aysel-tugluk

Hatun Tuğluk’un cenazesine saldırı: Faşizmin sıradanlaşması ve gündelik hale gelmesi

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Cezaevinde bulunan HDP yöneticisi eski milletvekili Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesinde, defin işlemi sırasında yaşananlar Türkiye’nin nasıl kötü bir noktaya varmış olduğunu bize bir kere daha gösteriyor. Orada yaşanan nedir? Üç saati aşkın bir süre boyunca toplanan, örgütlü oldukları tahmin edilen bir grup cenazenin defnine izin vermeyeceklerini, söz konusu olan mezarlıkta şehitlerin yattığını ve burada teröristlerin, Ermenilerin gömülmesine izin vermeyeceklerini söylüyorlar. Gömülürse de cenazeyi çıkartacaklarını söylüyorlar. Polis olmasına rağmen çok büyük bir gerginlik yaşanıyor. Saldırganlar galip geliyor sonuç itibariyle. Çünkü aile ve orada bulunan Aysel Tuğluk’un yakınları ve arkadaşları cenazeyi alıp Dersim’e, memleketine götürmeye, Hatun Tuğluk’un cenazesini götürmeye karar veriyorlar. HDP milletvekillerinin yaptığı açıklamalarda kendilerinin devletten yetkililere ulaşamadıklarını, İçişleri Bakanı’na, Vali’ye, Emniyet Müdürü’ne ulaşamadıklarını söylemişlerdi. Ama olayın belli bir ânında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun mezarlığa geldiği anlaşılıyor. Ve kendisinin cenazenin defnedilmesini sağlayacağını öğrendik. Ancak bu tabii ki aile için, artık bu saatten sonra kabul edilebilecek bir durum değil. Çünkü cenaze defnedilse bile orada mezarın başına neler geleceği çok şüpheli bir durum.

Yapanın yanına kâr kalıyor

Bu sıradan bir olay değil. Bunun öncesinde bu kadarı olmasa bile farklı farklı olaylar yaşandı. Özellikle HDP binalarına yönelik saldırılarda bunu gördük. Buralarda da galeyana gelmiş ya da getirilmiş kitleler, toplanıp Türkiye’nin değişik yerlerinde HDP binalarına saldırdılar. Bunların büyük bir kısmı kaydedildi zaten katılanlar ve dışarıdan izleyenler tarafından. Ve bildiğimiz kadarıyla da kimseye ciddi anlamda bir şey olmadı. Samsun’da bir mahkeme sırasında Ahmet Türk’e saldırı olmuştu. Orada da bir şey olmadı. Bütün bunlarda şunu görüyoruz: Bir kere, zemin elverişli. Yapanın yanına kâr kalıyor. Ve Türkiye’de özellikle Kürtlere yönelik ayrımcılık alıp başını gitmiş durumda ve Kürtlere yönelik ayrımcılığa paralel olarak, onun kadar olmasa bile Suriyeli mültecilere yönelik de bir ayrımcılık var. Ama buradaki mesele daha iç bir mesele. Kürtlere yönelik bir ayrımcılık var.
HDP’nin üst düzey yöneticisi, bir zamanlar Abdullah Öcalan’ın avukatı olan Aysel Tuğluk –ki kendisinin çözüm süreçlerinde çok önemli fonksiyonlar üstlenmiş olduğunu da biliyoruz; değişik siyasi partilerde, Kürt hareketinin partilerinde üst düzey yöneticilik, eş genel başkanlık yaptı; Demokratik Toplum Kongresi’nde eş genel başkanlık yaptı, en son HDP’de eş genel başkan yardımcısıydı– tam da ne olduğu bilinmeyen bir şekilde alelacele hazırlanmış bir iddianameyle tutuklu yargılanıyor. Annesinin cenazesi için izinle çıkartılmıştı Aysel Tuğluk. Bütün bunlar onun jandarma nezaretinde cenazeye geldiği anda yaşandı.

