195DABFC-7178-4EC5-A630-A03E7AE607C9

Açık Oturum (108): Cengiz Çandar, Aydın Selcen ve Arzu Yılmaz ile referandum sonrası Irak Kürdistanı

 

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

 

Pişirici: İyi akşamlar. 108. Açık Oturum’la karşınızdayız. Bu akşam Açık Oturum’da iki hafta arayla konumuz yine Irak Kürdistanı. Kuzey Irak Bağımsızlık Referandumu sonrası bölgede yaşananlar. Bizi izleyenler zaten konuya hâkimler ama çok kısa özetleyecek olursak: Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi 25 Eylül’de referanduma gitti. Bu bir bağımsızlık referandumuydu; “Bağımsızlık ilan edelim mi, etmeyelim mi?” referandumuydu. % 92 oranında “Evet” çıktı. Katılım % 72 idi. Bu referandumun yapılmasını Türkiye, İran ve Irak istemiyordu. Şiddetle karşıydılar. Referandumun ardından bir gerginlik, bir karışıklık derken, Pazar gününü Pazartesi’ye bağlayan gece Irak Ordusu Haşdi Şabi güçleriyle birlikte Kerkük’e bir operasyon düzenledi. Kerkük Peşmerge güçlerinden alındı. Operasyon devam etti. Başka bölgelere de yüründü. Şu an itibariyle Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi güçlerine bağlı Peşmerge’nin 2014 yılı öncesindeki sınırlara çekildiği söyleniyor.

Üç konuğumuz var bu akşam: Arzu Yılmaz, Irak Kürdistanı’nda Duhok kentindeki Kürdistan Amerikan Üniversitesi’nde Öğretim Üyesi. Arzu hanım hoşgeldiniz.

Yılmaz: İyi akşamlar.

Pişirici: Cengiz Çandar Stockholm’den bu açık oturuma katılıyor. Cengiz Bey siz de hoşgeldiniz.

Çandar: Merhabalar.

Pişirici: Stüdyoda da Aydın Selcen var. Yayın öncesi Arzu Hanım’la kısa bir konuşma fırsatı bulduk. En sıcak haberler ve gelişmeler kendisinde. Sözü önce ona bırakalım. Kerkük’e gitmeye çalışmış. Erbil’e gitmiş. Ne gördüğünü, yolda ne yaşadığını ve genel izlenimlerini bize aktarsın. Buyrun Arzu Hanım.

Yılmaz: Sizin girdiğiniz yerden başlayayım: Şu anda 2014 öncesi sınırlara değil, halihazırdaki durum 2003 öncesi sınırlara tekabül ediyor. Gidişat nasıl derseniz, gidişat da 1991 yılı.

Bu genel çerçeveyi çizdikten sonra detaylara bakarsak; şöyle bir hızlıca baktım ama görebildiğim kadarıyla Türk medyasına yansımamış. Dün akşam burada bir ayaklanma yaşandı. Sadece burada değil, Duhok, Kerkük, Hanekin’de. Gece 01.30’da silah sesleriyle uyandık, “Ne oluyor?” diye herkes sokağa döküldü. “Raperin” diyorlar burada, ayaklanma. Haşdi Şabi püskürtüldü. Bir saat sonra, Kerkük’te benzer bir durum olduğuna dair bir haber geldi. Arkasından Şengal’den haber geldi ve “Peşmerge güçleri giriyor” denildi.

Bu arada inanılmaz bir bilgi kirliliği var. İnsanın kendi gözüyle, kendi kulağıyla duyduğu gerçeğe bile inanamayacağı kadar enteresan bir durum yaşanıyor. Sabah 05.30’da durum buydu. Sonra 09.00-10.00 gibi kalktığımızda, sanki hiç o geceyi yaşamamışız gibi bir durum ortaya çıktı. Lafı çok uzatmayayım. Mahmur’a gitmeye çalıştım, gidemedim. Yol kapalıydı. Telefonda öğrendiğim kadarıyla, dün sabah Peşmerge güçleri girmiş, öğlene kadar kalmış. Öğlen tekrar Haşdi Şabi kontrolü almış. Kampın hemen girişinde Amerikan güçleri var. Haşdi Şabi’nin kontrolü almasıyla birlikte, Amerikan güçleri de çıkıp Erbil’e çekilmişler.

Şu anki durum, Erbil’in çıkışından itibaren 25-30 km boyunca Mahmur’a geçiş durmuş durumda. Kerkük Erbil’e 30-40 km uzaklıkta. Giriş-çıkışlar durmuş vaziyette. “Haşdi Şabi Kerkük’ten çıktı” haberlerinin arkasından Haşdi Şabi’nin şehrin kenar bölgelerine gittiği, Irak ordusunun girdiği haberi geldi. Şu anda Kerkük’ün kasabalarında bir trajedi yaşanıyor. Benim gittiğim checkpoint’e  (kontrol noktası) gelenler ağırlıklı olarak Kerkük çevresinden.

En son durum şu: Haşdi Şabi tartışmalı alanlara girdi. Bu arada Şengal’i de söyleyeyim. Şengal’de şöyle enteresan bir durum vardı. 16 Ekim’de Peşmerge Şengal’den çekildiğinde orada kontrolü alan Ezidi Haşdi’lerdi. Geçtiğimiz 2-3 ay içinde Ezidilerden ciddi bir grup Haşdi Şabi’ye katılmıştı. Şengal’de birkaç kişiyle konuştuğumda “Daha gerçek Haşdiler gelmedi, burada Ezidi Haşdiler var” demişti. Yani KDP Peşmergesinin onlara bırakıp gittiğini söylemişlerdi. Ama dün öğleden sonra Şii Haşdiler gelmiş. Zaten orada müzakere edeceği Peşmerge kalmadı, oradaki YBŞ (Şengal Direniş Birlikleri) ile birtakım müzakereler yürütülmüştü. Onun geldiği aşamada, onların söylediği “Haşdi Şabi’yi kabul etmeyiz. Ama Irak Ordusu gelecekse onun hakkıdır. Bizim idarî ve askerî durumumuzu tanıması koşuluyla, geliyorsa gelsin. Ama Irak Ordusu gelsin, Haşdi Şabi olmaz.” Onların pozisyonu bu. Bu pozisyon en son akşam teyit oldu — ki diğer tartışmalı alanlarda da bir vakıa. Güya Haşdi Şabi çekildi, ama Irak Ordusu geldi. Ama buradaki herkes biliyor ki, Haşdi Şabi üniformaları çıkartıldı, Irak Ordusu üniformaları giyildi. Şehir merkezleri Irak Ordusu’na teslim edildi. Bir cepten alıp diğer cebe koymak gibi. Ama bu kez çevreye… Haşdi Şabi şu anda Kerkük’te, Hanekin’de. Durum bu. Bir iç savaş hali.

Özeti şu: Şu anda her bir şehirde sokak sokak, ev ev çatışmalar yaşanıyor. Peşmerge çekilmiş durumda. Erbil Hükümeti de, YNK (Kürdistan Yurtseverler Birliği-KYB) askerî olarak teslim bayrağını çekmişti, daha doğrusu Kerkük’ü teslim etmişti. Erbil’de bu akşam Kubat Talabani ile Neçirvan Barzani bir araya geldiler. Onlar da siyaseten “Biz Irak Bağdat hükümetinin teklif ettiği müzakereyi görüşmeye hazırız” diye teslim bayrağını çektiler. O müzakerenin bir koşulu vardı; referandumun iptal edilmesi. Buna ilişkin bir açıklama yapmadılar. Ama “Bağdat’ın yaptığı müzakere çağrısına hazırız” dediler. Buradaki durum bu.

Pişirici: O zaman anladığımız durum şu: Kerkük’te artık Irak güçleri var. Haşdi Şabi var, Peşmerge yok. Erbil’de kontrol gene KDP (Kürdistan Demokrat Partisi) güçlerinin, hükümetin elinde.

Yılmaz: Şöyle bir not ekleyeyim: Bugün, 2,5 saat önce ayrıldım Erbil’den. Erbil’de, Irak Merkezi Hükümeti’ne ait olduğu gerekçesiyle öğrenci yurdu boşaltılıyordu. Bu bilgiyi tamamen tesadüfen öğrendim. Onun için de lafa girerken, –siz 2014 öncesi sınırlarına çekildi demiştiniz ya– 2014 öncesi değil, 2013, hatta 1991 koşullarına tam gaz gidiyoruz.

