erdogan-assad-870999

Suriye fiyaskosunun faturasını kim, nasıl ödeyecek?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba iyi akşamlar! Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, Astana (Kazakistan) dönüşünde uçakta o iddia soruldu. İddia ne? Astana Zirvesi için gittiği Kazakistan’da Rusya’nın ricasıyla Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la görüştüğü iddiası. Kendisi bunu reddetti, reddetme şeklini tam kendi ağzıyla söyleyecek olursak: “Herhalde birileri özel dolaştırıyor, ben Esad ile görüşmedim, görüşmeye de pek niyetim yok” dedi.
Erdoğan’ın Esad hakkındaki daha önceki demeçlerini hatırladığımız zaman bu çok yumuşak bir ifade, çok daha sert çıkışlarını biliyoruz. Erdoğan Esad’a karşı dilini ciddi bir şekilde yumuşatmış, bu çok net bir şekilde görülüyor. Suriye politikasını zaten büyük ölçüde değiştirmiş durumda. Suriye’de ilk karışıklığın çıktığı 2011 yılından bu yana Türkiye’nin politikası gerçekten 180 dereceye yakın bir şekilde –tam 180 olmasa bile– değişmiş durumda.
İlk başta, biliyoruz ki Suriye’de rejimi devirmeye yönelik çok yoğun bir faaliyet yürüttü Türkiye; bu konuda elinden geleni yaptı, her türlü uyarıyı göz ardı etti, çok büyük bedeller ödedi, ama esas bedeli ödeyen tabii ki Suriye halkı oldu. Milyonlarca insan hayatını kaybetti, evini, yurdunu kaybetti, yaralandı, hapislere atıldı vs. ve ayrıca Suriye de çok ciddi bir şekilde Cihadcı İslamcılığın merkezi haline geldi. IŞİD denen yapı Suriye sayesinde aldı başını gitti ve küresel bir olguya dönüştü. Yok olmaya yüz tutmuş olan El Kaide de Nusra Cephesi üzerinden bir şekilde varlığını yine Suriye’de gösterdi. Ve şu anda Suriye’de muhalefetin etkisini neredeyse tamamen yitirmekte olduğunu, bir avuç Cihadcı İslamcının da, başta Deyr Ez Zor ve Rakka’da IŞİD ve İdlib’de de El Kaide’nin kaldığını görüyoruz ve bunların hepsinin de ayrı ayrı gerek ABD liderliğindeki uluslararası koalisyon –ki burada kara gücü olarak Suriye Demokratik Güçleri ağırlığı oluşturuyor– Rakka operasyonunda IŞİD’e karşı. Öte yandan Esad yönetimi de hem IŞİD’e hem El Kaide’ye yönelik olarak operasyonları sürdürüyor ve büyük ölçüde de bunları etkisizleştirmiş durumda.

Başta Erdoğan’ın Suriye politikasını destekleyen çoktu

Dönüp baktığımız zaman hatırlayalım: 2011 yılında Suriye’de karışıklıklar çıktığı zaman Türkiye’de siyasî iktidar, siyasî iktidarın sözcüleri –ki Erdoğan da o dönemde başbakandı, daha sonra cumhurbaşkanı oldu– onu destekleyen çevrelerin nasıl bir çizgi izlediklerini hatırlayacak olursak, çok net bir şekilde Suriye’de rejimin birkaç hafta, belki birkaç ay içerisinde devrileceğini ve yerine Müslüman Kardeşler’in çoğunluğunu oluşturacağı yeni bir rejimin inşa edileceğini ve bu rejimin de büyük ölçüde Türkiye’ye bağımlı olacağı hesabı yapıldı. İlginç bir şekilde, tabii insanlar bunları hatırlamayabilir, ama ilk Suriye krizi başladığı zaman AKP’nin yanında birbirinden çok farklı kesimler vardı aynı politikada. Mesela daha önceki Körfez Savaşı’nda Irak İşgali sırasında, ABD’nin Irak İşgalini destekleyen birtakım merkezdeki ya da liberal tarif edilen kişiler de vardı, Fethullah Gülen Cemaati de vardı –ki o tarihte hükümetle işbirliği içerisindeydi zaten– ama Suriye konusunda, Esad’ı yıkmaya yönelik politikaların en sert, en şahin destekçilerinden birisi de oydu.
Zamanla bu işin sarpa sarmasıyla beraber bu destekçiler teker teker uzaklaştılar, hem Suriye politikasından uzaklaştılar hem de başka nedenlerle AKP’den ve Erdoğan’dan uzaklaştılar ve hatta Erdoğan’ın Suriye politikasını Erdoğan’a eleştirilerinin, muhalefetlerinin en önemli argümanlarından biri haline getirdiler. Sonuç olarak bir aşamadan sonra Erdoğan Suriye politikasında bir anlamda Türkiye içerisinde yalnız kaldı. Uluslararası destekçileri de umduğu desteği vermedi, ABD başta olmak üzere Körfez ülkelerinin desteği anlamında da çok ciddi sorunlar çıktı, Katar’la bir anlamda baş başa kaldığını söyleyebiliriz.

