Ekran Resmi 2017-09-08 08.54.55

Açık Oturum (102): Feray Aytekin ve Dr. Aysel Madra ile yeni eğitim-öğretim dönemi ve müfredat

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

 

 

Pişirici: Merhaba. Medyascope.tv’nin 102. “Açık Oturum”u ile karşınızdayız. Dikkat ederseniz “Merhaba” diye başladım söze, “İyi akşamlar” demedim. Bu bir bant yayın olacak. Siz bu yayını her zaman alıştığınız gibi Perşembe gecesi 20.00-21.00 arası değil, muhtemelen Perşembe gecesi ilerleyen bir saatte, ama Cuma günü mutlaka izleyeceksiniz. Medyascope.tv’nin bulunduğu bölgede yaşanan bir elektrik arızası, maalesef bizim teknik kapasitemizi de etkiledi. Bu nedenle, bu kez “Açık Oturum” karşınıza bant yayın olarak gelecek.

Bu akşam, yeni eğitim-öğretim dönemini ve bu yeni eğitim-öğretim döneminde uygulanacak müfredatı konuşmak ve değerlendirmek istiyoruz. İki konuğumuz var. Stüdyoda, yanımda, Dr. Aysel Madra bulunuyor. Hoşgeldiniz.

Aysel Madra: Hoşbulduk.

Pişirici: Kendisi, “Eğitim Reformu Girişimi” Politika Analisti. Telefon hattımızda ise, Ankara’dan, Eğitim-Sen (Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası) Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan var. Hocam siz de hoşgeldiniz.

Feray Aytekin Aydoğan: Hoşbulduk, merhabalar.

Pişirici: Yayının başında da belirttiğim gibi, yeni eğitim-öğretim yılı 18 Eylül 2017 Pazartesi günü başlayacak. Bu tarihte açılacak olan okullar, 19 Ocak 2018’de yarıyıl tatiline girecek. İkinci dönem 5 Şubat 2018’de başlayacak. 8 Haziran 2018’de de bu eğitim-öğretim yılı sona erecek. Ama bazı özel okullar 5 Eylül Salı günü açıldı.

Meselemiz şu: Milli Eğitim Bakanlığı bu yıl 1., 5. ve 9. sınıflarda yeni bir müfredatı uygulamaya sokacak. Bu akşam bu konuyu ele alacağız. Uzun süredir devam eden bir tartışma var. Evrim teorisinin bu müfredattan çıkarılması, bu müfredata “cihat” kavramının eklenmesi, sadece “cihat” kavramının değil, başka dinî öğelerin de bu müfredata eklenmesi, Atatürkçülük ve Cumhuriyet’in kazanımlarının bu müfredattan çıkartıldığı iddiası. Bütün bunları konuşmak istiyoruz.

Aysel hocam izin verirse, ilk sözü Eğitim-Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan’a verelim ve şu soruya genel bir cevap alarak başlayalım: Bu eğitim-öğretim yılında ve bu müfredatta, geçen seneye ya da geçmişe göre değişen nedir? Tartışılan şey nedir hocam?

Aytekin: Aslında bu müfredatla ilgili süreç, 4+4+4 sisteminin Nisan 2012’de yasallaşmasıyla birlikte başlamıştı. 2012’den itibaren, 2013 eğitim-öğretim yılına girme süreciyle birlikte, birçok bilimsel konunun, birçok bilimsel başlığın budandığını, yok edildiğini bu beş yıllık süreçte yaşadık. Ama bu müfredatla birlikte, bütün dersler üzerinden çok daha kapsamlı bir değişiklik yapılmış durumda. Buna ilişkin, geçmiş süreçlerde, revize etmeden bir müfredat yapılanmasına karşı, onlarca, yüzlerce açıklamamız olmuştu. 4+4+4 döneminde de, 2 günlük grevle de bu müfredata dair yapılan müdahale olduğuna ilişkin itirazlarımızı iletmiştik. Ama şu anki müfredat değişikliği, geleceğimiz açısından çok daha kapsamlı ve çok büyük tehlikeler içeren bir değişiklik.

Pişirici: Tehlikeler nedir?

Aytekin: Normalde, herhangi bir ülke için de, kendi ülkemiz için de, bir müfredat belirlenmesinde temel noktalar vardır. Bizim ülkemiz için, mevcut yasa ve usullere göre ders programı, okul türlerinin bağlı olduğu genel müdürlükler tarafından hazırlanır ve Talim Terbiye Kurulu tarafından onaylanır. Peki, bu müfredat sürecinde nasıl oldu? Hükümet, Temel Eğitim ve Ortaöğretim’e ait programları değiştirme kararı aldıktan sonra, tüm programları –bunun altını özellikle çizerek söylüyorum– tüm dersleri, dine uygun olmayan unsurların tespit edilmesi, çıkartılması, değiştirilmesi ve eklemeler yapılması için Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’ne göndererek başlattı bu süreci. Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün oluşturduğu bir komisyon, bütün derslere “olur” verdi. Yani “cihat” kavramının girmesi tesadüfî bir uygulama değildir. Veya geçtiğimiz günlerde gündem olan “çocuk yaşta evliliklerin örf kapsamında değerlendirilmesi” tesadüfî uygulama değildir.

Ders kitapları elimize geçtikçe ve ders kitapları üzerinden bu tür ifadeler işlenmeye başladıkça, buna benzer onlarca ifadeye şahit olacağız. Çünkü fizik, kimya, biyoloji, müzik, tüm dersler, Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün onayı üzerinden gerçekleşti.

Yapılan bu düzenleme yasal değildir. Kendi yasalarımız açısından kesinlikle yasal olmayan bir uygulamadır. Bilimsel değildir, pedagojik değildir. Bir ülke böyle bir müfredattan bir gelecek yaratamaz, inşa edemez.

Pişirici: Peki, bir sorum daha olacak size. Milli Eğitim Bakanı diyor ki: “Müfredat değişikliğini görüşe açtık”. Hatta 184 bini aşkın kişinin müfredata ilişkin görüş belirttiğini söylemiş. Herhalde siz de görüş belirttiniz. O süreç nasıldı? Görüşünüzü aldılar mı? Size bir cevap verdiler mi?