Pişirici: Peki. Bu bağlamda son bir soru. Twitter’da Mesud Barzani’nin hesabında 16 saat önce bir fotoğraf paylaşılmış. Altında da: “Peşmerge Başkomutanı Mesud Barzani Kerkük’te” diye yazıyor. Mesud Barzani nerede, biliyor musunuz? Duydunuz mu?

Yılmaz: Ben geçen gün Çiçek (Kösedağı) ve Burak’ın (Tatari) Güne Bakış programına katıldığımda da bunun altını çizmiştim: 16 Ekim tarihinden bu yana, Mesud Barzani ve oğlu Mesrûr Barzani’den tek bir kare fotoğraf göremedik. İki gün önce bir basın toplantısı yapacağı söylenmişti ama o toplantı olmadı, yazılı bir açıklama yaptı. Mesud Barzani’nin nerede olduğunu bilmiyoruz ama muhtemelen Sere Reş’tedir diye tahmin ediyoruz, ancak gören yok.

Söz ettiğiniz o fotoğrafı ben görmedim ama Mesud Barzani’nin Kerkük’te olma ihtimali bence sıfır. Olamaz, öyle bir durum yok orada. Zaten oradan geliyorum.

Pişirici: Anladım. Aydın Selcen, izin verirsen Cengiz Çandar’la devam edelim. Cengiz Bey, bir önceki Açık Oturum’da konuyu tartışırken, laf Tayyip Erdoğan’ın “Bir gece ansızın gelebiliriz” cümlesini yorumlamaya gelmişti. Türkiye bir gece ansızın oraya gidemedi, ama bir gece ansızın Irak Kürdistanı’nda her şey yerle bir olmuş gibi görünüyor. Siz nasıl yorumluyorsunuz olan biteni?

Çandar: Bundan yaklaşık bir ay önce, bir toplantı vesilesiyle Washington’daydım. Orada da, Amerika’nın Sesi’nin Kürtçe yayınına davet edildim. O tarih itibarıyla, yaklaşan Bağımsızlık Referandumu’na ilişkin sorulara muhatap oldum. Programı yapan da Barham Salih’in kardeşi. Orada çeşitli yönlerini konuşurken, altını çizerek belirttim. Daha önce Medyascope.tv’nin yayınında da, bir temenni olarak değil, bir ihtimal olarak, gözlemle karışık bir kaygı olarak şunu söylemiştim: “Irak’taki Kürtlerin, dolayısıyla bütün Kürt dünyasının, 1975’teki felaketi yeniden yaşama tehlikesi mevcuttur.”

Pişirici: Evet, bunu Açık Oturum’da söylemiştiniz.

Çandar: Evet. Eylül ortalarında, Amerika’nın Sesi Kürtçe yayınında da bunu altını çizerek söyledim. Bu, asla bir tespit değil, temenni zaten hiç değil, bir kaygı. Çünkü yakın tarihe kadar Kürtlerin, Sykes-Picot sınırlarının kurulduğu I. Dünya Savaşı sonrası döneme artık bir daha geri dönülmeyecek şekilde –ki o da yanlış bir kanıya dayanıyor; Ortadoğu’nun sınırları, hiçbir zaman Sykes-Picot sınırları olmadı–, ama böyle yanlış bir inanç var, bunu bir kenara bırakıyorum. I. Dünya Savaşı sonrası, esas olarak dört ülkenin sınırları içinde parçalanan Kürtlerin, bir daha bunu yaşamayacağı şekilde tarih sahnesine güçlü bir aktör olarak çıkmakta oldukları tespiti vardı. “Ortadoğu o kadar kaygan bir zemin ki ve hiçbir şey o kadar kesin değil ki, korkarım, Kürtler 1975’te yaşadıkları felakete benzer bir durumla karşılaşabilirler. Böyle bir ihtimal var” demiştim. Şimdi geldiğimiz hâl onu çok andırıyor bence. Epey farklılıklar olmakla birlikte, benzer noktalar da var. Hafızamızı zorlarsak, 1975’te olan; Saddam Hüseyin’in Bağdat’ına karşı, İran’ın büyük desteğine sahip Molla Mustafa Barzani liderliğindeki Kürt ayaklanması, Henry Kissinger’ın girişimiyle Cezayir’de sağlanan İran-Irak arasındaki uzlaşma sonucunda, İran’ın desteğini çekmesiyle müthiş bir çöküşe uğradı. O çöküş, hem büyük bir beşeri trajedi yaşattı. Binlerce kişi yerinden yurdundan olup İran’a göç etti. Kürt askerî mücadelesi çöktü. Kürt siyasî hareketi de, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) o dönemde içinden çıktı. Kürdistan Demokrat Partisi yenilgiye uğradı. Her ikisi de yaralı iki başlı Kürt siyasî hareketi, yaralarını uzun yıllar içinde tedricen sararak büyük bir felaketle karşılaştılar. 1975 tarihi Kürtlerin hafızasında unutulmaz bir anıdır.

Netice itibarıyla, Molla Mustafa Barzani, Kürtlerin ikonu diyebileceğimiz isim, tarih sahnesinden çekildi, kısa bir süre sonra da kanserden öldü. Kürdistan Demokrat Partisi, İdris ve Mesud Barzani kardeşlerin elinde tekrar ihya olmak için bir zaman geçirdi.

Kürdistan Yurtseverler Birliği de, Celal Talabani’nin,  Goran Hareketi lideri olarak görülen Noşirvan Mustafa’nın,  Kosret Resul’un ve diğer başka liderlerin elinde, zaman içinde KDP’yi destekleyecek güce kavuştu.

Oradan öyle bir noktaya geldi ki, 1991’den başlayarak özellikle 2003 Amerikan işgalinin sonunda, –bu arada Arzu’ya bir gönderme yapacağım; söylediklerinin tümüne katıldığımı söyleyeyim– Kürtler hiç olmadığı kadar bağımsız bir devletin eşiğine gelmiş bir statüyü orada inşa ettiler ve geldik 25 Eylül referandumuna; oradan da, artık bağımsızlık onayı aldıktan sonra, herhangi bir tarihî momenti yakaladıkları anda, o bağımsızlığı kuvveden fiile geçirecekleri bir eşiğe geldikleri görüntüsü verdiler. Ama şimdi gelişmeler öyle olmadı. Öyle olmamakla kalmadı, İran’ın, Türkiye’nin karşı çıkması bekleniyordu, ama ABD’nin aldığı tavrı Kürtler herhalde hesap etmemişti. Mesud Barzani’nin, ABD’nin bigâne kalması tavrında çok önemli siyasî hatalar yaptığı anlaşılıyor. Referandumdan 48 saat önce, 23 Eylül tarihli, ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un Mesud Barzani’ye hitaben gönderdiği 23 Eylül tarihli mektubu okuduğunuzda, o mektuptan sonra referandumda ısrar etmenin çok ağır maliyeti olabileceğini siyasî vizyonu olan bir lider görebilirdi.

Ondan sonraki gelişmelerde kim nereyi nasıl teslim etti tartışması… Arzu da söyledi, Kürtler birbirine girmiş vaziyette. Irak Kürtlerinin siyasî hareketi paramparça. İkincisi, kendi halkı üzerinde meşruiyetini kaybetmiş durumda. Kürtleri bağımsızlık için anlamlı kılacak olan, en önemli gözbebekleri Kerkük gitmiş durumda. Kerkük’ün gitmesinin dışında, ihtilaflı topraklar sayılan ve Irak Anayasasının 140. maddesine göre çözüme bağlanması arzulanan ama Kürt tarafının Bağdat’a en temel itirazlarından birisi olarak “Siz anayasanın 140. maddesini uygulamadınız” dediği, 2014’te IŞİD’e karşı gelişmeler üzerine ele geçirdiği Kerkük dahil olmak üzere, 2013’ten beri kontrol altına aldığı Hanekin’den başlayarak Şengal’e kadar toprakların hepsini birden terk ettiler. Bu manzara, Mesud Barzani’nin söylediği gibi, 2014’teki sınırlara çekildiğiyle –yani IŞİD’in Musul saldırısı öncesindeki sınırlara geldiği– hiç alâkası yok. Mesud Barzani bu anlamda doğru söylemiyor. Arzu’nun söylediği gibi, 2003, hatta 1991’deki sınırlarına çekildi. Hanekin’den Şengal’e uzanan çizgi 2003’te kontrol altına girmişti. Kontrol imkânı olarak Kürdistan iddiası güdeceği topraklar bakımından, onun da gerisine düştüler. İkincisi, bir bağımsız devletin zeminini teşkil edecek olan Kerkük petrol havzalarını bıraktılar. Bai Hassan ve Avana ismini taşıyan bu iki petrol havzası, günde 295 bin varil petrol çıkarıyordu ve Kürdistan bölgesinin toplam üretiminin % 45’iydi. KYB (Kürdistan Yurtseverler Birliği) Kerkük’ü bıraktı. Peki, KDP (Kürdistan Demokrat Partisi) ne yaptı? KDP her yeri bıraktı. O da tek kurşun atmadan, petrol havzaları dâhil olmak üzere bıraktı. Şimdi iki taraf da birbirini suçluyor.