Faturayı öncelikle Suriye ödüyor

Bütün bu yaşananlar, milyonlarca sürgün –ki bunların önemli bir kısmı Türkiye’de– onca yaşanan yıkım vs. bütün bunlarla altı yıl geçti, bütün bunlar çok büyük bir fatura. Bu faturayı maddi olarak ödeyenler öncelikle Suriyeliler tabii ki, Suriye halkı, bir ülke olarak Suriye. Suriye perişan oldu, çok büyük bir yıkıma maruz kaldı; ama bunun bir de siyasî faturası olması lazım. Bu siyasî faturayı kim nasıl ödeyecek? Bu soru önümüzde. Şu âna kadar kimse böyle bir faturaya talipmiş gibi gözükmüyor, kimse kendisinin yanlış yaptığını düşünmüyor, hep başkalarını suçlamaya devam ediyor; ancak biz ülkemize baktığımız zaman, AKP hükümeti, Cumhurbaşkanı Erdoğan başından itibaren Suriye’de yanlış yaptı, göz göre göre yanlış yaptı, çok büyük hesap hataları yaptı, bu hesap hatalarını fark ettikten sonra durumu kurtarmak için yeni manevralar yaptı, buradan da hesaplar yeni yanlışlar, yeni vahim hatalar çıktı. Evet bir izleyicimizin de söylediği gibi faturayı Ahmet Davutoğlu’na yüklediler. Ahmet Davutoğlu tabii ki Suriye politikasının birinci dereceden sorumlularından birisiydi, ama Ahmet Davutoğlu’nun ayağını kaydırırken Suriye’yi hiçbir zaman gerekçe olarak söylemediler. Öyle ki, şu âna kadar hükümetin, “Biz Suriye’de yanlış yaptık, keşke yapmasaymışız” dediğini duymadık, Erdoğan’ın böyle bir şey dediğini duymadık.
Rusya’yla ve İran’la olan gerginliklerin, bütün bu Suriye Savaşı sırasında yaşanan gerginliklerin –ki Rus uçağının düşürülmesi bunun zirvelerinden birisidir– hepsi bir anda unutulmuş oldu, sanki böyle şeyler yaşanmamış gibi oldu.