Aytekin: Buna ilişkin olarak o dönemde de yine aynı açıklamayı yaptık ve yine tekrar ediyorum: Birincisi, müfredatlar için halktan görüş istenmez. Birçok süreçte olduğu gibi burada bir “demokrasicilik” oyunu var; “halkın görüşüne açarak bir müfredat hazırladık” deniliyor. Öğretim programları, farklı bilim dalları tarafından öğrenci düzeyine uyarlanmış halidir. Bilimi ilgilendiren bir konuda halka başvurmak popülizmdir. Öğretim programlarına meşruiyet aranıyorsa, hazırlanmadan önce ilgi alanı eğitim olan kişi ve kuruluşlara başvurulur. Ama ne bizim, ne akademisyenlerin, ne psikiyatristlerin, sosyologların, bu meseleye ilişkin onlarca çalışma yapan hiç kimsenin görüşüne başvurulmamıştır. İnternet üzerinden, insanların yazıyla orada görüşlerini paylaştıkları bu verilerin, akşam saatlerinde veya geceyarısı, hemen ertesi gün başlanması istenerek, okullara, İl ve İlçe Eğitim müdürlüklerine yazılar göndererek, 20 günlük bir süreçte de, tüm bu süreçlerin tamamlanması üzerinden bir müfredat değişikliği yapılmıştır. Bütün ülkenin, bütün çocukların geleceğini değiştiren bir müfredat değişikliği, eğitim alanında bu konuda yazmış, çizmiş, onlarca çalışma üretmiş eğitim uzmanlarına başvurmadan üretilemez. 20 günde hiç üretilemez.

Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca en donanımlı müfredat programının oluşturulma süreci altı yıl almıştır. Bir müfredat programı oluşturulmadan önce, mutlaka öğretmenlerle ön çalışmalar, sempozyumlar, konferanslar, seminerler yapılması gerekir. Bu süreçlerin hiçbiri işletilmemiştir. Tüm dünyada, yeni bir müfredat oluşturulduğunda, böyle bir uygulama hayata geçirilmek istendiğinde, pilot-bölge uygulamaları yapılır. Hiçbir yerde pilot-bölge uygulaması yapılmamıştır. Dik yazıdan el yazısına geçildiğinde bile, iki yıl, üç yıl pilot-bölge uygulamaları üzerinden karar verilmişken, şimdi bütün müfredata ilişkin bir değişikliği 20 güne sığdırmak ve internet üzerinden “Şu kadar görüş aldık” deyip okullara yazı yazarak, 20 gün içerisinde görüşlerin bakanlığa ulaştırılmasını istemek popülizmdir, demokrasicilik oyunudur. Hiçbir karşılığı yoktur. 20 günde bir müfredat hazırlanamaz, hiçbir gerçekliği de yoktur.

Kaldı ki, var olan bu görüşlerin kimler tarafından belirtildiği, bu görüşlerin ne kadarının hangi biçimde müfredatta yer aldığına dair hiçbir veri de açıklanmamaktadır. Bu sadece bir gösteridir. Hızlıca inşa edilmiş bir süreç var. Tamamen “Yeni Türkiye” inşası üzerinden, “yeni bir eğitim sistemi inşası yapacağız” çağrıları üzerinden hızlıca hazırlanmış bir süreç var. Böyle bir müfredatı bu şekilde çocuklarımıza, öğrencilerimize dayatmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Çok tehlikeli ve zaten eğitimin alarm verdiği; PISA ve OECD raporlarında, her geçen yıl çok daha ciddi oranda eğitimin başarısızlığına ilişkin verilerin ortaya çıktığı; TEOG, LYS süreçlerindeki sonuçlardan da bu verilerin elde edildiği bir süreçte, eğitim sisteminin alarm verdiğini görmeden Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün onayı ve planlaması üzerinden yapılan bir müfredat, bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüklerden birisidir.

Pişirici: Dr. Aysel Madra’ya döneyim hemen. Önce, merak ettiğim şeyi size sorayım. Eğitim Reformu Girişimi, bu müfredatla ilgili görüşünü bildirdi mi Bakanlığa?

Madra: Tabii. Eğitim ve öğretim programları ile ilgili biz de görüşlerimizi belirttik. Feray Hanım’ın da söylediği gibi, anladığımız kadarıyla bu eğitim programlarının oluşturulması 20 günden fazla sürdü. Milli Eğitim Bakanlığı bir süredir bunun üzerinde çalıştığını söylüyor. Ama bu çalışmalar gerçekten şeffaf olmayan bir şekilde yürütüldü.

Bir önceki öğretim programı, örneğin 2005 senesinde gene böyle topyekûn bir değişiklik olmuştu, onda daha saydam ve şeffaf bir süreç oluşmuştu. O süreçte bu programları kimlerin oluşturduğunu biliyorduk. Şu anda bu programları kimlerin oluşturduğu hiçbir yerde yer almıyor. Bazı kesimlerde biliniyor olabilir. Ama bütün sürecin şeffaf olması adına, bu isimlerin kamuyla paylaşılması, en azından hesap verilebilirlik ilkesi açısından gerekiyor.

Geri bildirim verme süreci çok limitliydi. Gerçekten 20 gündü. Ve 51 tane taslak öğretim programı açıklanmıştı. Bu sürede çok ciddi bir inceleme ve çok derinlikli bir analiz yapmak çok da gerçekçi değil. Bu konuda Feray Hanım’a katılıyorum. “Biz geri bildirim aldık, süreci daha şeffaf yaptık” demek için yapılmış gibi duruyor gerçekten. Ama gene de, eskisiyle karşılaştırdığımız zaman, daha önce hiç geri bildirim alınmadığı için, aslında ufak da olsa bunu olumlu olarak değerlendirebiliriz. Şeffaflık açısından ve hesap verilebilirlik açısından, geri bildirim alma süreci kesinlikle yeterli değil.