Son bir cümleyle bağlayayım. Tabii perde arkasında ne olup bittiği ile ilgili daha bir sürü şey aydınlanmadı; ama bildiğimiz, öğrendiğimiz bazı şeyler var: 15 Ekim Pazar günü itibariyle Dukan’da yapılan KYB ve KDP yönetimlerinin ortak toplantısında, Mesud Barzani orada, Irak Cumhurbaşkanı Fuad Masum da orada –o da KYB’lidir, Bağdat’tan kalkıp gelmiş– ama aynı zamanda İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Tugayı Komutanı ve İran’ın devrim ihracıyla Irak politikasının adeta görevli figürü Kasım Süleymanî de orada.  Orada İranlıların, Haşdi Şabi adına da Bedir Tugayı Komutanı Hadi el-Amiri ve Komutan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis’in de katılımıyla yapılan birtakım pazarlıklar var. Hem ültimatom, hem pazarlık var.

Dolayısıyla 15 Ekim sonrası itibariyle Kürdistan liderliği, gerek KDP kanadı, gerekse KYB kanadı İran ültimatomuyla karşı karşıya ve pazarlığa taraf durumda. Ertesi sabah da Kerkük’ten, petrol havzalarından çekileceği besbelli. Bir tek anlaşılmayan, KDP’nin Başika ve Şengal’den niye çekildiği? KYB ise paramparça olmuş durumda. Şu anda, herkesin birbirini ihanetle suçladığı ve önümüzdeki birkaç yıl boyunca, Irak Kürdistanı’nda siyasî liderlik açısından çok büyük ve derin bir krizin ve en önemlisi meşruiyet krizinin yaşanacağı bir dönem. Fakat bundan böyle gerçekçi olarak duruma bakarsak, artık en azından bir kuşak –elbette sorun çözülmüş olmuyor ama– Irak toprakları içinde Kürdistan bağımsızlığından söz edebilecek bir noktadan çok çok uzaklaşmış saymalıyız kendimizi.

Pişirici: Peki. Aydın Selcen, internet gazetesi Duvar’da uzun bir yazı yazdınız dün. O yazıyı özetlemeyeyim burada, sizin bizi aydınlatacağınızı umuyorum. Aslında soru basit. Görünen köy kılavuz istemiyor. KDP ile KYB, Cengiz Bey’in de dediği gibi, neredeyse kurşun atmadan bulundukları yerden geri çekildiler. Irak Ordusu girmiş gibi görünüyor; ama sanki Irak Ordusu yerine Haşdi Şabi girmiş gibi. Bir de İran’ın etkisi var. Bu İran’ın operasyonu muydu? Burada kazanan kim oldu? Niye böyle oldu?

Selcen: Doğrudan İran’ın emir ve komutasında olduğu herhalde söylenemez. Yazımda da belirttim, zaten Cengiz Çandar ve Arzu Yılmaz da söyledi; Kasım Süleymanî’nin alanda olduğu açık. Fotoğrafını da gördük, Mam Celal’in kabrini ziyaret edip, dua etti. Onun öncesinde de İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif cenazeye katılmıştı. Cengiz Bey’in de söylediği gibi, bu işin de cenazede kotarıldığını anlıyoruz. Orada, hem Mam Celal’in büyük oğlu Bafıl, hem yeğen Lahur (KYB kontr-terör biriminin başı) ve Aras da var, bunlarla bir mutabakata varıldığı anlaşılıyor. Ama olup bitenin hızı, bu işin 24 saatte olup bitmesi ve o andan bu yana gelen bilgiler de, evet, Dukan’da yapılan bir zirve de var, ama sanki KDP bu kayığa binmiyor henüz. Fakat esasen, Erbil’le Bağdat arasında da bir mutabakat olduğuna dair bilgiler gelmeye başladı. Peşmerge zaten tartışmalı alanlardan çekilecekken ve Erbil’den Bağdat’a bir heyet gidecekken, Irak Başbakanı Haydar el-Abadi’nin bunu beklemeden böyle bir hamle yaptığı anlaşılıyor. Aslında burada Haydar el-Abadi de büyük kazanan. Yorumlar yapıldığında “Bu Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin sonu olabilir” deniyor, ben de öyle düşünüyorum fiilen. Fakat Irak’ın da başlangıcı değil, o kadar heyecanlanmayalım. Irak’ın da sorunları çok büyük. Bu hamlenin, Sünni Arapların, Musul’un merkezle olan ilişkilerini nasıl düzenleyeceğine dair etkilerini henüz kestiremiyoruz. Kürtleri topyekûn ortadan kaybetmek, tehcire uğratmak mümkün olmadığına göre, bunların da bir şekilde, ellerinde kalan yer itibarıyla Irak’ın içinde olmaları gerek. Bir de, Haydar el-Abadi’nin dönüp Irak’ın geri kalanında da hâkimiyeti kurması lazım.

Ama Mart ayındaki seçimleri düşünürsek… Bu arada, dün Artı TV’deki programımda konuğum Serhat Erkmen, “Bugüne kadar hiçbir seçim zamanında yapılmadı, her zaman seçim öncesi kazananların kimler olacağı önceden belirlenip gelinirdi” hatırlatmasını yaptı. Ama bu sefer, bu hamlenin Irak’a da etkisi oldu. Tabii biz doğal olarak Kürdistan tarafına bakıyoruz. Ayna tutarsak: Mukteda Sadr, Abdülaziz el-Hakim gibi isimler de ortadan kayboldu. Belki hafızanın da siyasî etkisi, yani Ayetullah Sistanî’nin de etkisi kayboldu. Onların boşluğunu kimler, nasıl dolduruyor? Acaba yerel, güçlü silahlı gruplar mı dolduruyor? Haydar el-Abadi kimlere dayanarak yeni iktidarını inşa edecek? Seçime girmeden önce nasıl bir koalisyon kurulacak? Veya koalisyon kurmayıp “Bu ilk defa, gerçek ciddi bir seçimdir. Girelim, herkes bir tartılsın, ondan sonra da nasıl bir koalisyon olacağına karar verelim” mi diyecek?

Sizin “İran etkisi ve kazanan kim?” sorunuzun Türkiye’ye bakan bir tarafı var bence. Dışişleri Bakanlığı’nın bir açıklaması vardı: “Kerkük’ün, soydaşımız olan Türkmenlerin anayurdu” olduğu vurgusu vardı — ki bu bence yanlış ve hatalı. Evet, Kerkük Türkmenlerin de yurdudur. Ama hep hatırlattığım üzere, dünyadaki Kürt nüfusunun yarısı kendi ülkesinin vatandaşı olan bir ülkede, sürekli bir “Türkmen” ve “soydaşlık” vurgusu yapılması ülkenin kendi düzenini bozar bence.

Daha sonra yapılan MGK açıklaması, ilginç bir şekilde, bu “Türkmen” ve “soydaşlık” vurgusunu içermiyordu. Sonra da Sayın Cumhurbaşkanı’nın yaptığı açıklamalar var. Muhtarlara yaptığı konuşma ve uçakta yaptığı konuşma. Bu arada, Ankara hava sahasını kapattı son MGK’yı takiben. Hava sahasını kapatmasına gerek yok. Çünkü Bağdat, Süleymaniye ve Erbil’e iniş sağlamasına izin vermeyecek şekilde hava sahasını kapatmış. Bizim kapatmamız, sanki üstüne bir hamle. “Orası açsa dahi ben açmayacağım” demek gibi ve bence hiç gerek yok.

