Screen Shot 2017-10-26 at 22.46.52

Açık Oturum (109): Kemal Can ve Yüksel Taşkın ile AKP istifaları ve İyi Parti

(Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu)

Hacaloğlu: İyi akşamlar. Açık Oturum’a hoş geldiniz. Bu akşam, merkez sağdaki hareketli dönemi konuşacağız. Bildiğiniz gibi, özellikle Ekim ayından bu yana Adalet ve Kalkınma Partisi’nde hareketli bir süreç yaşanıyor.  Sayın Cumhurbaşkanı’nın talepleri doğrultusunda arka arkaya belediye başkanlarının istifası geliyor.

Merkez sağın milliyetçi tarafında ise “İyi Parti” kuruldu. Ağırlıklı olarak MHP’den kopanların oluşturduğu bir siyasî parti. Meral Akşener’in uzun zamandır bir siyasî parti çalışması yaptığı biliniyordu. MHP’nin dışında, Doğru Yol Partisi’nden, eski ANAP’lılardan, hatta CHP’den de katılımlar olduğunu gördük. Merkez sağda alternatif yaratmaya çalışacak gibi duran bir parti.

Merkez sağda ne oluyor, ne olmakta? 2019 Türkiye’sine nasıl gidilecek? Bugünden neler öngörülebilir? Bu konuları masaya yatıracağız. Konuklarımız Yüksel Taşkın ve Kemal Can. Hoşgeldiniz ikiniz de.

Hızlı bir giriş yapalım. Yüksel, istersen MHP’yi konuşmaya önce Kemal Can’la başlayalım. Kemal Can, İyi Parti bir süredir işaretlerini veriyordu zaten. Meral Akşener’in partiden ayrılması, Ümit Özdağ’ın, Yusuf Halaçoğlu’nun ayrılması vs. orada bir hareket vardı ve orada partinin kurulacağı belliydi. İsmi belirsizdi. Başkanlık Divanı, kimler ağırlıklı olacak o net değildi. Şimdi resmi biraz daha görmeye başladık. Bugün de, buraya gelmeden birkaç saat önce, oradaki “İyi” Kayı boyunu çağrıştırıyor, Göktürkçe vs. diye, kapatma talebiyle ilgili bir durum söz konusu olmuş, Gülen yapılanmasına karşı bir sivil toplum kuruluşu böyle bir şeyde bulunmuş, bunu da bir not olarak iletelim.

İyi Parti’yi nasıl buldunuz? Ne işaretler geliyor? İlk işaretleri nasıl görüyorsunuz? Neler diyebilirsiniz?

Can: Senin de özetlediğin gibi, aslında beklenen bir şeydi. Galiba takvim olarak biraz öne çekildi. Biraz daha ileri bir tarihte kuruluş planlanıyordu, çeşitli nedenlerle o öne çekildi. Bildiğim kadarıyla, olası bir erken seçimde teşkilatlanma için sıkıntılar doğabilir diye. Bu tarafı biliniyordu. Yani bu parti kurulacaktı. MHP’den dışlanmalarından itibaren önlerinde çok da seçenek kalmamıştı. Bu açıdan sürpriz bir şey yok. Peki, kadrosu, kurucuları, programı, söylemi açısından…

Hacaloğlu: Bence ondan önce, ismi çok tartışıldı. “İyi Parti” olur mu, olmaz mı sosyal medyada bunun tantanası koptu. İsim iyi bir isim mi?

Can: Açıkçası ben bu konunun uzmanı sayılmam. İyi Parti sosyalbilimci veya tanıtım-reklam aklı açısından, imaj ve his itibariyle ve kolay akılda kalıcılığıyla nasıl bir etki yaratır bilmiyorum. Ama politik karşılığı olarak, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendini “AK Parti” yapmasından beri, bu parti isimleri meselesindeki ideolojik göndermelerin seçmen düzeyinde biraz önemsizleştiği ve biraz da dünyadaki genel havayla da ilgili, yenilik, iyilik ya da bildiğimiz klasik kısaltmaların haricindeki isimlendirmelere dair böyle bir pozitif değerlendirme var. Konunun uzmanları, bu isimle böyle bir havanın etkisi olabileceğini düşünüyorlar. Ama bana çok bir şey söylemiyor açıkçası. Kayı boyu, amblem, çok karışık göndermeler, semboller, bunların ne kadar karşılığı var çok emin değilim. Ama AK Parti’ye karşı, İyi Parti. O kendini bir beyazlık, aklık üzerinden tarif ederken, galiba biraz o aklın ürünü bu. AK Parti karşısında İyi Parti. Kısaltması olan bir parti ismi değil, ona denk, kendisi bir kelime olan bir isim bulmak istemişler. Bildiğim kadarıyla da bir ajansla çalışıp bu ismi bulmuşlar. Onların kullandıkları argüman neydi bilmiyorum ama bana bu ismin…

Hacaloğlu: Milliyetçi seçmen gözünden baktığınız zaman, lacivert bir zemin, sarı bir güneş, “İyi” Kayı Boyu’na gönderme, bir milliyetçilik. Bu sembolik gönderme milliyetçi tabanda… Türkiye şöyle bir durumda aslında…

Can: Özet söyleyeyim: Amblemi ampul olan parti % 51 aldıktan sonra, hangi amblemden bahsediyoruz? Bunların hakikaten bir önemi yok. Önemi olmadığının en somut delili de bu ülke. AKP’nin amblemini gördüğümüzde de, “Böyle amblem mi olur? Ampul diye bir amblem neyi çağrıştırır?” diye düşünmüştük.

Taşkın: Aydınlanma desek, o da değil.

Can: Işık desen değil, ampul, tuhaf bir şey. Ama ne oldu? Hiçbir şey olmadı. Gayet de kabul gördü. Yani, bu isimler, amblemler, semboller, anlatırken çok önemliymiş gibi geliyor. Arkasını da çok dolduruyoruz, ama seçmen nezdinde o kadar önemli olduğu kanaatinde değilim.

Hacaloğlu: Yüksel’e sorayım. Yüksel Taşkın sen nasıl görüyorsun? Senin görüşün nedir?

Taşkın: Seçmen gibi konuşayım; bana geçicilik hissi verdi. Kalıcı olamayacakmış hissi. Yeni Türkiye Partisi girişimi olmuştu birkaç ay süren. İktidardan bahsediyorlardı. Sonra Yeni Parti var. O tarzda, “catch-all party” dedikleri “herkesi kucaklayan” bir parti olmaya çalışırken, kimliği olamayacak gibi. İsim bana çok kalıcı olmayacak hissini verdi. Psikolojik bir şey. Burada bir analiz yapmıyorum, ama ben etkilenmedim. Merkez Demokrat Parti gibi laflar dolaşıyordu ki bence bu veya bunun versiyonları –Merkez Demokrat veya Demokrat Merkez Parti tarzı– daha cazip. Bu tip isimler daha çok hitap edebilirdi. Vatanseverlik üzerinden bir şey yapabilirlerdi, ama Vatan Partisi var. Yani bayağı zorlanmışlar. Basit olması, akılda kalması iyi de, fazla basit. Burada eğer Erdoğan’a karşı dik durabilecek, belli bir ağırlık oluşturabilecek bir arayış varsa, biraz amatörce bir duygu veriyor olabilir. Ben de bir vatandaş olarak hislerimden bahsediyorum. Ama Kemal Bey’e de katılıyorum; öyle bir performans sergilerler ki bir süre sonra bunun hiçbir kıymeti kalmaz. Biraz entelektüalist bir şey var. Mesela, solcular uzun uzun program, tüzük hazırlarlar, amblemleri için süper grafikler çıkarırlar, janti janti işler yaparlar; ama fazla anti-entelektüalizmin karşılığı da olmayabiliyor bazen. Tutabilir tabii. Ama bana ilk verdiği his biraz “Allah Allah” duygusu yaşattı ve pek çok insanda gördüm bunu.

Hacaloğlu: Meral Akşener’in konuşmasına ne dersiniz? Türkiye’de sağa baktığınız zaman zaten alanı kaplayan büyük bir AK Parti-Erdoğan var. Öbür tarafta MHP var. Afrin’e operasyon, Irak’la ilgili politikaları, “Bir gece ansızın gelebiliriz”, “En az 5000 gönüllü ülkücü hazır”, “5 bin değil, 500 bin ülkücü gider” cümleleri kuruluyordu. Tam da bu konjonktürde, Yüksel Taşkın “Demokratik Merkez Parti iyi bir isim olabilirdi” diyor. Hakikaten de şu anda Türk sağının ya da Türk seçmenin ihtiyacı demokratik bir merkez parti mi yoksa daha gümbür gümbür, sert söylemleri olan bir sağ milliyetçi parti mi? İyi Parti nasıl bir siyaset izleyecek, buna karar vermeleri gerekecek. İyi Parti, adında olduğu gibi, daha naif, yumuşak, daha merkez, orta-sağ bir siyaset izleyecekmiş gibi bir izlenim yarattı bende. Akşener’in konuşması da böyle bir intiba uyandırdı bende. Sen ne düşünüyorsun?

Can: Son beş yıl, ama özellikle 2015 seçiminden sonra, AKP’nin, hem MHP ile açık ittifakı, kendi girdiği politik hat ve milliyetçi söylemi de kendi söylemiyle entegre etmesinden sonra, AKP’nin ve şu andaki iktidar koalisyonunun kendi sağındaki alan, bir muhalefet yapmak için kapandı. Büyük ölçüde daha uçlaşan, daha radikalleşen bütün unsurlarıyla birlikte, kendi sağını muhalefete kapattı. Çözüm sürecinin öncesinde, yani 2012 öncesinde, MHP ve kısmen Saadet Partisi, bir ara denenen Has Parti ile AKP’nin daha liberal, daha merkeze yakın, AB politikaları, çözüm süreci vs. ile yürüdüğü dönemlerde, sağ seçmen bloğu için kendi sağında bir muhalefet alanı vardı.