Milli Eğitim Bakanlığı da bir beyanda bulundu: Anladığımız kadarıyla, bu geri bildirimler, akademisyenler ve bazı uzmanların olduğu bir toplantıda görüşülmüş. Ama biz bu toplantıya kimlerin katıldığını bilmiyoruz. Mesela biz de oldukça uzun bir değerlendirme notu yazdık. Bizim hangi değerlendirmelerimizi aldılar veya biz söylediğimiz için mi bazı değişiklikler yansıdı ya da hiç mi yansımadı, bunların cevabını bilmiyoruz.

Pişirici: Sizin değerlendirmeniz neydi? Ayrıntı paylaşabilir misiniz bizimle? Siz müfredatla ilgili ne söylediniz Milli Eğitim Bakanı’na?

Madra: Biz hem içerik konusunda değerlendirme yaptık, hem de genel temel felsefesi ile ilgili değerlendirme yapmaya çalıştık. Aslında bunlar sadece öğretim programları. Bunu sadece öğretim programları üzerinden değil, öğretmenlere yazılan, öğretmenlere verilen kılavuzlar üzerinden, ders kitapları üzerinden de değerlendirmek gerekiyor.

Sadece öğretim programlarına baktığınız zaman, temel felsefede yazan; bu öğretim programlarının daha çocuk odaklı olduğu, kazanım sayılarının azalması ki kazanım sayılarının azalması aslında kötü bir şey değil. Çünkü öğretmenlerin en çok şikâyet ettiği konulardan biri, müfredatın ağır olması ve bunu sınıfta, derste yeterince işleyememeleridir. Bu da ister istemez çocukları ezbere itiyor. Çocuklar, her şeyi tam kavrayıp içselleştirmeye vakti olmadığı zaman, daha iyi not almak için bilgiyi ezberlemeye gidiyor. O yüzden, aslında temel felsefeye ve kazanım sayılarının azaltılmasına baktığınız zaman olumlu denebilir. Ancak, bu kazanımların veya bu çocuk odaklı yaklaşımın programlara çok yansımadığını görüyoruz. Bu, Milli Eğitim Bakanlığı’nda zaman zaman gördüğümüz bir şeydir. Politika üretme süreçlerinde doğru olan şeyleri söyleyebiliyor Bakanlık. “Daha çocuk odaklı yapacağız, kazanım sayılarını azaltacağız” gibi. Ama uygulamaya geldiğinde sıkıntılar başlıyor. Bu öğretim programlarında da gene benzer bir şey görüyoruz. Her öğretim programının başında, tavsiye edilen çocuk odaklı yaklaşımın, öğrencilerin ezberleyerek değil, anlayarak kavradıkları, öğretmenlerin sadece onlara destek oldukları bir müfredatın, bir öğretim programının ortaya çıkmadığını görüyoruz. Bu, bizim esas eleştirdiğimiz noktalardan birisiydi.

Konu bazında da eleştirdiğimiz şeyler var. Ama bizim hep unuttuğumuz, çocuk bakışı açısından, bu öğretim programı çocuk için ne kadar yararlı, bu öğretim programı çocuğu neye hazırlıyor? İşgücü piyasasına girmeye mi hazırlıyor? Belli bir ideoloji konusunda çocukları yönlendiriyor mu? Yoksa gerçekten çocuğun yüksek yararını ilk önceliğe koyup, mutlu, becerikli, yetenekli çocuklar mı yetiştiriyor?

Pişirici: Sizce bu eğitim programı çocukları neye hazırlıyor?

Madra: Yeterince donanımlı bireyler olmalarına hazırlamıyor, bunu söyleyebiliriz.

Pişirici: Feray hocanın hassasiyetini sizin BBC’ye verdiğiniz demeçte de gördüm. Siz de demişsiniz: “Din dersi yeni müfredatta zorunlu. Dinle ilgili seçmeli ders sayısı çok. Bu da, dinin eğitimde sistematik olarak kullanıldığını gösteriyor”. Neden kaynaklanıyor bu? Bu işi bu kadar İmam-Hatip Ortaokulu-Lisesi dışında, ilk, orta ve liselere dayatınca bunun sonucunda ne doğar?

Madra: Bence bunu biraz öğretim programlarından ayrıştırmak gerekiyor. Bu öğretim programını, bir önceki topyekûn değişiklikle karşılaştırdığınız zaman en büyük farkı, değerler eğitimine verdiği ağır odak. Milli Eğitim Bakanlığı değerler eğitimini “milli, manevi ve evrensel” değerler olarak tanımlıyor. Onun altında on tane değer var. Bunlar aslında üzerinde çok da tartışılacak değerler değil. Yardımsever olmak, iyi olmak vs. gibi. Tabii bunların içinin nasıl doldurulduğu çok önemli. Siz yardımsever olmayı İslamî bakış açısından da öğretebilirsiniz veya ateist bakış açısından da öğretebilirsiniz. Yani, sırf öğretim programına baktığınız zaman bir değerler eğitimi baskısını görüyoruz.

Bu öğretim programlarından biraz sonra din kültürü ve ahlak bilgisi –biliyorsunuz, zaten zorunlu bir ders, bu sene 4. sınıftan itibaren zorunlu olacak–, onun da yeni öğretim programı açıklandı, henüz taslak halinde, son haline gelmedi. Burada da yine eski programda olduğu gibi, İslam odaklı, Türk milliyetçiliğine ağırlık veren, İslam olmayan dinleri daha alt gören bir bakış açısının devam ettiğini görüyoruz.  Bunlarla birlikte, sizin de bahsettiğiniz gibi, İmam-Hatip liselerine bir kayırma söz konusu. İmam-Hatip liseleri aslında teknik ve meslekî liseler aynı zamanda. Çok seçici liseler değil. 8. sınıfın sonunda TEOG’a giren öğrencilerden iyi not almayanlar, başarılı olmayanlar bu okullara gidiyor. Başarılı olanlar da Anadolu liselerine, Fen liselerine veya Sosyal Bilimler liselerine gidiyor. Ama biz görüyoruz ki, öğrenci başına karşılaştırdığımızda İmam-Hatip liselerine ayrılan bütçe daha fazla. Bazı okulların İmam-Hatip’e dönüştürüldüğünü biliyoruz. Bir sürü İmam-Hatip Lisesi de proje-okul kapsamına alındı. Böyle baktığınız zaman İmam-Hatip liseleri sanki kayrılıyormuş gibi duruyor. İmam-Hatipler’de derslik başına öğrenci sayısı veya öğretmen başına öğrenci sayısı daha düşük. Ama çok nitelikli eğitim veren okullar değil. Mesela PISA değerlendirmelerinde veya üniversiteye yerleştirmelerde Anadolu ve Fen liselerinden daha az başarılı oluyorlar.

