotte’ta bir üniversite var: Virginia Üniversitesi. Ve bu üniversite aslında Charlotte’ın en önemli kurumu, yani Charlotte şehri güneyde olmasına rağmen Virginia’da –Virginia bir güney eyaleti, yani Amerikan İç Savaşı’nda aslında güneyde savaşmış bir eyalet– o eyaletin içinde Güney-Kuzey savaşı, Amerika’daki iç savaşa gittiğimizde Güney için savaşmış bazı askerlerin heykelleri var ve güneyin en önemli komutanı Robert E. Lee’nin büyük bir parkta at üzerinde bir heykeli var. Bu heykelin indirilmesini istiyor Amerika’daki solcular, Amerika’daki liberaller. Çünkü Güney sonuçta kölelik için bu savaşı verdi ve Amerika İç Savaşı’nı hatırlayacak olursak, 1860’ta altı yıl süren bu savaş, toplam 700 bin kişinin ölümüne neden oldu; yani Amerika’nın bütün savaşlarını topladığında, sırf bu iç savaşta ölen insan sayısı bütün savaşlardan daha fazla. Ve bu iç savaşın travması, özellikle kölelik üzerinden devam eden ve bugün ırk meselesinde yani siyah-beyaz meselesinde devam eden bir travma, devam ediyor. Bu heykellerin indirilmesini istiyorlar; güneyli askerlerin heykellerinin, güneyli askerlerin ordularının komutanlarının heykellerinin indirilmesini istiyor demokratlar, liberaller. Ve tabii ırkçı beyaz kesim, bu Ku Klux Klan’in üyeleri Neo-Nazi’ler, antisemit Yahudi düşmanı kesimler, Amerika’da Trump seçildiğinden beri büyük bir yükseliş içinde. Hatta Trump’ın en önemli siyasî danışmanı, baş strateji danışmanı hatta, ismi Steve Bannon, bu “White supremacist” dediğimiz beyaz ırkın üstünlüğüne inanan bir derginin editörüydü ve buna “Alternatif Sağ” gibi bir isim buldular. Yani “Alternatif Sağ” diye bir isim üzerinden gidiyorlar, sanki bunlar ırkçı-faşist değilmiş de sağın elemanlarıymış gibi bir hava yaratıyorlar ve Trump da çok garip bir şekilde Alternatif Sağ’ı koruyor ve bütün bu olaylara rağmen yaşanan, ki Charlotte’ta senin söylediğin gibi böyle bir heykelin indirilmesi için aslında bir gösteri yapılacaktı, buraya ırkçılar geldi ve bu heykelin indirilmesini istemediklerini belirten bir gösteri yaptılar ve o gösteride olay çıktı. Sonrasında bir kişi öldü, çünkü bu Neo-Nazilerden bir tanesi arabasıyla kalabalığın içine girdi, 13 kişiyi yaraladı, üç kişi ağır yaralandı, bir kişi öldü. Buna Amerikan Adalet Bakanı terörizm derken, Trump dün yaptığı basın toplantısında “hem soldan hatalar var hem de sağdan hatalar var” diyerek bir nevi ahlâkî bir eşitleme kurdu bu iki grup arasında. Yani “solcular da şiddete başvuruyor, sağcılar da başvuruyor” “bana sağcılar adam öldürüyor diyemezsiniz” gibi bir ifade kullandı yani neredeyse sağcıları koruyan bir ifade kullandı ve bu Amerika’da bir şok etkisi yaratıyor. Çünkü bu sağcı kesim aslında “Alternatif Sağ” olarak kullanılan kesim, ırkçı, basbayağı bildiğimiz Neo-Nazi, antisemit, Ku Klux Klan üyesi adamlar ve buna Trump “Alternatif Sağ” adını verirken, öbürlerine alternatif sol demeye başladı, “onlar da solcular da oldukça sert girdiler, onlar da suçlu” diyerek bir nevi ahlâkî eşitleme kurdu ve Amerika bugün bunu tartışıyor.