Öbür taraftan, Habur sınır kapısı açık. Sayın Cumhurbaşkanı’nın ifadesine göre, “Habur’u, Irak’a, Bağdat’ın denetimine devrederse, Bağdat üzerinden göndereceğiz ne göndereceksek” diyor. Yani, hem Habur’u devredecek, ama yine Irak Kürtleri oradan alamayacak gelenleri, Bağdat üzerinden alacak. Bu biraz iki ceza üst üste gibi oluyor.

Ama şu bir gerçek: Ben de Cengiz Bey ve Arzu Hanım’ın söyledikleri gibi düşünüyorum. Bu durum 1991’e doğru götürüyor bizi ve bu sayaç devam ediyor. Oradan da geri gider mi bu belli değil. Ve o zamandan bu zamana — ki bunu sürekli vurgulayan da bendim. Hatta Bakanlık’ta görev yaparken de: “1991’den bu yana, Türkiye’nin Irak sınırları, aynı zamanda Irak Kürdistanı ile olan sınırdır ve aynı zamanda da KDP ile olan sınırdır. Habur, KDP’nin denetimindedir ve önümüzdeki 25 sene, görülebilir gelecekte, biz Habur’da Bağdat’tan görevlendirilmiş bir gümrük memuru göremeyiz, bunu unutalım. Ovaköy’ün de karşısında Kürdistan var zaten” diyordum. Fakat şimdi bu da mümkün oldu çünkü Irak Ordusu Suriye sınırını da yukarı doğru denetim altına almaya başlıyor. Zaten KYB denetimindeki iki kapıyı aldı. Kerkük petrol sahalarını, yukarıda Musul Barajı’nı ve Zummar kasabasını da aldı.

Yılmaz: Musul Barajı’nı hâlâ almadı.

Selcen: Değilse de yarın almış olabilir. Havaalanlarını da almış durumda. Burada söylemek istediğim şu: Düzenli bir ordunun önünde, bir milis gücüyle direnilemeyeceği ortada. Erbil, Süleymaniye, Duhok gibi yerleşim birimlerine girmeye gerek yok zaten. Kerkük’te de benzer bir biçimde… Hatta dün geceydi sanırım Al Arabiya’da çıktı. Sonra tekrar bir açıklama yapıldı. Haydar el-Abadi’nin bugün New York Times’ta bir açıklaması vardı; Irak Silahlı Kuvvetleri’ni şehrin çevresine çekip, Haşdi Şabi’nin de Kerkük’ten dışarı çıkmasını sağlayıp, burayı sanki KYB’ye devreder gibi. Fakat bu da yine başta söylediğimiz “Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin sonu geldi” yorumlarını güçlendiriyor. Belki yeni bir bölgeleşme olacak; Belki Süleymaniye ve Kerkük’ün bir kısmı, belki Hanekin. Burada anlaşılan, Süleymaniye’nin önceliği de, daha ziyade Erbil’den kurtulmak. Erbil’in önceliği de Bağdat’tan kurtulmak. Böyle bir çelişki olduğu ayan beyan ortaya çıktı. Birleşik bir idarenin 1990’dan bu yana geçirilen boşa bir zaman, 2003’ten beri boşa geçirilen zaman. İşte şimdi bütün sicimler patladı, karşımızda bir enkaz var. İşin doğrusu bu.

Pişirici: Şunu sorayım. Az önce, Arzu Yılmaz’ın, Irak güçlerinin belki Erbil ve Duhok’a yürüyeceklerini söylediğinde bir endişe sezdim, yanlışsam beni düzeltsin. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkan Yardımcısı hakkında bir yakalama kararı çıkarmış Irak yargısı. Gerekçesi de, güya Irak bayrağını kastederek “O Irak paçavrasını indirin” demiş.

Selcen: Kosret Resul için mi?

Pişirici. Evet. Böyle bir şey beklenebilir mi? Irak güçleri, topyekûn Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi’ne girip her tarafı işgal edip, dediğiniz gibi Bölgesel Yönetimi de fiilen sona erdirebilir mi?

Selcen: Irak Kürdistanı’nda dolaştığınız zaman şunu görürsünüz. Erbil sekiz bin yıllık eski bir yer. Eskiden kalma kale-içi var. Köyler de çok eski, yüzlerce yıldır oturulan yerler Barzan mıntıkası. Gittiğimiz köyler hep bir örnektir, tek tip evler. Bunun nedeni, Saddam buraları dümdüz etmiştir. Bütün tepelere, her tepenin neredeyse ucuna kadar giden –ki buraları piknik için kullanılıyordu–, hâlâ bugün sağı solu mayınlı olmak üzere, askerî mevziler ve onlar için açılmış askerî yollar vardır. Bir de Saddam döneminden kalan, betondan yapılmış, bunker gibi, irili ufaklı kışlalar vardır. Şu anda örneğin Erbil’in ortasındaki Sami Abdurrahman Parkı gibi bazı büyük alanlarda –Süleymaniye’de de bunun karşılığı var– kışlanın olduğu kimi yerler istihbarat merkezi, muhaberat merkezi, kimisinde asker bulunan yer. Bugün böyle bir duruma geri dönmenin imkânı yok bence.

Ama idarî bakımdan, Habur dâhil olmak üzere, İran’la olan sınır kapısı –aşağıdakileri zaten devraldığı anlaşılıyor– Tag Tag ve Tawke gibi bütün petrol sahalarının denetimini aldıktan sonra, Irak açısından dikkate alınmayabilir. Çünkü o konu Kerkük’ün kuzey kubbesi Hurmala gibi. Bu önemli. Bunu zannediyorum dışarıda bırakmış haldeler. Boru hattını da yeniden inşa edecekler. Boru hattını işler hale getirmek en az bir yıl alır. O zaman şöyle bir durum ortaya çıkıyor. Dediğim gibi, bu durumda Ovaköy’ün açılması mümkün olabildiğine göre… Nasıl açılabilirdi Ovaköy? Ya Türkiye girecek, buluşacak…

Pişirici: Ya da Irak girecek.

Selcen: Bunların ikisi de mümkün değil diyordum. Şimdi mümkün olduğu anlaşılıyor. O durumda da yapılacak pazarlıkta, artık elinde bir müzakere gücü olmayan bir karşı taraf var. “Habur’u Bağdat’a devret” denildiğinde, “Devretmezsem ne yaparsın?”ın cevabı şimdi artık geçerli oldu. O zaman iki sınırın, Yani Suriye-Türkiye-Irak sınırının bitiştiği noktadan aşağıya, başlangıçta geçici de olsa bir yol açılır ve oradan aşağıya bir güzergâhtan ulaşılabilir. Ama bütün bunlar Türkiye’nin ulusal çıkarına mıdır, değil midir? Türkiye yarını düşünerek mi hareket ediyor? İran’ın gücünü bu denli artırması Türkiye açısından uygun mudur? Bütün Irak Kürtlerini kendi karşısına alarak –belki Türkiye’ye bir tehdidi, bir yaptırımı yok bunların ama– kendi Kürtlerine ne söylemeyi hayal ediyor, nasıl bir gelecek tasavvuru var? Herhalde Ankara bunları değerlendiriyordur diye ümit edelim.

Pişirici: Peki. Kalan yarım saatlik süremizde hızlıca konuşalım ve herkes birbirinin söylediğinden bir çengel alsın, lafa girsin. Yeter ki izleyicilerin zihni açılsın. Arzu Hanım’la devam edeyim. Bir projeksiyon yapalım. Sonra Cengiz Bey’den ve Aydın Bey’den de o projeksiyonu almaya çalışalım. Yani, “Ne oldu?” konusunu tespit ettik. “Neden oldu, niye bu noktaya gelindi?” konusunu belki biraz tespit ettik. Bundan sonra bölgede ne olabileceğine ilişkin bir şeyler söylemenizi isterim. KDP ve KYB’nin ne yapması beklenir? İran’ın ne yapması beklenir? Ne dersiniz Arzu Hanım?