Pişirici: Aslında meselemiz sanki 4+4+4 sisteminin konulduğu günden başlıyor. Feray hocam, geçen sürede bu sistem ne getirdi, ne götürdü? Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aytekin: Evet, müfredatı çok iyi konuşmak ve tartışmak gerekiyor. Ama büyük fotoğrafı da gören bir yerden konuşup tartışmak gerekiyor. Bu süreç 4+4+4 sistemiyle başladı. Ben iki ay önce Eğitim-Sen’deki bu sorumluluğumu alıncaya kadar okulda öğretmenlik yapıyordum. Aynı zamanda bir veli olarak yaşadığım süreci çok kısa özetleyeyim:

4+4+4 yasası çıktığından bu yana, Milli Eğitim Bakanlığı ile yapılan protokollerin neredeyse tamamı Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden yapıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden TÜRGEV, Ensar, İHH, Anadolu Gençlik Derneği, Kimse Yok mu Derneği, Hayrat Derneği ve daha onlarca yapı, protokol ve resmî yazışmalarla, okullarımızda Hac-Umre yarışmaları, yaz okulları, Kur’an kursları, Sübyan okulları, “Her Sınıfın Bir Yetim Kardeşi Var” projesi ile çocuklardan para toplamalar, kamplar, konferans, sempozyum ve paneller gerçekleştirildi. Bu dernek ve vakıfların bir kısmı 15 Temmuz’da kapatıldı. Yani 15 Temmuz’da kapatılan ve şu an terör örgütü olarak nitelendirilen bu dernekler, 2013’ten başlayarak 15 Temmuz’a kadar, resmî yazışmalarla okullarda çalışma yürüttü.

4+4+4 yasası ile önce liselerde mescit açılması zorunluluğu –kütüphanelerimiz, laboratuvarlarımız, konferans salonlarımız yokken, ibadet bir özel alan meselesi olmasına rağmen, fiilen önce çok sayıda ortaokul ve ilkokula ve sonra yaz döneminde yapılan mescit zorunluluğu– ile birlikte tüm okullarda zorunlu hale getirildi.

“18 yaş altı her birey çocuktur. Dinî, siyasî, ideolojik hiçbir dayatma yapılamaz” evrensel ilkesine rağmen, ilkokula başlama yaşının 60 aya indirilmesiyle birlikte, yasal olarak 9 yaş, fiilen de okul idarelerinin göz yummalarıyla birlikte, kız çocuklarının başları ve bedenleri okul öncesinden başlayarak kapatılmaya başlandı. Bu bir insan hakkı ve çocuk hakkı ihlâlidir.

İmam-Hatip okullarından başlayarak, yasa ve yönetmeliklerde yer alan karma eğitim uygulaması fiilen sonlandırıldı. Şu an Türkiye’nin birçok yerinde İmam-Hatip okul binaları kız-erkek olarak veya binaları ayıramıyorlarsa, kız-erkek sınıfları, kız-erkek koridorları şeklinde ayrılarak, karma eğitimin fiilen sonlandırılması uygulamalarına başlandı.

Yıllardır, okul-öncesinin parasız ve zorunlu olmasını talep etmemize rağmen, dünyada eğitim sistemlerinin başarı oranlarına baktığımızda, okul-öncesi eğitim sisteminin güçlü olduğu ülkelerin eğitim sisteminin başarılı olduğu konusu tüm eğitimciler tarafından defalarca belirtilmesine rağmen, okul-öncesi eğitim zorunlu hale getirilmedi. Bunun yerine ne yapıldı? Birçok dernek ve vakıflarla protokoller imzalanarak Sübyan okullarının açılması, maddî anlamda da resmî olarak teşvik edildi.

Halihazırda ihtiyacı karşılamayan okul sayısına rağmen, eskiden sekiz yıllık eğitimde en azından her mahallede olabildiğince, çocukların yürüyerek gidebilecekleri ilkokul ve ortaöğretim süreçleri varken, hiçbir ön hazırlık yapılmadan, binalar ilkokul ve ortaokul diye ayrıldı. Çocuklar çok uzak mesafelere gitmek zorunda kaldı. Bu da yetmedi, yeni bina yapılanmaları planlanmadan, var olan okul binalarının da çok önemli bir kısmı İmam-Hatip’e dönüştürüldü. Bu mağduriyet özellikle liselerde çok büyük bir boyutta. Çocukların, yaşadıkları mahallelerde veya onlara yakın yerlerde, İmam-Hatip liseleri dışında alternatif kalmadı. İstanbul’da öğretmenlik yaptığım için söylüyorum; örneğin İstanbul’un Pendik ilçesinde, tüm düz ortaokul ve tüm binaların içerisinde mutlaka İmam-Hatip sınıfları açıldı. Ve bu, veli itirazlarına, veli eylemlerine rağmen yapıldı. Hatta şu anda ilkokul binalarının içerisinde bile İmam-Hatip sınıfları var.