Peki, Ömer, şu anda arkadaşlar gösteriyor videolarda, bayağı gamalı haçlar dolaştırıyorlar, Amerikan yasalarına göre bu suç değil mi?
Taşpınar
: Mesele orada Ruşen, yani bu gamalı haç dolaştıranlar. Bunlar bildiğimiz basbayağı ırkçı, faşist, Neo-Nazi gruplar bunlar. Tabii ki Amerika’da hem gösteri özgürlüğü var hem düşünce özgürlüğü var. Dolayısıyla Neo-Nazi partiler, gruplar yasak değil; ama şiddete başvurmak yasak. Yani yaptıkları şey, şiddete başvurunca, başka bir grubun üzerine arabayla gitmek gibi veya saldırmak gibi nedenlerle tabii ki tutuklanabiliyorlar; fakat Almanya’nın aksine, Alman anayasasında Neo-Naziler yasak, böyle bir parti illegal bir parti, ama Amerika’da düşünce özgürlüğü ve toplantı özgürlüğü çerçevesinde hem ırkçı gruplar Ku Klux Klan gibi hem de Neo-Nazi gruplar hâlâ yasaların koruması altında. Bunun dışında bir de askerî milisler var güneyde ve özellikle Batı’da, Texas’ta Amerikan devletinin kendilerinin elindeki silahları almak istediğini söyleyen askerî milisler var, bu da Amerika’da ciddi bir sorun. Bu askerî milisler, bayağı kalaşnikoflarla, silahlarla, otomatik makinalı tüfeklerle ve askerî kıyafetlerle dolaşabiliyorlar ve güneydeki eyaletlerde silah taşıma özgürlüğü olduğu için, hatta makinalı tüfek taşıma özgürlüğü olduğu için, bu makinalı tüfekli milisler bile bu toplantıların içinde dolaşıyorlardı. Ve bunlar da yasaların Amerika’da koruması altında çünkü Amerika’daki silah taşıma özgürlüğü, hiçbir Batı ülkesinde olmadığı kadar esnek, zaten bu yüzden Amerika’da çok fazla insan öldürülüyor, okullara giren ve makinalı tüfekle ateş açan bir sürü kişi. Amerikan solu tarafından silah taşıma yasası nedeniyle bunu yapabiliyorlar diye eleştiriliyor; fakat bu yasaları kaldıramıyor Amerika, çünkü bir şekilde Amerika’nın siyasî kültüründe silah taşımak bir özgürlük, bir anayasal özgürlük.

Peki, son olarak bu bağlamda bir şey soracağım, Trump’ın senin sözünü ettiğin o baş stratejisti Steve Bannon. Gitti, gidecek olduğu söyleniyor; hatta biz bugün de haber yaptık Amerikan medyasına dayanarak. Gerçekten böyle bir şey var mı? Varsa da Trump’ın bu kesimlerle bağını koparacağı anlamına mı gelir? Yoksa bu tamamen bir vitrin düzenlemesi mi oluyor?
Taşpınar
: Şimdi, çok güzel sordun soruyu Ruşen, çünkü Trump için Steve Bannon, kendi tabanına bir mesaj. Aslında şu anda Trump’ın desteği sadece tabanına düşmüş durumda, %30- %25 oranında oldukça sağcı hatta ırkçı diyebildiğimiz kesimler. Ve bu kesimlere –ki Amerika’da bu kesim gerçekten bahsettiğim oranda güçlü, yani %20’si neredeyse ülkenin, hâlâ siyahlara fazla hak tanındığını düşünüyor–, bu ırkçı mesele çok önemli ve Trump da üstü kapalı bir şekilde Ku Klux Klan’ı hem de bu faşist grupları koruyor. Dolayısıyla Steve Bannon’ın kellesini kolay kolay vermez; zaten Steve Bannon’ı birazcık görevden daha az yüksek bir profilli bir göreve aldı, mesela kabine toplantılarında daha az baş gösteriyor Steve Bannon, dış politikada fazla gözükmüyor, ama hâlâ iç politikada kendi tabanına bir mesaj yollamak için Bannon’ı görevde tutuyor, dünkü basın toplantısında da hiç bu sinyalleri vermedi, bir gün önce kınamışken beyaz ırkçı, Neo-Nazi, Ku Klux Klan takımlarını, dün yaptığı basın toplantısında bahsettiğim bu ahlâkî eşitlemeyi kurdu sol ve sağ arasında, “iki taraf da haksız” dedi. Bana bu gösteriyor ki Steve Bannon’ı koruyor ve kendi tabanına –Trump için çok önemli olan bir mesele bu– “ben hâlâ sizinleyim, merak etmeyin” mesajı veriyor.