İran risk aldı, bedel ödedi ama kazançlı çıktı

Ama dönüp baktığımızda, Türkiye’nin bölgedeki en önemli rakibi olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz İran, Suriye’de çok risk aldı, oraya doğrudan kendi askerlerini yolladı, kendi güdümündeki Lübnan Hizbullahını yolladı, değişik bölgelerden Pakistan’dan Afganistan’dan gönüllü Şiileri örgütleyip oraya savaşı yolladı, Devrim Muhafızları’nı yolladı, Devrim Muhafızları’nın beyin takımını yolladı ve orada çok ciddi bir risk aldı; ama sonuçta kendisi için stratejik öneme sahip olan Esad rejiminin yıkılmasına izin vermedi. Dolayısıyla ödediği bütün bedellere rağmen İran’ın Suriye politikasında kazançlı çıktığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Suriye’de Esad rejiminin kurtulmasının en önemli nedeninin Rusya’nın bizzat olaya dahil olması olduğunu da biliyoruz. Rusya da burada çok kritik hamle yaptı, kendisinin ikinci bir Afganistan fiyaskosu yaşayabileceğine dikkat çekildi, ancak böyle olmadı, Rusya çok az bir bedel karşılığında çok önemli bir kazanım elde etti; bir kere çok büyük bir prestij kazandı, Ortadoğu’da ABD’nin karşısına tekrar ciddi bir rakip olarak çıktı ve sadece Suriye’de gücünü, Suriye’deki bir müttefikini kurtarmakla kalmadı; bölgedeki tüm ülkelerin bir şekilde ciddiye almak zorunda kaldığı bir ülke oldu. Bu arada tabii ilginç bir şekilde Suriye krizi Türkiye’yle Rusya yakınlaşmasını bir anda hızlandırdı. En son S-400’lerin alımı sürecinde de bunu görüyoruz, Türkiye NATO üyesi olmasına rağmen Rusya’yla çok stratejik bir ticaret yapma yoluna gidiyor.
Şöyle bir örnek var önümüzde: Hillary Clinton Dışişleri Bakanı’yken Libya’da bir hata sonucu Libya’da Amerikan diplomatların hayatını kaybetmesine yol açtığı söylendi ve bu çok büyük bir fiyasko olarak görüldü ve bunun ardından bir süre sonra Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrıldı, daha sonra da başkanlığı kaybetmesinde bunun bir şekilde etkili olduğu söylendi. ABD’nin ve Hillary Clinton’ın Libya’da yaşadığı fiyaskoyla Türkiye’nin Suriye’de yaşadığı fiyasko kıyas bile kaldırmaz, çok karşılaştırılabilecek gibi de değil; ama ilginç bir şekilde Türkiye’de bunun hiçbir faturası olmayacakmış gibi duruyor. Yani hiçbir şey olmamış gibi; o birkaç gün içerisinde girmek, bir yerden girip öteki taraftan çıkmak gibi demeçler verilmemiş gibi; Türkiye hiçbir şey olmamış gibi belki de Esad’la işbirliği yaparak, yeniden ilişki kurarak –ki bu konuda çok çeşitli rivayetler var, aracıların devrede olduğu, birtakım gizli görüşmelerin yapıldığı, Erdoğan’ın Esad’la görüşmesinin doğru olduğunu açıkçası ilk duyduğumda inanmamıştım, kendisi de reddetti, ama hâlâ bir “Oldu mu acaba?” sorusu ortada olmakla beraber olmadığını şahsen düşünüyorum, elimde bilgi yok; ama bunun da mesela özellikle Gülenciler, Fethullahçılar tarafından köpürtülmüş olduğunun da altını çizelim. Bu iddianın, bu spekülasyonun altını çizelim.

PYD/YPG ile altüst olan politikalar

Türkiye’nin Suriye’deki politikasının değişmesinin, değişmek zorunda kalmasının en önemli boyutlarından birisi tabii ki Suriye’de PYD ve YPG’nin kazandığı güç. Bu aslında şaşırtıcı bir şey değildi, Türkiye burada çok büyük bir gaflet içerisine düştü, Kürtlerin böyle bir iç savaşta, hiçbir savaşa dâhil olmadan –en azından bir süre dahil olmadan– kendi bulundukları bölgelerde, Rojava adı verilen bölgede gücünü tahkim edeceğini ve bundan istifade edip kendi birtakım oluşumlarını devreye sokacağını hesaplayabilmiş olması lazımdı; ama Türkiye’de çok derin stratejik değerlendirmeler yapıldığı için bu kadar basit bir şeyi bile göremediler. Sonuçta Kürtlerin, “Rojava Devrimi” diye adlandırdığı olayı Türkiye göremedi, gördüğü andan itibaren de büyük bir paniğe kapıldı Ankara ve bununla işbirliği yapmak yerine bunu engellemeye çalışmaya çalıştı. Engellemek için de özellikle Kobani olayında gördüğümüz gibi başka güçlerin devreye girmesine göz yumdu, belki de teşvik etti, ama o da başlı başına hüsran oldu. Türkiye eğer başından itibaren Suriye’de Kürtlerin güçlenmesine, belli bir etkinlik kazanmasına, negatif değil pozitif bakmış olsaydı belki Türkiye’nin Suriye politikasında bu kadar büyük, bu kadar dev fiyaskolar yaşanmayabilirdi. Ve şu anda yaşanan durumda da Türkiye’nin Suriye politikasının tam anlamıyla çıkmazda olduğunu görüyoruz, çünkü Esad’ın kalmasına artık itiraz edemeyen bir Türkiye var ve Kürtlerin güçlenmesine hâlâ itiraz etmeye çalışan, bunu hâlâ bir kırmızı çizgi olarak gören bir Türkiye var; ama bunu engelleyebilme enstrümanlarına sahip olmayan bir Türkiye var. Çünkü oradaki aktörlerin hepsi, gerek ABD gerek Rusya gerek Şam hatta İran, Suriye’deki Kürt yapılarının, PYD-YPG yapılarının güçlenmesinden Türkiye kadar rahatsız olmuyorlar; hatta tam tersine onunla değişik dönemlerde değişik şekillerde ortaklıklara gidiyorlar, bunun en neti Rakka operasyonunda gördüğümüz ABD’yle olan PYD’nin SDG şemsiyesi altında kurduğu ittifak. Ve bu ittifak kalıcılık ihtimali yüksek olan bir ittifak. Hâlâ Türkiye, yaşadığı fiyaskoları atlatabilme imkânını bu konuyu kırmızı çizgi olarak görmekte ısrar ederek feda ediyor, öyle diyebiliriz.