Bir şey daha ekleyeceğim. Daha yüzlerce şey sayabilirim bu yaşadığımız sürece ilişkin; ama bir şey daha var eklemek istediğim: 4+4+4 yasası süreci ile birlikte, Türkiye’nin kamusal, parasız, bilimsel nitelikte eğitim veren, İstanbul Erkek, Kadıköy Anadolu, Kabataş, İzmir Fen, Ankara Atatürk, Cağaloğlu Anadolu gibi en başarılı liselerinden mezun olan çocukların, bu ülkenin geleceği, en iyi hekimleri, en iyi avukatları olarak değerlendirildiği bu okullar, “proje-okullar” kapsamına alındı.  Ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrası bir geceyarısı çıkartılan KHK ile bu okulların sayısı 150’nin üzerine çıkartıldı. Bakanlık buradaki bütün okul idarecilerinin belirlenmesinin tek kriterini kendisine bağladı. Sekiz yılını dolduran bütün öğretmenleri rotasyon adı altında sürgün etti. Eskiden sınav ve tayin kriterleri varken, bu kriterler ortadan kaldırılarak, sadece bakanlığın belirlediği kişilerin, öğretmenlerin o okullara yerleştirilme süreci başlatıldı. Yani, Türkiye’nin en başarılı okulları dediğimiz okullar, devlet eliyle, bakanlık eliyle, başarılı öğretmenler de cezalandırılarak, sürgün edilerek ve bu sürgünlerin büyük bir kısmı da İmam-Hatipler’e yapılarak gerçekleştirildi. Sadece Kadıköy Anadolu Lisesi’nden 52 öğretmen sürgün edildi.

Pişirici: Peki, aynı soruyu Aysel hocama da sorayım. 4+4+4 sistemi ne getirdi, ne götürdü?

Madra: 4+4+4 sistemi, 6 sene oldu yanlış hatırlamıyorsam, 2012-2013 eğitim-öğretim yılından itibaren uygulanmaya başladı. Hiç pilot uygulaması yapılmadan başlayan bir şey. İlk senelerinde, hem öğretmenler hem öğrenciler çok ciddi sıkıntılar yaşadılar. Çok küçük yaşta öğrenciler 1.sınıfta, kendilerinden 1-1,5 yaş büyük öğrencilerle aynı sınıfta pre-fabrik binalar içinde…

Pişirici: Çocuğunu okula göndermeyenler oldu.

Madra: Evet. Pilotlama yapılmamasından dolayı ilk senelerinde çok ciddi sıkıntılar yaşandı. Şu anda altı sene olduğu için bunları bir kısmı artık aşıldı. Ama gene de bu çocuklar bu sistemin içinde. İlk sene zorlukları yaşayan çocuklar hâlâ o zorlukların etkisinde olabilir. Buradaki en önemli noktalardan biri, ölçme ve değerlendirme yapılmaması. Benim bildiğim, 4+4+4 sisteminin bir ölçme ve değerlendirmesi yapılmıyor. Çocuklar nasıl etkilendi vs. bunun sistematik bir şekilde incelenmesi ve buna göre bazı reformlar yapılması gerekiyor. Ama benim bilgim dâhilinde, böyle bir ölçme ve değerlendirmenin yapıldığını zannetmiyorum açıkçası.

Burada bir şey daha eklemek istiyorum: Konu hep dönüp dolaşıp İmam-Hatip okullarına geliyor; tabii ki bu tartışmamız gereken konulardan sadece bir tanesi. Türk eğitim sisteminin tek sorunu, giderek çoğalan İmam-Hatip okullarına öğrencilerin aktarılması değil. Uluslararası değerlendirmelerde, mesela PISA değerlendirmesinde, Türkiye’deki çocukların eğitim sisteminden çok mutsuz olduğu ortaya çıkıyor. Okulda en memnuniyetsiz çocuklar Türkiye’deki çocuklar. Ezbere itiliyorlar, sınav odaklı çalışıyorlar, bütüncül bir eğitim almıyorlar. Eğitim Reformu Girişimi (ERG) ve Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı (TEGV) yaptığı “Çocukların Gözünden Okulda Yaşam” araştırmasının bir raporu var. Bizim burada yapmaya çalıştığımız şey, okullara gidip çocukların okuldaki deneyimlerini incelemekti. Burada görüyoruz ki, aslında çocuklar derslikler dışında da okuldan çok fazla bir şey alamıyorlar. Çünkü çoğunun kütüphanesi yok, spor salonu yok, etkinlik alanı yok. Yani biz çocukları okula sadece akademik bir şeyler öğrensin diye yolluyoruz. Çocuklar bir sınava girsin, oradan iyi bir liseye gitsin, iyi bir üniversiteye gitsin diye bütün eğitim sistemi buna odaklı. Ve çok erken yaşta başlıyor bu ayrıştırma. Baktığınız zaman, çocuklar spor yapmayı doğru düzgün öğrenemiyorlar. Kendilerini iyi ifade edemiyorlar. Genel olarak eğitim sistemimiz çocuğun mutlu olmasını, çocuğun iyi olmasını önceliklendirmiyor. Akademik başarıya öncelik tanıyor. Görüyoruz ki aslında, çocuklar, okullarda öğrendiği bilgileri hayat becerisine dönüştüremiyor. Bu, “hayat becerileri”ni ölçen uluslararası testlerde ortaya çıkıyor. Mesela, okuduğunu anlama konusunda öğrenciler son derece kötü. Bu çok ciddi bir sıkıntı. Okuduğunu anlamadan nasıl matematik problemi çözeceksin? Nasıl fen problemi çözeceksin? Temel eğitim aktarma konusunda çok ciddi sıkıntılarımız var.

İkili öğretim uygulanan okullarda, çocukların % 50’si sabahçı veya öğlenci olarak okuyorlar. Sabahçı olarak okula giden çocuklar, kahvaltı bile etmeden okula gitmek zorunda kalıyorlar. Öğlenciler öğle yemeği saatini kaçırıyorlar. Feray hanımın da bahsettiği gibi, artık mahalle okullarının kalmamasından dolayı, öğrenciler servislere binip çok uzak mesafeler gitmek zorunda kalıyorlar. Geçenlerde patladı, siz de görmüşsünüzdür, özel servislerle de ilgili sorunlar var.

Pişirici: Özel servislerde de sorunlar çıkıyor. Adam öldüren servis şoförü çocuk tâcizcisi çıkmış.

Madra: Aynen. Bu 4+4+4 sistemi çocuğun mutlu ve iyi olma halini önceliklendirmiyor. Bunu daha çok konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.

Pişirici: Feray hocam, Aysel hocam 4+4+4 sisteminin mutsuz nesiller yetiştirdiğini söylüyor.

Madra: Sadece o değil tabii. TEOG sistemi vs. genel olarak bütün eğitim sistemi.