Gönül, biraz Amerika’dan çıkalım istersen, bizim buralara doğru gelelim. Seninle yayından önce yaptığımız sohbette İran Genelkurmay Başkanı’nın Türkiye ziyaretinin altını çizdin, beni uyardın. Neyi kastettin? İzleyicilerimize anlatır mısın? Ne önemi var?
Tol
: Bu tabii çok önemli; hem İran medyasında hem Türk medyasında bunun öneminin altını çizen makaleler çıktı, İran’da Genelkurmay Başkanı’nın bu tür ziyaretler yapması çok normal bir şey değil ve aynı zamanda bu İran Genelkurmay Başkanı, çok Türkiye-karşıtı bir isim olmakla biliniyor. Fakat son zamanlarda hem İran medyasında hem İran askeri içerisinde Türkiye’ye dair önemli pozitif mesajlar verildiğinden bahsediliyor, Türkiye de aynı şekilde çok önem atfediyor buna. Dolayısıyla bu akla şu soruyu getiriyor: “Bir şeyler mi oluyor Türkiye-İran arasında?” Çünkü, biliyorsunuz özellikle Trump’ın yeni seçildiği dönemde Türkiye tarafından, hem Türkiye’de hem İran’da çok fazla böyle birbirine karşı negatif söylemler vardı, özellikle Türkiye Trump yönetimine “Herhangi bir İran karşıtı siyasete destek için yanındayız” mesajı vermek için hatırlarsan Erdoğan çok fazla eleştiriyordu; aynı şekilde İran medyası da Türkiye’yi eleştiriyordu. Fakat bugün baktığımızda her iki tarafta da bir pozitif hava hâkim ve böyle bir ortamda; İdlib’e bir operasyon konuşulduğu, Irak’ta Telafer operasyonunun başladığı dönemde, İran Genelkurmay Başkanı’nın ve onunla birlikte bir askerî heyetin Türkiye’yi ziyaret etmesi çok önemli görülüyor.

Burada sözünü kestim, iki tane olay söz konusu: bir Irak, bir Suriye. Irak’ta özellikle sen de Genelkurmay Başkanı’ndan bahsederken Kürt meselesini şey yaptın. Orada, Irak’ta bir referandum meselesi öne çıkıyor, Telafer IŞİD’in tasfiyesi, bir de Suriye tabii, bambaşka. Şimdi, Türkiye’yle İran arasında muhtemel bir yakınlaşma, bu iki olayı da ayrı ayrı mı kapsar sence?
