Turks-atop-tank

15 Temmuz’u ABD mi yaptırdı?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Vize kriziyle beraber Türkiye’de aslında öteden beri olan ama çok da fazla tartışılmayan bir konu tekrar gündeme geliyor yavaş yavaş. O da 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin arkasında kimlerin olduğu, daha doğrusu aslında Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) olup olmadığı. ABD İstanbul Başkonsolosluğu görevlisi Metin Topuz’un tutuklanmasıyla beraber bu olay tekrar gündeme geldi. Hükümete yakın medyaya baktığımız zaman bu kişinin Fethullahçı polislerle, savcılarla vs. ilişkisi olduğu, çok kez yurtdışına çıktığı haberleri yapılıyor. Anadolu Ajansı (AA) da benzer haberler servis ediyor; şöyle bir hava yaratılıyor: Sanki bu işte FETÖ’cülerle Amerikan yönetimi arasındaki bağlantı kişisi, savcılar, polis şefleri vs. askerler de var. Böyle bir hava yaratılıyor ve bu olay zaten FETÖ üzerinden görülüyor ve de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birkaç vesileyle söylediği gibi — en son ne demişti bir önceki konuşmasında? “Bu kişi ve ajanlar oraya nasıl sızıyor? Sızma yoksa bunları oraya kim yerleştiriyor?” Şimdi tabii orada daha yargılaması başlamamış bir kişinin ajan olduğuna hükmetmesi vs. bütün bunlar ayrı bir husus; ama sızma, sızmadan kasıt, FETÖ sızması ya da yerleştirmeden kasıt herhalde ABD yönetimi ya da ABD’nin istihbarat birimleri.
Şimdi bu önümüzde çok ciddi bir mesele olarak duruyor ve daha uzun bir süre de bu meseleyle karşılaşacağımız muhakkak. ABD’nin Fethullah Gülen’le ve hareketiyle ilişkisi, son olarak da tabii 15 Temmuz ile ilişkisi meselesi öteden beri kafaları kurcalayan bir mesele; ama öteden beri de serinkanlı bir şekilde üzerine tartışılmamış, araştırılmamış bir mesele. Şu an da yürümekte olan 15 Temmuz’la irtibatlı soruşturmaların –ki bu en son Amerika Başkonsolosluğu’ndaki görevlinin soruşturması da buna dâhil– bu konuyu aydınlatabilecek çok ciddi katkılarda bulanabileceğini sanmıyorum; çünkü bu iş büyük ölçüde başka bir şekilde gelişiyor, hızlı bir şekilde gelişiyor. Şu âna kadar yansıyan haberlere baktığımız zaman, iddianamelere baktığımız zaman, yargılamalara baktığımız zaman, açıkçası çok ümitli olmak mümkün değil. Dolayısıyla ben bugün biraz olayı bir gazeteci olarak araştırdığım kadarıyla, Fethullah Gülen-ABD ilişkisi hakkındaki gördüğüm, düşündüğüm hususları söylemek istiyorum.