Hacaloğlu: Ama oradaki itirazlar hep zenginlik, refah, yolsuzluk üzerinden söyleniyordu. Mesela, çevre politikaları vs. bunları eleştiriyordu Saadet Partisi ve Has Parti. Ama mesela, Mavi Marmara olayında dava kapatıldı. Suriye’de “Esad gitsin” deniliyordu, Esad kaldı. Emevi Camii’nde namaz kılınacaktı, olmadı. Kürt meselesi Irak’ta başka bir veçhe aldı, ama orada da Abadi’ye “Sen benim dengim değilsin” deniliyordu, şimdi “Canım kardeşim” oldu. Bu yalpalamalar, çelişkiler, “Büyük Türkiye”, “Biz hepsinden güçlüyüz” gibi daha radikal bir söylemin karşılığı yok mudur? Oradan bir şey yapılamaz mı? Daha merkez tarafa mı oynaması gerekiyor? Ya da öyle mi oynayacak?

Can: Dediğin türde çelişkiler, seçmen nezdinde ya da AKP’nin konsolide ettiği taban açısından, bizim tartıştığımız ölçüde etkili şeyler değil. Blok blok bakalım. AKP’nin kendi sağında muhalefet odağı olabilecek İslamcılar açısından bakarsak; İslamcılar, 2007-2012 arasında bütün ideolojik birikimlerini, sermayelerini, biriktirdikleri her şeyi AKP iktidarı için har vurup harman savurdular. Bugün, bir söylem olarak muhalefet üretme takati kalmamış, kimi AKP tarafından da silkelenip kenara atılmış, bütün o teslimiyet ve her şeye rağmen desteklemek zorunda kalmanın yarattığı etki ile söyleyecek bir lafı kalmamış bir pozisyonda.

Hacaloğlu: Peki, bu blokla ilgili böyle düşünüyorsun. Yüksel, sen nasıl düşünüyorsun? Bu şekilde mi? Şöyle devam edeyim; mesela, Astana görüşmelerinde İdlib’in temizlenmesi konuşuldu. Şu anda Türk Silahlı Kuvvetleri Afrin’e doğru gidiyor; ama aslında ondan beklenen, Heyet Tahrir Şam’la (HTŞ ) bir şey yapması — ki bu da bir vadede olacak. Şu anda HTŞ ile görüşerek oraya girildi, ama sonra başka bir yere gidecek. Mesela, dün İstanbul’da bir operasyon yapıldı, 4’ü Türk, 48’i yabancı 52 kişi gözaltına alındı. Bunlar yurtdışına çıkartılacak. Aynı şey 19’unda yapılmıştı. Ben hesapları takip ediyorum; “Bunlar IŞİD değil, IŞİD’e karşı olanlar” denerek bir itiraz var. Sanki onlar daha “El Kaide’ye yakın, IŞİD’e uzak” olanlar. Bu cenahta bir kırılma olmaz ve oradaki hegemonyasını sürdürür mü?

Taşkın: Şöyle bir şey var; bu iktidarla mesafe açan İslamcılar, parti içindeki insanlara konuşmaktan ziyade, daha seküler tarafa geçiyorlar. Aslında sizin söylediğiniz şununla da alâkalı: Seküler tarafa hitap edip, beraber –referandum sürecinde olduğu gibi– iş tutmak. Bu itiraz çok ciddi bir etki yaratamıyor AK Parti’nin içinde. Daha çok, Abdullah Gül tarzı gibi bir çıkışın etkisi, bir özgül ağırlığı olabilir.

İslamcılığın böyle bir krizi var. İki şeyde kendilerine hayat alanı bulmaya çalıştılar; İslamcılık, krizini daha çok İHH İnsani Yardım Vakfı tarzı aktivizmle biraz aşmaya çalıştı. Bir de, Suriye’de ütopyacı bir şey görmeye çalıştılar. Tabii öyle bir şeyin olmadığını çok kısa sürede anladık. Bu belki de, İslamcılığın bütün birikiminin, en basit aşamaya düşmüş haline destek verme durumuydu. Türkiye’de İslamcılık, AK Parti etrafında kümelenen bazı yapılar –isim kullanmayayım, İslamcılığın çocukluk hastalığı diyeyim– ütopik bir enerji aradılar Suriye’de. Olmadık gruplarla içli dışlı oldular, ama oradan da ciddi bir uzaklaşma var. Zaten hükümetin ciddi zikzakları söz konusu. Burada ilkeli olmayan bir realizme dönüş var aslında. Belli ilkeleri, belli prensipleri olmayan, mecburen, gene bir realizme doğru savruluyor. Düşünün; şu anda İran, Rusya ile iş tutabiliyor. Bir parti var, birkaç İslamcının itirazı oluyor, ama her şey rahat bir şekilde yürüyor.

Şu anda Türkiye’de ekstradan yapay krizler çıkarsa, mesela 1 Kasım atmosferi gibi bir şey olursa, milliyetçilik haddinden fazla şişebilir ve belli bir süre, radikal milliyetçiliğin ekmek yiyebileceği, AK Parti’nin de istifade edebileceği çok bereketli bir alan da olabilir.

Hacaloğlu: Şiddetin büyümesi halinde mi? Terör, saldırılar?

Taşkın: Evet. Gerilimler, günah keçileri, zemin kayarsa vs. Ama böyle bir şey olmaz da, nispeten bir istikrar olursa –nispeten diyorum, çünkü burası hiçbir zaman istikrarlı olmuyor–, ben açıkçası milliyetçi değil de… zaten o tarafta AKP var, hamaset alanı dolmuş durumda. Bunun nedeni de şu: Türkiye siyaseti, AKP-MHP ittifakı üzerinden Türkiye sağının dibini görmüş durumda. Bu sadece entelektüel bir tespit değil, hakikaten dibi görmüş durumda. Ama vatandaşlar açısından bakıldığında, sorun çözme kapasitesi bitmiş durumda. Bu ittifak sorun çözemiyor, sorun yaratıyor. Önümüzde yığılı duran sorunları bırak çözmeyi, katmerli hale getiriyorlar. Öyle olunca, Bekir Ağırdır gibi saha analizlerini dikkatli yapanların da söylediği gibi, ciddi bir siyaset boşluğu var. Akşener’in bunu doldurup dolduramayacağı şu nedenden ötürü tartışmalı bence; şöyle bir varsayımda bulunalım: Ya MHP’de kriz olmasaydı? İyi kötü orada bir güç paylaşımı olsaydı, demek ki bu parti doğmayacaktı. Partinin doğuş şartı sanki biraz sezaryenle doğum olmuşa benziyor. Bu doğma tarzı, zaten alanını sınırlıyor. Başka türlü bir şeye ihtiyaç var. Mesela, dikkat edin, Meral Akşener ılımlı konuşmaya çalışıyor; ama bir dili yok, hep ket vuruyor kendine. Aslında normal halinde çok rahat konuşan bir insan, tekinsiz de konuşabilen birisi. Ama asla onu yapamayacak. Partinin krizi biraz oradan belli oluyor.

Ben şöyle bir muhalefet gerektiğini düşünüyorum: İlle solcu-sağcı olacak diye değil ve benim özlemlerime denk düşsün, düşmesin diye söylemiyorum; biraz daha mesafeden baktığımda, temkini olmayan, tekinsiz, dangıl dungul, bunun ötesinde, bir şeyleri biraz asabice de olsa işaret edebilen…

Hacaloğlu: OHAL koşullarında böyle bir şey mümkün olabilir mi?

Taşkın: İşte böyle gemileri yakacak tarzda birileri çıkabilir. Onun karşılığı var Türkiye’de. O tarz asabi bir siyaset sınıfının, esnafının –ben esnaf diyorum– dışından gelen… Bütün partilere bakın: HDP’nin durumu belli; CHP de –bizim Lazlar’da “kedi gören bıldırcın” denir– öyle duruyor, aşırı temkinli. Olmayan müesses nizamın bazı dengelerini hesaplıyor gibi görünüyor. Mesela, Adalet Yürüyüşü’nden sonra, temkinli olmayan bir şekilde, rahatça meramını anlatma yoluna gidebilseydi, bir alan açabilirdi. O cesaret eksikliğini çok hissediyorum. O alanlarda bir şeyler yapılabileceğini düşünüyorum. “Şu anda AKP’nin götürdüğü yer eski Türkiye’dir” deyip, yeni, başka türlü bir Türkiye’yi, epey radikalce — aslında buna literatürde “Bir defalık devrimcilik” denir.

Hacaloğlu: Bir defalık devrimcilik…

Taşkın: Bir defalık devrimci bir ayar, böyle köklü bir şey. Bu tarz bir harekete ve mevcut siyasetin dışından gelen aktörlerle –bunun imkânsızlıklarını, zorluklarını elbette biliyorum– bu tarz bir şeyin hamuru tutabilir. Bence Akşener’in, CHP’nin sorunu, dengeli, temkinli gitmeleri. Erdoğan yeniden bir Türkiye kurmaya çalışıyor. Yeni bir ulus tanımı var. Yaratıcı yıkıcılık yapabilecek mi bilmiyorum. Yıkıyor ama yaratıcı bir şey yapabilecek mi? Kurumlar inşa edebilecek mi bilmiyoruz. Böyle bir zamanda, belli bir düzen varmış gibi temkinle giden siyasetin şansı olmadığını düşünüyorum. Bu da benim gözlemim. O yüzden, insanlar hızlı bir şekilde Akşener’i de o sıradanlığın içinde görebilirler, böyle bir risk barındırıyor. Bu koşulları aşmamıza yarayabilecek muhalefet tarzı bu değil bence. Bunu kendi gözlemlerinden yola çıkarak söylemiyorum, orada dikkatli olmaya çalışıyorum.

Hacaloğlu: Ben de demin soru sorarken, Yüksel’in burada işaret ettiği şeyin altını biraz çizmeye çalışıyordum. Daha tekinsiz, sert, daha “radikal” bir dil tutturmak…

Taşkın: Tekinsiz mizahî de olabilir. Sert değil de, yer yer bir küçük asabiyet de olabilir. Duygu diyelim bunun adına.

Hacaloğlu: Buna diyecek bir şey var mı?

Can: Senin bağlamaya çalıştığın yer açısından, Yüksel’in söylediği tekinsizlik, bence de –ki o da öyle düşünüyor– sağdan, milliyetçilikten gelecek bir şey değil. Ya da, AKP tutarsız, sadece hamasetle yürüttüğü bir milliyetçilik yapıyor da, aslında daha pür, daha tutarlı bir milliyetçilik bir yerde var da, o doğru muhalefet yaparsa bunları zora sokarmış gibi bir şey olduğuna inanmıyorum. Türkiye’de milliyetçilik AKP’nin bugün yaşadığı krizin kendisini çeşitli biçimlerde, çeşitli tarihlerde, başka aktörlerle yaşamış bir ideolojik zemin zaten. Dolayısıyla, AKP’ye doğru yerden vuracak, doğru bir milliyetçilik olduğu kanaatinde değilim. Ayrıca, şu anki MHP-AKP iktidarının politik yelpazede Yüksel’in “en dibe vurma” dediği şey, bence de en sağa yaslanmış durumda. Onun daha sağında bir yer yok. İkisi de sırtlarını o duvarın en sağına yerleştirmiş ve karşısında da artık ne varsa, kendi sağından başlayarak bir muhalefet tarif ediyor. O kendi sağından başlayan şeyin içerisinde, AKP içinde adaylar ortaya çıkıyor. Abdullah Gül tarzı bir şey dediği, Akşener gibi… Onu merkeze doğru zorlayan, merkezden zorlayan birtakım muhalefet hamleleri ve boşlukları var. Ortaya çıkan boşluğu dolduracak büyüklükteki hamleler yok. Dolayısıyla, o boşluk alanları orada debelenen, orada türbülans içerisinde bocalayan, bazen ürkeklikle geri çekilen ve kendi alanını kullanamayan birtakım muhalefet aktörleri tarafından işgal ediliyor –dolduruluyor doğru tarif değil– ya da o alanlarda dolaşan yetersiz söylemler ve aktörler izliyoruz. Fakat Türkiye’deki politik denge, çok uzun bir süre, yani çokpartili hayata geçildikten sonra, bütün o travmatik krizlere rağmen merkez sağın üzerinde oluşmuştur. Devlet politikası olarak da, Türkiye’deki ağırlıklı seçmen bloğunun sağda bulunması dolayısıyla balans hep merkezde oturtuldu. Bu, 90’lar itibariyle çok büyük bir hasar aldı. Şimdi Akşener’in hamlesi biraz eski kodlarla düşünüp o merkez sağı ihya ederse…

Hacaloğlu: Var mı öyle bir merkez sağ?

Can: Bence yok. Yani, politik ihtiyaç olarak olmadığı anlamında değil, öyle bir potansiyel, hazır, üzerine yerleşilip onun doğru sembollerini kullandığında hemen hâkim olacağı hazır bir taban yok. Mesela, AKP’nin ortaya çıkışında, onun üzerine yerleşeceği hazır bir taban vardı. Kendi yarattığı değil ama onun gelişine hazır olan bir taban vardı. Şimdi, bu tür, merkezde bir politika için hazır bir taban yok. Dolayısıyla, yine şimdi aynı yerden yola çıkayım, çıkan her ne olursa olsun, hazır bir şeyin sürükleyiciliğine ya da liderliğine değil, onu var etmeye aday olmak zorunda. Onun kendi dinamiğini, onun dilini, onun aktörlerini, onun eylem biçimlerini, muhalefet tarzını üreterek var olmak zorunda. Dolayısıyla bu büyük bir zorluk.

Hacaloğlu: Ben geçen gün radyoda dinliyordum, Faruk Acar konuşuyordu. Son zamanlarda okuyorum da. Şöyle bir şey deniyor: Muhalefeti de AK Parti yapacak. İktidardayken muhalefet yapmak gibi bir kavram ortaya atıyorlar. Sizin ikinizin de işaret ettiği boşluğu AK Parti… Yanılmıyorsam Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’dı: “Komünizm gerekiyorsa biz getiririz” gibi bir lafı vardı. Böyle bir şey yapılabilir bir şey mi?

Can: Çok açık söyleyeyim, bu yeni bir şey değil. Hatırlarsanız, AKP’nin bu son milliyetçi, sert haline gelmeden önce, daha liberal bir alandayken, liberallerin ürettiği ve beslediği “Türkiye’nin en büyük sorunu muhalefet sorunu, muhalefetin yokluğu” diye başlayan bir şeyin yeni versiyonu bu.

Hacaloğlu: Evet, bu çok işlenen bir şey.

Can: Evet, yeni versiyon bu. Biraz Erdoğan’ın da kullandığı bir şey. Bence bu hiçbir şeyi açıklamıyor. Muhalefetin yokluğu, muhalefetin yetersizliği, muhalefetin doğru aktörlerce doğru yöntemlerle yapılamıyor olması, asla iktidar partisinin muhalefet boşluğunu da doldurduğu, hatta belediye başkanlarının istifası, Erdoğan’ın özeleştiri kılığında söylediği şeylerle de ilişkilendiriliyor bu. Kendine muhalefet ya da muhalefet boşluğunu doldurmak dediğin şey böyle yapılabilir bir şey değil. Çünkü bunların hiçbiri özeleştiri içermiyor. Ya da kendi içindeki yanlışlarla bir hesaplaşma içermiyor. Belediye başkanlarının istifalarında da öyle. Yani şöyle bir şey görmüyoruz: “Biz bir aşamada yanlış bir noktaya geldik, yanlış olanlarla oturup hesaplaşıyoruz ve yeni bir yola giriyoruz” değil.

Hacaloğlu: Öyle mi Yüksel gerçekten? Hesaplaşmıyorlar mı?

Taşkın: Hayır. Şöyle bir şey var; o kurum kitlenmiş durumda. 2010’larda belki hegemonik olma anlamında “Kendi muhalefetini yapmak zorunda kalıyor çünkü muhalefet çok zayıf” söylemini kullanıyorlardı. Hakikaten muhalefet çok zayıftı. Ama şöyle bir şey var: “Türkiye’de muhalefet zayıf” söylemi, Abdülkadir Selvi gazeteciliği üzerinden elbette öyle şeyler söyleniyor ama, “Hangi muhalefet?” sorusunu soralım. 16 Nisan referandumunda ben inanılmaz canlı bir muhalefet gördüm. Türkiye’de belli yerleri de gezmeye çalıştım. Muhalefet, fille mücadele eden karınca misaliydi. Buna rağmen çok ciddi bir performans sergiledi. Orada siyasî partilerin o muhalefet içerisinde biraz geri plana düşmeleri de neticede olumlu etkiledi. “Hangi muhalefet?” sorusunu o yüzden sordum. Şu anda, medyadaki etkileri sayesinde bu tür söylemleri dolaşıma sokuyorlar, ama bunun inandırıcı bir tarafı yok. Çünkü şu anda hegemonik olabilecek bir durumda değil. Milliyetçiliğe yaslansa bile, MHP’ye yaslansa bile, Türkiye çok farklı ihtiyaçlara ve özlemlere sahip bir ülke. Referandumda özellikle büyük kentlerde çıkan işaret, o koşullarda dahi, o eşit bir seçim değildi.

İnsanlar Türkiye’yi “Rekabetçi otoriteryanizm” diye tanımlıyorlar. Hatta bazıları daha da ileri gidiyor “Tam otoriteryanizm” diyor. Çok kavramsal şeyleri sokmayayım ama “Rekabetçi otoriteryanizm” şudur: Arada seçimler yapılıyor ama çok zor koşullarda. İktidar oyuna hep 1-0 önde başlıyor. Buna rağmen, Türkiye’de bu kadar diri bir muhalefet… Ben insanlara umut vermek için söylemiyorum, bu çok ciddi bir meseledir. Rusya’ya bakın. Rusya’da partiler krizde ama sokakta da fazla hareket yok. Birazdan mesele, müesses, kurumsal muhalefetle ilgili olabilir. Bazen Rusya ile paralellik kuruyorum. Putin’in rakiplerine bakın; bir taraftan 80 yaşına dayanmış komünistler var. Bir de kendine liberal diyen aşırı sağcı Jirinovski var. O partilerin içinde Putin’in alan bulması çok kolay ya, Türkiye’de de müesses, kurumsal partilerin ciddi krizleri var. Mesela HDP, tamam, üzerinde çok baskı var, ama son tahlilde, “Ben Türkiye partisi olacağım”ın Gandici yolunu bulamadı, değil mi? Öyle bir beklenti oluştu. “Şiddet içermeyen bir tarzla gideceğim” söylemi tutmadı. CHP’nin sorunu, bence 90 yıllık birikiminden dolayı kendince bazı frenleri var.

Hacaloğlu: Bitmeyen bazı frenler.

Taşkın: Devletten düştüğü halde ve devlet diye bir şey kalmadığı halde, devlet var gibi, özellikle dış politikada evlere şenlik şeyler söyleyebiliyorlar. Böyle olunca, insanlar şunu mu yaptılar? Mesela otoriterleşen ülkelerde şöyle ilginç bir şey oluyor: Hareketsizlik. İnsanlar ne televizyon izliyor, ne bizi izliyor, tamamen içine kapanıyor.

Hacaloğlu: Şu anda öyle bir durum var ama.

Taşkın: Daha oraya girmediğimizi düşünüyorum. 16 Nisan referandumundan sonra öyle psikolojik bir şey oldu ama enteresan, ben önümüzdeki süreçte buna bakıyorum. Kesin bir kanaatim yok ama, acaba Türkiye uzunca bir süre otoriter bir yönetim altında kalabileceğini kabul ederek, ona göre refleksler üretip içine mi kapanacak? İş dünyamız maşallah yaptı bunu. Dünyanın en korkak burjuvazilerinden bir tanesi bizde zaten. Buna fazla girmeyeyim, ama onlar ayar oldu. Onlar istiyor ki biz demokrasi mücadelesi verelim, bedel ödeyelim. Onlar da aradan, Avrupa Birliği, Amerika vs. sıyrılsınlar. Ama öyle değil artık, eskidendi o. İnsanlar ölçüyor, “Ben bunu yenemeyeceğim ve hasar göreceğim” derse içine kapanır. Fakat ben son referandumdaki dinamizmde farklı bir şey gördüm. Ama ondan sonra oylarının çalındığını düşünen insanlar ciddi bir karamsarlığa kapıldılar. 2019’u bu konuda milat görüyorum biraz. Bu toplum 2019’da gene yüklenecek. Yanılabilirim, ama oraya da yüklenecek bu enerji. Orada da bir şekilde başarısız olursa, İran’a benzeyen uzunca bir içe kapanma dönemi yaşayacak. İran’da muhalefet o kadar içine kapandı ki, mollalar “Tamam artık” rahatlığına kavuştuktan sonra çok sert bir seçim yenilgisi yaşadılar. Oralara mı gideceğiz gibi şeyler düşünüyorum.

Ama şunu söyleyeyim: AK Parti-MHP ittifakı kesinlikle eski Türkiye’nin daha da eskimiş hali. O yüzden bu toplumun dünyayla bir şekilde etkileşim kurmak isteyen, dünyalı olmak isteyen –içinde sağcısı da var bunun– kesimlerine hoş gelmiyor. Ama o sezgisel bir şey. Dili yok.

Hacaloğlu: Ama bir yolu var mı?

Taşkın: Siyasal dili kurulmuş değil.

Hacaloğlu: Ben de aynı şeyi söylemeye çalışıyorum. Referandumda “Hayır” deniliyordu. “Hayır” güçlü bir şeydi. Bir şeyi istiyorum ya da istemiyorum. “İstemiyorum”da birikebiliyorsun. Ama karşına adaylar çıktığında, bir sürü insanın hepsine karşı bir “ama”sı ya da bir olumsuzluğu, bir soru işareti var. Oraya doğru gidemiyor. Mesela, ben Adalet ve Kalkınma Partisi’nin girdiği 2002 seçimlerini çok iyi hatırlıyorum. Adalet ve Kalkınma Partisi’ni takip de ediyordum. İnsanlar akın akın gidiyorlardı mitinglerine. İstanbul ve çevre illerindeki mitinglerinde, Erdoğan, Gül, Arınç yani o ekip, gazetelere çıkmıyordu, ama insanlar gidiyorlardı. Şimdi böyle bir ihtiyaç var mı? Ya da nereye doğru var?

Taşkın: 2014’te bile Türkiye siyaseti, müesses siyaset, yani kurumsal siyaset Ankara’da vs. bazı ittifaklar kurabildi. “Hayır” kampanyası ittifak kurma kültürünü güçlendirdi. Şöyle bir şey var: Aslında bir kesim çok endişeli ve yer yer yaratıcılığını da devreye sokabiliyor. “Hayır” kampanyasında gördüğüm demokratik potansiyel, eskiden birbirinin yüzüne bakmayan insanların yan yana gelip iş yapabilmeleri –Gezi’deki o ilginç mesajlar siyasete tam aktarılamadı ama– “Hayır” kampanyasındaki o dinamizm, yerel seçim adaylarına yansıtılabilirse, bunlar olabilecek şeyler.

Bazı yapılar vardır, sen onun ötesine geçemezsin; ama bazen de öznelerin bazı alanları var. Ben siyasetin alanında öznelerin, yani bizlerin, alanımızı maksimum kullandığımızı düşünmüyorum; ama başarılı bir ittifak stratejisiyle ilginç sonuçlar alınabilir. Zaten Erdoğan’ın 16 Nisan’dan sonra tek gündemi seçim. O, o kadar kaygılanıyorsa… Ama boş durduğu anlamına gelmez.

Hacaloğlu: Zaten boş durmadığını görüyoruz. “Metal yorgunluğu” dedi.

Taşkın: Bakın, konuşmalarında ekonomi vurgusu vs. hiçbir şey yok. Dış politikada daha sert şeyler söylüyor. Çünkü içeride malzeme. Tamamen seçim odaklı. Ekonomiyi filan bıraktı zaten. Demek ki orada ciddi bir kayma gördü.

Hacaloğlu: Ama bırakmadı. Mesela, bugün Merkez Bankası faizle ilgili toplanacaktı. Bir gün önce, kamu bankalarına “Faizleri düşürün” dedi. Dolayısıyla bugün…

Can: Faiz kararı değişmedi ama.

Hacaloğlu: Değişmedi. Bence ekonomiyi de bir taraftan baskılamaya devam ediyor.

Can: Çünkü ekonomi yumuşak karnı. O tarafıyla ilgileniyor tabii.

Taşkın: Ben daha çok, söylemsel olduğunu anlatmaya çalıştım. Hani, 15 bin dolara zıplayacağız söylemleri bitti artık.

Hacaloğlu: Onları hedef koymuyor.

Can: Pozitif bir şey, bir hikâye anlatmak, bir beklenti çağırmak anlamında, onu artık göstermiyor. Ben bir şey söyleyeceğim, Yüksel’in demin söylediği şey üzerinden. Muhalefet meselesi açısından şu kritik şeyi unutmayalım: Son beş, altı yıla baktığımızda, evet, çok ciddi bir muhalefet eksikliği var, boşluk var, partiler cephesinden baktığımızda. Ama Gezi, 7 Haziran ve referandum gibi iki yıllık periyodlarla, çok kuvvetli muhalefet çıkışları yaptı bu ülke. Partiler anlamında hiçbir muhalefet aktörünün özel çabası olmaksızın, neredeyse kendiliğinden…

Hacaloğlu: Hatta belki de onlara rağmen.

Can: Kendiliğinden neredeyse. Gezi’nin kendisi zaten, bunu herkes yaşadı, biliyor, muhalefeti nasıl hareketlendirdiğini. Bence, 7 Haziran AKP’nin ve Erdoğan’ın korkuları açısından çok önemli, temel bir şeydir, hâlâ ona referans veriyor. Ve yine Yüksel’in söylediği referandum. İki yılda bir, kendini bu kadar güçlü bir biçimde, bu kadar beceriksizliklere rağmen çıkartabilmiş bir potansiyelin varlığından bahsediyoruz. Dilini bulduğunda, alanını bulduğunda ve zorlu anlarda, böyle bir şey görüyoruz. Buna baktığımızda, öbür taraftan da bütün o otoriter imkânlara, neredeyse devletin bütün imkânlarının kullanıldığı eşitsiz şeylere rağmen, bütün bu sürecin sonunda, gelip gelip % 50,5’a dayandığı, daha ileri itemediği bir şey var. Tamam, yıkılmaz bir iktidar bloku diyoruz; ama yıkılmaz dediğin şeyin gelip dayandığı yer orası. Ve hâlâ, Yüksel’in de söylediği gibi, bir endişeyle durulan % 50,5 o.

Taşkın: “AK Parti + MHP, % 65 bir blok olacağız” gibi bir şey de vardı. Ama bence Türkiye’nin en önemli kazanımı, % 65’e % 35 olsaydı zaten Türkiye’de siyaseti unutun. Şimdi % 50 – % 50 diyelim en basitinden. O durum aslında Türkiye demokrasisini de uzun vadede kurtaracak şeydir. Öbür türlüsü, hikâyeden, tamamen blok oylar üzerinden demokrasi var gibi oynanacaktı. Şimdiyse, iyi ki 1+1=2 etmemiş. Türkiye orada uçurumdan dönmüş aslında, benim yorumum o.

Can: Bir de şöyle bakabiliriz muhalefet meselesi açısından; muhalefeti güçlü, siyasî gündemi belirleyen aktörler üzerinden okumayıp, yüksek bir etkiyle toplumun üzerine baskıyla gelen şeyin karşısında duran blok olarak düşünürsek… Örgütlenmemiş, liderleri çıkmamış olsa bile, % 50 – % 50 diye baktığında, direnen bir diğer yarıdan bahsediyoruz. Bu olduğu sürece, bunu görebildiğimiz sürece, umutlu düşünülecek bir şey vardır muhalefet potansiyeli açısından.

Tersinden gidersek; bunu, biraz medya, biraz politik gündemi belirleme gücü, medya gücü sayesinde, bu özgüven krizini muhalefete –“Muhalefet yok, muhalefet yok” hikâyesi, “Onu bile biz yapıyoruz” söylemi de onun bir parçası– bu özgüveni sürekli hırpalayan bir şeyi beceriyor. İktidarın becerdiği en önemli şey bu. Ama aslında baktığımızda, onun attığı adımlar, endişeleri ve korkuları itibariyle –ki son dört, beş yıldır Erdoğan’ın bütün konsantrasyonu iktidarı korumak üzerine– “Koptuk gittik, yürüyoruz, millet bizim arkamızda” meselesi değil, bunu hep korumak üzerine kurulu. Bence, burada denklemi değiştirecek problemli alan –ekonomi o yüzden önemli– kolayca hareket edebilecek bir pragmatik seçmen bloku var. Henüz onlar mevcut iktidar performansıyla, tehlike altına girdikleriyle ilgili kanaatlerini pekiştirmediler. Zaman zaman buna ilişkin reaksiyonlar veriyorlar ama bu kanaati pekiştirmediler. Yüksel’in işaret ettiği gibi, buna burjuvazi ekonomik aktörler de dâhil.

“Şu andaki durum, bizim için artık tehlike çanlarının çaldığı bir yer. Bunun devamında artık zarar göreceğiz” demeye karar verdikleri anda, o denge çok hızlı bir biçimde değişebilir ve bunu da en iyi Erdoğan biliyor.

Taşkın: TOBB’un seçim sürecinin görülen sıkıntılar üzerine ertelenmesi olayı var. Orada bazı huzursuzluklar oldu.

Hacaloğlu: Odaların ertelenmesi.

Taşkın: Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin. Eskiden hep “Tahtakale seçim kazandırır” derlerdi. Boş bir laf değildir. Orada böyle bir dinamik var. O dinamiğin içindeki huzursuzluğu iktidar fark ediyor. Seçime gitmeden önce de arka kapılar arasında o ittifakı çözmeye çalışıyor.

Hacaloğlu: Demin Kemal Can konuşurken bir şey girmeye çalışıyordum, o da şuydu: Erken seçim konuşmaları oldu Salı günü. Cumhurbaşkanı “Böyle bir şey yok” dedi. Kılıçdaroğlu erken seçim konusunu gündeme getirdi. Ben de birkaç işadamı ile konuştum, herkes şunu diyor: “Piyasada acayip bir sıkışıklık var, kimse yatırım yapmak istemiyor. İnşaat dışında bir şey yok. Onlar da zaten olması gereken şey. Onun dışında herkes 2019’u bekliyor önünü görmek için. 2019’a kadar bu sürecin devam etmesi halinde ekonomi ciddi şekilde nefes darlığı yaşayacak. Dolayısıyla erken seçim mümkün olabilir. Çünkü bu parametreleri hükümet, iktidar bloku gördüğü için önünü alabilir” demişlerdi bana. Dolayısıyla, Odalar ve Borsalar’daki sıkıntılar, ittifaklardaki sancılar devam ediyor. Erken seçim gündeme gelebilir mi?

Taşkın: Erken seçim gündeme gelebilir, ama cumhurbaşkanlığı seçiminin öne alınması çok kolay görünmüyor şu anda. Anayasal gücün % 75’ini elinde tutan bir kişinin seçimiyle, artık işlevi kalmamış partilerden oluşan Meclis… Bence orada asıl kilit cumhurbaşkanlığı. Hararet oradan çıkıyor. O yüzden onun öne alınmaması durumunda bunun bir etkisi olmayacaktır diye düşünüyorum.

Mesela şu anda işadamları veya sorunu olan herhangi bir toplum sektörü, Binali Yıldırım üzerinden sorunların çözüldüğü gibi bir algıya sahip değil.

Hacaloğlu: Öyle olmadığı ortada.

Taşkın: Direkt yukarıda, Beştepe’de. Dolayısıyla, onun öne alınması teknik olarak çok kolay görünmüyor. Geçen paket öyle bir şey içeriyordu çünkü. Bazı altyapı adımları atılmadan o şeye de girilemiyor. Anlaşılan, çok çılgınca bir hamle olmadığı sürece cumhurbaşkanlığı seçimi 2019’da yapılacak.

Yerel seçimleri öne almak ilginç olabilir. İktidar orada tökezlerse, pek çok aktör “Bunlar gidici” diye düşünür. Zaten Türkiye’de böyle ilginç bir şey var. Bir sürü insan “Bunlar gidici” diyebildikten sonra pozisyon alıyor siyasette.

Hacaloğlu: Geleni görmesi gerekiyor ama.

Taşkın: Gidicinin de alternatifi çıkmış oluyor o zaman. Şu anda böyle bir durum hakikaten yok, ama herkes de huzursuz. Böyle gidilmeyeceği de biliniyor. Ama ben bazı güvendiğim insanlara şunu soruyorum ve hakikaten bir ima içermeyen bir soru: “Varsayalım, AK Parti bir hamle yaptı. 2002 ayarlarına dönmese bile oraya doğru yumuşadı. Ne olur?” diye soruyorum. “Yok, yapamaz. Zaten öyle bir hamle yapma yeteneğini kaybetti” diyor insanlar. Ben şunu söylüyorum: O yeteneğini kaybettiyse, zaten 2019’a kadar stratejiyi oluşturup çözüm bulma, pozitif mesaj vermekte kriz yaşayacaklar. Ve hakikaten ciddi seçim sıkıntıları yaşayabilirler. 1 Kasım’daki gibi kaotik bir şeye girmek, o ayrı bir hikâye zaten; OHAL, seçimlerin ertelenmesi vs. bunlar da mümkündür. Ama reform yapamayan bir parti, içini söylemiyorum, dışına dönük olarak… Anadolu’ya gidin, her sektörün ciddi sıkıntıları var; ama siyaset kurumunun bunları çözeceğine dair bir inanç yok. Ama alternatifinin ne olduğuna dair de bir netleşme yok. Böyle bir kitlenme yaşanıyor. Bu parti, kendisini reforme edecek yeteneğini yitirdiyse –ki bence de büyük oranda yitirdi, çünkü kurum olmasına izin verilmedi ve bir kişi üzerinden gitme intiharında bulundu–, böyle olduğu için 2019’a bu şekliyle, paldır küldür gireceğiz gibi görünüyor. Bu iki yılda, iktidardan çok başdöndürücü, pozitif mesajlar olmayacak. Ama muhalefetin oy alanı yaratacak bir şekilde doldurup doldurmayacağı belirleyici olacak diye düşünüyorum.

Hacaloğlu: 2019 kritik gibi gözüküyor. İkiniz de yakın şeyler söylüyorsunuz. Meral Akşener, dün cumhurbaşkanlığına aday olacağını söyledi. Mesela, İsmet Özçelik Aydınlık gazetesinde Gül’ün de hazırlandığını söyledi. Öyle bir şeyler söyleniyor.

Taşkın: Öyle duyumlar bana da geldi.

Hacaloğlu: Ben açıkçası çok ihtimal vermiyorum. Mevcut panoramada Erdoğan’ın karşısında ondan seçim alabilecek bir siyasî figür olabilir mi?

Can: Soruyu böyle sorunca cevabı baştan çıkmış gibi oluyor. Çünkü şu anda en güçlü politik aktör o. Ve onu dengeleyecek bir isim aramaya başlayınca, bu sorunun cevabı zorlaşıyor ya da tekleşiyor. Çoklu seçenekten düşüyor. Ama soruyu şöyle sorarsak: 2019’da, seçmenin bütünü, Türkiye’deki etkili, güçlü aktörlerin genel iradesi, Erdoğan’ın bu kişiselleşmiş, partiler sistemini tahrip eden ve yeni bir şey söyleyemeyen –seçimden önce söyleyemeyeceği gibi, seçimden sonra da söyleme yeteneğini kaybetmiş– biriyle devam konusunda karar verip vermeyeceği. Eğer bu kararı negatif olursa, “Erdoğan’la beş yıl daha bizim için iyi olmaz” kararıysa, karşısında kimin olduğu önemli olmaksızın…

Taşkın: Tıpkı 2002’de AK Parti’ye yüklenildiği gibi.

Can: O zaman şu sorunun cevabı gerekmez: “Onu yenebilecek bir aktör var mı?” Demin konuştuğumuz muhalefet bloku açısından — ki 16 Nisan’da bu neredeyse oluyordu. Karşısında çok güçlü bir aktör olduğu için değil. “Yok, bu olmaz” dendiği için, % 49,5 – % 50,5 oldu. Tersi de çıkabilirdi. İddiaların bazılarına göre de zaten öyle çıktı.

Hacaloğlu: Burada kişi vardı, orada kişi yoktu.

Can: Fark etmez. Öbür tarafta, o kişi olarak gene vardı. Karşı tarafta Erdoğan vardı, bu tarafta kimse yoktu. Kendini koydu yani. Ve son barutunu da, yani o pozitif bir şey söyleme konusunu da “Güçlü Türkiye” diye bir şey ortaya attılar. “Güçlü Türkiye”, bunu geçireceksiniz ve Türkiye uçacak. Bu geçtikten üç ay sonra “metal yorgunluğu” arızası dışında bir şey çıkartamadılar.

Sonuçta orada, sadece “Hayır” verenler açısından değil, oyunu almış olduğu seçmen açısından bile sıkıntı var. “Evet” oyu verenler açısından da, o % 50,5’un içinde “Tamam biz verdik, yeni bir paradigma değişiyor, artık olmuyor, bize hız lazım dediler. Meclis’le filan uğraştırmayın bizi, uçacağız, gideceğiz dediler. Tamam, onun için verdik de, bunun karşılığında ‘Bunlar yorulmuş. Şu Melih’i alayım, metal yorgunluğu diye kendi partisini sopalayan bir adam çıktı.” Bu sorunun cevabı yok. Dolayısıyla, değil pozitif bir hikâye anlatmak, bir beklenti yaratmak, mevcut iddiaların da altını doldurmakta bile, yani sadece 16 Nisan iddialarının altını doldurmakta bile zorlanıyor. Türkiye kopup gitmeyecek miydi? Altı ay içerisinde uçup gitmeyecek miydi?

Şimdi, 2019’a gelirsek; erken seçim meselesini o anayasal sorunları da hallederek geçebilirler. Çünkü şu anda hem Meclis aritmetiği itibariyle, hem de erken seçim gündeme geldiği anda CHP’nin buna direnç göstermeyeceğini beklersek, her türlü anayasal düzenleme yapılarak seçim tarihi değiştirilebilir. Onda bir sıkıntı çıkmaz.

Hacaloğlu: Yerelde erken seçim.

Can: Yok. Cumhurbaşkanlığı seçiminin bile tarihini değiştirmekten söz ediyorum.

Hacaloğlu: Cumhurbaşkanlığı seçimini erkene almak…

Can: Evet. Karar verdiklerinde kolaylıkla yapabilirler. Ama orada ihtiyaç duyduğu şey, bir seçim sistemi değişikliğinin arayışı var. Çünkü şu anda Parlamento önemli olmasa bile, oradaki denklem, seçim sistemi, yani oyunun kuralları değiştirilerek avantajı daha güçlü hale getirip seçime girme ihtiyacı var. Düzenleme için ona zaman yeter mi bilmiyorum. Onun için belki zamanında yapabilirler. Düzenlemelerle ilgili sadece…

Taşkın: Bu konuda çalışma yapıldığını sızdırdılar.

Hacaloğlu: Nasıl bir avantaj?

Taşkın: Dar bölge sistemi.

Can: Dar bölge seçim sistemi gibi. Çoğunluk oyunu alanın avantajını daha da artıran bir sistem. 80 Anayasası ile zaten öyle bir sistem vardı. 80 Anayasası, 60 Anayasası’na göre daha çoğunlukçu bir siyasî temsil öngörüyordu. Şimdi onu daha da sertleştiren, çoğunluk olan partinin çok büyük bir ezicilik sağladığı bir sisteme doğru gidiyor. Dolayısıyla, muhalefetin kendini zayıf hissetmesi ya da seçmenin “Bunları yıkmak zor” fikrine daha çok alıştığı bir şeyi yaratmaya çalışabilirler.

Yerel seçimi erkene almanın ise, önden, yani cumhurbaşkanlığı seçimi gibi asıl odaklandığı seçim öncesinde, gerçek bir kamuoyu yoklamasının, rakamların göründüğü bir şeyi çok isteyeceklerini düşünmüyorum. Yerel seçim AKP’nin nispeten dezavantajlı olduğu bir şey. Kentlerde, özellikle büyükşehirlerde oy kaybı işaretleri görülürken, yerel seçimi erkenden sonuçlarıyla görmeyi çok istemeyecekleri kanaatindeyim.

Hacaloğlu: Ben de Yüksel’e katılıyorum. Yerel seçimde o işbirliği, mesela Mansur Yavaş’ı İyi Parti aday gösterdi, CHP orada aday göstermedi diyelim. Burada onlar başka birini aday gösterdi. Öyle bir işbirliği olabilir gibi geliyor bana.

Can: Tabii. Onun için AKP istemez diyorum zaten. Çünkü yerel seçimde…

Taşkın: Orada başarılı örnekler verildi. İnsanlar hep bilinenleri konuşuyor. Ama mesela Maltepe ilçesi gibi lokal düzeyde, öyle çok bir aktör devreye girmeden, daha seküler MHP’lilerin “AKP’ye vereceğime CHP’ye veririm” dedikleri lokal şeyler de var aslında. % 10 seçim barajı Rus ruleti gibi ya, hatırlayın, bir dönem MHP baraj altında kalmasın diye MHP’ye oy veren, ama MHP’li olmayan…

Hacaloğlu: 2011’de.

Taşkın: Düşünebiliyor musunuz? Buradaki bu yaratıcılığı da hafife almamak gerekiyor. Ben insanların hep kendi kendini dövmesinden rahatsız oluyorum. Ama siyasal iletişim açısından bir şey söyleyeyim. “Metal yorgunluğu” lafını eden bir parti, “Ben eski Türkiye’yim” mesajını veriyordur. Rahmetli Erol Olçak yaşasaydı izin verir miydi acaba? Uzun süre onunla çalıştılar. 15 Temmuz’da talihsiz bir şekilde öldürüldü biliyorsunuz.

Hacaloğlu: Evet, 15 Temmuz’da öldürüldü.

Taşkın: Ayrıca, “metal yorgunluğu”, başkanları alma tarzı, “Biz başarısızız” diyor burada. Yorgunuz. ANAP gibiyiz. AK Parti’nin en büyük söylemi “Biz ANAP’lılaşmadık, hep yeniledik kendimizi”. Metal yorgunluğu derken, “Acaba bunlar da mı eskidi artık?” algısını yaratmış oldular. İletişim açısından çok başarısız olduğunu düşünüyorum. Yeni bir paketle olsaydı, mesela 3. Olağanüstü Kongresi’nde “Yeni Atılım Dönemi; Demokrasi, değişim, reform” gibi acayip, üçlü, tuhaf bir sloganla gittiler ya Kongre’ye, böyle bir paketle gelseydi: “Yorulduk, büyük bir sıçrama yapıyoruz, özeleştiri, yeniden demokrasi” filan. Öyle bir şey yok ki. Teknik olarak mümkün değil.

Bir de dar bölge ile ilgili bir şey söyleyeyim. Bu hesaplarda MHP ve Akşener’in bu dar bölge sisteminden zararlı çıkacağı çok aşikâr. Çünkü konsantre oyları fazla yok. Ama galiba birileri şöyle bir hesap yapıyor gibi geldi bana; mesela muhalefetin bununla ilgili A-B-C senaryoları var mı merak ediyorum. MHP’liler zaten AKP’den girdi diyelim, 30-40 kişi.

Hacaloğlu: AKP listesinden girdi.

Taşkın: Evet. Akşener orada biblo gibi kalıyor. O zaman muhalefet, mesela CHP’de “Gönülden geçeni değil, matematiksel ittifak yapıyoruz” diye HDP ve Akşener’i de kendi listelerinden sokacak esneklik var mı?

Hacaloğlu: Bence yok.

Taşkın: Kimse bunları düşünüyor mu?

Hacaloğlu: Bence yok.

Taşkın: Yok. O zaman ne oluyor? Bazı insanlar Erdoğan’ı şundan dolayı hafife alıyorlar. O çok çalışkan ve obsesif bir insan. Şimdi kafayı buraya taktı. Eviriyor, çeviriyor, sağdan giriyor, soldan giriyor. Bunun karşısında aynı senaryolarla gidilmesi gerekiyor. Hız meselesi hep lehine işleyebilir. Ben, 2019’dan önceye alınmış bir başkanlıkta hâlâ Erdoğan’ın çok şanslı olacağını düşünüyorum. Yıpranma payı henüz o kadar olmadı. Çünkü 16 Nisan’da başkanlık için çok büyük beklentiler yarattılar. Bu beklentilerin karşılığında çok somut bir şeyler yok, tam tersi, insanlar kaygan bir zemine girdiğimizi hissediyor. “Bir kişiye bu kadar yetki verdik, ne oluyoruz?” hissi var. Böyle bir şeyde biraz daha zaman geçmesi, başkanlık açısından muhalefetin lehine. Ama iki tur arasında 15 gün olması tesadüf değil bence. Şöyle hesaplamış birileri.

Hacaloğlu: Hep öyle ama. Mesela Fransa’da da öyle. Hep 15 gün.

Taşkın: Şunu söylemeye çalışıyorum: Muhalefet becerikli bir şekilde bu senaryoları kurmazsa, hızlı bir şekilde ekarte olabilecek bir durum da olabilir. İktidar oyun planını kurabildiği sürece, öbür tarafın da esnek olması gerekiyor. O kadar kolay değil. Sivil toplum daha esnek mesela.

Hacaloğlu: Tabii bu arada şunları da hesap etmiyoruz. Bir de dünya dengeleri var. Amerika’da Zarrab var. Almanya ile ilişkiler sorunluydu. Dün İnsan Hakları savunucuları serbest bırakıldı. Oralarda bir gevşeme olur mu? Mesela, Almanya seçimlerinden sonra Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Bu işi artık aşacağız, Türkiye-Almanya ilişkileri gelişecek” şeklinde açıklamalar yaptı. Oralarda bir şey olursa, tıkanmalar devam ederse, bu işler daha da zor çözüm noktasına gider. Daha da zorlanmaya başlarlar gibi gözüküyor. Sonuçta Türkiye’nin kaynağa ihtiyacı var. Varlık Fonu ile bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Körfez’de ilişkiler vardı. Orada Suudi Arabistan, Katar, ilişkiler ne durumda?

Taşkın: Basit bir şey söyleyebilir miyim? Kavga ettikleri Batılı ülkeleri gezip, para bulup, Türkiye’de dağıtıyorlar. Ekonominiz oradan gelen paraya bağlı. Onlar daha zengin bizden. Sıradan insanlar, çok eğitim şansı olmayan insanlar bile her şeyi dolar hesabıyla takip ediyorlar. Bence farkındalar bunun. Durmadan ileri geri konuştuğunuz ülkelere gidip, para bulup buraya getiriyorsunuz. Ve burada bankalar aracılığıyla dağıtmaya çalışıyorsunuz. Dolayısıyla, bu konuda da onların lehine olmayan bir konjonktür olduğunu düşünüyorum. Öyle tatlıya bağlarız şeklinde algılanmıyor. Şu anda karşılıklı el ense çekiliyor ama “Biz bunlarla iş tutabiliriz, tutmak zorundayız” dan ziyade, “Acaba bunun alternatifi nedir, bir şey çıkabilir mi?” algısı daha yaygın.

Hacaloğlu: Türkiye OHAL’i de pek konuşmuyor. Mesela, belediye başkanları görevden alındı. “İlçe belediye başkanları alınacak” lafları var. “CHP’li bazı belediyelere kayyum atanabilir” lafları var. Bunlar olursa bir şey olur mu? Yoksa herkes izlemeye devam eder mi? Böyle bir şey göze alınır mı? Bu süreçten sonra geldiğimiz bir noktada sertleşme ihtimalini daha mümkün mü görüyorsun? Yoksa 2019’a giderken biraz daha yumuşama, dünyayla ilişkileri biraz daha yumuşatma tercihi, Türkiye’de “Bunlar alındı, duralım” gibi, frene basılır mı? Yoksa gaz pedalı sonuna kadar basarak devam mı eder?

Can: Açıkçası, kendi tutarlılığım açısından da şunu söylemek zorundayım. Eğer AKP’nin ve Erdoğan’ın –aslında AKP’den bahsetmenin de çok anlamı yok– Erdoğan’ın, yeni ve pozitif bir hikâye üretme kapasitesi bittiyse, umut, beklenti üzerinden değil, korku ve kapanma üzerinden bir iktidar devamlılığı stratejisi yürütülüyorsa, politik alanda da bu tür bir gevşeme, açılma çok mümkün değil. Politik alanda yumuşama, gevşeme olabilmesi, iktisadî alanda veya dış politika alanında da pozitif hikâyeler kurulabildiği, pozitif beklentilere işaret edilebildiği zamanlarda genellikle mümkün oluyor. Çünkü AKP’nin de siyasî liberalizm konusundaki kaydadeğer faaliyetlerinin hepsi, zenginleşme ve refah ekonomik getirisiyle işaret edilmiş bir AB süreciyle çok ilintiliydi. O hikâyeye çok bağlı bir şeydi. “Biz dünyayla entegre oluyoruz, büyüyeceğiz, Avrupa’yla bütünleşeceğiz. Böylece refahımız artacak ve artıyor. Her attığımız adımla ilerliyoruz. Bunun gereği olarak da birtakım politik açılımlarla artık ezberlerimizi değiştirelim” filandı. Şimdi benzer bir politik alanda yumuşama, gevşeme olabilmesi için böyle bir hikâye lazım. Böyle bir hikâye yoksa, burası olmayacak.

Bütün popüler sağ iktidarlar, sağ popülizm, bu tür pozitif beklentilerle yükselir ve iktidar olur. Türkiye’de de dünyada da böyle. Ve iktidarın bir aşamasından sonra, iktidarı koruma refleksiyle otoriterleşmeye yönelir. Çünkü o hikâyenin bir sonu vardır. AKP de o hikâyenin sonuna gelmiştir. Dolayısıyla, ben bir yumuşama beklemiyorum. Ufak tefek taktiksel birtakım şeyler olur. Ama artık yapısal olarak yeniden, hani arada bahsediliyor ya “Fabrika ayarlarına dönecekmiş, kuruluş günlerine dönecekmiş” gibi bir şeyi mümkün görmüyorum.

Hacaloğlu: Yüksel?

Taşkın:  Burada açıkçası ben şundan endişeleniyorum: Fren mekanizması Türkiye’de yok. Eskiden freni devlet, yani asker yapıyordu. Bunun gerçek bir fren olmadığını acı bir şekilde gördük. Şimdi kontrolsüz güç var. Ve karşısında bir fren mekanizmasını kurmayı öğrenip öğrenmeyeceğimiz belirli olacak geleceğimiz açısından. Normalde demokrasilerde freni kim kurar? Sivil aktörler, partiler, halk. Bizde devlet yaptı, biz de alıştık ona. Bazı insanlardan “Kırmızı çizgi aşıldığında, nasıl olsa devlet devreye girecek, olayı temizleyecek” gibi sözler duyduk. Devletin de, metafizik, aşırı yücelttikleri bir kurum olduğu anlaşıldı. Çünkü devletin, onların sandığından daha farklı işlediği, ele geçirilmesinin mümkün olduğu anlaşıldı. İnsanların artık kendilerinden farklı mağdurların, onlarla ortak yönlerini daha fazla ortaya çıkarmalarını kesinlikle öğrenmeleri lazım. Yani, siz muhalifseniz, bu sistemle sorunlarınız varsa, demokrasi istiyorsanız, önce demokrat olacaksınız. Başkalarıyla farkımızdan çok, ortak noktalarımız nedir bunları öğrenmek gerekiyor. Ben her zaman pozitif bir insanım. İşimden atıldım, pasaportum yok ama gayet pozitif bakıyorum. Bir sürü insan huzursuz oluyor, endişeleniyor, ama biraz mukayeseli baktığımda –dedim ya otoriter rejimlere bakıyoruz– Türkiye’de muhalefetin hızlı öğrendiğini görüyorum. İktidar, 40 yaş altına dikiş tutturamıyor. En son bir gençlik araştırması yaptık, henüz onların sonuçlarını paylaşamıyorum, ama belki burada onu da tartışırız, dikiş tutturamıyorlar.

Hacaloğlu: Karşılık bulamıyorlar.

Taşkın: O yüzden de bu ülkede esas siyaset alanı budur; buradaki dinamizmin siyasetteki karşılığını koyabilen… Basit bir örnek vereyim: Birileri, popüler bir-iki figürle internet üzerinden bir siyasal örgütlenme modeliyle çıksa, pragmatik demokrat bir çizgiyle, basit şeyler, mesela “İnsanî gelişmişlik endeksinde Türkiye’yi ilk 20’ye sokma hedefimiz var” diye bir cümlelik bir programla çıksa. Başka bir şey yok. Çünkü insanlar büyük anlatılar değil, basit, reel şeyler bekliyor. AK Parti’nin en büyük krizi bence şu: “Büyük Türkiye” dediği şeyi insanlar somutlayamıyor. Ben bunu Rize’de hemşerilerimde de gördüm; hemen negatif terimler: “Amerika şöyle, böyle.” E peki Büyük Türkiye ne? Osmanlı değil. Tam olarak bunu anlatamıyorlar. “Büyük Türkiye” dedikleri şeyi somutlayamıyorlar.

Özal çok iyi somutluyordu mesela. Köprüden geçerdi, kaset koyardı. NBA, Amerika özlemi vs. bir şeyler anlattı. Bunların söyledikleri neresi? Suudi Arabistan mı? İran mı? Rusya mı? Amerika mı? Avrupa mı? Elbette bunlar olmak zorunda değil, ama somut dünyada insanlar bunların hayalinin ne olduğunu anlamıyor. Burada büyük bir krizleri var. Ve bu kriz, sağın krizi aslında. Ben ısrarla bunu söylüyorum: “MHP + AKP % 65 edecek ve bundan sonra her seçimi alacağız” rahatlığının bu toplumda % 50 gibi bir yere inmesi, toplumun tutmadığını ve sağın da, toplumda umduğu kadar karşılığı olmadığını, Eski Türkiye’de ısrar ederse eriyeceğini gösterdi bize. Ben buradan bakıyorum. Herkes “Seçimi kaybettik, yenildik” diye düşünüyor. Bu işler, fazla seçim endeksli bakıldığında, tabii çok önemli, Türkiye’de seçim sonucuna göre çaycı bile değişiyor, Amerika’da böyle bir şey olmuyor. Biz biraz daha 20 yıllık, 15 yıllık, 10 yıllık şeylerle bakmayı öğrenirsek, bunun bir maraton olduğunu öğreneceğiz. Belki ilk defa, demokrasinin olmaması yüzünden bu kadar fazla mağdurun olduğu bir ülke haline geleceğiz. İstediğin kadar anlat bunu. “Size 1945’te, 1946’da demokrasiyi verdik. Almanya iyiydi diyorduk ama şimdi demokrat olduk” diyerek bu iş olmuyor. Bu iş nasıl oluyor? II. Dünya Savaşı’nda Avrupa’nın bir sürü ülkesinde komünistlerle Hıristiyanlar, merkez sağ, beraber savaşmak zorunda kaldı. Savaş bitince ne dediler? “Eskiden birbirimizden nefret ediyorduk, ama vatanımız için beraber çarpıştık. Hadi gel uzlaşalım, şöyle bir Anayasa yapalım.” Biz hiç öyle bir dönem yaşamadık. Belki de modernleşmedeki başarılarımız şimdi ayağımıza dolaşıyor. Kemalizm bütünüyle başarısız bir proje değil bence. Ama belki de, kendi başarısı yüzünden bunlar yaşanıyor. Bu işlerin aşağıdan yukarıya çözülmesi gerekiyor. Belki böyle bir döneme girdik. Ama bu çok türbülanslı bir şey, kazalara açık bir şey. Ortadoğu coğrafyasının biraz daha ateş ve baruta şey yapılmasıyla benim bu bahsettiğim olumlu hikâye de olamayabilir. Çok bileşenli bir şey, o yüzden analizde dikkat etmek gerekiyor.

Hacaloğlu: Esasında, dünya da bir krizde. Eskiden iki kutup vardı. Sonra tek kutup oldu. Tek merkezli dünya, “Dünyanın jandarması” diyorduk. O Ortadoğu’da çuvalladı, çekildi, geri geldi, yapamıyor.

Taşkın: Eğer bu içe kapanmacı, izolasyonist dalga bir trende dönüşürse…

Hacaloğlu: Tüm dünyada?

Taşkın: Tüm dünyada. Viktor Orban ve Erdoğan gibi liderler daha uzun kalırlar. İyi ki oraya dikkat çektin. Bunun bir de küresel bileşeni var. Onu da başka bir zaman konuşuruz.

Hacaloğlu: Ekleyeceğin bir şey varsa söyleyebilirsin.

Can: Kemalizm meselesi üzerinden söyleyeyim; Tito için söylenir ya “Tito’nun başarısı aslında kavgayı erteleme başarısıydı. Orada kavga edecek aktörler vardı, ama sadece kavga gecikmişti.” Türkiye’nin meselesi de aşağıdan yukarıya demokrasisini geliştirmesi açısından, Kemalizm’in, belki de Türkiye’nin kendi kavgasını yapmasını engelleyen bir modelle, frenleri topluma bırakmadan yürütme ihtiyacının sonuçlarını yaşıyoruz. Öyle bir tarafı da var. Ama şunu unutmayalım, gene umutvar olmak için bir şey söylüyorum: Türkiye, hem Yüksel’in işaret ettiği gibi, genç potansiyeli, değişen, hareketli, dinamik potansiyeli ile hem de, aslında politik deneyimi ile de fena bir bakiyesi yok. Hızlı öğrenmesi de o yüzden. Pek çok daha statik ülke seçmeninden daha hareketli, daha çok pozisyon alan ve daha çok şeyle yüz yüze gelen bir şey. Bu, kısa vadeli durumlarda çok ilkesel tutumlar alan, sağduyulu bir seçmen yaratmıyor olabilir. Kamuoyu oluşturma süreçleriyle ilgili sorunlar yaşanıyor olabilir. Ama bu potansiyelin yokluğu anlamına gelmiyor. Çok küçük bir örnek ama hep söylüyorum: Nuriye ve Semih ya da Veli’nin muhalefet potansiyeli, bilmem kaç milletvekili olan anamuhalefet partisinin muhalefet potansiyeli ile karşı karşıya geldiğinde başka bir resim çıkıyor. Muhalefet biraz öyle bir şey çünkü. Durumdan muhalefet üretmek. Demin sözünü ettiğin o gençlik araştırmasını çok merak ediyorum. Çünkü…

Hacaloğlu: Ben de çok merak ediyorum.

Taşkın: Kutuplaşma yukarıdaki gibi değil, daha çok yan yana gelebiliyorlar.

Hacaloğlu: Onu zaten görüyoruz bu aralarda.

Taşkın: Bu epey bir araştırmanın doğruladığı bir şey.

Hacaloğlu: Uzun süreli bir araştırma.

Taşkın: Erdoğan’ın yerinde ben olsam veya bir siyasî lider olsam, bundan memnuniyet duyarım. Bu çok övünülecek bir şey. O demokratik birikimle beraber bunu muhafaza etmemiz, korumamız, hatta bundan gurur duymamız gerekiyor. Hamasi şeylerden gurur duyacağımıza, pratikte, gerçekten reel olarak yaptığımız bu şeylerle övünsek, böyle bir vatanseverliğe eyvallah. Hamaset değil de reelin üzerine inşa edilen… Hakikaten övünülmesi gereken bir şey. Ne olursa olsun, bu insanlar Gezi’de o kadar şarja uğradıkları halde –kutuplaşsınlar diye duygularıyla oynandı çünkü– yan yana geliyorlar ve böyle devam edecek. Burada dijital devrimin de çok rolü var. Bundan mutlu olmamız lazım. Siyaseten bunu bir tehdit olarak algılayanlar var çünkü.

Can: Ama bu, Türkiye’nin de, umutvar olmak isteyenlerin de aslında bilançonun pozitif tarafında göreceğimiz bir şey. Politika açısından, şu anda bir “dâhil olmama muhalefeti” uyguluyor gençler. Şu anda hiçbir parti gençleri motive edemiyor. Şimdi Meral Akşener’in kongresinde de gördük, yaş ortalaması çok yüksek. Yeni bir parti kuruluyor. AKP’nin zaten genç oylarda bir düşüş yaşadığını biliyoruz. CHP’nin de öyle. Burada en dinamik olan HDP’nin de çok önemli ölçüde sıkıntıları var. Gençliği politik alanda aktive edebilen –bu bir parti olabilir, bir sivil toplum hareketi olabilir– muhalefet dilinin çok büyük bir etki yaratabileceğini düşünüyorum.

Hacaloğlu: Kadrolar eski. İyi Parti’nin Başkanlık Divanı’na bakalım. Yaş grubuna bakalım. Nereye ait olduklarına bakalım. 80’lerde siyaset yapmış kişiler çoğunlukla oradalar. Dolayısıyla onların dönüşmesi gerekiyor. Ben CHP’nin Adalet Kurultayı’nda da gördüm. 40 yaşında insan bile yoktu. 50, 60, 70 yaşında tonla insan vardı. Gençler bir yerde, bir çadırın içindeydiler. CHP’li diye birkaç kişiyle röportaj yapayım dedim, onlar da sosyalist çocuklar çıktı. “Buraya bakmaya geldik” dediler. Hakikaten sınırlı bir şey kalmıştı orada. Oradaki resmi söylüyorum.

Can: Doğru, doğru. Ama galiba şöyle bir şey değil yaşadığımız; gençler alana girmek istiyorlar da yaşlılar onları engelliyor gibi bir durum değil. Gençleri oraya gelmeye çeken bir şey yok. Bence asıl problem o. Gençler geliyor ve onlara yer açılmıyor meselesi değil sorun. Sanki gençler gelmiyor meselesi var. Dâhil olmuyorlar, buna ilgi duymuyorlar. Asıl mesele bu. Hep böyle düşünülüyor, “Gençlere yer açın” filan gibi. Mesele o değil sanki.

Hacaloğlu: Mesela, CHP Gençlik Kolları’ndan kaçı delege, bunu merak ediyorum. Bir daha program yaptığımızda yan yana gelirsek ona bakıp da gelmiş olacağım. Bence o kapılar açılmıyor. AKP’de biraz daha fazla açılıyor belki, ama oralar da olmuyor bence.

Can: Doğru, doğru. “Yok” demiyorum, ama asıl sorun, onları buraya gelmeye ikna etmek, bu ilgiye çekmek, politik alana çekmek. Bu da politikanın sığlığı ile ilgili bir şey. Politika şu anda bizler için bile, profesyonel olarak politika ile ilgilenenler için bile son derece sıkıcı. Genç bir insanın, bu konuştuğumuz çerçevede, bu sığlıktaki bir politik alanda kendini tanımlaması son derece zor. Politikanın kendisinin, politika yapma biçiminin derinleşmesi ve değişmesi lazım.

Hacaloğlu: Süremizi aştık. Ben bir şey söyleyeyim. Kemalizm’le ilgili eleştiriler vardı. Ben şöyle görüyorum, kendi fikrimi de söyleyeyim: Bugün Türkiye’de hâlâ bir şeyler yapılmaya çalışılıyorsa, bence o dönemde yapılanların, 60’ların, 70’lerin, 80’lerin Türkiye’sini de açan o Kemalizm’di. Oradan gelen bakiyelerin de –senin deyiminle– rol oynadığını düşünüyorum. Evet, elbette hataları, eksikleri vardı. Ama sonuçta, eksik, gedik, kör, topal da olsa, Yunanistan’ın doğusunda böyle bir kurumsallaşmış demokrasi pek yok.

Taşkın: Kemalizm eleştirisine, anti-Kemalizm’e sıkıştığı bir dönem yaşandı Türkiye’de. Öyle olmasaydı daha iyi olurdu. Anti-Kemalizm üzerinden kurduğunuz zaman, öbür cenahların günahlarını görmeyip, sadece Kemalizm’e yüklenmiş olmak gibi bir şey oldu. Şimdi mesela Post-Kemalizm’in post’u.

Hacaloğlu: Sür-post?

Taşkın: Benim tarif ettiğim şeye Post-Kemalizm deniyor. Şimdi Post-Post-Kemalizm arayışları var her alanda.

Hacaloğlu: Ama İzmir Marşı da insanları birleştiriyor. Orada da öyle bir şey var. Orası büyük bir zemin.

Taşkın: Korkut Boratav’ın “Cumhuriyetçilik çok önemli bir şeydir, Türkçülükle sulandırmayın” mesajlı güzel bir yazısı var. Şimdi mecburen söyleyeceğim, Cumhuriyetçilik, Sözcü tarzı kimlik tanımının ötesinde bir şey. Öyle bir şey oturabilse ben de memnun olurum açıkçası.

Hacaloğlu: Peki. Efendim çok teşekkür ederim.

Can: Biz teşekkür ederiz.

Hacaloğlu: Umarım gençler de biraz izlemişlerdir. Siyaset ne kadar sığ olsa da, Türkiye’nin onlara ihtiyacı var. Araştırmayı merakla bekliyoruz.

Taşkın: Bizi izlerler.

Hacaloğlu: Tekrar teşekkürler. Açık Oturum’dan bu haftalık da bu kadar. İyi akşamlar diliyoruz. Hoşçakalın.