Tol
: Aslında bence bir büyük anlaşmanın parçası olabilir. Tabii şu anda Telafer Operasyonu yeni başladı; söylemek çok güç, ama öncelikle şunu söyleyelim: Bu gelen deklarasyonun büyük oranda Kürt meselesini konuşacağı söyleniyor. Her şeyden önce bir sınır güvenliği var biliyorsun, Türkiye İran sınırına bir duvar ördü ve İran tarafı da onayladı ve bunun büyük oranda PKK’ya yönelik bir adım olduğu söyleniyor. Bu konuşulacak her şeyden önce ve daha çok onun dışında Irak’taki Kürtlerin referandum kararıyla birlikte, bence söylenmese de işte Suriye’deki Kürtlerin durumu PKK meselesi konuşulacak. Bu bağlamda şunu söylemek gerekiyor; her şeyden önce bir kontekstten bahsedelim, biliyorsun birkaç gün evvel Irak Ordusu bir operasyon başlattı Telafer’e yönelik. Telafer IŞİD’in elinde önemli bir şehir ve Türkiye’nin de çok önem atfettiği bir yer. Neden? Çünkü Türkmenler yaşıyor orada ve bugüne kadar hep Türkiye şunu söyledi: “Burası bir Türkmen şehridir”. %50-50 Şii-Sünni olduğu söyleniyor fakat Türkiye bunu söyledi, “burası Türkmen şehridir ve Şii milislerin o Haşdi Şabi denen Şii milislerin, Telafer’e girmesine biz karşıyız.” Hep bunu söyledi ve geçen yıl Irak Başbakanı Abadi dedi ki, “tamam, Haşdi Şabi milisleri girmeyecek Telafer’e” böyle bir anlayış hakimdi. Fakat bugün gelinen noktada Abadi, zaten hava operasyonu başladı birkaç güne kadar kara operasyonu başlayacak ve Abadi bir açıklama yaparak dedi ki; “Şii milisler yer alacak kara operasyonunda.” Şimdi geçen yıl Türkiye’nin verdiği tepkiyi hatırlayalım, çok net bir tepki vermişti; yani Erdoğan da verdi, başbakan da verdi, dışişleri bakanı da verdi. Bu yıl ise benim gördüğüm kadarıyla sadece hükümet sözcüsü, “biz buna karşıyız, Haşdi Şabi’nin Şii milislerin –ki İran’ın tesiri altında bunlar– buraya girmesine karşıyız” dedi fakat tabi geçen yıla oranlar çok sönük bir tepki bu. Bu da bana şunu düşündürüyor; eğer bir anlaşma varsa İran ve Türkiye arasında bence bu büyük oranda Suriye’deki Kürtleri kapsıyor. Yani Türkiye’nin tabii en büyük tehdit algısı Suriye’deki Kürtleri en önemli mesele olarak görüyor ve bu konuda bence İran ve rejimi de daha yakın çalışabileceğini düşünüyor. Çünkü rejimle Kürtler arasında son zamanlarda bir çatışma söz konusu ve İran ve rejimin, Rakka’nın güneyindeki Kürtlere bir saldırı hazırlığı içerisinde olduğunu duyuyoruz, aynı şekilde mesela Halep’i Afrin’e bağlayan yolu rejimin kapattığını Haziran’da okuduk. Dolayısıyla Türkiye Suriye’ye baktığında şunu düşünüyor olabilir; artık Amerikalılarla çalışmanın imkânı yok, Amerikalılar bütünüyle Kürtleri angaje etmiş durumda. Rusya’yla da çalışabiliriz fakat asıl bence rejim ve İran’la, onların Kürtlere karşı siyasetini kullanarak bir anlaşmaya varılmış olabilir ve bunun karşılığında da mesela Telafer gibi yerlerde Şii milislerin o operasyona dahil olmasına çok ses çıkarmayabilir ve aynı zamanda Iraklı Kürtlerin referandum kararına İran’dan çok sert tepki gelmişti, Türkiye’den bu kadar büyük tepki duymamıştık, Erdoğan bir şey söylememişti vs. Bu anlaşmanın karşılığında Kürtlerin referandum kararına Türkiye’nin çok daha sert tepki vermesini istemiş olabilir İran. Dolayısıyla birkaç güne kadar da muhtemelen daha da netleşecek; fakat Türkiye’yle İran arasında çok ciddi bir yakınlaşma olduğunu düşünüyorum ve bunun büyük ölçüde Suriye’deki Kürtlerin hareket alanını kısıtlamaya yönelik olduğuna inanıyorum.

Bu yakınlaşma demişken, bir başka ilginç yakınlaşma yine bölgede Suudi Arabistan’dan herhalde geliyor, Irak’la bir yakınlaşma sanki var. Neydi? Iraklı Şii lider Sadr gitti Suudi Arabistan’a ilginç bir ziyaret yaptı. Birtakım yumuşamalar olduğu söyleniyor, Irak-Bağdat yönetimiyle Suudi Arabistan’ın yakınlaşması bu ister istemez, Bağdat Tahran’a büyük ölçüde bağımlı olduğu için, sanki Suudi Arabistan İran ilişkileri de değişebilir mi? Tabii çok spekülatif bunlar ama böyle birtakım işaretler de var, değil mi?
Tol
: Evet, şimdi ilginç bir gelişme. Yani mesela Suudi Arabistan’ın 27 yıldır kapalı olan Irak sınırının açılacağı söyleniyor ve Mukteda es-Sadr önemli bir Şii lider Irak’ta, özellikle Bağdat’ta ve Güney Irak’taki Şiiler arasında çok ciddi bir desteği var. Şimdi, bu insan aynı zamanda İran-karşıtı olmakla biliniyor, onun Suudi Arabistan’a gitmesi, tabii önemli bir gelişme. Ve bence bu gelişmeyi şu çerçevede okumak gerekiyor; Irak’ta gelecek yıl seçimler olacak, 2018 yılında seçimler olacak ve ikinci bir gelişme (…) oldukça zayıflamış durumda Irak’ta. Biliyorsunuz İran, Şii milisler IŞİD’le mücadelede çok önemli rol oynamıştı ve Irak bir anlamda İran’a bağımlıydı IŞİD’le mücadelede. IŞİD geriledikçe ve 2018’deki seçimleri düşündükçe, bütün Irak’taki Şii partiler, kendilerini işte Arap milliyetçisi, vatansever olarak gösterme yarışına girdiler. O yüzden de İran’la birazcık mesafe koydular aralarına ve Mukteda es-Sadr’ın yapmaya çalıştığı şey de 2018 seçimleri öncesinde İran-karşıtı bir duruş sergileyip “biz İran’ın kuklası değiliz, bakın Suudi Arabistan’la bir açılım yapılıyor” demek ve tabii Suudi Arabistan’ın da yaptığı çok akıllıca İran’ı çerçeveleme, İran’ı sınırlandırma politikasında Irak çok önemli bir yer tutuyor. Neden? Çünkü Iraklı Şiiler, gerçekten İran’a karşı pozisyon almış durumdalar eski Başbakan Maliki’nin partisi dışında bütün Şii partiler İran’a mesafe koymaya çalışıyorlar, Suudi Arabistan da bundan faydalanarak Irak’a bir açılım yapıyor. Yani bir anlamda Şii dünyasını bölmeye çalışıyor Suudi Arabistan ve bu şekilde İran’ın etkisini, özellikle Irak’taki etkisini kırmaya çalışıyor. Fakat bence İran’ın Irak’taki etkisini kırmak çok çok güç; IŞİD ortadan kalksa dahi, İran, ekonomik, siyasî ve askerî olarak o kadar Irak’a dahil ki, yani Irak’a gittiğinizde bütün marketlerde İran malları görüyorsunuz, bazı yerlerde İran’ın para birimi kullanılıyor, askerde güvenlik birimlerinde İran’ın inanılmaz bir etkisi var, kültürel olarak da pek çok yerde Necef gibi yerlerde mesela, İran’ın etkisini sokakta yürürken hissediyorsunuz. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın bütün çabalarına rağmen, bence bugün Iraklı Şii partilerin İran’a mesafe koymasına rağmen, sonunda İran’ın Irak’taki etkisini kırmak, çok mümkün olmayacak.

Ömer, seni bugün Ortadoğu’dan azat ettik, sana bir Avrupa sorayım. Avrupa sorusu senin esas ihtisas alanlarından AB ve Türkiye-AB ilişkilerine çok hâkim birisin. Bugün Almanya Başbakanı Merkel Gümrük Birliği kozunu da masaya sürdü Türkiye’yle olan tansiyonda. Bu bir blöf mü? Ya da hükümet sözcüleri Türkiye’de iktidar sözcüleri muhtemelen bunu yaklaşan Alman seçimleri için bir geçici bir hamle olarak değerlendirebilirler. Böyle mi yoksa bu hakikaten Gümrük Birliği meselesi de ciddi bir şekilde Türkiye-Almanya ve Türkiye-AB ilişkilerinde gerçekten bir tartışma konusu mu oluyor artık?