Soğuk Savaş’ın doğrudan ürünü

Bu hareketin ABD tarafından kurdurulduğuna inanlar var. Çünkü bu hareketin ortaya çıktığı tarih Soğuk Savaş — 70’li yıllar. Fethullah Gülen de Soğuk Savaş’ın ürünü olan Komünizmle Mücadele Dernekleri’nde genç yaşta yetişmiş birisi. Dolayısıyla onun, onun gibi birtakım din adamlarının Türkiye’de faaliyet gösteren birtakım istihbarat servislerinin radarlarına takılması çok anlaşılır bir şey. Bu Erzurum’da oluyor, ama daha sonra İzmir’e yerleşik olarak cemaatini İzmir’de inşa ediyor. Böyle bir kişinin Nurculuğun içerisinden çıkıp tek başına kısa bir süre içerisinde adım adım, taş taş üstüne koyarak, ama çok büyük sorunlar yaşamadan gidebilmesinde muhakkak bir destek, bir teşvik, önünü açma olayı vardır. Bunun önemli bir kısmı ülkenin içerisinden, bir kısmı da ülkenin dışarısından olsa gerek. Ve Fethullah Gülen’in yurtdışına açılmasının ilk örneğinin de Orta Asya olması, Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetleri olması da o tarihlerdeki Amerikan perspektifiyle çok doğrudan örtüşen bir şeydir. Dolayısıyla hareketin ortaya çıkış ânı 70’li yıllar ve o tarihlerdeki Fethullah Gülen’in duruşu, ardından ABD’nin desteklediği hatta bir anlamda teşvik ettiğini bildiğimiz 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’ni Fethullah Gülen’in açık ve net bir şekilde desteklemiş olması. Tabii burada ironik olan şu: 12 Eylülcüler Fethullah Gülen’i de arananlar listesine koydular, ama Türkiye içerisinde nedense Fethullah Gülen hiç yakalanmadı. Ülke içerisinde dolaştığı bilinmesine rağmen yakalanmadı. 12 Eylül’e destek vermiş, 12 Eylül’den sonra ABD’yle iyi ilişkileri olduğu bilinen, ülkeyi yöneten –ANAP başta olmak üzere– hareketlerle hep iyi ilişkiler içerisinde olmuş birisi. Tabii bu iyi ilişkilerin bir kısmı kendi stratejisi ve taktiği gereği; ama bir kısmı için de birtakım yurtdışı bağlantıları olsa gerek. Orta Asya’daki okullarla bu işin başlamış olması da bir başka önemli husus.
Dünya’nın dört bir tarafında Fethullah Gülen’in okulları var. İlk başta Orta Asya’da başladı, Balkanlara gitti; Afrika, Latin Amerika’ya da gitti ve Batı ülkelerine de gitti. Buralarda onlarca hatta yüzlerce okullar var, buralarda çok sayıda personel çalışıyor ve bu okullarda özellikle yoksul ülkelerin, geri kalmış ülkelerdeki okullarda genellikle yerel elitlerin, seçkinlerin çocukları okuyor. Çünkü bu okulların, o ülkelerin ortalamasının üzerinde belli bir seviyeleri var ve buralarda o ülkelerin elitlerinin çocukları okuyor. Ve bu çocuklar da kısa bir süre içerisinde, yani eğitimlerini tamamlayıp üniversite mezunu olduktan sonra, büyük ihtimalle –hepsi olmasa bile– büyük bir kısmı da o ülkelerde yönetici konuma geçiyorlar, iş insanı oluyorlar, bürokrat oluyorlar, siyasetçi, diplomat vb. oluyorlar. Bugün mesela ilk 90’lı yılların başında Orta Asya’da açılmış olan Gülen okullarından mezun olan insanların bazılarının bu ülkelerde önemli yöneticilik pozisyonlarını üstlendiklerini, gerçekten etkili kişilere dönüştüklerini duyuyoruz, biliyoruz. Bu da gerçekten çok önemli bir yatırım ve bu tür yatırımları genellikle ülkeler yapar ya da misyoner teşkilatları yapar. İşte bu anlamda istisnai. Türkiye’de çıkan belki de tek örnek olarak da Fethullah Gülen’in hareketi var.