Bu fiyasko seçim sonuçlarını etkiler mi?

Buradan nasıl çıkacağı belli değil, ama önümüzde çok ciddi bir fatura var, bu faturanın tabii ki Türkiye’de bir seçim sonucuna etkisi olur mu, olmaz mı? Suriye nedeniyle AKP ve Erdoğan seçim kaybeder mi, kaybetmez mi? Açıkçası şunu düşünüyorum: Tek başına Suriye nedeniyle kaybetmez, ama 15 yıl içerisinde birikmiş çok şey var: özellikle son dört-beş yılda yaşananlar; Kürt sorununda çözüm çizgisinden ayrılmak başta olmak üzere yaşananlar; demokrasiden, temel hak ve özgürlüklerden, hukuk devletinden bariz bir şekilde uzaklaşmalar; insan hakları ihlallerinin artık sıradanlaşması gibi olaylar; tek adam rejiminin inşası gibi olaylar… Bütün bunların hepsinin çok ciddi siyasî bir karşılığı olacaktır diye düşünüyorum. Bu anlamda yarın öbür gün AKP ve Erdoğan iktidarı kaybetme durumunda kalırsa, Suriye de en önde gelen gerekçelerden birisi olarak sayılacaktır. Sonuçta Türkiye, Suriye’de çok büyük bir maceraya girdi, göz göre göre bir maceraya girdi, aşırı bir özgüvenle çok büyük hesap hatalarıyla çok büyük fiyasko yaşadı ve bu fiyaskoyu şu anda Türkiye’de ciddi bir şekilde konuşabilmenin imkânı maalesef yok. Eğer özgür bir tartışma ortamında Türkiye sadece Suriye meselesini tartışabilmiş olsa bile, Türkiye’deki siyasî dengeler çok ciddi bir şekilde değişebilirdi.
Şunu unutmayın, düne kadar Esad hakkında söylenebilecek her türlü kötü şeyi söyleyen insanların –ki bunların büyük bir kısmı AKP ve Erdoğan çevresinde bulunuyorlar– bugün “Esad’la görüşülebilir vs. başka çare yok, bunu kabullenmeliyiz” noktasına gelmiş olması, tek başına zaten gelinen noktayı bize gösteriyor. Şu anda bir avuç cihadcı çizgiye yakın olan İslamcı çevre var, hâlâ bu konuda bir ısrardalar, eski politikaların ısrarındalar, ama artık Suriye’de beraber hareket edilebilecek bir muhalif güç, Özgür Suriye Ordusu ya da başka hangi adla olursa olsun bir muhalif güç kalmadı. Cihadcı gruplar da artık kendi canlarını kurtarmanın derdinler ve Suriye’yi artık kalıcı bir yer olarak görmüyorlar, Suriye’de olabildiğince varlıklarını uzatıp; bir başka alana ya da başka alanlara kendilerini nakletmenin hesabını yapıyorlar.
Sonuçta Suriye’de 2011’den bu yana yaşananlarla, neredeyse başladığımız noktaya dönmek üzereyiz. Tabii ki o kadar çok şey yaşandı ki başladığımız noktaya teknik olarak dönmenin imkânı yok, ama sonuçta başlanılan nokta nedir? Esad’ın iktidarı idi, bugün de Esad’ın iktidarıyla devam edeceğe benziyor. Esad iktidarını paylaşmaya yanaşacak mı? Kiminle yanaşır? Artık bunlar çok önemli sorular olmaktan çıktı. Bugün Suriye denince insanların aklına öncelikle IŞİD, El Kaide geliyor; Türkiye’nin aklına da PYD, YPG geliyor. Esad’ı konuşan neredeyse kimse kalmadı, böyle bir durumdayız. Bu çok büyük bir fiyasko, bunun siyasî faturasının normal şartlarda çok büyük olması lazım; ama Türkiye uzun bir süredir normal şartlar yaşamıyor; ama bir normalleşmeyi bulması kaçınılmazdır. Er ya da geç bir normalizasyon Türkiye’de yaşanacak, işte o normalizasyon döneminde de Suriye politikası Türk siyasî hayatının yakın dönemindeki en büyük dış politika hatalarından birisi olarak daha sağlıklı bir şekilde değerlendirilebilecektir diye düşünüyorum.
Evet söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.