Taşpınar
: Her şeyden önce aslında bu Merkel’in söylediği, yeni bir dönemde olduğumuzu gösteriyor. Bu yeni dönemde artık Türkiye-AB ilişkileri, Türkiye’nin AB üyeliği platformunda değil, Gümrük Birliği platformunda konuşuluyor. Yani Türkiye’nin AB’ye üyeliği gibi bir mesele, artık Almanya’nın gündeminde değil, neredeyse bu artık kalkmış durumda gündemden. Türkiye’nin AB’ye üyeliği, ne Macron için tahmin ediyorum Fransa’da, ne Almanya için –hele İngiltere’nin içinde olmadığı bir AB’den bahsediyoruz–, dolayısıyla bu konu artık neredeyse rafa kaldırılmış gibi gözüküyor. AB’yle üyelik rafa kaldırıldıktan sonra geriye Gümrük Birliği kalıyor ve gerçekçi olan isimler, gerçekçi olan stratejistler Türkiye’de de Avrupa’da da ancak ve ancak Gümrük Birliği ile devam edilebileceğini kabul ediyorlar. Şimdi, Merkel’in söylediği şey de, Türkiye’nin aslında Gümrük Birliği’yle devam edeceği biliniyor fakat Gümrük Birliği’nin tekrar pazarlık edilmesi gerekiyor çünkü Gümrük Birliği çok eskidi, ciddi meseleler var içinde. Ve Gümrük Birliği konusunda Türkiye’nin talepleri var, Avrupa’nın belirli talepleri var. Türkiye’nin en büyük talebi tarım ürünlerinin dağıtılması, Avrupa’nın en büyük talebi, Türkiye’nin bir sürü alanda yeterince Avrupa standartlarında olmayışı, patent konularında olsun, servis sektöründe olsun, aynı standartlara sahip olmadığı, ihalelere katılamadığı Avrupalı şirketlerin bazılarının. Bu konularda şimdi pazarlık başlayacak, yani Gümrük Birliği’nin reform edilmesi gerekecek ve bu pazarlıkta da Merkel, bana göre şu anda elini güçlü tutmaya çalışıyor ve diyor ki, “Gerekirse Gümrük Birliği konusunda taviz vermeyiz, hatta onu bile rafa kaldırabiliriz” diyerek masaya güçlü geleceğini söylüyor. Niye söylüyor? Çünkü şu anda Alman siyasetinde Türkiye’ye çok büyük bir öfke var, Erdoğan’dan kaynaklanan Erdoğan’ın Almanya’yı, Avrupa’yı bir sürü ülkeyi Nazilere benzetmesinden kaynaklanan, Türkiye’deki gidişattan kaynaklanan bir öfke var. Türkiye’nin bir bakıma Suriyeli göçmenleri bir koz olarak kullanıp, onun üzerinden bir şekilde Avrupa’ya blöf yapmasın konusunda da bir öfke var. Bütün bunlara karşı tabii Merkel iç politikada büyüyen bu Türkiye düşmanlığını, Türkiye’ye öfkeyi kullanıyor ve Türkiye’ye karşı sert bir pozisyon alıyor; yani bunun seçimlerle alakası yok diyemeyiz, Merkel bir politikacı ve tabii ki kendi platformuna, kendi siyasî çevrelerine uygun mesajlar veriyor. Fakat aynı zamanda taktik olarak da masaya gelindiğinde Gümrük Birliği tekrar reform edildiğinin, tekrar masaya getirilip bu konuda pazarlık başladığında Almanya kendi isteklerini Türkiye’ye bir şekilde kabul ettirmeye çalışacak ve bu konuda da güçlü sinyaller veriyor.

Evet, burada noktayı koyalım. Ömer Taşpınar’a ve Gönül Tol’a çok teşekkür edelim. Haftaya tekrar Transatlantik’te buluşmak üzere. İzleyicilere de çok teşekkürler, iyi günler!

Bunlar da ilginizi çekebilir