Gülen’in adının istihbarat servisleriyle anılması yadırgatıcı değil

Bir aşamadan sonra Özal ile beraber başladı, ama daha sonra çok gelişti ve AKP de aslında bunun zirvesi oldu. Devlet bu imkânı kendi propagandası için, kendisinin dünyadaki diplomatik faaliyetlerine takviye olarak kullanma yoluna gitti. AKP döneminde de belli bir aşamadan sonra, yurtdışındaki Fethullah Gülen okulları çok etkili bir şekilde diplomatik misyonla beraber, hatta kimi yerde diplomatik misyonundan daha fazla bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına hareket ettiler. Bunları unutmamak lazım; bunları hep hafızamızın bir yerinde tutmamız lazım. Bu hareketin gelişiminde AKP iktidarının rolü çok fazla. Ama bütün bu okullarda, küresel anlamda bu şebekede büyük bir ihtimalle ilgili kurumlara muhakkak bir şekilde ABD’nin bilgisi, ilgisi ve de herhalde ilişkisi vardır. Çünkü bu gerçekten çok önemli bir mekanizma, dünyada çok az kişinin sahip olduğu bir mekanizma, dünyanın en ücra köşesine kadar giden ve o ülkelerin elitlerini, geleceğin elitlerini yetiştirecek kurumlar söz konusu ve buralara yapılacak yatırımların o ülkelerde çok önemli ilişkileri garanti etmek anlamına geldiğini biliyoruz. Şahsen bu hareketin ABD’yle ve o çizgiyle arasının hep iyi olduğunu düşünüyorum; ama bu illaki onların bir piyonu olduğu anlamına gelmez. Genellikle şöyle bir bakış açısı var – ki ben buna katılmıyorum: Fethullah Gülen kendi başına çok da başarılı olamayacak birisi, bunu birileri yönetiyor. O birileri de kim? Gizli servisler, gizli servisler kim? CIA vs. vs. ya daha çok da Amerikalılar. Bu bence çok abartılı bir şey; bence Fethullah Gülen tarif edilenin dışında kapasiteleri olan birisi, ama bu kapasiteler tek başına yetmediği için de küresel güç ortaklarıyla doğrudan ya da dolaylı ilişkiler içerisine baştan beri girmiş birisi. O anlamda Fethullah Gülen ve hareketiyle ABD ve onun kurumlarının –tabii istihbarat servisleri başta olmak üzere– adlarının birlikte zikredilmesi çok yadırgatıcı bir şey değil. Ancak tekrar söylüyorum: Bu hareketi ve bu hareketin unsurlarını, çalışanlarını, bağlılarını, bu hareketin kurumlarını doğrudan bu ABD kurumlarının uzantısı olarak görmek de işi karikatürleşmek olur.

ABD 15 Temmuz’u yaptırmamıştır ama herhalde biliyordu, yani engellemedi

15 Temmuz’a gelecek olursak, 15 Temmuz gibi bir hareket belli ki uzun süre çalışılmış ve bence çok net bir şekilde belli ki Fethullah Gülen tarafından Pensilvanya’da kurgulanmış bir hareket. Bu 15 Temmuz’u ABD’nin bilmemesi diye bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum. Şimdi Türkiye’de genellikle “Erdoğan’ın ve ülkeyi yönetenlerin 15 Temmuz’u bilmemesi mümkün değil; dolayısıyla bu bir anlamda sahte darbe, ya da önü açılmış bir darbe” yorumları yapılıyor. Bu ayrı bir tartışma, doğru olabilir, yanlış olabilir; ancak ABD’nin bu 15 Temmuz’un gelmekte olduğunu, Fethullah Gülen’in ordu içerisindeki unsurlarıyla beraber böyle bir hareketi tezgâhlamakta olduğu ve bu hareketin içerisinde, bu darbenin içerisinde devletin diğer bürokratik kurumlarının ve birtakım sivil cemaatin sivil unsurlarının da bir şekilde bunun içerisinde olduklarını bilmemesi, görmemesi mümkün değil. Özellikle Pennsylvania’daki karargâhın herhalde ABD’nin istihbarat birimlerinin, farklı farklı istihbarat birimlerinin denetimde olduğunu söylemek herhalde yanıltıcı olmaz ve buradaki trafiği, buradaki insan trafiğini ve burası üzerinden yapılan iletişim trafiğini herhalde bir şekilde kontrol ediyorlardır ve bir şekilde bunu biliyorlardır.
Peki, bunu onlar mı yaptırdı? İşte bu çok önemli bir soru, gerçekten zor bir soru, şahsen ben böyle olduğunu düşünmüyorum. Ancak şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz: Fethullah Gülen gibi birisi ABD’nin karşı çıkacağı bir darbeye kalkışmaz. Yani şöyle açayım: 15 Temmuz başarılı olsaydı herhalde Fethullah Gülen buna Washington’dan çok sert tepkiler gelmeyeceğini hesaplamıştı. Eğer çok sert tepkiler geleceği bilgisine sahip olsaydı böyle bir şeye kalkışmazdı. Benim yaptığım değerlendirme bu yönde. Yani biraz karışık bir durum olduğunun farkındayım, ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: ABD’nin de razı olacağı –ilk aşamada olmasa bile zaman içerisinde razı olacağı– bir darbe girişimini, darbeyi tezgâhlamışlar; başarısız oldular bereket, o ayrı bir konu.