Pişirici: Oradan hareketle, benim aklıma “kindar ve dindar nesil” tartışması geldi. Eğitim-Sen’i bilmeyen, tanımayan, ya da Eğitim-Sen’li olmayan bir kitle, Eğitim-Sen için “Bunlar solcudur, komünisttir, eğitime siyaset karıştırıyorlar” gibi yaklaşabilirler meseleye. Muhtemelen bu iktidar döneminde de Eğitim-Sen ve benzeri emek örgütleri, siyasî iktidar tarafından lafına çok da itibar edilen örgütler değil. Fakat eğitim, siyasallaştırılan, siyasallaştırılmak istenen bir alan. Daha sonra Aysel hocadan da bu soruya yanıt isteyeceğim. Ne yapılmalı? Eğitim siyasallaştırılmaktan nasıl uzak tutulabilir? Bizim ihtiyacımız olan yaklaşım nedir, ne olmalıdır?

Aytekin: Gene şuradan başlayayım: Biz Eğitim-Sen olarak, demin bahsettiğiniz eleştirilere benzer birçok eleştiri alıyoruz. Biz hep diyoruz ki yıllardır: “Bizler Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ve Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği’nin (TÖB-DER) devamıyız” diyoruz. TÖS ve TÖB-DER’in o dönem yazdıklarına baktığımızda, size 1969 TÖS Bildirgesi’nden kısa bir cümle paylaşacağım: “Bizim sorunlarımız halkımızın sorunlarından ayrı değildir. Kendi özlük haklarımızın yanında, yoksul bırakılan halkımızın hakkını da savunmak zorundayız. Mutsuz insanların mutlu öğretmenleri olmayı istemiyoruz” diyoruz. Eğitim-Sen’in de eğitim mücadelesine bakışı budur. Evet, biz özlük meslekî hak mücadelesi, yaşayacak bir ücret mücadelesi vereceğiz. Ama sizin de belirttiğiniz gibi, Türkiye tarihi boyunca görülmemiş bir şekilde, öğretmenler, veliler ve öğrenciler mutsuz bu ülkede. Bizim, bu mutsuzlukların üzerinden sadece kendi özlük ve meslekî haklarımızla sınırlı bir mücadele yapmamız, Türkiye tarihindeki aydın, ilerici öğretmen mücadele tarihine de çok büyük bir haksızlık olur. Biz 4+4+4 sisteminin başladığı andan itibaren iki günlük grevimizde de, 13 Şubat “Laik eğitim” grevimizde de mücadelemizi sürdürüyoruz. 17 Eylül’de İstanbul Kartal’da yapacağımız “laik ve bilimsel eğitim” mitingimizde de, kutuplaştıran, ötekileştirenlere inat, müfredat ve benzeri yapılan bütün uygulamalara karşı, tüm çocuklarımız için kamusal, laik ve bilimsel eğitim mücadelesini sürdüreceğiz. Bu bir siyasete karıştırma meselesi değildir. Bilimsel eğitim hakkı bütün çocukların en temel eğitim hakkıdır. Kamusal, eşit, parasız eğitim hakkı en temel haktır. 4+4+4 sistemiyle, eğitim hakkından uzaklaşan 1,5 milyon çocuk var. Biz Eğitim-Sen olarak bunu nasıl görmezden gelebiliriz?  1,5 milyon çocuğun parasız, nitelikli eğitim alma hakkını savunmayı nasıl es geçebiliriz öğretmenler olarak? Çocuklarımıza, öğrencilerimize sahip çıkma mücadelesinden nasıl vazgeçebiliriz?

Laik eğitim bütün çocuklar için en temel haktır. Bu herhangi bir siyasetle, herhangi bir partiyle ilişkilendirilebilecek bir süreç değildir. Dünyadaki tüm deneyimlerden görülüyor ki –PISA raporları da bunu gösteriyor–, başarıda ilk 10 içerisinde olan ülkeler, seküler, laik, bilimsel ve tüm çocuklara parasız eğitim veren ülkeler. Bizim ülkemizdeki gibi “paran kadar eğitim”i dayatan değil, bütün çocuklara eşit, parasız, nitelikli eğitim veren ülkeler.

Ben Aysel hanıma şu noktada katılmıyorum; evet, biz tartışmamızı çocuklarımızı kutuplaştırarak yapmayacağız. İmam-Hatip’e giden gitmeyen üzerinden kutuplaştırarak yapmayacağız. Ama biz çocuklarımızın 9 yaşından itibaren İmam-Hatip’e gitme, meslek öğrenme “hakkı”ndan bahsederken, bilimsel eğitim hakkını, laik eğitim hakkını nereye koyacağız? Bu sorulara cevap arayarak konuya bütünlüklü bakmamız gerekiyor. Biz kesinlikle siyaseten veya herhangi bir parti, herhangi bir ideoloji üzerinden bakmıyoruz. Bir eğitimci olarak, evrensel ilkeler üzerinden bakıyoruz. Bu evrensel ilkeler üzerinden geçmişte mücadele ettik, mücadele etmeye de devam edeceğiz.

Pişirici: Aysel hocam, eğitimin siyasallaşması tehlikesini yaşıyor muyuz şu anda?

Madra: Yaşıyoruz. Ama şöyle bir şey var: Eğitim çoğu zaman siyasallaşıyor. Bu yeni bir şey değil. Daha önceki dönemlere baktığınız zaman, mesela 80’lere de baktığımızda, eğitim ideolojik bir araç olarak kullanılıyor. Bu sadece Türkiye’de de değil. Özellikle tarih vs. gibi dersleri öğretirken, eğitimi ideolojiden arındırmanız çok da kolay değil. Ama şu anda olan şey; eğitimin siyasallaşmasının dozu arttı. Bu doz artışıyla birlikte, laiklik, sekülerlikle ilgili bazı ilkeleri zorluyor diyebiliriz.

Pişirici: Bu bizi, eğitim sistemimizi, çocuklarımızı, topyekûn ülkeyi, nasıl bir yere götürür?