Yılmaz: Ben bu projeksiyonu yapmadan önce, sizin de eksikliğini tespit ettiğiniz “Ne oldu, nasıl oldu?” konusunun üstünden kısaca bir geçip öyle bir projeksiyon yapmayı tercih ederim. Önce, Cengiz Çandar’ın, sonra Aydın Selcen’in söylediklerine bir izlek yapacağım. Ona göre kısa kısa geçeceğim.

Referandum kararı nasıl alındı? Amerika’nın buna tepkisi ne oldu? Çünkü Cengiz Bey, “İyi okunmadı bu tepki” dedi ve arkasından çok önemli bir ayrıntının altını çizdi: Mektup. Bu kadar güçlü bir mektup nasıl oldu da kabul edilmedi? Madem süremiz kısa, bunlara ilişkin tespitleri çok hızlı hızlı yapayım. Yorumum eksik kalsın, en azından bilgi olarak paylaşayım.

Referandum kararını en özet ifadesiyle şöyle söyleyebilirim: Amerika “Söyler, yapmaz” dedi. Barzani de “Yaparım, olur” dedi. Referandumdan bir hafta önce, kısaca özetlediğim bu durumun geçerli olmadığı fark edilince ABD’nin tavrı değişti.  O zamana kadar Türkiye –Aydın Bey’in yazılarında ve programında söylediği gibi– bu işe açıktan çok yüksek sesle itiraz etmiyor, aslında arka plandan destekliyor. İran’dan Büyükelçi burada ağırlandı. Haydar el-Abadi’nin söylediğini de unutmayalım lütfen: “Ne yapacağım yani? Gidip tanklarla Kürdistan’ı mı işgal edeceğiz?” Bunların altını bir çizelim. Ha, tavır ne zaman değişti? ABD’nin, tavrını sertleştirmesiyle değişti. Buna bağlı olarak, domino taşı gibi, bütün bölge ülkelerinin ve Bağdat’ın da tavrı değişti. Çünkü dediğim gibi, tarafların pozisyonu “Söyler ama yapmaz”dı. Orada da yanlış bir öngörü vardı; “Mesud Barzani aslında politik zayıflığını, Meclis’in çalışmaması vs. tüm bunların üzerini kapatmak için yapıyor.” Bu yanlış bir öngörüydü. Çok detaya girmeyelim.

Burada ikinci bir aşama var: ABD’nin tavrını sertleştirmesi üzerine, burada Duhok’ta bir toplantı yapıldı. Yanlış hatırlamıyorsam 15 veya 16 Eylül tarihindeydi. ABD’nin IŞİD’le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk başkanlığında ABD, Birleşmiş Milletler, İngiltere ve Fransa temsilcileri, burada Mesud Barzani ile bir toplantı yaptılar. Bu toplantıda Mesud Barzani’ye söylenen şuydu: “Biz tartışmalı alanda yeniden 2014 öncesine dönmeni istiyoruz.” Mesud Barzani bunu kabul etmedi ve dedi ki: “Siz bizi Musul operasyonuna ikna etmeye çalışırken, biz şartlarımızı koyduk, sınırlarımızı çizdik, yolumuzun bağımsızlık olduğumuzu söyledik. Siz bizim bu şartlarımıza ‘Tamam. Şimdi bizim önceliğimiz IŞİD’ dediniz. O noktadan sonra biz pozisyonumuzu değiştirmedik. Biz bu saatten sonra tartışmalı alanları elimizle Bağdat’a vermeyiz. Biz bağımsızlığa gideceğiz.” Ve orada ipler koptu.

Burada mektup meselesi çok önemli. Cengiz Çandar’ın da söylediği gibi bu mektubun içeriği… Mesud Barzani “Referandumu ertelememin tek bir şartı var; bana uluslararası toplumun, ABD’nin güvencesi gerekiyor” diyordu. Ve bu güvence de hakikaten bu mektupta var. Böyle bir şeyin nasıl olabileceğini ben de sordum. Aydın Bey de çok iyi bilir, Amerika saat farkını kendi çalışma saatine göre ayarlar. 24 Eylül gece 02.00’de Erbil’e ulaşıyor bu mektup. 25 Eylül’de, biliyorsunuz referandum var.

Bu mektubun bir eskizini Irak Cumhurbaşkanı Fuad Masum önceden dolaştırmıştı. Haydar el-Abadi haber gönderiyor. Çünkü Erbil’den Bağdat’a bir ekip gitmişti, Haydar el-Abadi ekibi kabul bile etmedi ve o mektuptaki hiçbir şartı da kabul etmeyeceklerini söyledi.

En son tahlilde, resmî mektup Erbil’e gece 02.00’de ulaştığında, Mesud Barzani şunları söylüyor: “Too late (Çok geç). Bir gün sonra referandum var.” İkincisi de: “Bize Bağdat’ta Musul operasyonu öncesi de sözler verilmişti. O sözü tutmayan adamın, bu sözü tutacağını nereden bileyim? Velev ki tutacağını varsayalım, referanduma bir gün kaldı. Biz referandumu yapalım, ondan sonra tamam, her şeye varız.” Zaten söylemleri de bunu destekliyor.

Bugün Yekiti’nin sözcüsü Sadi Pire “Bizim Bağdat’la, Kasım Süleymanî ile yaptığımız anlaşmadan ne Kosret Resul’un, ne Mesud Barzani’nin haberi vardı” dedi. Bunu KDP’liler söylemiyor. Yekiti’nin sözcüsü bugün basına açıkladı bunu. Dolayısıyla o Dukan’daki toplantıda bırakın KDP’nin onayını, Kosret Resul’un bile haberinin olmadığı bizzat Yekiti tarafından açıklandı. Tamam, Yekiti sattı, zaten Bafıl Talabani de inkâr etmiyor, Haşdi Şabi de teşekkür ediyor. Orası kesin. Peki, KDP neden bıraktı? Peşmerge neden çekildi? Çok haklı bir soru. Buradaki en büyük yıkımın, bozgunun nedeni de o. Bununla ilgili iki şey var: birincisi, Erbil’e doğrudan bir saldırı bekleniyordu. Erbil muhafaza edilmek istendi. İkinci argümansa, Yekiti çekildikten sonra, o güce karşı bir bozgun, ciddi bir katliam söz konusu olabilirdi. Bunu yapmak istemediler. Bu noktada, Aydın Bey’in söylediği “Düzenli bir ordu karşısında bir milis gücüyle direnilemeyeceği ortada” sözüne dikkati çekmek isterim. Aydın Beyciğim, bu adamlar hiç savaşmadı ki. Düzenli ordunun test edilebileceği bir ortam olmadı. “Düzenli orduya karşı savaştık” denildi değil. Siyaseten alındı. Çekildiler zaten. Irak Ordusu ile çarpışıp bunun bir testi yapılmadı.

Pişirici: Peki, bundan sonra ne olacak?

Yılmaz:  Zaten oraya gelecektim. Irak’ta gerçek bir seçimi kimse beklemiyor. Irak’taki bütün düzenek, Abadi’nin yeniden seçilmesi üzerine kurulu. Abadi’nin yeniden seçilmesine Amerika’nın desteği yetmiyor, İran’ın da desteği gerekiyordu. Onun için de Kasım Süleymanî eli cebinde Irak’ın bir başından öbür başına gidiyor.

Bundan sonra ne olacağını kısaca söyleyeyim. Irak’taki öfkeli Sünnilere, öfkeli Kürtler eklenecek. Bu 91 yılındaki sınırlara çekilme konusunda Erbil ve Duhok’ta olacaklar şu: Aynen Aydın Bey’in dediği gibi, idarî kadrolarda Irak Bağdat yönetiminin görünürlüğü ve sayısı artacak. Mesela, daha 1 saat önce ajans haber geçti; Abadi’nin 210 kişilik bir idarî kadro görevlendirdiği söyleniyor. Saytaralar mesela.

2003’ten örnek vereyim, 2014’te de, tartışmalı alan da dâhil olmak üzere, tek bir Iraklı bulamazsınız. Ben Şengal’e gittim, Şengal’de bile Iraklı var dediler, sadece iki tane trafik polisi vardı şehrin merkezinde. Bundan sonra olacak olan; Irak da saytarasını kuracak, Peşmerge’nin saytarası olacak, ama Irak’ın da saytarası olacak. Kapılarda ve resmî dairelerde bunların kadroları da olacak.

Pişirici: Toparlayalım lütfen.

Yılmaz: Bunlar öngörülüyor, ama bunun böyle olmayacağı belli. Buranın nüfusunun % 50’den fazlası 30 yaşın altında. Bu adamlar hayatlarında ne Bağdat’ı görmüşler, ne Arap’ı bilmişler. Sadece Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni biliyorlar. Bu saatten sonra bu bölgenin Bağdat’a entegrasyonunun ötesinde, bir eklemlenme projesinin sonucu kaçınılmaz bir iç savaştır. Bundan sonraki sahne, bana göre Lübnanlaşmadır, öyle görünüyor.

Pişirici: Peki. Cengiz Bey’den bir projeksiyon isteyelim bundan sonra ne olacağına ilişkin. Bu arada İran’ın bütün bu hadisedeki rolünü de yorumlamasını rica edelim. Günün sonunda başka konularda birbirine muhalif olan ABD ve İran, sanki aynı arzu edilen sonucu almış gibi duruyor. Ona ne diyeceğiz acaba?

Selcen: Lübnan Cengiz Bey’in uzmanlık alanı olduğu için aslında o benzetmeyi, yani, Lübnan’la şimdiki Irak Kürdistan’ı benziyor mu diye, en iyi o değerlendirebilir.

Çandar: Bundan sonra ne olacak sorusunun cevabı çok zor. Öyle bir bölge ve öyle bir noktadan söz ediyoruz ki, kehanet, tahlil, ne yaparsanız yapın, çok kısa süre içerisinde anlamsız kalma tehlikesi ile yüz yüze. Şunun şurasında Bağımsızlık Referandumu’nun kırkı çıkmadı. Bugün ayın 19’u. 25 gün kadar oldu. Daha kırkı çıkmadı, nereden nereye geldik, neler konuşmaya başladık. O yüzden bundan sonra ne olacağının birtakım ipuçları üzerine belki bir şeyler söyleyebiliriz. Ama oraya gelmeden önce, sorunun ikinci kısmından, İran’dan gidelim.

Bu hadise zaten İran’ın Irak ve Kürdistan siyasetine, ya da Irak’la ilişkili olarak Kürdistan siyasetine damgasını vurması şeklinde anlaşılabilir. Nereden baksanız Haşdi Şabi yani Halk Seferberlik milisleri, Iraklı’dır, Irak doğumludur. Başbakan Haydar el- Abadi, Dava Partisi’nin Iraklı bir mensubu ve başbakandır. Fakat gerek Haydar el- Abadi, gerekse Haşdi Şabi, bugünkü Irak ve Ortadoğu denklemi içinde İran’sız düşünülebilir durumda değil. Bu hamle, yani gelinen nokta, Kerkük’ün bilindiği şekilde düşmesi ve ortaya çıkan tablo İran olmadan olamaz. Birtakım “savaş ağası” potansiyeli taşıyan liderleri var. El-Abadi de bunları ileride ne kadar kontrol edebilecek? Aydın Selcen’in söylediği gibi büyük bir soru işareti. Haşdi Şabi’nin başında bulunan Hadi el-Amiri ile bir zamanlar Kuveyt’teki Amerikan Büyükelçisi’ni havaya uçurmaktan aranan Haşdi Şabi’nin iki numaralı adamı Ebu Mehdi el-Mühendis gibi liderler binlerce silaha, kişiye ve milise kumanda ediyor. Esas bağlantıları Kasım Süleymanî ve İran’da. El-Abadi ile değil ama El-Abadi’nin de bağlantısı, ayakta durabilmek için Amerika olduğu kadar ve ondan daha fazla İran’da.

Buradaki İran damgasını sadece bu olayla da görmek gerekmiyor. Daha da öteye geçeyim. Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin şu anda hâkim görünen kanadı da zaten İran kontrolü altında. Bu “İhanet, sattı” suçlamasına muhatap olan Talabani’nin karısı Hero İbrahim Ahmed, büyük oğlu Bafıl Talabani, onların kuzeni ve Talabani’nin yeğeni olan Lahur ve Aras Talabani, bunların hepsi İran’la pazarlık sonucu Kerkük’ü teslim ettiler deniyor. Dolayısıyla, İran dediğimiz zaman, Bağdat’taki hükümetten de söz ediyoruz, Kürdistan’a doğru ilerleyen Haşdi Şabi kuvvetlerinden de söz ediyoruz. Ama bugün itibariyle İranlılara belli çıkarlar ve hesaplar karşılığında altın tepsiyle oraları sunmuş olan Kürdistan Yurtseverler Birliği’ni de kast ediyoruz İran derken.

İran’a uzak ve bugüne kadar Türkiye ile bir eksen oluşturan Mesud Barzani ve Neçirvan Barzani’ye gelince; onlar da İran politikasının kadrajına girmiş durumdalar. Az önce ilk bölümde Arzu’nun söylediği, akşamüstü Neçirvan Barzani’nin “Tamam biz Bağdat’la görüşmeleri kabul ediyoruz, gidiyoruz” demesi ki Haydar el-Abadi “Buyurun, gelin görüşelim” dedi. Hâlbuki daha önce, gelen heyeti reddetmişti mesela. Bundan on gün önce giden heyetle görüşmedi, gerisin geriye döndü onlar. Şimdi “Gelin görüşelim” diyor. Kürt yönetimi, Barzani tarafı da bu sefer “Memnuniyetle. Biz şimdi Irak’a gideriz, Irak Anayasası çerçevesinde görüşmeyi çok isteriz, hazırız” diyor. Bu, bir anlamda acz işareti ve İran’ın kurduğu denklem karşısındaki teslimiyetin ifadesidir.

Türkiye ile ilgili bir, iki şey söylemek istiyorum. Az önce Aydın Selcen, Ovaköy kapısı ile ilgili birtakım gözlemlerde bulundu, gönderme yaptı. Bu son gelişmelere kadar, ben de, bu bölgeyi tanıdığım kadarıyla, onun mümkün olmayacağını düşünenlerdendim. Şimdi mümkün. Fakat burada ilginç bir şey var: Türkiye, Astana süreci ile beraber, Suriye’de Rusya’nın ikinci kemanı gibi görünüyor. Rusya’ya rağmen, Rusya-İran eksenine rağmen, kendi başına özerk bir güç değil. Irak’ta ise Barzani’lerle birlikte İran’a karşı –karşıt anlamında değil– İran’dan farklı bir gücü temsil ediyordu. Şu anda Ovaköy kapısının açıldığını varsayalım. Orada peşmerge kontrolü, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kontrolü yok. Türkiye doğrudan kiminle muhatap olacak? Haydar el-Abadi ile olacak. El-Abadi bundan 1 sene önce Cumhurbaşkanı’nın “Sen kimsin? Haddini bil. Sen benim eşitim değilsin” dediği adam değil miydi?

Pişirici: Ya, tabii.

Çandar: Şimdi buna muhtaç durumdasınız. Kürtleri devreden çıkarmışsınız, “Türkmen kardeşlerim var” diyorsunuz. Türkmen kardeşleriniz sizin değil. Burada Irak’ta son birkaç gün içinde Kerkük’e doğru yol alan gelişmelerin tetiklendiği yer, Tuzhurmatu biliyorsunuz. Tuzhurmatu, Kerkük’e 75 km. uzaklıkta. Ben bunları konuşurken, oralarda defalarca gelip geçtiğim, bulunduğum için, gözümün önünde fotoğraf kareleri var. O hisle konuşuyorum adeta. Tuzhurmatu’nun yarısı Türkmen, yarısı Kürt’tü. Kürtler Sünni, Türkmenler ise Şii’ydi. Şii Türkmenlerin asıl bağlılığı mezheplerine. Aydın Selcen de gayet iyi bilir, orada hayatını kaybeden Şii Türkmenler orada gömülmez. Cenazeleri Necef’e, Hz. Ali’nin gömüldüğü yere gider. Kerkük’e hamle yapan Haşdi Şabi güçlerinin başını çeken Tuzhurmatu’da –yanılmıyorsam Haşdi Şabi’nin 16. Türkmen tugayı savaştı orada– 65 bin Kürt Tuzhurmatu’yu terk etmiş, göç etmiş durumda. Çok derin bir Türkmen-Kürt husumeti tohumu –ama etnik anlamda da değil, Şii Türkmenler anlamında– yerleşmiş vaziyette. Durumu bir tek dengeleyebilecek olan, yine İran’ın elinde tuttuğu kartlardan biri olan KYB olabilecek. KYB, bir yandan bir şeyleri satıyor, bir yandan da İran’la, hatta Bağdat’la yapılan pazarlıkta bir şeyler elde edeceğe benziyor gibi. Çünkü bugün KYB sözcüsü, Kerkük Valiliği’ne KYB mensubu Rızgar Ali’nin getirileceğini söyledi. Şu andaki Kerkük Valisi, zaten Bağdat tarafından geçici statüyle atandı. Kerkük Valisi Necmettin Kerim de KYB’liydi. Şu anda Necmettin Kerim, Barzani’lere sığınmış ve KYB ile bağları kopmuş durumda. Kerkük’te hâlâ bir KYB’li vali hesabı var. Ayrıca, yine KYB’li olan Irak Cumhurbaşkanı Fuad Masum da Necmettin Kerim’in azlini onaylamış durumda.