Vize krizi Gülen’i mutlu ediyor

Buradan Türkiye’de şu anda siyasî iktidarın yaptığına ve yapmadıklarına gelelim: Şu anda siyasî iktidar ve onun destekçileri ABD’yi darbeyle ilgili olarak suçlamaya kalkıyorlar; ama bu suçlamayı hiçbir zaman açık bir şekilde yapmıyorlar, dolaylı bir şekilde yapıyorlar, birtakım medya organları üzerinden yapıyorlar vs. Şu haliyle bu yapılanın gerçekten darbenin arkasında ABD ya da başka güçlerin olup olmadığı sorusunun aydınlatılmasına hizmet etme imkânı yok. Şu anda yapılanların büyük bir kısmının, ABD’nin suçlanması vs. gibi şeylerin büyük kısmının tamamen hükümetin içinde bulunduğu genel krizle alâkalı olduğunu, siyasî iktidarın çaresizliği ve savrulması sonucu olduğunu düşünüyorum. Buradan ciddi bir şekilde ABD’yle bir yüzleşme çıkmaz. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanılmıyorsam valilere yaptığı toplantıda dile getirdiği en sert anti-Amerikan çıkışlarının da ABD’ye karşı, ABD’yle ilişkilerde bir kopmaya işaret ettiğini asla düşünmüyorum. Bu tamamen bir restleşme havasında; ama esas olarak iç politikaya yönelik olarak verilen mesajlar. Türkiye’de siyasî iktidarın ya da siyasî iktidara muhalif olan diğer partilerin hiçbirisinin şu anda ABD’yle 15 Temmuz ya da başka bir mesele üzerinden yüzleşme gibi ne bir niyetleri ne bir bu konuda bir heyecanları olduğunu düşünmüyorum. Tabii bu da büyük ölçüde böyle bir hesaplaşmaya girerlerse kaybedenin kendileri olacağını düşünmelerinden olsa gerek.
Şu anda yaşanan vize krizini, Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere, bir şekilde FETÖ’ye ve dolayısıyla 15 Temmuz’a bağlamak istiyorlar, bunun çok doğru olduğunu açıkçası sanmıyorum. Şundan sanmıyorum: Fethullah Gülen Pennsylvania’dayken burada Amerikan konsolosluğundaki bir Türk görevli üzerinden irtibat kurmak ya da görevliler üzerinden irtibat kurmak gibi bir yola gideceğini sanmıyorum; çünkü Fethullah Gülen öyle herkese güvenen birisi değildir, dolayısıyla eğer mesele oysa o irtibatı bizzat kendisi, yerinde, doğrudan ABD toprakları üzerinden kurar. Ama şu krizi tetikleyenin o olduğunu biliyoruz ve bu krizin seyrinin Ankara’nın aleyhine olduğunu da görüyoruz; çünkü en azından Cumhurbaşkanı’nın öfkesinden de bunu net bir şekilde anlıyoruz. Bu kriz, Fethullah Gülen’in çok hoşuna giden bir kriz, o çok net. Bu yaşanan kopuş, ABD’yle Türkiye arasında yaşanan kopuş, Fethullah Gülen’in iadesini –zaten söz konusu değildi ama– iyice imkânsız hale getiriyor ve ABD’deki –buna anlaşılan Başkan Trump da dâhil– Erdoğan’a yönelik tepkilerin ve antipatinin artmasına yol açıyor. Böyle bir husus var. Dolayısıyla 15 Temmuz’un arkasında ABD var mıydı yok muydu meselesini –ki bunu hiçbir zaman öğrenebilme imkânımız olmayacağa benziyor maalesef–, onu bir kenara bırakacak olursak; bundan sonraki dönemde ABD’den Erdoğan ve yönetimine karşı gelecek hareketlerde Fethullahçıların bir aktör olarak –aslında buna bir piyon da demek mümkün olabilir– kullanılma ihtimali daha fazla gündeme geliyor. Tabii şu hususu özellikle söylemek lazım: 15 Temmuz’dan sonra ülkeyi terk edenlerin, daha doğrusu kaçanların –kendileri sürgün diyorlar, ama sürgün daha asil bir laf, onlara çok yakışan bir şey değil– büyük bir kısmının ABD’de çok rahat bir şekilde yaşadıklarını, oturduklarını da biliyoruz. Bu da zaten Gülen Cemaati’yle ABD arasındaki ilişkilerin ne kadar yakın olduğunu bize gösteriyor.
Şu haliyle baktığımız zaman, bu kriz çözülür gibi gözüküyor, ama Ankara’yla Washington arasındaki krizlerin kolay kolay, sorunların kolay kolay çözülemeyeceğini söyleyebiliriz. Ankara’nın Washington’ın yerine koyabileceği herhangi bir başkent ya da başkentler toplamı yok. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Silah vermezlerse vermesinler” diye çıkışlar yaptığını gördük; ama bu belli bir yerden sonra realist bir yaklaşım değil, çünkü Türkiye yıllardan beri savunmasını NATO üzerinden kurgulamış bir ülke, silahlarını da bunların üzerinden kurgulamış bir ülke. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde Fethullahçıların tekrardan Türkiye üzerine –Türkiye içinde olmayabilir bir müddet, çünkü Türkiye içerisinde çok ciddi bir şekilde bastırıldılar– yurtdışında çok daha etkili bir şekilde karşımıza çıkmalarını bekleyebiliriz.