Madra: Dediğim gibi burada iki sorun var. Hem bu eğitim sistemi ne kadar laik diye konuşabiliriz. Daha önce de söylediğim gibi, baktığınız zaman eğitim sisteminin daha İslamî tarafa gittiğine dair işaretler bulabiliyorsunuz. Ama her şey de o tarafa doğru gitmiyor. Taslak öğretim programlarına baktığınızda, sadece öğretim programlarında çok fazla dinî öğe görmeyebilirsiniz, ama bu yok demek anlamında değil. Bunlar sınıflarda nasıl işleniyor? Bu çok önemli. Eğitim-Sen’li öğretmenlere bakış açısı daha farklıysa, tabii ki bu da bir sorun. Dediğim gibi, bu ideolojileşme, eğitimin siyasallaştırılması olabilir; ama biz gittikçe dozunun arttığını ve bir tarafa kaydığını görebiliyoruz. Burada önemli olan, eğitimin kapsayıcı olması.

“Kindar ve dindar nesil” dediniz; bu kindarlık kısmı beni gerçekten çok ürkütüyor. Eğitim hakkı derken, belirli bir homojen grubun eğitim hakkından bahsetmiyoruz. Türkiye’de azınlık grubuna mensup binlerce çocuk var. Örneğin, Kürt çocuklar hâlâ kendi anadillerinde eğitim alamıyorlar. Bu çok ciddi bir sorun. Ama bu yeni bir sorun değil, eskiden beri var olan sistematik bir sorun. Ama bu sorunu bir türlü çözemiyoruz. Pedagoglardan da biliyoruz ki çocukların erken yaşta anadilde eğitim görmeleri, aslında onların beyin gelişmeleri açısından iyi. Diğer çocuklar için de iyi. Biz çocuklarımıza hayat becerisi veremediğimiz gibi, aynı zamanda, barış eğitimi, bir arada yaşama, farklılıklara tolerans gibi birlikte yaşamak için gerekli olan mefhumları da kazandıramıyoruz. Bu gerçekten iyi bir şey değil.

Pişirici: Süremizin sonuna doğru yaklaşıyoruz. Son bir sorum olacak. Aysel hocamdan başlayayım, sonra Feray hocaya aynı soruyu yönelteceğim. Klasik bir gazeteci sorusu. Siz “Eğitim Reformu Girişimi”nin bir parçasısınız. Diyelim ki Milli Eğitim Bakanı oldunuz. Neyi reforme edersiniz? Önce nereden başlarsınız?

Madra: Bence bu eğitim sisteminin en büyük sıkıntılarından bir tanesi, sınav odaklı olması. Eğitim sınav odaklı olduğu zaman da, sosyo-ekonomik ayrışma çok fazla oluyor. Biz erken yaşta çocukları sınav odaklı bir sistemle ayırmaya başlıyoruz. Sosyo-ekonomik durumu görece daha iyi olan aileler, çocuklarını özel okula yolluyor. TEOG gibi sınavlarda daha yüksek not alıyorlar ve Anadolu liselerine gidiyorlar. Sosyo-ekonomik durumu daha kötü olan, daha yoksul ailelerden gelen çocuklar da meslek liselerine, Açık Öğretim’e veya İmam- Hatipler’e yönlendiriliyorlar. Yani biz çocuklarımıza çok erken yaşta sosyo-ekonomik bazlı bir ayrışma yaşatıyoruz ve onların önünü tıkıyoruz. Öncelikle bunun önünü açmamız lazım. Bunun için de, bu kadar sınav ve ezber odaklı değil, çocukları ilgilendikleri alanlara yöneltecek okul türlerine ve bir sisteme ihtiyacımız var. Burada mahalle okulları gerçekten çok önemli. Özel okullara giden çocukların oranı, tabii ki devlet okullarına giden çocukların oranı kadar kesinlikle yüksek değil. Ama giderek bir artış trendi görüyoruz. Bu sakıncalı tabii. Nitelikli eğitim herkesin hakkıdır. Bu sadece Türkçe konuşan çocuklar için değil, bütün azınlık grupları için, engelliler için, mülteci çocuklar çok fazla var, onlar da eğitime erişimde çok ciddi sıkıntılar yaşıyorlar. Şu anda Türkiye’de ikamet eden, geçici koruma altındaki Suriyeli veya diğer Ortadoğu ülkelerinden gelen bütün mülteci çocukların, nitelikli eğitime erişiminin sağlanması gerekiyor.

Onun dışında, Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretmenlere daha fazla eğilmesi gerekiyor. Öğretmenler eğitimdeki en önemli paydaşlardan biri. Ders kitapları olsun, öğretim programları olsun, sonuçta sınıf içerisinde çocuklarla birebir temasta olan, öğretmenler. Yanlış bilmiyorsam, Türkiye’de 1 milyona yakın öğretmen var. Çoğu öğretmen sistem içinde kaldıkça hevesini kaybediyor. Meslekî olarak kendilerini gelişmiş hissetmiyorlar, mesleklerinden tatmin olmuyorlar. Tabii ki bu da sınıf içerisine yansıyor. Öğretmenlere çok daha fazla destek olunması gerekiyor. Örneğin, Ulusal Öğretmen Stratejisi yeni çıktı ama altı senedir beklenen bir dokümandı. Bununla ilgili çok daha önce bir strateji geliştirilebilirdi. Öğretmenlere çok daha fazla destek verilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Daha önce de bahsettim aslında, Milli Eğitim Bakanlığı’nda politika oluşturma süreçlerinde doğru şeyler söyleniyor, yazılılarda, stratejilerde vs. Ama uygulamaya geldiğinde çok ciddi sıkıntılar olabiliyor.

Pişirici: Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar gibi bir durum.

Madra: Aynen. Uygulama ayağında kendimizi daha kuvvetlendirmemiz gerekiyor. Daha çok finansal kaynak, daha çok yatırım yapılması gerekiyor. Bunun için de önemli olan, ölçme ve değerlendirme. Türkiye’de sivil toplumda da, kamuda da bazı şeylerin neden yapıldığını açıklamak zor. Örneğin, bu müfredat, bu öğretim programı durup dururken niye değişti? Bilmiyoruz. Bir ölçme değerlendirmesi yapıldı mı? Eski program işlemiyor muydu? Niye işlemiyordu? Bunları bilip, veri temelli, bilinçli kararlar almak lazım.

Ayrıca, bir düşünce kuruluşunda çalışan bir politika analisti olarak, biz Milli Eğitim Bakanlığı’ndan veri almaktan çok zorlanıyoruz. Bu verilerin kamuyla daha çok paylaşılması gerekiyor. Bizim de analiz yapmamızı gerçekten engelliyor. O yüzden, Milli Eğitim Bakanlığı’nın genel olarak süreçlerde, –öğretim programlarında da bu bir sorundu– daha şeffaf, daha veri paylaşımcı, işbirliklerine daha açık olması eğitim sistemini olumlu etkileyecektir.

Pişirici: Feray hocam? Siz Milli Eğitim Bakanı olsanız nereden başlarsınız işe?

Aytekin: Milli Eğitim üzerinden oluşturulacak herhangi bir eğitim politikası için, bu ülke ve tüm çocuklar için bir gelecek taahhüdümüz varsa, buradan bir gelecek kuracaksak, öncelikle bir kamusal eğitim hakkının olması gerekiyor. Dünyada başarılı eğitim sistemlerine baktığımızda, özel okulların, özelleştirilme süreçlerinin olmadığını, o ülkelerde ailelerin sosyo-ekonomik durumları ne olursa olsun tüm çocukların eşit donanımlı okullarda ve aynı nitelikteki eğitim kurumlarında eğitim aldığını görüyoruz.

Az önce 1,5 milyona yakın çocuğun eğitim-öğretim süreçlerinden uzaklaştığından bahsettim. Bu çocuklar yoksul aile çocukları. Üniversitede kontenjanların boş olmasının en temel nedenlerinden biri, paralı eğitim uygulamalarının devam etmesi. Çocuklar arasında gitgide bir uçurum oluşuyor. Ailelerin sosyo-ekonomik durumlarına göre bir ayrıştırma ve özelleştirme politikaları izleniyor. Sosyal devlet ilkesi ihlâl ediliyor. Devlet okullarına ayrılmayan trilyonlarca liralık bütçeler, özel okullara ayrılıyor. Dershaneleri “Biz paralı eğitime son veriyoruz” diye kapatarak yapılan bu özelleştirme süreçleri,  aynı zamanda 4+4+4 sisteminin amaçlarından birisidir. Sosyal devlet ilkesinin ortadan kaldırılmasıdır.

Milli Eğitim Bakanı olup olmamanın ötesinde, bir devletin, bir hükümetin eğitim politikası, tüm çocuklar için eşit, parasız, nitelikli okullarda, özelleştirmeyi tamamen reddeden bir eğitim sistemini uygulamak olmalıdır.

Yine Aysel hanımın söyledikleri üzerinden, İmam-Hatip okulları üzerinden bir örnekle devam edeceğim. Benim çalıştığım bölgedeki tek ortaokul, İmam-Hatip Ortaokulu oldu. Oradaki velilerin neredeyse tamamı –büyük bir kısmı iktidar partisine oy veren seçmenlerin olduğu bir bölge– okulun İmam-Hatip’e dönüştürülmemesi için imza topladılar. Velilerin söyledikleri şuydu: “Evet, biz çocuklarımızın din eğitimi almasını istiyoruz. Ama bizim zaten ücretsiz aldığımız tek eğitim, din eğitimi. Camide, mahallelerdeki Kur’an kurslarında… Tam tersine, ben matematik dersini parayla satın alamam, ben okulumun düz ortaokul olarak kalmasını istiyorum.” Yani, ortalama bir bilinç düzeyine sahip herhangi biri, bilimsel, laik eğitim istiyor.

Ben Milli Eğitim Bakanı olsam, tüm çocuklarımız, tüm öğrencilerimiz için bilimin ve evrensel ilkelerin referans alındığı bir eğitim sistemi inşa ederdim. Ve okul öncesinden başlayarak da, ücretsiz, eşit nitelikte ve zorunlu olması gereken bir eğitim sistemi inşa ederdim. Birincisi, bu müfredat çocuklarımızı ailelerin sosyo-ekonomik durumlarına göre ayrıştırıyor. İkincisi, ailelerin inançlarına göre ayrıştırıyor. Kadını yok sayan, kız çocuklarını yok sayan, cinsiyetçi bir yerden yaklaşıyor.

Eğitim sisteminin bu mevcut hali üzerinden bir gelecek inşa edilmesi imkânsız. Bunun görülmesi gerekiyor. Bir eğitim politikası, ailelerin sosyo-ekonomik durumları, inançları, görüşleri ne olursa olsun, tüm çocuklara eşit davranmak şeklinde olmak zorundadır. Tüm çocukların tarafsız görüntüsü olmak zorundadır. Bunu sağlayan bir eğitim sistemi inşa etmek üzerine bir emek ve mücadele verirdim. Hedefim veya hedefimiz böyle bir inşa süreci olurdu.

Pişirici: Feray hocam çok teşekkürler. Aysel hocam çok teşekkürler.

Madra: Ben teşekkür ederim.

Pişirici: “Açık Oturum”da, 2017-2018 eğitim-öğretim dönemi başlamadan önce, müfredatı, eğitimde neler olup bittiğini ya da neler olabileceğini değerlendirmeye çalıştık. Konuklarımız: Stüdyoda, “Eğitim Reformu Girişimi” politika analisti Dr. Aysel Madra ve Ankara’dan da Eğitim-Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan bizimle birlikteydi.

Programı kapatmadan önce Feray hocanın söylediği bir şeyi tekrar not olarak ileteyim: 17 Eylül’de, İstanbul Kartal’da, Eğitim-Sen’in “Laik, bilimsel eğitim” mitingi var. Bunu da duyurmuş olayım. Zannediyorum okullar açılmadan hemen 1 gün önce.

Benim bütün bu konuşulanlardan anladığım: Şu anda okul, İmam-Hatip de olsa Anadolu lisesi de olsa, düz de olsa, karma da olsa, bu eğitim sisteminde mutsuz nesiller yetiştirdiğimiz. Mutlu nesiller yetiştirebilmek adına elimizden gelen ne varsa yapabileceğimiz günlerde tekrar buluşmak üzere. İyi günler efendim.