Faşizm artık sıradanlaştı, gündelikleşti

Şimdi buradan ne çıkabilir? Buradan çıkabilecek şey hiçbir şekilde iyi bir şey değil. Burada çok net bir şekilde şunu görüyoruz: Türkiye’de faşizm artık sıradanlaştı, gündelikleşti. Sadece Kürtlere yönelik değil, aslında değişik yerlerde kadınlara yönelik saldırıların da böyle bir boyutu var. İşte kadınların giysileri bahane edilerek yapılan sapıkça saldırılarda da böyle boyut var. Ve bunların büyük bir kısmının hak ettiği şekilde cezalandırılmadığı, özellikle ülkeyi yönetenlerin bu konulara gereken hassasiyeti göstermediklerini biliyoruz. Şunu özellikle vurgulamak lazım: Bu tür saldırılar Ankara gibi bir yerde, Olağanüstü Hâl koşullarında her babayiğidin yapabileceği örgütlenmeler değil. Ankara’da işlerine geri dönmek için eylem yapan kişilerin başlarına her gün neler geldiğini görüyoruz. Ankara’da her türlü gösterinin OHAL tarafından yasaklanmış olduğunu biliyoruz. Ama böyle bir olayda, böyle insanî bir olayda birtakım faşistler güruh hâlinde kolaylıkla saatlerce, polisin gözü önünde insanlara saldırabiliyorlar, cenazeye saldırabiliyorlar. Türkiye’nin utanç tarihine bir kötü örnek daha yerleştirmiş oldular.
Vilayetin yaptığı açıklama var daha sonra. O da utancı artıran ayrı bir açıklama. Olayı tamamen küçültmeye, önemsizleştirmeye yönelik, saldırıyı bir sataşma olarak tarif ediyor iki ayrı yerde. Bu da asla kabul edilebilecek bir şey değil. Açıklamadan da görüyoruz ki, soruşturma diyor ama gözaltına alınan kimse yok, ya da varsa sabah belki öğreniriz ama açıklama bize bu konuda bir şey vermiyor. Açıklama aslında saldırıya uğrayanları değil saldıranları rahatlatmaya yönelik bir açıklama gibi bir intiba bıraktı bende. Sataşma diyerek önemsizleştiriliyor. Çok ciddi bir suç olarak görülmüyor. Halbuki çok ciddi bir insanlık suçu, bir nefret suçu söz konusu.

“Analar ağlamasın”dan gelinen nokta

Türkiye yakın bir zamana kadar çözüm süreçleriyle beraber bir barışın, kardeşliğin yeniden inşası aşamasına girmişti. Ve o dönemin sloganı, dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın da sık sık tekrarladığı gibi “Analar ağlamasın”dı. “Analar ağlamasın”dan birkaç yıl içerisinde, hiçbir şeyden sorumluluğu olmayan yaşlı bir ananın cenazesine bile tahammülsüzlük noktasına gelmiş bulunuyoruz. Burada bu çözüm sürecinin başlatılmış olması ve bayağı bir mesafenin katedilmiş olması aslında Türkiye’de bu faşizmin, bu ayrımcılığın, ırkçılığa varan ayrımcılığın zemininin çok da güçlü olmadığını bize göstermişti. Ama siyasî irade çözüm sürecinden vazgeçtikten sonra ve de olayın karşı tarafının da bunu kolaylaştırıcı bir strateji izlemesiyle beraber, Türkiye tekrar filmin başa sarıldığı, tekrar kutuplaşmanın, etnik anlamda, kültürel anlamda kutuplaşmanın, çatışmanın tekrar hâkim olduğu bir yere doğru geldi. Ve böyle bir yere geldiğinizde “Analar ağlamasın” sloganını terk ettiğiniz zaman ve artık sadece ve sadece devletin yumruğunu masaya vurmakla yetindiğiniz zaman, aşağıda da bu tür şeyler çok kolay neşet ediyor. Kendilerine güç buluyor, şımarıyor ve normalde boylarını aşan büyüklükte işlere kalkışabiliyorlar.
Bu cenazeye saldırı olayı, Türkiye’de yıllarca konuşulacak bir olay. Özellikle Kürtler için ve de Hatun Tuğluk örneğinde Alevi Kürtler için ayrıca –ki özellikle olayın Alevilik boyutu da var–, kolay kolay hafızadan çıkmayacak çok travmatik bir olay. Ne Aleviyim ne Kürdüm ama kendimi onların yerine koymak istediğimde bunun nasıl bir travma olduğunu az buçuk kestirebiliyorum. Ama tabii ki bunu yaşayanlar çok daha fazla biliyorlardır. Bir mezara yaşlı bir kadının gömülmesine bile tahammül etmeyen, edemeyen insanlarla Türkiye nereye kadar, nasıl barış içerisinde bir arada gidebilir? Bu soru özellikle kendini Hatun Tuğluk’a yakın hisseden insanlar için –ki sayıları milyonlarla ifade edilebilir– önümüzde çok ciddi bir şekilde duruyor.