30 bin kişi tutuklamayı marifet sanmak

Soruya dönerek bitireyim: 15 Temmuz’un –kişisel görüşüm tabii ki, elimde kanıt vs. yok; sadece bu konudaki çalışmalarıma istinaden yaptığım bir değerlendirmedir bu– ABD tarafından yaptırıldığını düşünmüyorum, ama ABD tarafından bilinmemesinin imkânsız olduğunu ve engellenmesi için de pek bir şeyin yapılmadığını düşünüyorum. Eğer öyle bir şey olsaydı, hani kazara 15 Temmuz’un başarısız olmasında bir Amerikan dahli olmuş olsaydı, bunu bir şekilde bize söylerlerdi; bir şekilde bu Darbe Girişimi başarılı olmuş olsaydı da ABD’nin ilk baştaki resmî demokrasiyi savunan açıklamalardan sonra, “Ama Türkiye büyük bir ülke, o bizim için stratejik bir ülke” deyip darbeci yönetimle pekâlâ –hele Trump gibi birisinin pekâlâ– çalışabileceğini düşünmek lazım. Şu anda mesela Mısır’da Sisi’yle pekâlâ çalışabilen bir ABD söz konusu. Darbe başarısız olduğu için sanki bu hiç olmamış gibi, böyle bir sayfa hiç açılmamış gibi bir tavır sergilemek istiyorlar ve Ankara da bunun böyle olmadığını sürekli onlara hatırlatmaya çalışıyor. Ancak şunu da söylemek lazım: 15 Temmuz sonrasında ülkeyi yönetenlerin FETÖ’yle mücadele adına şu âna kadar yaptıklarına baktığımız zaman, Türkiye içerisindeki insanları tutuklamanın –İçişleri Bakanı “Bir yılda 30 bin kişi tutukladık” diye “hava attı” ama– bunların bir anlamı olmadığını, belli bir yerden sonra pek bir anlamı olmadığını söyleyebiliriz. Özellikle de uluslararası arenada, Batı’da, şu anda Batılıların 15 Temmuz’u değil, 15 Temmuz sonrası yaşanan uygulamaları, tasfiyeleri, gözaltıları, tutuklamalarını, işlerinden atılanları, gazeteci tutuklamalarını konuştuğunu biliyoruz. Şu anda 15 Temmuz’un bilançosunu çıkarttığımız zaman, ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yanındakilerin Batı’daki prestijinin çok çok düşük, hatta yok hükmünde olduğunu söyleyebiliriz; bu da tabii ki Fethullahçıların, Fethullah Gülen ve onunla beraber hareket edenlerin çok fazla hoşuna giden bir husus.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.