Bu tablodan varmak istediğim, bundan sonra ne olur? Muazzam bir kaos var. Bir kere, Kürt yönetimi açısından, ister KYB olsun, ister Barzani tarafı KDP olsun, kendi Kürt halkının üzerinde büyük bir meşruiyet krizi ile karşı karşıya bulunmaya mahkûmlar. Ben şayet Pecmin’de yaşayan, Revanduz’da yaşayan, Zaho’da yaşayan, Duhok’ta, Kalar’da, Hanekin’de yaşayan bir Kürt olsam, ne KYB’den liderlere ne de KDP’den liderlere güvenirdim. Bir Kürt olarak, “Beni getirdikleri nokta, bölünme, parçalanma, çatışma, iflas ve yenilgi oldu” derim.

Yılmaz: Durum da aynen öyle zaten.

Çandar: Evet. Şu gün, hangi toplantıda ne olduğunun bize anlatması gereken asıl husus, Kürtler arasındaki, yani Barzani ve Talabani tarafları arasındaki –fark vardı zaten ama– bu bölünmenin bu kadar inanılmaz derinlerde ve boyutlarda olduğu bu gelişmelerle ortaya çıktı. Şimdi İran’a satmakla suçlanan KYB’nin bu satışın başında yer aldığı ifade edilen Lahur Talabani, üç gün önce “Biz oyuna gelmedik. Bütün bu referandum vs. her şey, Kerkük’ü KYB’nin elinden almak için Barzani’nin bir oyunuydu. Zaten, Erbil bizim elimizdeyken, Barzani, Saddam’la işbirliğine giderek 31 Temmuz 1996’da Saddam’ı bize karşı Erbil’e getirmişti” diyor. Doğru mu söylüyor, yanlış mı söylüyor, bu bir yana, ama bu bölünmenin aslında ne kadar derin olduğunu, dolayısıyla, referandumun birçok şeyi çok da başarılı örtemeyen bir örtü olduğunu ortaya çıkarıyor.

ABD boyutundan da bakarsak; Amerika el-Abadi’nin ayakta kalmasını istiyor. Çünkü Abadi, Mart veya Nisan ayında seçime gidecek. Nuri el-Maliki’nin Şii tabanı üzerinde el-Abadi’den daha fazla gücü var. El-Abadi’yi kurtaracak ve Maliki’nin kazanmasını önleyecek olan, bu izlediği politika olabilirdi. Ve ABD de el-Abadi’yi ayakta tutmak istiyor.

Buradan hareketle, Mesud Barzani’nin oturduğu koltuğa doğru gidip, onun ayakkabılarının içine girip baktığımızda, sen bütün bunları görmek zorundasın. Biz sonuç olarak, burada bir tahlil yapıyoruz iş olup bittikten sonra. Ama sen siyasî sorumluluk sahibi bir lidersin. Tarihe oynuyorsun, bütün bunları görmen lazım. Yola çıktığın noktayla, gelinen nokta arasında hiçbir uyum yok. Niye yok? Onları, bunları, şunları görememişsin. Bütün bunları senin görmen lazımdı. Yapacak bir şey yok.

Fakat Arzu’nun da altını çizdiği gibi, Kürtlerin de Irak’a entegre olması da söz konusu değil. Yenik durumdalar şu anda. 1991’e doğru dönmüş durumdalar. Eğer 2017’ye gelmemiş olsaydınız, 1991 çok kötü olmayabilirdi.

Pişirici: Peki, bir şey sormak istiyorum Cengiz Bey. Bu süreçte, Celal Talabani hayatını kaybetti. Diyelim, Celal Talabani hasta yatağında yatıyor olsaydı, yaşıyor olsaydı, KYB bu tutumu sergiler miydi?

Çandar: Ben bu tür soruları ilke olarak cevaplamayı istemem. Zihni gıdıklayan sorulardan hoşlanmam. Çünkü bilmenin mümkün olamadığı, olamayacağı sorulardır bunlar. Çünkü öyle olmamıştır. Tarihi, onun üzerinden yorum ve tahlili davet eden bir şeydir, tarih dediğimiz. Bu olmadı.  Olmadığı için bilmiyoruz. Söyleyeceğimiz her şey spekülasyondan ibarettir. Ama yakın çevreme ve Talabani ile birlikte yıllarca KYB’nin kuruluşunda rol almış birtakım yetkili kişilere de sohbetlerimde söylüyorum; Celal Talabani çok isabetli bir tarihte hayatını kaybetti bence. Bunları görmemiş oldu. Görse, anlar mıydı, kavrar mıydı beyin kanamasının getirdiği felç yüzünden, onu bilemiyorum. Celal Talabani’nin yerine düşündüğümüz takdirde, gelinen noktanın olağanüstü ağır, kabulü olmayacak bir nokta olduğunu düşünüyorum.

Bir, iki cümleyle tamamlayayım ben de. Bundan sonra ne olacaktır? Sloganlar halinde ifade edersek: Daha önce de söylediğim gibi, Irak Kürdistanı’nda Kürdistan bağımsız devlet rüyası, en az bir kuşak itibariyle –eğer birden fazla kuşak değilse o da– bitmiştir.

İkincisi; Irak, Kürdistan siyaseti de dâhil olmak üzere büyük ölçüde İran nüfuzu altına girmiş durumdadır. Irak sahasında ve sahnesinde İran’sız bir oyun olmayacaktır. Türkiye’siz olabilir mi? Türkiye’siz de olmaz, ama İran’sız hiç olmaz. Türkiye daha mütevazı rollere itilebilir. Fakat İran çok tayin edici bir aktör olarak Irak sahnesinde yerini almıştır. Bir de, daha geniş planda bakarsak, bu son askerî hamlelerin, Trump’ın Devrim Muhafızları’na yaptırımlar uygulama kararı ve İran’a karşı sertleşme ifadelerinin bir kontratağı olarak algılamak da mümkün.

Üçüncüsü; Arzu’ya katılarak ifade edeyim: Her şeye rağmen, bütün bu tablo bir istikrarı davet edecek gibi görünmüyor. Gerek Kürdistan kaynayacak, birbirine girecek. Gerekse, Kürtler ve Araplar arasında ve aynı zamanda Kürtlerle İran arasında taşlar yerli yerine oturmayacak. Upuzun, süresinin sınırlarını kestiremeyeceğimiz uzunlukta bir istikrarsızlık döneminin içine girmiş olduğumuzu ifade edebilirim. Benim görüşüm o. Bu bir iç savaş boyutuna ulaşır mı? Ulaşabilir. “Ulaşacaktır” demek, hem iddialı olur, hem de pek tercih ettiğim bir ifade olmaz. Ama bu da pekâlâ mümkündür. Fakat şurası kesindir ki hem Irak, hem de esas ve özel olarak Kürdistan, sınırları şu anda çizilmesi, süresinin belirlenmesi aşağı yukarı imkânsız olan bir istikrarsızlık sürecinin içine adımını atmıştır.

Pişirici: Peki. Rejimizden bir 5 dakika daha rica edelim. Aydın Selcen’le devam edelim. Türkiye gürültülü bir şekilde “Bir gece ansızın gelebiliriz” derken, Kuzey Irak, bir gece ansızın Amerika’nın ve İran’ın operasyonunun eline mi düştü?

Selcen: Amerika açısından şöyle bir gerçeklik var, önce birkaç gerçekliği paylaşalım. Bu Amerika, 2003’teki Amerika değil. Hatta birkaç sene önceki Amerika da değil. Trump’ın Amerika’sının Irak ve Suriye’ye yaklaşımında, ortada askerî bir strateji var. Bu askerî stratejinin ve güvenlik önceliklerinin siyasî yansımaları var. Bu olayın gelişiminde, Tillerson mektup gönderiyor. Şu da sorulabilir: Peki, Tillerson kendi niye getirmedi bu mektubu? Daha önceki dönemden bildiğimiz, hele benim görev yaptığım 2003-2006 yılları, yüz bin ABD askerinin bulunduğu, üç yıldızlı, dört yıldızlı generallerin etrafta gezdiği, hatta Büyükelçilik’te bile bir büyükelçi, onun yanında da ona yardımcı birkaç büyükelçi, ayrıca özel görevlendirilen temsilciler ve Savunma Bakanı’nın, Dışişleri Bakanı’nın, Başkan Yardımcısı’nın sürekli gelip gittiği, Başkan George W.Bush’un da her hafta görüntülü telefon görüşmeleri yaptığı dönemlerden geçtik. Evet, bu dönem, o dönem değil ama bir tek Brett McGurk’in gelip gitmesiyle olmayacağını, yani bu dezangajman durumunun yanıltıcı olduğunu herhalde söyleyebiliriz.

Bunun altına şu “silahlı güç” konusunu da koymak zorundayız. Çünkü bir ordunun karşısında –bunun zırhlı birliği, M1 Abrams tankı, hava kuvveti, farklı unsurlarıyla bir ordunun karşısında– milis ve/veya gerillanın yapacağı mücadele farklıdır. Yerleşim birimleri içinde olabilir, dağlık alanlarda olabilir, başka türlü olabilir ama bir cephe boyunu boydan boya tutması beklenemez. Zaten hava desteği olmazsa beklenemez. Bu takdirde siyaseten, arkasında ya başka bir kuvvetin, başka bir ülkenin, bir küresel gücün, bir komşu ülkenin desteği olması gerekir. Yahut da, müdahale edebilecek bir başka askerî güç olması gerekir. Burada onların olmadığını gördük.

Diğer mesele; KYB’nin içe çöküşü meselesi. Burada, Kerkük petrollerinden KYB’nin alacağı para, Süleymaniye Havaalanı’nın yakında açılacak olacağının anlaşılması, maaşların verilecek olması, bunlar sanki Süleymaniye’de yatıştırıcı bir etki yapıyor. Ama KYB kendi içine de çökebilir. Çünkü Kosrat Resul gibi tarihi bir lider ayrı telde, Molla Bahtiyar biraz ayrıksı duruyor. Bunların kendi içinde, hatta kardeşlerin bile kendi aralarında ne yapacağı belli değil.

Üçüncüsü; KYB-KDP iç çatışması mümkün. Bunun dışında KDP ile Haşdi Şabi milisinin çatışması da mümkün.

Türkiye açısından baktığımızda ise üç tane saptama yapmak zorundayız. Bir: Başika. Başika’nın denetimi Irak Silahlı Kuvvetleri’ne geçti. El-Abadi’nin sürekli vurguladığı “Buradan çekilin, bu bizim için ulusal bir konu.” Evet, biz oraya Kürdistan bölgesinin hatta KDP’nin desteği, yol göstermesi, göz yumması ile gitmiştik. Aynı şeyleri Bağdat’a söyleyebilir miyiz, belli değil. Ben pek sanmıyorum.

İki: Petrol konusunda tahkime gidilmişti. Mademki biz Bağdat’la iş yapıyoruz artık, Irak tarafından bu tahkimin çekilmesi gerekecektir. Bu konu önemli. Bunun çözülebilmesi lazım. O zaman da biz Irak Kürdistan petrollerine arkamızı mı dönüyoruz? O zaman bir hub (merkez) olma iddiamız ne oluyor?

Üçüncüsü: Herkesin söylediği, İran’a teslim edilmesi meselesi. Bugün ortaya çıktı ki el-Abadi, 221 görevliyi Irak Kürdistan bölgesindeki iki havaalanına ve sınır kapılarına tayin etmiş. Buraların devralınacağı anlaşılıyor. Fakat şu hep söylenen ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın da uçakta söylediği: “Haşdi Şabi içinde Şii Türkmenler olması gibi bir garabet var’’ diyor. Burada garabet, Türkmen Şiilerin bulunması mı? Şii Türkmenlerin Haşdi Şabi içinde bulunması mı? Yoksa Haşdi Şabi içindeki Şii Türkmenlerin Kürtlerle mücadele halinde olması mı, bilmiyorum, ama saptaması bu. Aslında bu garabet bence şunu işaret ediyor: Habur’u İran’a teslim ediyor gibi mi oluyoruz? Türkiye açısından garabet olarak sorgulanması gereken şu…

Çandar: Aydın Selcen, özür dilerim sözünü kesiyorum ama galiba esas garabet, Irak’taki Türkmenlerin %50’sinden fazlasının Şii olduğunun Türkiye’de hâlâ kavranamamış olması.

Selcen: Belki, bilemiyorum. Ankara’nın, “Güçlü bir Bağdat’ın, güçlü bir Şam’ın, Ankara’nın lehine olduğu” ezberini gözden geçirmesi lazım. Güçlü Şam, güçlü Bağdat bizim lehimize midir? Yoksa sınırlarımızın hemen ötesindeki –eğer mesele akrabalıksa, soydaşlıksa– akrabamız, soydaşımız olan Kürtlerle, farklı ve sağlıklı ilişkiler kurmak mı ulusal çıkarlarımıza daha fazla hizmet eder, bunu bilmek lazım.

Bir başkası; Neçirvan Barzani ve Kubat Talabani’nin ikili haline gelmiş olduğu ve bunların Bağdat’la yeni bir istikrar arayacağı anlaşılıyor. Burada, Türkiye açısından en azından herkese sırtını dönüp, herkesi itelemek yerine, belki bu ikili üzerinden Ankara’ya yeni bir etki alanı, olumlu, yapıcı katkı yapma kanalı açılabilir.

Son söyleyeceğim, belki bütün söylediklerimi boşa düşürür gibi olmasın ama akılda tutmak lazım. Şu an itibarıyla çok akışkan, değişken bir durum var. Bugünden, bırakalım altı ay sonrasını, gelecek seneyi, yarını kestirmek güç. Bu gibi konularda, madem Lübnan benzetmesi de yapıldı, atılacak bir kurşun, patlayacak bir bomba, bir çatışma her şeyi değiştirebilir.

Pişirici: Peki. Aydın Selcen çok teşekkür ederim.

Selcen: Ben teşekkür ederim.

Pişirici: Arzu Hanım’la başladık, Arzu Hanımla bitirelim, ama çok kısa. Var mı söyleyeceğiniz bir şey Arzu Hanım?

Yılmaz: Söyleyeceklerimizi söyledik herhalde. En fazla şunu söyleyebilirim: Sanıyorum Cengiz Bey de bunun altını çizdi. Bu mevzularda, geldiğimiz aşamada benim için en önemli olan şey, burası artık bir İran. Kürdistan’ı da etkileyecek şekilde 2003’ten itibaren yavaş yavaş, 2014’ten sonra hızla, 2017 itibariyle tümüyle İran’ın siyasî ve askerî nüfuz alanına girmiş bir Irak var. Benim için cevabı olmayan soru şudur: Tam da Aydın Beyin altını çizdiği gibi, bu son Kürt meselesi ölçeğinde görüldüğü üzere, Trump yönetiminin başa geçtiği bir ABD’nin, Irak’ın geri kalanını da kendi eliyle İran’a teslim etmesinin açıklaması nedir? Ben bundan sonra bu sorunun cevabına odaklanacağım. Ama şu anda bu soruya benim bir cevabım yok.

Pişirici: Peki. Çok teşekkürler Arzu Yılmaz, Cengiz Çandar, Aydın Selcen. Irak Kürdistanı’nda, Irak’ta, bölgede neler olup bittiğini değerlendirmeye çalıştık. Umarız izleyiciler için zihin açıcı olmuştur. İyi akşamlar efendim.