Kırılganlığın arttığı bir süreç

Çok zor bir konjonktürdeyiz. Şu anda Suriye’de yaşananlar, Suriye’de özellikle Kürtlerin kazanımları ve Kürtlerin kazanımlarının Ankara’yı aşırı bir şekilde rahatsız etmesi ve aynı zamanda da Türk milliyetçiliğine yakın çevreleri çok ciddi bir şekilde rahatsız etmesi olayını zaten bir süredir yaşıyoruz. Bir diğer husus da bu ayın sonuna doğru yapılacak olan, hâlen yapılacağı söylenen Irak’taki Kürdistan bağımsızlık referandumu. Bunun da Türkiye’de çok ciddi bir şekilde, buna karşı olan çevreler tarafından, özellikle “sivil” çevreler tarafından dillendirildiğini görüyoruz. Olayın hem bağımsız bir Kürt devleti kurulma boyutu var, hem de işin içerisinde bu kurulması söz konusu olan bağımsız Kürt devletinin önemli bir ayağının Kerkük olma ihtimali var. Bu nedenle zaten bir süredir Türkiye’de bir karşı kampanya yürütülmek isteniyor. Ve hem Suriye’de yaşananlar, ama özellikle şu günlerde Irak’ta yaşanacak olan Kürtlerle ilgili gelişmelerin, Türkiye’de zaten var olan kırılganlığı daha da artırabileceğini kestirmek maalesef zor değil. Burada yapılması gereken –ki yapılmayan, bu saldırı sırasında yapılmayan– devletin bu konuda çok açık bir tavır koyup, bu tür aşağıdan gelen sıradan faşist, sivil görünümlü hareketlerin önünü almasıdır. Bunları çok sert bir şekilde cezalandırması ve yenilerin olmamasının zeminlerini hazırlamak. Ama bu olayda bunun yapılmadığını gördük.
Umarım ders çıkartırlar. Umarım diyorum, ama çok da ümitli olamıyorum. Yine de umalım diyelim, altını çizelim, böyle bir suhuletten hayır çıkar ve kardeşliğin yeniden tesisi konusunda hassasiyetler ortaya çıkar. Aksi takdirde eğer siyasî iktidar bu milliyetçi dalgayı köpürtmeye, Kürt karşıtı pozisyonlar alınmasına göz yummaya devam ederse hiçbirimizi hiç de iyi şeyler beklemiyor diyebiliriz. Bu çok net. Buradan kimse kazanmaz. Tüm Türkiye kaybeden. Hatun Tuğluk olayında esas olarak kaybeden Türkiye olmuştur. Tabii ki bu Kürtleri, Alevileri doğrudan rahatsız eden bir husus. Ama bundan mutlu olan, mutlu olabilen kişilerin de bundan bir çıkarları olmadığını herhalde kendileri de kısa bir süre içerisinde görebileceklerdir.

Yine Ermenilere yönelik ayrımcılık

Son bir not: Burada Kürt meselesi, Kürt hareketi söz konusu olduğu zaman hemen bir Ermenilik boyutunun katılmış olması, devreye sokuluyor olması Türkiye’nin yıllar boyunca doğru dürüst mesafe katedemediğini bize gösteriyor. 80’li yıllardan itibaren Kürt sorunu tartışıldığı zaman, PKK tartışıldığı zaman, resmî söylem bunu bir “Ermeni komplosu” olarak görme olayıydı. Kürtlere yönelik ayrımcılıklarını “aslında biz Ermenilere yönelik ayrımcılık yapıyoruz” dercesine kapatmak istiyorlardı. Ama hepsini beraber sürdürüyorlardı. Bu anlayışın, bozuk zihniyetin hâlâ ciddi bir şekilde sürdüğünü de görüyoruz. Bu da ayrıca olayı daha vahim kılıyor.
Evet, buradan Türkiye nasıl döner? Bu sıradan faşizmi Türkiye nasıl atlatır? Zor. Suriye’de, Irak’ta yaşanacaklarla beraber, yaşanmakta olanlarla beraber daha da zorlaşacağa benziyor. Bu türden sıradan faşizmin gövde gösterilerine elverişli bir zemin yaratılmış durumda. Eğer bu konuda gerekli hassasiyet gösterilmezse, olaya devletin hassasiyet göstermemesi hâlinde, devletin bunları engelleme yolunda ciddi adımlar atmaması hâlinde olayın sivil bir alana taşınma ihtimalinin ciddi bir şekilde olduğunu söylemek gerekiyor.
Çok kötü bir olay yaşadı Türkiye. Hatun Tuğluk’a Allah’tan rahmet diliyorum. Ailelerine, başta Aysel Tuğluk olmak üzere başsağlığı diliyorum. Ama esas olarak Türkiye’ye çok geçmiş olsun diyorum. Aslında geçmiş olan da bir şey yok. Bu risk, maalesef, hep sürüyor. Bu kutuplaşmadan medet umanlar her türlü olayı, insanî olayı dahi böyle kriminalize edebiliyorlar. Diyebilecek çok fazla bir şey yok; üzülmekten, öfkelenmekten başka. Ama Türkiye’nin bu iyice sıradanlaşan, gündelikleşen faşizmle beraber yürüyebilecek bir ülke olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz.